pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: İNSAN VE HAYVAN FITRATI

İNSAN VE HAYVAN FITRATI

 


449-) TİMURTAŞ HOCA İNSAN VE HAYVAN FITRATI
Kur'an'a göre insan¸ ruh ve bedenden meydana gelmiş olup yaşantı ve davranışlarıyla işlev gören bir varlıktır.
Kur'an'a göre insan¸ ruh ve bedenden meydana gelmiş olup yaşantı ve davranışlarıyla işlev gören bir varlıktır. Bu yapısı ile insan¸ tek tek özellikler kümesi olmayıp¸ bütünlük içinde yaratılmıştır.2 Davranışları¸ ihtiyaç¸ arzu ve motivasyonlarına bağlı olarak¸ öğrenme yetenekleri aracılığı ile ortaya çıkar.3 Kavramlaştırma ve kavramlar arasında ilişki kurabilme yetisine sahip bir varlık olarak insan¸4 öğrenerek davranış geliştirir. Öğrenme ise; taklit¸ deneme-yanılma ve düşünme etkinliklerini gerçekleştirmekle işlevsellik kazanır. Bu süreçte¸ sosyal çevre faktörü etkili olduğu kadar¸ yaratılıştan gelen¸ özü itibarıyla her insanda aynı olsa da¸ sonradan bozulabilmesi imkân dahilinde olan5fıtrat6 da etkilidir. Bu konuda Kur'an¸ genelde insanın yeti ve yönelimlerinin¸ yapı itibarıyla olumlu ve olumsuz yönelmeye açık¸ işlevsel olma yönünden kendisi için öngörülen davranış biçimlerini gerçekleştirmeye dönük¸ sürekli ve potansiyel bir hazır oluş halinde olduğunu ifade eder.7 “İnsan benliğini düşün ve onun nasıl (yaradılış) amacına uygun şekillendirildiğini ve nasıl ahlaki zaaflarla olduğu kadar Allah'a karşı sorumluluk bilinciyle de donatıldığını !…”¸8 “Böylece sen¸ batıl olan her şeyden uzaklaşarak¸ yüzünü kararlı bir şekilde (hak olan) dine çevir ve Allah'ın insan bünyesine nakşettiği fıtrata uygun davran!”9; ” Ve ona (kötülüğün ve iyiliğin) iki yolunu göstermedik mi? “10
Ayetlerden anlaşıldığı kadarıyla Kur'an insandan¸ kendisini erdemli olmaya götürecek olumlu davranışlar sergilemek suretiyle¸ yaratılıştan gelen temel yönelimlere uygun davranmasını beklemektedir. ” Ve ona (kötülüğün ve iyiliğin) iki yolunu göstermedik mi? “ ayetini açıklayan ünlü müfessir Elmalılı Hamdi Yazır¸ insan doğasının her iki yönelime de aynı derecede elverişli olduğunu¸ birisi­nin diğerine üstünlüğünün sonradan olan sebeplerle geliştiğini söyler ve ayetle ilgili açıklamalarına şu ifadelerle devam eder:
“Bakara Sure­si'nde geçtiği üzere Adem'in günahı şeytanın aldatmasına kanmasındandır. Şu halde nefs-i emmarenin kötülüğü emretmesi¸ ya hayırlı ve faydalı olacağı zannıyla bir cahilliğin veya kötü terbiye ve alışkanlık ile fıtrattan sapmamın ne­ticesidir. Demek ki insanın çok zalim ve çok cahil olması da¸ olgunlaşması ve ilerlemesi de genel olarak mutlak surette yaratılışın bir gereği değil¸ sonradan oluşan sebep ve illetler dolayısıyladır. Onun içindir ki insan¸ terbiyesine ve kişinin iyiliğine ve kötülüğüne göre ahlakını güzel1eştirebilir veya bozabilir. …İnsan hayra da şerre de istidatlı olarak ikisine de sonradan olan sebep ve illetle yürür ve hangisini hedef edinirse ona gider. Nefiş emmare yani kötülüğü emredici de olur¸ mutmainne yani iyilikle kötülüğü ayırt edip temizlenerek kişiyi Allah'a yaklaştırıcı da olur.”11
Kur'an'da fıtratı işlevsel kılabilmesi için insan¸ öncelikle kendini ve çevresini anlamaya yönlendirilmektedir.12 Böylece¸ Kur'an'ın¸ kendi öz benliğine yabancılaşmamış ve öz varlığını koruyabilmiş insanı oluşturmayı hedeflediği görülmektedir.13 Kendisi ve çevresini anlama çabası içinde olmayan insanlar¸ olumsuz davranışlara yönelmekten kendilerini alıkoyamazlar; çünkü bu kimseler kendi benliklerine yabancılaşmışlardır.14 Artık kendilerini gerçekleştirmeleri ve fıtrî olarak taşıdıkları içsel zenginlik¸ derinlik ve olumlu davranışlar yapmaya götürücü yaratılışlarını işlevsel kılma noktasından uzaklaşmış olurlar. Kur'an'da bu tip kimseler¸ kalbi katılaşmış yahut mühürlenmiş olarak ifade edilirler.15 Kalplerin mühürlenmesi ifadesi psikolojik açıdan şu şekilde açıklanabilir. Birey¸ sürekli yapılagelen ve alışkanlık haline gelmiş davranışları normal bulur ve tersi davranışları yapma ihtimali¸ diğerine oranla azalma gösterebilir. Hem olumlu¸ hem de olumsuz diye nitelenebilecek davranışlar için geçerli olabilen bu işleyişe göre¸ sürekli olumsuz davranışlar yapan kimselerin olumlu davranışlar yapma ihtimalleri azalacaktır. Bu durumda olumsuz davranışlara yönelmek büyük oranda ihtimal dairesindedir. Kur'an'ın insandan yapmasını istediği olumlu davranışların¸ temelde fıtratta olanı gerçekleştirme şeklinde olmasına karşın; söz konusu süreçte¸ insanın ortaya koyduğu davranışlar¸ fıtratta olanın bile gerisinde gerçekleşir. Bu fıtratta olanın zihinsel anlamda Allah'ın varlığı¸ İslam'ın hak din olduğu v.b. noktasına yönelmesi ise¸ bir yerde bu sürecin katkısıyla söz konusu olur. Nitekim Kur'an'da bu içsel yaşantı yani fıtratı gerçekleştirme söz konusu olmadığında¸ Kur'an'ın öngördüğü iman esaslarına inanmanın gerçek anlamda olamayacağı belirtilir.
Görüldüğü gibi ayette¸ insanın kendi yaratılışındaki temel yönelimleri geliştirip katmadığı takdirde¸ dış dünyadan alınacak uyarımlarla¸ kendisi ve kendi dışındaki dünya ile ilgili hakikatin algısından yoksun kalacağı açıkça ifade edilmektedir. Bu nedenle¸ fıtratın potansiyel niteliği gerçekleşmeden doğrudan ibadetler yaparak mümin olmak¸ bilinçli ve derinlikli bir dini yaşantının gerçekleşmesini zorlaştıracaktır. Her ne kadar dinî yaşantının oluşmasında dış çevreden gelecek uyaranlar son derece önemli ise de¸ bu uyaranların¸ hem içsel potansiyeli işlevsel kılabilecek ve ona paralel bir içerikte olması¸ hem de içselleşebilmesi açısından kendini ve çevreyi anlama sürecinde katkı sağlaması gerekir. O halde yapılması gereken şey¸ salt olumsuz davranışlardan kaçınmak değil¸ aynı zamanda ve hatta daha önce¸ bu eylemin içsel geri planını yani fıtratın asil özünü yaşayabilmektir.
1 Hicr¸ 15/29; Secde¸ 32/39; Sad¸ 38/72.
2 İsmail Çalışkan¸ “Kur'an'a Göre Dinin Hitap Alanı”¸ EKEV Akademi Dergisi¸ C. 1¸ sayı¸ 3¸ Kasım 1998¸ s. 113 v.d.
3 Bakara¸ 2/31; Rahman¸ 55/3-4.
4 Mevlüt Erten¸ “Kurana Yaklaşımda Bilgi-Yorum İlişkisi”¸ EKEV Akademi Dergisi¸ Yıl¸ 6¸ sayı¸ 10¸ 2002¸ s. 27.
5 Haşr¸ 19; Rum¸ 30/30.
Allah'ın Elçisi Peygamber Efendimiz (asm) konuyla ilgili şöyle buyurmuştur:
"Kıyamet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka eda edeceksiniz. Öyle ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak." [bk. Müslim, Birr 6, (2582); Tirmizî, Kıyamet 2, (2422)]
İmam Nevevî, hadisi açıklarken der ki:
"Bu hadis, hayvanların da kıyamet günü haşredileceği ve tıpkı teklif ehli insanların, çocukların, delilerin ve kendilerine tebliğ ulaşmayanların iadesi (yeniden diriltilmesi) gibi, onların da iade edileceği hususunda bir açıklamadır. Bu konuda Kur'an ve sünnette deliller vardır. Ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur:
"Vahşi hayvanlar haşredildiği zaman..." (Tekvir, 81/5).
Ayet ve hadiste gelen bir kelimenin zahirini esas almaya aklî veya şer'î bir engel yoksa, onu zahirine hamletmek gerekir." (bk. Şerhu Müslim, ilgili hadisin şerhi)
Allah’ın iki şekilde kanunu, nizamı ve şeriatı vardır:
Biri, kelam vasfından gelen; insanların inançlarını, itikatlarını, ahlak ve muamelatlarını tanzim eden Din, Kur’an dediğimiz meşhur şeriat... Buna inana, itaat ve boyun eğene mümin veya Müslim diyoruz. İnkar eden ve isyan edene ise kafir ve gayri müslim deniyor. Bu şeriata itaat eden veya etmeyen; mükafat ve mücazatını genellikle ahirette görür. Çünkü imtihanla ilgili bir konu olduğundan, şartları ve uygulama sebepleri vardır.
Mesela; akıl ve baliğ olmak, sıhhatli olmak, insanlardan veya cinlerden olmak, imtihana girecek istidat ve kabiliyette olmak, neticesini dünyada değil ahirette beklemek, bu şeriatın ana şartlarından ve kaidelerindendir. Bu şart ve kurallara uygun ve müstait olmayanlar, bu şeriatın sınırından çıkar. Mesul ve sorumlu olmaz. Şartlara haiz olmayanlara bu şeriatın cezaları uygulanmaz, neticede ceza ve mükafat, adalet olmadığı gibi zülüm olarak da değerlendirilir.
Allah ise mutlak adil olup zulümden münezzeh olduğundan; bu şartlara müstait olmayanları bu şeriatın tasarrufu altına almıyor. Onlara meşhur şeriatın tatbiki hikmet ve adalet-i lahiyeye muvafık olmayacağından dolayı onlar, İslamiyet , Kur’an ve dinin kaide ve kurallarından hariçtir ve mesuliyetleri yoktur.
İkincisi, Cenab-ı Hakk’ın ikinci tip kanunu, nizamı ve şeriatı ise irade vasfından gelen; fıtratı kaide ve kural altına alan, kainatın nizam ve intizamını temin eden, alemi sevk ve idare cihetiyle ihata etmiş olan sünnetullah, adetullah kanunlarıdır. Yani ehl-i dünyanın doğa veya tabiat kanunları diye hakikatini keşfedip, fakat yanlış isimlendirdiği kanunlar yine adetullah ve sünnetulah kanunlarıdır.
İşte bu da bir çeşit şeriat veya din veya büyük kainat kitabının uyulması icab eden kanunları, namusları ve meseleleridir. Bu ikinci kanunlar silsilesinin kelam sıfatından gelen İslamiyet ve Kur’an kanunlarından farkı ise:
1. Kainatı ihata etmesi, inanan veya inanmayan, ihtiyar veya çocuk, deli veya veli, hayvan veya insan, hiçbir nesnenin şümulünden hariç kalmadığı ve her şeye eşit münasebette olan, tatbikatında tefrik ve temyiz olmayan kitab-ı kebiri kainatın adetullah ve sünnetullah kanunlarıdır. Yani bu kanunlar şu veya bu kimse veya varlık farkı olmadan her şeyi içine alır.
2. Bu kanunlara itaat ve isyan olabilir. İtaat eden ve etmeyen manen Müslim ve gayri müslim olarak değerlendirilebilir. Bu itaatte ve isyanda mükafat ve mücazat, kelamî şeriatta olduğu gibi ahirette değil, dünyada cezası peşin verilir. Mesela, sabreden zafere gider. İlaç kullanan şifa bulur. Yüksekten düşen ölür. Ateşe giren yanar. Mahlukat fanidir, ölür. Suyla temas eden ıslanır…vs.
Şimdi namaz kılmak, Kur’an’ın bir kanunu olup, mü’min olmak, akıl ve baliğ olmak şartına bağlıdır. Bu şartlara haiz olmayanlar dinin hükümlerinden ve namazdan mesul olmazlar. Fakat kitab-ı kebiri kainatın kanunları, yani Allah’ın adetullah ve sünnetullah dediğimiz fıtratın kanunlarını uygulama ve tatbikatında şartlar aranmaz. Akıl baliğ olsun veya olmasın, inansın veya inanmasın hayvan veya insan olsun bu kanunlara dikkat etmeye, mucibince amel etmeye, acizlerin de sakınmaya ve korunmaya ihtiyaçları vardır.
Mesela; ateş yakar. Bu kanun herkes için işler ve çalışır. Bunun gibi kanunların faydalarını elde etmek, zararlarından da sakınmak için insanlarda kalb, akıl ve his devreye girer. Hayvanatta his ile beraber sevk ve şevk duyguları harekete geçer. Nebatatta ise istidat ve kabiliyetlerin münasebet ve alakası vardır.
Kur’an’ın hükümlerinin helal, haram ve diğer mertebeleri olduğu gibi, fıtratın kanunlarının da bununu gibi helal, haram ve diğer mertebeleri vardır.
Mesela; ateşe yaklaşmak haramdır, yakar. Su içmek hayat için helaldir ve farzdır. Aksi halde yaşanmaz. Yüksekten atlamanın meratibi vardır. Minare oldu mu öldürür, fakat keyf için lezzet için atlamanın helal mertebeleri vardır. Misaller çoğaltılabilir. Demek ki fıtratın kanunlarına karşı tedbir almak esastır. Bu kanunlara uygun veya aykırı hareket etmenin sonuçları dünyada hemen peşin olarak görülür.
Hayvanatta akıl yok. Fakat;
1. His,
2. Sevk ve şevk duyguları,
3. Cüz'i bir cüz-i irade olduğundan, akıl noktasındaki muamelattan hariçtirler ve sorumlu değillerdir. Fakat fıtratın kanunlarından mesul ve sorumludurlar.
Mesela, bir hayvan aklı olmadığı halde mezkur his ve duygularıyla ateşe yaklaşmaz, düşmanından kendini korur, yüksekliğin hesabını yapar, hayatına lüzumlu levazımatı edinir, yavrularını terbiye eder, meskenini yapar ve özellikle de şefkat ve himaye noktasında çok hassastırlar, dikkatle davranırlar. Bu şefkat, himayet, hayat ve terbiye gibi fıtratın kanunları herkes için eşittir. Her mahluk için lüzumludur. Ve tamamının bunlardan hakkı ve hukuku vardır. Ateşe düşen hayvanın yandığı gibi şefkat, himaye, hayat vs.. gibi kanunları ve ortak hakları inciten hayvan kim olursa olsun, hatta hayvan bile dahi olsa çarpılır, ceza görür, muhasebesi tutulur.
Bugün bilim; nebatatta bile bazı hislerin bulunduğunu tespit etmiştir. Hayvanlarda ise ruh olduğundan onlara ait hisler ve zevklerle beraber, kendi çaplarında cüz'i bir cüz-i iradeleri olduğundan kendilerine de bir pay çıkarttıkları için hayatları meşakkatli oluyor. Ve amelleri halisen livechillah olmuyor. Yani nebat gibi değiller.
Cemadat ve nebatat hiç mesul değil, hayvanat özellikle vahşi olanları kendi çaplarında mesul, insanlar ve cinler ise tamamen mesul ve sorumludurlar.
Hadis-i şerifte;
“Boynuzsuz olan hayvan kıyamette boynuzlu olan hayvandan hakkını alır.”
buyruluyor. Üstad Bediüzzaman ise
“Canavarların ve vahşi hayvanların helal rızıkları ölü hayvanlardır.”
diyor. Sağ hayvanları parçalayıp rızık yapmak şeriat-ı fıtriyece haramdır. Yapsalar ceza görürler. Bir aslanın kendi öz evlatlarına olan şiddet-i şefkat ve himayeyi nazara almayarak, helal olan cenazeleri bırakıp, fıtri şeraitçe haram olan zavallı ceylanın yavrucuğunu parçalayıp, yavrularına rızık yaptığından, fıtratın şefkat ve himaye kanununu incitip kırdığından dolayı, bir avcının tuzağına düşüp öldürülmesi aynı adalettir. Bu ceza dünyada görülmezse; ukbada görülür. Gerçi cesetleri fena olur, fakat ruhları baki olduğundan, hayvanlara arasında dahi bir muhasebe ve adalet mekanizması işleyecektir.
"Kim zerre kadar hayır işlese mükafatını, şer işlese de mücazatını görecektir."(Zilzal, 99/7 ve 8)
ayet-i kerimesi de bu meseleye delil ve burhan olup, her şeye şümul ve ihatası vardır. Bu mevzuda;
1. Mutlak adalet amellerin zerre miskali bile ihmal edilmediğinden uygulanacağı.
2. Hayvanat arasındaki zulümlerin ve mazlumiyetlerin de hesaba girip hikmetlerinin olduğu, insanların zahire bakıp fikren aldanmamaları; şefkat ve rahmet noktasında da zaaf ve acze düşmemeleri icab eder. Hayvanlarda akıl olmadığından fıtratın kanunlarının onlara tatbiki ise; fıtratın kanunları aklın düsturlarına tabi değildir. Cenab-ı Hak alemi, bizim hendesemize göre yapmadığından dolayı, aklı olmayana da tatbik edilir.
Bundan dolayı bir anne evladını ateşten ve tehlikeden nasıl koruyor ise; aynı ebeveyn aklı ermeyen çocukları şefkat ve himaye kanununa zarar vermekten de korumalıdır. Yani bir çocuk eline aldığı bir kuş veya sineği öldürse; Kur’an’ın kanuna göre akıl ve baliğ olmadığından dolayı mesul değildir. Her şeye şümulü olan fıtratın kanunlarından şefkate halel verdiğinden, düşse başı kırılsa müstahak olur. Bizim anlayamadığımız ve idrak edemediğimiz sabi çocukların ve mahlukatın başına gelen musibet ve muamelelerde, bunun gibi nice ve maslahatlar mevcuttur.
Bu sistem hayvanatta da aynen cereyan eder. Ateşten sakınan, yükseklikten korkan, menfaatin ve avlanmanın en iyisini bilen hayvanlar ve özellikle canavarlar, alemdeki hayat, şefkat, himaye ve terbiye kanununa itaat edip, hudutlarını aşmamalıdırlar. Aşsa ve taşsa vaziyeti ve mahiyeti itibariyle kim olursa olsun evvela dünyada, olmazsa ukbada mücazat ve mükafatları olacaktır.
6 Kelime anlamıyla daha çok yaratılış¸ tiynet¸ doğa ve huy gibi anlamlara gelen fıtrat kelimesi(bkz. İbn Manzur¸ Lisanü'l-Arab¸ “ftr” md.; Ragıb el-Isfahani¸ el-Müfredat¸ “ftr” mad.)¸ Kur'an'da çoğunlukla yaratma anlamıyla kullanılır.(Bkz. Sadık Kılıç¸ Fıtratın Dirilişi¸ İstanbul¸ 1991¸ s. 13.) Kimi İslâm alimlerince yansız bir durum olarak da açıklanan fıtrat terimine¸ kimi İslâm alimleri¸ özellikle fıtrat hadisi olarak isimlendirilen “Her çocuk İslâm fıtratı üzere doğar. Ancak anne ve babası onu Yahudi¸ Hıristiyan veya putperest yaparlar…” hadisinden hareketle İslâm'ı kabul etmeye uygunluk anlamını verirler(Bkz. Hülya Alper¸ İmanın Psikolojik Yapısı¸ İstanbul¸ 2002¸ s. 167-172). Bir din psikoloğu olan Hökelekli de terimi¸ “dini kabiliyet” anlamında ele almıştır. O¸ fıtrat hadisinden hareketle¸ çocuğun doğduğu anda¸ kendisinde hazır ve sınırları belirlenmiş bir din ya da Allah inancı olmamasına rağmen¸ bu konuda doğal bir eğilim içinde olduğunu belirtir. (Bkz. Hayati Hökelekli¸ Din Psikolojisi¸ Ankara¸ 1993¸ s. 124-126). O halde en genel anlamıyla fıtrat¸ “insanın özgün yaratılışı” ( Bkz. Kılıç¸ a.g.e.¸ s. 13) ve bu özgünlüğün “iyiye ve temiz olan şeylere daha yatkın olması”dır( Muhittin Okumuşlar¸ Fıtrattan Dine¸ Konya¸ 2002¸ s. 35). Ayrıca konuyla ilgili olarak bkz. En'am 6/79; Yusuf¸ 12/101; İbrahim¸ 14/10; Fatr¸ 35/1; Zümer¸ 39/46; Şura 42/11.
7 Hayati Hökelekli¸ Din Psikolojisi¸ Ankara¸ 1993¸ s. 124-125.
8 Şemş 91/7-8-9-10.
9 Rum¸ 30/30.
10 Beled¸ 90/10.
11 Elmalılı M. Hamdi Yazır¸ Hak Dini Kur'an Dili¸ (Sadeleştirenler: İsmail Karaçam¸ Emin Işık¸ Nusrettin Bolelli¸ Abdullah Yücel¸ Nedim Yılmaz)C.¸ IX¸ İstanbul¸ trs.¸ s. 225-226.
12 Bkz. Bakara¸ 2/73; Bakara¸ 2/164; Bakara¸ 242; Ra'd¸ 13/ 4; Hac¸ 22/46; Müminun¸ 23/80; Ankebut¸ 29/63; Mümin¸ 40/67.
13 Sadık Kılıç¸ Yabancılaşma¸ Rahmet Yay.¸ İstanbul¸ trs.¸ s.110.
14 Muhammed Ecmel¸ “Sufi Ruh Bilimi”¸ Sufi Psikolojisi¸ (Editör: Kemal Sayar)¸ İstanbul¸ 2000¸ s. 84.
15 Bkz. Bakara¸ 2/7; En'am¸ 6/46; Casiye¸ 45/23; Şura¸ 42/24.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder