448-) TİMURTAŞ HOCA İNSAN YALNIZ YAŞAYAMAZ
Dünyada insan tek başına yaşayamaz. İhtiyaçlarını karşılayamaz. Hayat şartları o kadar ağır ki; tek başına baş edilemez. İnsan mutlaka eşi, dostu, arkadaşları ile yaşamak, acı tatlı olayları paylaşmak zorundadır.
Yalnızlık Allah’a mahsustur.
Cenab-ı Allah insanı yaratırken tek başına yaratmamış; Adem’le beraber Havva’yı yaratmıştır. Sonra hayatta yaratılanlardan hiç bir şey tek değildir. Her şey çift yaratılmıştır.
Başkalarına ihtiyaç duymadan ve tek başına yaşamayı deneyenler, yaşadıkları hayattan zevk almamışlar, çoğu da ruh ve beden sağlığını kaybetmiştir.
İnsan, hayatının her devresinde mutlaka birilerine ihtiyaç duyar:
Çocukken oyun arkadaşı arar.
Genç yaşta gönül arkadaşı arar.
Olgunluk çağında da, vefalı gerçek dost arar.
Yaşlılığında da hayat arkadaşı arar.
Bunların en önemlisi, genç yaşta edinilen arkadaşlıktır. Çünkü gençlik yaşı, iyi ve kötü alışkanlıkların kazanıldığı, insanın insandan etkilenerek şekil aldığı, kimlik kazandığı bir yaştır.
Genç yaştaki en ufak seçim yanlışlığı insanı perişan eder. Hayat boyu pişmanlık duymasına ve acı çekmesine neden olur. Bu, kendi cinsinden arkadaş ta olsa, karşı cinsten hayat arkadaşı da olsa değişmez.
Birçokları hayatta gerçek dost bulamamaktan yakınır. Aşık Veysel’in;
“ Dost dost diye nicesine sarıldım,
Benim sadık yarim kara topraktır.” demesi de bundandır.
Hele günümüzde her şey, menfaate dayandırılıyor, insanlar verdikleri sözleri yerine getirmiyor. Egoizm hakim, fedakarlık enayilik olarak görülüyor. Eskiden “Önce canan, sonra can” denilirdi. Şimdi “Önce can, sonra canan” deniliyor. Dostluklar uzun süreli, can dostluğu olmuyor. Bağlar pamuk ipliği ile bağlı. Böyle bir ortamda gerçek ve gönülden dost bulmak da zor. Dostluklar dar ağacına kadar, ölüme kadar olmuyor artık…
Denilebilir ki; inancın ve geleneklerin zayıflamasıyla her şeyimiz zayıfladı. Dostluk anlayışımız da zayıfladı.
Ahlak ve maneviyat düşmanı güçler: “ kız erkek arkadaşlığını, flörtü teşvik edin, edebiyatı şehevi hale getirin, modada cinselliği ön plana çıkarın” gibi önerilerde bulunmuşlardır.
Arkadaşlığı, sadece cinsel yönden görürsek, o zaman ar-haya diye bir şey kalmıyor. Cinsler birbirine karışıyor. Kız erkekleşiyor, erkek de kadınlaşıyor. Bu tür arkadaşlıklardan kimse fayda görmüyor. Arkadaşlık, gönül eğlencesi oluyor.
Arkadaşlık, sevgi, saygı, hayır ve faydacı temele dayanmadan müspet bir sonuç alınamaz.
İki elin birbirinin kirini yıkadığı gibi iyi ahlak temeline dayanan arkadaşlıklar da böyledir.
Arkadaşlık, iyi gün dostları, menfaat düşkünleri ile değil, darda ve zorda yar olacak kimselerle kurulursa, yüz güldürür.
Arkadaşlık, inançsız, ahlaksız kimselerle değil, imanlı, ahlaklı, ciddi ve samimi kimselerle kurulursa, hem dünya hem de ahiret mutluluğunu sağlayacak dostluk kurulmuş olur.
Unutulmamalıdır ki; hayatın zorlukları inançlı, ahlaklı kimselerin arkadaşlığı ve dostluğu ile aşılır.
İnsan gül bahçesinde oturursa güzellikler görür, güzel kokular duyar, mutlu olur, rahatlar. Güzel olmayan ortamlarda ve kötü insanlarla beraber olursa üzülür ve hayattan zevk almaz. Bunun için insan, işini, eşini ve arkadaşını iyi seçmelidir.
Allah Resûlü’nün ashâbından biri, güzel bir vadiden geçiyordu. Vadide suyu tatlı bir dere vardı. Suyun tadı çok hoşuna gitmişti. Karşılaştığı manzaradan da oldukça etkilenmişti. “Keşke insanlardan uzaklaşıp şu vadiye yerleşsem!” demekten kendini alamadı. Fakat hemen ardından Hz. Peygamber hatırına geldi ve onun izni olmadan böyle bir şey yapamayacağını düşündü. Bunun üzerine Resûlullah’a giderek durumu anlattı. Allah Resûlü kendisini dinledikten sonra ona böyle bir şey yapmamasını söyledi. Çünkü kısa bir süre de olsa Allah yolunda insanlarla omuz omuza verip cihad etmek, tek başına yıllarca namaz kılıp kendini ibadete vermekten daha faziletliydi. (Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 17)
Dini yaşamak, bir köşeye çekilip yalnızca Allah’a olan sorumluluklarını yerine getirmekten ibaret değildir. Aksine din, kişiden Allah’a karşı görevlerini yaparken bir taraftan da insanlarla ve diğer canlılarla olan ilişkilerini gözetmesini talep eder. Nitekim insanın imtihanını anlamlı kılacak ve onun sonucunu etkileyecek en önemli hususlardan birisi de budur. Dolayısıyla İslâm’da ruhbanlık gibi kişiyi toplumdan tecrit eden bir yaşama tarzı tasvip edilmemiştir. Bu yüzdendir ki Allah Resûlü, kendisini ibadete verip ailesini ihmal ettiği için eşi Havle bint Hakîm tarafından Hz. Âişe’ye şikâyet edilen Osman b. Maz’ûn’u da, “Ey Osman! Bize ruhbanlık emredilmedi. Bende senin için bir örnek yok mu? Vallahi, Allah’tan en çok korkanınız ve O’nun koyduğu sınırları en çok gözeteniniz benim!” diye uyarmıştır. (İbn Hanbel, VI, 226)
İnsanlardan uzakta tek başına hayat sürmek kişinin yaratılışına aykırı bir durumdur. Zira insanoğlu zayıf yaratılmıştır (Nisâ, 4/28). Diğer canlılardan farklı olarak, yaşamını sürdürebilmesi için insanlarla hem maddî hem de mânevî açıdan karşılıklı ilişki içerisinde olmaya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde varlığını sürdüremez. Bu yüzden ona, “birbiriyle ünsiyet, ilişki kuran” anlamına gelen “insan” adı verilmiştir. İslâm, bireyi olduğu kadar toplumu da dikkate alan sosyal uzanımlı bir dindir. İslâm’ın bu boyutu, inanç, ibadet, ahlâk ve insanî ilişkilerin hepsinde açıkça görülmektedir. “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık...” (Hucurât, 49/13) buyurarak insanın sosyal yönüne işarette bulunan Yüce Allah, emir ve yasaklarını bildirirken hem bireyi hem de toplumu gözetmiş ve insana sosyal bir varlık olduğunu her fırsatta hatırlatmıştır.
İnsanlarla hep iç içe olan Hz. Peygamber, aynı şekilde ümmetinin de başkalarıyla iyi ilişkiler içinde olmasını istiyordu. Ashâbına, “insanların vereceği eza ve cefaya katlanmayı” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 55), ama “kimseye eziyet etmemeyi” hayatlarının temel düsturu olarak öğütlemişti. Nitekim o müslümanı, “elinden ve dilinden Müslümanların selâmette olduğu” ; mümini ise “insanların canları ve malları hususunda kendilerine zarar vermeyeceğinden emin oldukları” kimse olarak tanımlamıştı (Tirmizî, Îmân, 12). Buna göre inanan insan, imanının bir gereği olarak toplumda huzursuzluğa ve zarara neden olacak her türlü davranıştan uzak kalmalıydı. Bu doğrultuda Hz. Peygamber, mescit veya çarşı gibi kalabalık mekânlara girerken yanında ok bulunan kimselerin oklarının uçlarını tutmak suretiyle ihtiyatlı davranmalarını, yanlışlıkla da olsa başkalarına zarar vermekten kaçınmalarını tavsiye etmişti.(Buhârî, Salât, 67)
Allah Resûlü imanın yetmiş küsur kısmının bulunduğunu, bunların en aşağısının yoldan geçenlere zarar verecek şeyi ortadan kaldırmak olduğunu söylerken (Müslim, Îmân, 58) de aynı hakikate işaret etmişti. “Zandan sakının! Çünkü zan, sözün en yalanıdır. Birbirinizin eksikliğini bulmaya çalışmayın, birbirinizin özel ve mahrem hayatını da araştırmayın. Birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırtınızı dönmeyin (küsmeyin), birbirinize kin ve nefret de beslemeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!” (Buhârî, Edeb, 57) buyururken, insanların birbirine güvenini yok eden davranışlardan şiddetle sakınılmasını emretmişti. Hz. Peygamber bu esası ihlâl eden hakkında ise şöyle buyurmuştu: “İnsanların en kötüsü, şerrinden dolayı insanların kendisinden çekindiği kimsedir.” (Muvatta’, Hüsnü’l-hulk, 1)
Resûlullah’ın öğrettiği muamele tarzı, aslında Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin!” (Kalem, 68/4). diye kendisini öven Rabbinin kullarına muamelesi idi. Âlemlerin Rabbi “Rahmân” idi ve O, merhameti kendi zâtına farz kılmıştı (En’âm, 6/12). “Rahîm” idi, kullarına açtığı rahmet ve lütuf kapıları sayısızdı (Nahl, 16/18). O’nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği elçisi (Enbiyâ, 21/107) de sosyal ilişkilerin koparılmasını asla istemez aksine daha da sağlamlaştırılmasını tavsiye ederdi. Hatta bu konuda yapılan iyiliklerin karşılıklı olmasının da ötesinde bir ahlâkî tutum sergileyerek gelmeyene gitmeyi, vermeyene vermeyi, zulmedeni affetmeyi, yani her hâlükârda lütufkâr olmayı öğütlemişti. (İbn Hanbel, IV, 159)
Resûlullah, insan ilişkilerinde öncelikle en yakındakilerin gözetilmesini ısrarla vurguluyordu. Nitekim Allah yolunda cihad etmek üzere kendisinden izin isteyen bir adamın anne babasının kendisine muhtaç hâlde olduklarını öğrenince, “Öyleyse onlar için cihad et (çaba göster)” buyurmuştu (Buhârî, Cihâd, 138). Sadakaların da öncelikle ihtiyaç sahibi aile fertlerine ve akrabalara verilmesi gerektiğini beyan etmişti (Buhârî, Zekât, 18). “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı şekilde davrananlarınızdır.” (Tirmizî, Menâkıb, 63) buyururken, Müslümanların başkalarından önce en yakındakilerle iyi ilişkiler kurması gerektiğini vurgulamıştı. Kişinin yakın çevresini oluşturan komşularla ilişkilerine de özen göstermesi gerekiyordu. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kişi, komşusuna eziyet etmemeli (Buhârî, Nikâh, 81), aksine onunla iyi ilişkiler kurmalıydı. Nitekim şehirleri gerçek anlamda yaşanılabilir ve müreffeh kılan şey, sağlıklı bir zemine oturmuş insan ilişkileriydi. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz, eşi Hz. Âişe’ye şöyle demişti: “Rıfktan (yumuşak davranmaktan) nasibi verilen kimseye, dünya ve âhiret iyiliklerinden de nasibi verilmiştir. Sıla-i rahim (akrabalık ilişkilerini gözetmek), güzel ahlâk ve iyi komşuluk, beldeleri mâmur (yaşanır) hâle getirir ve ömürleri uzatır” (İbn Hanbel, VI, 159). Yani insanlarla kurulan iyi ilişkiler, kişiye daha huzurlu ve bereketli bir hayat bahşeder. Bu sayede insanlar yaşama sevincini elde ederler ve böylece hem bu dünyada hem de âhirette mutlu olurlar.
Mümin kulun diğer insanlara karşı sorumluluğu ve onlarla ilişkisi sadece yakın çevresi ile sınırlı değildi. Resûlullah kimsesize ve yolda kalana sahip çıkmanın da Müslümanların vazifesi olduğunu bildirmiş, nitekim bir defasında perişan kıyafetlerle huzuruna varan Mudar kabilesinden bir grup bedevîye yardım için Medinelileri seferber etmişti (Müslim, Zekât, 69). Müslümanlar için sosyal hayat, içinde yaşadıkları bütün toplumu kapsamaktaydı. Allah Resûlü erkek, kadın, çocuk, köle ya da hizmetçi ayrımı yapmadan herkesi sosyal hayatın parçası olarak görmekteydi. Bu noktada, kadınların cemaatle namaza katılmalarını teşvik eder, (Müslim, Salât, 137) onların eğitim ve öğretimlerine özel zaman ayırırdı (Buhârî, İ’tisâm, 9). Yolda yürürken çocuklara rastladığında onlara selâm verir, (Müslim, Selâm, 15) yanaklarını okşardı (Müslim, Fedâil, 80). Köle ve hizmetçilerin insanların kardeşleri olduğunu hatırlatır, onlara yediğinden yedirmeyi, giydiğinden giydirmeyi tavsiye ederdi (Buhârî, Îmân, 22). Nitekim o, bir zamanlar köle olan Bilâl-i Habeşî’ye Peygamber müezzini olma şerefini yaşatmıştı.
Hz. Peygamber Müslüman olmayanları da toplumun birer ferdi olarak dikkate alırdı. Bu nedenle iman ehli olmasalar da müminlerin gayri müslimlere karşı Allah katında sorumlu olduklarını hatırlatmıştı. O, İslâm toplumunun koruması altında yaşayan bir gayri müslimin canına kast edenin, âhirette kırk yıllık mesafeden dahi duyulan cennetin kokusunu duyamayacağını bildirmişti (Buhârî, Cizye, 5). “Allah sizinle din uğruna savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 60/8) âyet-i kerimesi gereğince, savaş hâli dışındaki zamanlarda onlarla en güzel şekilde medenî ilişkiler kurmayı tavsiye etmişti.
Sosyal hayat, kişiye çeşitli haklarla birlikte sorumluluklar da getirir. Dolayısıyla insanın kendisi kadar başkalarını da dikkate alması, sınırlarının farkında olması ve toplum içerisinde ona göre hareket etmesi gerekir. Hz. Peygamber bu sorumluluk bilincini, toplumun farklı kesimlerini temsil eden gemi hadisiyle ifade etmiştir. Buna göre gemiyi paylaşanların bir kısmı üst tarafında, bir kısmı da alt tarafında yolculuk etmeye hak kazanmıştır. Alttakiler geminin altında kapalı hâlde olduklarından su ihtiyaçlarını karşılamak için yukarıdakileri rahatsız etmemek amacıyla bulundukları yerden bir delik açmak isterler. Bu durumda yukarıda bulunanlar aşağıdakileri kendi hâline bırakır da gemiyi delmelerine izin verirlerse gemidekilerin tamamı helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hem onlar hem de kendileri kurtulur (Buhârî, Şirket, 6). Peygamberimiz bu gemi hadisiyle, hayattaki sosyal oluşum ve katmanları çok veciz bir şekilde ifade etmişti. Gemiyle kastedilen, aile, mahalle, köy, belde, şehir, ülke ve nihayetinde en geniş anlamda dünyaydı. Üsttekilerden maksat yönetenler, zenginler, işverenler, güçlüler veya ilim sahibi olanlar, alttakiler ise yönetilenler, fakirler, işçiler, işsizler, güçsüzler veya cahillerdi. Açılan delik de sosyal hayatı olumsuz etkileyen hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi her türlü gayri meşru yolu temsil ediyordu. Nitekim Müslümanları sorumluluklarının farkında olan “örnek bir toplum” oluşturmakla yükümlü kılan Allah Teâlâ (Bakara, 2/143), Kur’an’da şöyle buyuruyordu: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız...” (Âl-i İmrân, 3/110)
Allah Resûlü’nün insanlarla birlikteliği bir amaca yönelikti. Bir vazifeyi yerine getirecek, bir faydaya hizmet edecekse insanlarla hemhâl olur, değilse faydasız buluşmalardan, mânâsız konuşmalardan uzak dururdu. Efendimiz gevezelik eden, laf kalabalığı ile insanları etkisi altına almaya çalışanların kıyamet günü kendisine en sevimsiz görünen kimseler olacağını bildirmişti. (Tirmizî, Birr, 71) “Kim, görsünler ve duysunlar diye iş yaparsa, Allah kıyamet günü onun maksadının gösteriş ve insanlara duyurma olduğunu ortaya çıkarır!” (Dârimî, Rikâk, 35) buyurarak herkes tarafından tanınmak, çevresini genişletmek, nüfuzunu artırmak, zenginliğini veya dindarlığını göstermek gibi gayelerle insan içine karışmanın hiçbir şekilde tasvip edilemez olduğunu beyan etmişti. İnsanlarla ilişkiler samimiyet esasına dayanmalı, riya, ikiyüzlülük ve kibirden uzak olmalıydı. Zira bu şekilde davrananlar, sadece günah işlemekle kalmayıp aynı zamanda imanlarını tehlikeye atmış oluyorlardı. Nitekim Peygamberimiz (sav), riyanın azının bile şirke benzediğine dikkat çekmişti. (İbn Mâce, Fiten, 16)
Peygamberimiz, insanı eğiten bir süreç olarak sosyalleşmeyi teşvik etmekle beraber toplum hayatında dikkate alınması gereken hususlara da dikkat çekmişti. Başkalarının evini gizlice gözetlemek, (Buhârî, Diyât, 23) gizli konuşmalara kulak kabartmak (Buhârî, Ta’bîr, 45) gibi insanların mahrem hâllerini öğrenme amaçlı her tür davranışı şiddetle yasaklamıştı. O, başkalarına ait evlere ve diğer özel mekânlara girmeden önce izin istemenin gerekliliği konusunda son derece titizlik gösterirdi. (Buhârî, İsti’zân, 11)
Allah Resûlü, zararlı ortamlardan uzak kalınmasını tavsiye etmekle birlikte hiçbir zaman münzevi bir hayat yaşamayı tercih etmemişti. Onun sünneti ve yaşantısı bunu en güzel şekilde ispat ediyordu. Nitekim Mekke’de geçirdiği sıkıntılı yıllardan sonra Medine’ye hicret ederek zarar gördüğü ortamdan ayrılmış ama insanlardan uzaklaşmamış, başka bir toplumda hayatına devam etmişti. Hatta Medine’de birbirine düşman olan iki kabile Evs ve Hazrec’i, sonrasında ensar ve muhacirleri kardeşleştirerek ve Medine Sözleşmesi ile Yahudilerle anlaşma yoluna giderek medenîleşme sürecinde önemli adımlar atmıştı. Bedevîliğin insanı kabalaştırdığına dikkat çeken Hz. Peygamber, (İbn Hanbel, IV, 297) bedevîleri de bu sürece dâhil etmişti. Bunların hepsi, yani hicret, muâhât (kardeşleştirme) ve bedevîleri Medine’ye yerleştirme, medenîleştirme ve sosyalleştirme projesinin aşamalarıydı.
İnsanın sosyal bir varlık olduğunu göz ardı etmeyen Allah Resûlü, insan ilişkileri üzerinde titizlikle durmuş ve Müslümanları doğumdan ölüme kadar sosyal bir hayata teşvik etmiştir. Nitekim İslâm’da sosyal ilişkiler, bireyin kendisinden başlayarak aile, akrabalar, komşular, arkadaşlar, Müslümanlar, zimmîler ve nihayetinde bütün insanlar olmak üzere halka halka genişleyerek kuşatmaktadır. Müslüman’ın her bir sosyal halka için ayrı hak ve sorumlulukları vardır ve İslâm bunlara tek tek dikkat edilmesini öngörmüştür. Bu halkaları koparacak, yok sayacak ya da zayıflatacak her türlü girişimi de yasaklamıştır. Günümüzde ise şehirler giderek kalabalıklaşmasına rağmen sosyal ilişkiler oldukça zayıflamış, modern hayatın getirileri insanı daha da yalnızlaştırmıştır. İnsanlar bir arada bulundukları hâlde âdeta aralarında görünmez duvarlar varmış gibi birbirleriyle iletişimden yoksun hâle gelmişlerdir. Hâlbuki Müslüman’a yakışan, insanlarla iyi ilişkiler içerisinde olmak ve böylece dünyayı gerçek anlamda yaşanılabilir hâle getirmektir. Zira Sevgili Peygamberimiz mümini şöyle tanımlamıştır: “Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.” (İbn Hanbel, II, 400)
Dünyada insan tek başına yaşayamaz. İhtiyaçlarını karşılayamaz. Hayat şartları o kadar ağır ki; tek başına baş edilemez. İnsan mutlaka eşi, dostu, arkadaşları ile yaşamak, acı tatlı olayları paylaşmak zorundadır.
Yalnızlık Allah’a mahsustur.
Cenab-ı Allah insanı yaratırken tek başına yaratmamış; Adem’le beraber Havva’yı yaratmıştır. Sonra hayatta yaratılanlardan hiç bir şey tek değildir. Her şey çift yaratılmıştır.
Başkalarına ihtiyaç duymadan ve tek başına yaşamayı deneyenler, yaşadıkları hayattan zevk almamışlar, çoğu da ruh ve beden sağlığını kaybetmiştir.
İnsan, hayatının her devresinde mutlaka birilerine ihtiyaç duyar:
Çocukken oyun arkadaşı arar.
Genç yaşta gönül arkadaşı arar.
Olgunluk çağında da, vefalı gerçek dost arar.
Yaşlılığında da hayat arkadaşı arar.
Bunların en önemlisi, genç yaşta edinilen arkadaşlıktır. Çünkü gençlik yaşı, iyi ve kötü alışkanlıkların kazanıldığı, insanın insandan etkilenerek şekil aldığı, kimlik kazandığı bir yaştır.
Genç yaştaki en ufak seçim yanlışlığı insanı perişan eder. Hayat boyu pişmanlık duymasına ve acı çekmesine neden olur. Bu, kendi cinsinden arkadaş ta olsa, karşı cinsten hayat arkadaşı da olsa değişmez.
Birçokları hayatta gerçek dost bulamamaktan yakınır. Aşık Veysel’in;
“ Dost dost diye nicesine sarıldım,
Benim sadık yarim kara topraktır.” demesi de bundandır.
Hele günümüzde her şey, menfaate dayandırılıyor, insanlar verdikleri sözleri yerine getirmiyor. Egoizm hakim, fedakarlık enayilik olarak görülüyor. Eskiden “Önce canan, sonra can” denilirdi. Şimdi “Önce can, sonra canan” deniliyor. Dostluklar uzun süreli, can dostluğu olmuyor. Bağlar pamuk ipliği ile bağlı. Böyle bir ortamda gerçek ve gönülden dost bulmak da zor. Dostluklar dar ağacına kadar, ölüme kadar olmuyor artık…
Denilebilir ki; inancın ve geleneklerin zayıflamasıyla her şeyimiz zayıfladı. Dostluk anlayışımız da zayıfladı.
Ahlak ve maneviyat düşmanı güçler: “ kız erkek arkadaşlığını, flörtü teşvik edin, edebiyatı şehevi hale getirin, modada cinselliği ön plana çıkarın” gibi önerilerde bulunmuşlardır.
Arkadaşlığı, sadece cinsel yönden görürsek, o zaman ar-haya diye bir şey kalmıyor. Cinsler birbirine karışıyor. Kız erkekleşiyor, erkek de kadınlaşıyor. Bu tür arkadaşlıklardan kimse fayda görmüyor. Arkadaşlık, gönül eğlencesi oluyor.
Arkadaşlık, sevgi, saygı, hayır ve faydacı temele dayanmadan müspet bir sonuç alınamaz.
İki elin birbirinin kirini yıkadığı gibi iyi ahlak temeline dayanan arkadaşlıklar da böyledir.
Arkadaşlık, iyi gün dostları, menfaat düşkünleri ile değil, darda ve zorda yar olacak kimselerle kurulursa, yüz güldürür.
Arkadaşlık, inançsız, ahlaksız kimselerle değil, imanlı, ahlaklı, ciddi ve samimi kimselerle kurulursa, hem dünya hem de ahiret mutluluğunu sağlayacak dostluk kurulmuş olur.
Unutulmamalıdır ki; hayatın zorlukları inançlı, ahlaklı kimselerin arkadaşlığı ve dostluğu ile aşılır.
İnsan gül bahçesinde oturursa güzellikler görür, güzel kokular duyar, mutlu olur, rahatlar. Güzel olmayan ortamlarda ve kötü insanlarla beraber olursa üzülür ve hayattan zevk almaz. Bunun için insan, işini, eşini ve arkadaşını iyi seçmelidir.
Allah Resûlü’nün ashâbından biri, güzel bir vadiden geçiyordu. Vadide suyu tatlı bir dere vardı. Suyun tadı çok hoşuna gitmişti. Karşılaştığı manzaradan da oldukça etkilenmişti. “Keşke insanlardan uzaklaşıp şu vadiye yerleşsem!” demekten kendini alamadı. Fakat hemen ardından Hz. Peygamber hatırına geldi ve onun izni olmadan böyle bir şey yapamayacağını düşündü. Bunun üzerine Resûlullah’a giderek durumu anlattı. Allah Resûlü kendisini dinledikten sonra ona böyle bir şey yapmamasını söyledi. Çünkü kısa bir süre de olsa Allah yolunda insanlarla omuz omuza verip cihad etmek, tek başına yıllarca namaz kılıp kendini ibadete vermekten daha faziletliydi. (Tirmizî, Fedâilü’l-cihâd, 17)
Dini yaşamak, bir köşeye çekilip yalnızca Allah’a olan sorumluluklarını yerine getirmekten ibaret değildir. Aksine din, kişiden Allah’a karşı görevlerini yaparken bir taraftan da insanlarla ve diğer canlılarla olan ilişkilerini gözetmesini talep eder. Nitekim insanın imtihanını anlamlı kılacak ve onun sonucunu etkileyecek en önemli hususlardan birisi de budur. Dolayısıyla İslâm’da ruhbanlık gibi kişiyi toplumdan tecrit eden bir yaşama tarzı tasvip edilmemiştir. Bu yüzdendir ki Allah Resûlü, kendisini ibadete verip ailesini ihmal ettiği için eşi Havle bint Hakîm tarafından Hz. Âişe’ye şikâyet edilen Osman b. Maz’ûn’u da, “Ey Osman! Bize ruhbanlık emredilmedi. Bende senin için bir örnek yok mu? Vallahi, Allah’tan en çok korkanınız ve O’nun koyduğu sınırları en çok gözeteniniz benim!” diye uyarmıştır. (İbn Hanbel, VI, 226)
İnsanlardan uzakta tek başına hayat sürmek kişinin yaratılışına aykırı bir durumdur. Zira insanoğlu zayıf yaratılmıştır (Nisâ, 4/28). Diğer canlılardan farklı olarak, yaşamını sürdürebilmesi için insanlarla hem maddî hem de mânevî açıdan karşılıklı ilişki içerisinde olmaya ihtiyacı vardır. Aksi takdirde varlığını sürdüremez. Bu yüzden ona, “birbiriyle ünsiyet, ilişki kuran” anlamına gelen “insan” adı verilmiştir. İslâm, bireyi olduğu kadar toplumu da dikkate alan sosyal uzanımlı bir dindir. İslâm’ın bu boyutu, inanç, ibadet, ahlâk ve insanî ilişkilerin hepsinde açıkça görülmektedir. “Ey insanlar! Şüphe yok ki, biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizi tanımanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık...” (Hucurât, 49/13) buyurarak insanın sosyal yönüne işarette bulunan Yüce Allah, emir ve yasaklarını bildirirken hem bireyi hem de toplumu gözetmiş ve insana sosyal bir varlık olduğunu her fırsatta hatırlatmıştır.
İnsanlarla hep iç içe olan Hz. Peygamber, aynı şekilde ümmetinin de başkalarıyla iyi ilişkiler içinde olmasını istiyordu. Ashâbına, “insanların vereceği eza ve cefaya katlanmayı” (Tirmizî, Sıfatü’l-kıyâme, 55), ama “kimseye eziyet etmemeyi” hayatlarının temel düsturu olarak öğütlemişti. Nitekim o müslümanı, “elinden ve dilinden Müslümanların selâmette olduğu” ; mümini ise “insanların canları ve malları hususunda kendilerine zarar vermeyeceğinden emin oldukları” kimse olarak tanımlamıştı (Tirmizî, Îmân, 12). Buna göre inanan insan, imanının bir gereği olarak toplumda huzursuzluğa ve zarara neden olacak her türlü davranıştan uzak kalmalıydı. Bu doğrultuda Hz. Peygamber, mescit veya çarşı gibi kalabalık mekânlara girerken yanında ok bulunan kimselerin oklarının uçlarını tutmak suretiyle ihtiyatlı davranmalarını, yanlışlıkla da olsa başkalarına zarar vermekten kaçınmalarını tavsiye etmişti.(Buhârî, Salât, 67)
Allah Resûlü imanın yetmiş küsur kısmının bulunduğunu, bunların en aşağısının yoldan geçenlere zarar verecek şeyi ortadan kaldırmak olduğunu söylerken (Müslim, Îmân, 58) de aynı hakikate işaret etmişti. “Zandan sakının! Çünkü zan, sözün en yalanıdır. Birbirinizin eksikliğini bulmaya çalışmayın, birbirinizin özel ve mahrem hayatını da araştırmayın. Birbirinize haset etmeyin, birbirinize sırtınızı dönmeyin (küsmeyin), birbirinize kin ve nefret de beslemeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeş olun!” (Buhârî, Edeb, 57) buyururken, insanların birbirine güvenini yok eden davranışlardan şiddetle sakınılmasını emretmişti. Hz. Peygamber bu esası ihlâl eden hakkında ise şöyle buyurmuştu: “İnsanların en kötüsü, şerrinden dolayı insanların kendisinden çekindiği kimsedir.” (Muvatta’, Hüsnü’l-hulk, 1)
Resûlullah’ın öğrettiği muamele tarzı, aslında Kur’ân-ı Kerîm’de, “Sen elbette yüce bir ahlâk üzeresin!” (Kalem, 68/4). diye kendisini öven Rabbinin kullarına muamelesi idi. Âlemlerin Rabbi “Rahmân” idi ve O, merhameti kendi zâtına farz kılmıştı (En’âm, 6/12). “Rahîm” idi, kullarına açtığı rahmet ve lütuf kapıları sayısızdı (Nahl, 16/18). O’nun âlemlere rahmet olarak gönderdiği elçisi (Enbiyâ, 21/107) de sosyal ilişkilerin koparılmasını asla istemez aksine daha da sağlamlaştırılmasını tavsiye ederdi. Hatta bu konuda yapılan iyiliklerin karşılıklı olmasının da ötesinde bir ahlâkî tutum sergileyerek gelmeyene gitmeyi, vermeyene vermeyi, zulmedeni affetmeyi, yani her hâlükârda lütufkâr olmayı öğütlemişti. (İbn Hanbel, IV, 159)
Resûlullah, insan ilişkilerinde öncelikle en yakındakilerin gözetilmesini ısrarla vurguluyordu. Nitekim Allah yolunda cihad etmek üzere kendisinden izin isteyen bir adamın anne babasının kendisine muhtaç hâlde olduklarını öğrenince, “Öyleyse onlar için cihad et (çaba göster)” buyurmuştu (Buhârî, Cihâd, 138). Sadakaların da öncelikle ihtiyaç sahibi aile fertlerine ve akrabalara verilmesi gerektiğini beyan etmişti (Buhârî, Zekât, 18). “Sizin en hayırlınız, ailesine karşı en hayırlı şekilde davrananlarınızdır.” (Tirmizî, Menâkıb, 63) buyururken, Müslümanların başkalarından önce en yakındakilerle iyi ilişkiler kurması gerektiğini vurgulamıştı. Kişinin yakın çevresini oluşturan komşularla ilişkilerine de özen göstermesi gerekiyordu. Allah’a ve âhiret gününe iman eden kişi, komşusuna eziyet etmemeli (Buhârî, Nikâh, 81), aksine onunla iyi ilişkiler kurmalıydı. Nitekim şehirleri gerçek anlamda yaşanılabilir ve müreffeh kılan şey, sağlıklı bir zemine oturmuş insan ilişkileriydi. Bu nedenle Sevgili Peygamberimiz, eşi Hz. Âişe’ye şöyle demişti: “Rıfktan (yumuşak davranmaktan) nasibi verilen kimseye, dünya ve âhiret iyiliklerinden de nasibi verilmiştir. Sıla-i rahim (akrabalık ilişkilerini gözetmek), güzel ahlâk ve iyi komşuluk, beldeleri mâmur (yaşanır) hâle getirir ve ömürleri uzatır” (İbn Hanbel, VI, 159). Yani insanlarla kurulan iyi ilişkiler, kişiye daha huzurlu ve bereketli bir hayat bahşeder. Bu sayede insanlar yaşama sevincini elde ederler ve böylece hem bu dünyada hem de âhirette mutlu olurlar.
Mümin kulun diğer insanlara karşı sorumluluğu ve onlarla ilişkisi sadece yakın çevresi ile sınırlı değildi. Resûlullah kimsesize ve yolda kalana sahip çıkmanın da Müslümanların vazifesi olduğunu bildirmiş, nitekim bir defasında perişan kıyafetlerle huzuruna varan Mudar kabilesinden bir grup bedevîye yardım için Medinelileri seferber etmişti (Müslim, Zekât, 69). Müslümanlar için sosyal hayat, içinde yaşadıkları bütün toplumu kapsamaktaydı. Allah Resûlü erkek, kadın, çocuk, köle ya da hizmetçi ayrımı yapmadan herkesi sosyal hayatın parçası olarak görmekteydi. Bu noktada, kadınların cemaatle namaza katılmalarını teşvik eder, (Müslim, Salât, 137) onların eğitim ve öğretimlerine özel zaman ayırırdı (Buhârî, İ’tisâm, 9). Yolda yürürken çocuklara rastladığında onlara selâm verir, (Müslim, Selâm, 15) yanaklarını okşardı (Müslim, Fedâil, 80). Köle ve hizmetçilerin insanların kardeşleri olduğunu hatırlatır, onlara yediğinden yedirmeyi, giydiğinden giydirmeyi tavsiye ederdi (Buhârî, Îmân, 22). Nitekim o, bir zamanlar köle olan Bilâl-i Habeşî’ye Peygamber müezzini olma şerefini yaşatmıştı.
Hz. Peygamber Müslüman olmayanları da toplumun birer ferdi olarak dikkate alırdı. Bu nedenle iman ehli olmasalar da müminlerin gayri müslimlere karşı Allah katında sorumlu olduklarını hatırlatmıştı. O, İslâm toplumunun koruması altında yaşayan bir gayri müslimin canına kast edenin, âhirette kırk yıllık mesafeden dahi duyulan cennetin kokusunu duyamayacağını bildirmişti (Buhârî, Cizye, 5). “Allah sizinle din uğruna savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara iyilik yapmanızı ve onlara âdil davranmanızı yasaklamaz.” (Mümtehine, 60/8) âyet-i kerimesi gereğince, savaş hâli dışındaki zamanlarda onlarla en güzel şekilde medenî ilişkiler kurmayı tavsiye etmişti.
Sosyal hayat, kişiye çeşitli haklarla birlikte sorumluluklar da getirir. Dolayısıyla insanın kendisi kadar başkalarını da dikkate alması, sınırlarının farkında olması ve toplum içerisinde ona göre hareket etmesi gerekir. Hz. Peygamber bu sorumluluk bilincini, toplumun farklı kesimlerini temsil eden gemi hadisiyle ifade etmiştir. Buna göre gemiyi paylaşanların bir kısmı üst tarafında, bir kısmı da alt tarafında yolculuk etmeye hak kazanmıştır. Alttakiler geminin altında kapalı hâlde olduklarından su ihtiyaçlarını karşılamak için yukarıdakileri rahatsız etmemek amacıyla bulundukları yerden bir delik açmak isterler. Bu durumda yukarıda bulunanlar aşağıdakileri kendi hâline bırakır da gemiyi delmelerine izin verirlerse gemidekilerin tamamı helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hem onlar hem de kendileri kurtulur (Buhârî, Şirket, 6). Peygamberimiz bu gemi hadisiyle, hayattaki sosyal oluşum ve katmanları çok veciz bir şekilde ifade etmişti. Gemiyle kastedilen, aile, mahalle, köy, belde, şehir, ülke ve nihayetinde en geniş anlamda dünyaydı. Üsttekilerden maksat yönetenler, zenginler, işverenler, güçlüler veya ilim sahibi olanlar, alttakiler ise yönetilenler, fakirler, işçiler, işsizler, güçsüzler veya cahillerdi. Açılan delik de sosyal hayatı olumsuz etkileyen hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet gibi her türlü gayri meşru yolu temsil ediyordu. Nitekim Müslümanları sorumluluklarının farkında olan “örnek bir toplum” oluşturmakla yükümlü kılan Allah Teâlâ (Bakara, 2/143), Kur’an’da şöyle buyuruyordu: “Siz, insanların iyiliği için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten meneder ve Allah’a inanırsınız...” (Âl-i İmrân, 3/110)
Allah Resûlü’nün insanlarla birlikteliği bir amaca yönelikti. Bir vazifeyi yerine getirecek, bir faydaya hizmet edecekse insanlarla hemhâl olur, değilse faydasız buluşmalardan, mânâsız konuşmalardan uzak dururdu. Efendimiz gevezelik eden, laf kalabalığı ile insanları etkisi altına almaya çalışanların kıyamet günü kendisine en sevimsiz görünen kimseler olacağını bildirmişti. (Tirmizî, Birr, 71) “Kim, görsünler ve duysunlar diye iş yaparsa, Allah kıyamet günü onun maksadının gösteriş ve insanlara duyurma olduğunu ortaya çıkarır!” (Dârimî, Rikâk, 35) buyurarak herkes tarafından tanınmak, çevresini genişletmek, nüfuzunu artırmak, zenginliğini veya dindarlığını göstermek gibi gayelerle insan içine karışmanın hiçbir şekilde tasvip edilemez olduğunu beyan etmişti. İnsanlarla ilişkiler samimiyet esasına dayanmalı, riya, ikiyüzlülük ve kibirden uzak olmalıydı. Zira bu şekilde davrananlar, sadece günah işlemekle kalmayıp aynı zamanda imanlarını tehlikeye atmış oluyorlardı. Nitekim Peygamberimiz (sav), riyanın azının bile şirke benzediğine dikkat çekmişti. (İbn Mâce, Fiten, 16)
Peygamberimiz, insanı eğiten bir süreç olarak sosyalleşmeyi teşvik etmekle beraber toplum hayatında dikkate alınması gereken hususlara da dikkat çekmişti. Başkalarının evini gizlice gözetlemek, (Buhârî, Diyât, 23) gizli konuşmalara kulak kabartmak (Buhârî, Ta’bîr, 45) gibi insanların mahrem hâllerini öğrenme amaçlı her tür davranışı şiddetle yasaklamıştı. O, başkalarına ait evlere ve diğer özel mekânlara girmeden önce izin istemenin gerekliliği konusunda son derece titizlik gösterirdi. (Buhârî, İsti’zân, 11)
Allah Resûlü, zararlı ortamlardan uzak kalınmasını tavsiye etmekle birlikte hiçbir zaman münzevi bir hayat yaşamayı tercih etmemişti. Onun sünneti ve yaşantısı bunu en güzel şekilde ispat ediyordu. Nitekim Mekke’de geçirdiği sıkıntılı yıllardan sonra Medine’ye hicret ederek zarar gördüğü ortamdan ayrılmış ama insanlardan uzaklaşmamış, başka bir toplumda hayatına devam etmişti. Hatta Medine’de birbirine düşman olan iki kabile Evs ve Hazrec’i, sonrasında ensar ve muhacirleri kardeşleştirerek ve Medine Sözleşmesi ile Yahudilerle anlaşma yoluna giderek medenîleşme sürecinde önemli adımlar atmıştı. Bedevîliğin insanı kabalaştırdığına dikkat çeken Hz. Peygamber, (İbn Hanbel, IV, 297) bedevîleri de bu sürece dâhil etmişti. Bunların hepsi, yani hicret, muâhât (kardeşleştirme) ve bedevîleri Medine’ye yerleştirme, medenîleştirme ve sosyalleştirme projesinin aşamalarıydı.
İnsanın sosyal bir varlık olduğunu göz ardı etmeyen Allah Resûlü, insan ilişkileri üzerinde titizlikle durmuş ve Müslümanları doğumdan ölüme kadar sosyal bir hayata teşvik etmiştir. Nitekim İslâm’da sosyal ilişkiler, bireyin kendisinden başlayarak aile, akrabalar, komşular, arkadaşlar, Müslümanlar, zimmîler ve nihayetinde bütün insanlar olmak üzere halka halka genişleyerek kuşatmaktadır. Müslüman’ın her bir sosyal halka için ayrı hak ve sorumlulukları vardır ve İslâm bunlara tek tek dikkat edilmesini öngörmüştür. Bu halkaları koparacak, yok sayacak ya da zayıflatacak her türlü girişimi de yasaklamıştır. Günümüzde ise şehirler giderek kalabalıklaşmasına rağmen sosyal ilişkiler oldukça zayıflamış, modern hayatın getirileri insanı daha da yalnızlaştırmıştır. İnsanlar bir arada bulundukları hâlde âdeta aralarında görünmez duvarlar varmış gibi birbirleriyle iletişimden yoksun hâle gelmişlerdir. Hâlbuki Müslüman’a yakışan, insanlarla iyi ilişkiler içerisinde olmak ve böylece dünyayı gerçek anlamda yaşanılabilir hâle getirmektir. Zira Sevgili Peygamberimiz mümini şöyle tanımlamıştır: “Mümin cana yakındır. (İnsanlarla) yakınlık kurmayan ve kendisiyle yakınlık kurulamayan kimsede hayır yoktur.” (İbn Hanbel, II, 400)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder