488-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMI HAKİM KILMALIYIZ
Yaşadığımız günlük hayatta karşılaştığımız olayları değerlendirirken ve onlar hakkında çeşitli yargılarda bulunurken hangi ölçülere göre hareket edip karar veriyoruz acaba? İçinde bulunduğumuz toplumun değer yargıları nelerdir? Topluma yön veren, onların karar vermesinde etkili olan faktörler ile onları gerçekten kendine bağlayıcı etkisi olan kuvvetler nelerdir? Bunları düşünüp, bunlara göre mi hayatımızı yaşıyoruz, yoksa “uydum kalabalığa” ya da “herkes neyse ben de o” kabilinden mi yaşamaktayız?
Tarih boyunca tüm zamanlarda ve tüm mekânlarda Hak ile despot kuvvetlerin çatışması görülmüştür. Gücü eline geçiren kişi veya guruplar kendilerince kurallar koyarak yönettikleri üzerinde tahakküm kurmak suretiyle onları kendi arzuları doğrultusunda ki bir yola sokmuşlar ve bu yoldan çıkanlara da hadlerini bildirmişlerdir. Yaratılışı gereği cehalet ve zulüm ile ilim ve adaleti kendinde bulunduran insanoğlu çoğu zaman nefis ve şeytana uymak suretiyle imtihanı kaybederek zulme sapmıştır. Şems Suresinde Yüce Rabbimiz öyle buyurmakta: ”Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki, Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur. Onu kirletip gömen de ziyan etmiştir.”
Dünyaya kendi arzu ve emelleri doğrultusunda yön vererek, insan topluluklarını kendi kontrolleri altına alıp istedikleri şekilde onları kullanma ve sömürme çabası içerisinde olan küresel güçler, plan ve programlarını sürekli güncellemek suretiyle önlerine çıkan engelleri de bir bir yok etmektedirler. Bu konuda 1789 Fransız İhtilalini bir başlangıç olarak kabul edersek, geçen süre içerisinde cereyan eden olayların bir yapbozun parçaları gibi birbirini tamamladığını göreceğiz. Temelinde dine ve dinden kaynaklanan örf, adet ve uygulamalara savaş açan, özgürlüğü, yani Tanrıya karşı koyup Onunkinin değil de kendi kurallarının hâkim olmasını isteyen seküler anlayış bugün neredeyse tüm dünyayı teslim almış durumdadır.
Şu günlerde ülke gündemimizde terörle mücadeleyi de sollayarak ilk sırayı alan “erken yaşta evlilik” meselesinde de görülmüştür ki, bu mesele bir dine bir meydan okuma şekline dönüşmüştür ve bu meselede seküler tarafı temsil edenler mükellef olmanın yaşı konusunda “hayır bizim dediğimiz olacak” hezeyanlarını savurarak maalesef haklı tarafı susturmuşlardır. Onlara göre dinin koyduğu ölçüler çağdaş değildir, din ne getirmişse mutlaka ona karşı çıkılmalıdır. Bu zihniyetin dünyayı getirdiği nokta ortadadır. Batıda aile hayatı neredeyse tükenme noktasına gelmiştir. Bu ve benzeri endişelerinden dolayı Amerikan halkı özgürlüklerden yana olan Demokrat aday Clinton’u değil, özgürlüklerin kısıtlanmasını savunan Trump gibi birini kendilerine başkan seçmiştir. Dünyadaki bu müsbet değişime rağmen, fıtrata yani yaradılışa aldırmadan eşcinsel evliliği savunanlar ergenlik çağına girmiş kimselerin normal evliliğine karşı çıkmaktadırlar.
Yüce Rabbimizin yaratmış olduğu biz insanların her iki cihanda saadetini temin edecek yol olarak gönderdiği Yüce İslam dininin hayatımıza ne kadar hâkim olduğu konusunda her bir Müslümanın kendi öz değerlendirmesini yaparak, işe kendisinden başlaması gerekir. Kendini düzeltememiş kimselerin başkalarını da herhangi bir etkileri olmayacağı muhakkaktır. Nedense yaratılış gereği kendi nefsini kayırma ve üstte tutma gibi bir duyguya sahip olan insanın kendine yönelik tenkit ve kınaması pek az görülmektedir. Hal böyle olunca kendini düzeltme ve kendine çekidüzen verme konusunda bayağı başarısız olmakta ve geri kalmaktayız.
İslam’ı hayatımıza hâkim kılabilmenin yolu her şeyden önce onu iyi tanıyıp bilmekten geçmektedir. Zaten günümüz Müslümanının en büyük sorunu da bu değil midir? Din konusunda koyu bir cehaletin hüküm sürdüğü bir devirde yaşıyoruz ne yazık ki. Bir Müslümanın her şeyden önce çok iyi bilmesi gereken inanç esasları konusunda toplumumuz yeterli eğitimi almamış ve bu konuda eksik bırakılmıştır. Davranışların temelinde var olan, davranışları yönlendiren inanç yapısı, sağlam bir şekilde zihinlerde ve kalplerde var olmadan onların düzeltilmesi mümkün değildir. İkinci temel sorun da davranışları içine alan fıkıh yani ilmihal konularının da yeterince anlaşılıp kavranmamasıdır. Dinin emir ve yasaklarından sorumlu mükellef bir Müslüman olarak; neyle emrolunduğunu ve neden nehyedildiğini ve ayrıca din konusunda lehinde ve aleyhinde nelerin olduğunu bilmeden hayatını sürdüren milyonlarca insanımız var ne yazık ki.
İslam’ı önce zihnimizde sonra dilimizde, sonra da davranışlarımızda hâkim kılmalıyız. Hem onu okuyup öğrenmeli, hem konuşup anlatmalı ve tabi ki hem de en önemlisi yaşamalıyız. Günlük hayatımızda en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm fiillerimizin ne kadar Allah(C.C.)’ın kitabına ve Resulü(S.A.V.)’nün sünnetine uygun olduğuna azami dikkat etmeliyiz. Bunu yaptığımızda göreceğiz ki doğru yoldayız, huzurluyuz ve mutluyuz. Yıllardan beri “Batı Batı” diyerek bizi onların peşinden koşturulanlar ve onların aşığı olan seküler çevreler şu ayeti okuyup iyi idrak etsinler, Yüce Rabbimiz Bakara Suresi 120. Ayetinde mealen şöyle buyurmakta: “Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” Bize kimin yardım edeceğini idrak edip bu şuurda olmamız dileği ile Allah(C.C.)’a emanet olunuz.