pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: İSLAMI
İSLAMI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSLAMI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2021 Cumartesi

488-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMI HAKİM KILMALIYIZ



488-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMI HAKİM KILMALIYIZ
Yaşadığımız günlük hayatta karşılaştığımız olayları değerlendirirken ve onlar hakkında çeşitli yargılarda bulunurken hangi ölçülere göre hareket edip karar veriyoruz acaba? İçinde bulunduğumuz toplumun değer yargıları nelerdir? Topluma yön veren, onların karar vermesinde etkili olan faktörler ile onları gerçekten kendine bağlayıcı etkisi olan kuvvetler nelerdir? Bunları düşünüp, bunlara göre mi hayatımızı yaşıyoruz, yoksa “uydum kalabalığa” ya da “herkes neyse ben de o” kabilinden mi yaşamaktayız?


Tarih boyunca tüm zamanlarda ve tüm mekânlarda Hak ile despot kuvvetlerin çatışması görülmüştür. Gücü eline geçiren kişi veya guruplar kendilerince kurallar koyarak yönettikleri üzerinde tahakküm kurmak suretiyle onları kendi arzuları doğrultusunda ki bir yola sokmuşlar ve bu yoldan çıkanlara da hadlerini bildirmişlerdir. Yaratılışı gereği cehalet ve zulüm ile ilim ve adaleti kendinde bulunduran insanoğlu çoğu zaman nefis ve şeytana uymak suretiyle imtihanı kaybederek zulme sapmıştır. Şems Suresinde Yüce Rabbimiz öyle buyurmakta: ”Sonra da ona kötülük ve takva kabiliyetini verene yemin olsun ki, Elbette nefsini temizleyip parlatan kurtulmuştur. Onu kirletip gömen de ziyan etmiştir.”


Dünyaya kendi arzu ve emelleri doğrultusunda yön vererek, insan topluluklarını kendi kontrolleri altına alıp istedikleri şekilde onları kullanma ve sömürme çabası içerisinde olan küresel güçler, plan ve programlarını sürekli güncellemek suretiyle önlerine çıkan engelleri de bir bir yok etmektedirler. Bu konuda 1789 Fransız İhtilalini bir başlangıç olarak kabul edersek, geçen süre içerisinde cereyan eden olayların bir yapbozun parçaları gibi birbirini tamamladığını göreceğiz. Temelinde dine ve dinden kaynaklanan örf, adet ve uygulamalara savaş açan, özgürlüğü, yani Tanrıya karşı koyup Onunkinin değil de kendi kurallarının hâkim olmasını isteyen seküler anlayış bugün neredeyse tüm dünyayı teslim almış durumdadır.


Şu günlerde ülke gündemimizde terörle mücadeleyi de sollayarak ilk sırayı alan “erken yaşta evlilik” meselesinde de görülmüştür ki, bu mesele bir dine bir meydan okuma şekline dönüşmüştür ve bu meselede seküler tarafı temsil edenler mükellef olmanın yaşı konusunda “hayır bizim dediğimiz olacak” hezeyanlarını savurarak maalesef haklı tarafı susturmuşlardır. Onlara göre dinin koyduğu ölçüler çağdaş değildir, din ne getirmişse mutlaka ona karşı çıkılmalıdır. Bu zihniyetin dünyayı getirdiği nokta ortadadır. Batıda aile hayatı neredeyse tükenme noktasına gelmiştir. Bu ve benzeri endişelerinden dolayı Amerikan halkı özgürlüklerden yana olan Demokrat aday Clinton’u değil, özgürlüklerin kısıtlanmasını savunan Trump gibi birini kendilerine başkan seçmiştir. Dünyadaki bu müsbet değişime rağmen, fıtrata yani yaradılışa aldırmadan eşcinsel evliliği savunanlar ergenlik çağına girmiş kimselerin normal evliliğine karşı çıkmaktadırlar.


Yüce Rabbimizin yaratmış olduğu biz insanların her iki cihanda saadetini temin edecek yol olarak gönderdiği Yüce İslam dininin hayatımıza ne kadar hâkim olduğu konusunda her bir Müslümanın kendi öz değerlendirmesini yaparak, işe kendisinden başlaması gerekir. Kendini düzeltememiş kimselerin başkalarını da herhangi bir etkileri olmayacağı muhakkaktır. Nedense yaratılış gereği kendi nefsini kayırma ve üstte tutma gibi bir duyguya sahip olan insanın kendine yönelik tenkit ve kınaması pek az görülmektedir. Hal böyle olunca kendini düzeltme ve kendine çekidüzen verme konusunda bayağı başarısız olmakta ve geri kalmaktayız.


İslam’ı hayatımıza hâkim kılabilmenin yolu her şeyden önce onu iyi tanıyıp bilmekten geçmektedir. Zaten günümüz Müslümanının en büyük sorunu da bu değil midir? Din konusunda koyu bir cehaletin hüküm sürdüğü bir devirde yaşıyoruz ne yazık ki. Bir Müslümanın her şeyden önce çok iyi bilmesi gereken inanç esasları konusunda toplumumuz yeterli eğitimi almamış ve bu konuda eksik bırakılmıştır. Davranışların temelinde var olan, davranışları yönlendiren inanç yapısı, sağlam bir şekilde zihinlerde ve kalplerde var olmadan onların düzeltilmesi mümkün değildir. İkinci temel sorun da davranışları içine alan fıkıh yani ilmihal konularının da yeterince anlaşılıp kavranmamasıdır. Dinin emir ve yasaklarından sorumlu mükellef bir Müslüman olarak; neyle emrolunduğunu ve neden nehyedildiğini ve ayrıca din konusunda lehinde ve aleyhinde nelerin olduğunu bilmeden hayatını sürdüren milyonlarca insanımız var ne yazık ki.


İslam’ı önce zihnimizde sonra dilimizde, sonra da davranışlarımızda hâkim kılmalıyız. Hem onu okuyup öğrenmeli, hem konuşup anlatmalı ve tabi ki hem de en önemlisi yaşamalıyız. Günlük hayatımızda en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm fiillerimizin ne kadar Allah(C.C.)’ın kitabına ve Resulü(S.A.V.)’nün sünnetine uygun olduğuna azami dikkat etmeliyiz. Bunu yaptığımızda göreceğiz ki doğru yoldayız, huzurluyuz ve mutluyuz. Yıllardan beri “Batı Batı” diyerek bizi onların peşinden koşturulanlar ve onların aşığı olan seküler çevreler şu ayeti okuyup iyi idrak etsinler, Yüce Rabbimiz Bakara Suresi 120. Ayetinde mealen şöyle buyurmakta: “Sen onların dinlerine uymadıkça, Yahudi ve Hıristiyanlar senden kesinlikle hoşnut olacak değillerdir. De ki: "Şüphesiz doğru yol, Allah'ın (gösterdiği) yoludur." Eğer sana gelen bunca ilimden sonra onların heva (arzu ve tutku)larına uyacak olursan, senin için Allah'tan ne bir dost vardır, ne de bir yardımcı.” Bize kimin yardım edeceğini idrak edip bu şuurda olmamız dileği ile Allah(C.C.)’a emanet olunuz.



19 Mart 2021 Cuma

484-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMI İYİ ANLAMALIYIZ



484-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMI İYİ ANLAMALIYIZ

Son ilâhî kitap olan Kur’an-ı Kerim’de din olarak yani yaşam biçimi olarak sunulan İslam Dininin insanlık için Allah katında tek hak din olduğu belirtilmiştir. Gerek daha önce gönderilen ilahi dinlerin ve gerekse insanlar tarafından dinin işlevini üstlenmeleri için ortaya atılan diğer tüm dünya görüşlerinin de batıl yani geçersiz oldukları vurgulanmıştır..

Yüce Yaratıcımızın bununla ilgili irade ve hükmü son derece kesin ve nettir. Öyle buyurdu:

“Kim İslam’dan başka bir din arama çabası içine girerse, bilsin ki bu kendisinden asla kabul edilmeyecek ve o âhirette ziyan edenlerden olacaktır.” (Âl-i İmrân, 85)

Biz bugünkü hutbemizde insanlığın biricik hak dini yani yegane hayat tarzı olan İslam’ı özet olarak tanımlamaya ve tanımaya çalışacağız.



Hz. Peygamber (s.a.s) şöyle buyurmuştur:

“İslâm beş temel üzerine kurulmuştur: Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, haccetmek ve Ramazan orucunu tutmaktır” (Buhârî, İman,1, 2; Müslim, İmân, 19-22).

Kâinatın Efendisi “İslâm, beş şey üzerine bina edilmiştir...” buyurarak, İslâm binasının beş temel üzerinde kurulu olduğunu açıklamıştır. Ki bu beş husus, İslâm’ın tamamı olmayıp sadece İslâm’ın temelleridir. Bunu şuna benzetebiliriz: Bilindiği gibi her bina dört temel üzerine inşa edilir. Ancak bir insanın, buradan hareket ederek binanın temellerden ibaret olduğunu ileri sürmesi, ne kadar yanlış olursa işte tıpkı bunun gibi bir insanın, İslâm’ın bu beş temelden yani imandan, namazdan, oruçtan, zekattan ve hacdan ibaret olduğunu söylemesi de aynı şekilde çok vahim bir hata olur.

Ki bu anlayışın yanlış olduğunu anlamak için Kur’an-ı Kerim’i açıp bakmak yeterlidir. Görülecektir ki Yüce Kitabımızda bu beş hususun dışında ahlâktan, iktisattan, sosyal meselelerden, siyasetten, barıştan, savaştan, hayırdan, şerden velhasıl insan yaşantısıyla ilgili ne varsa bunların tümünden söz eden, bunlarla ilgili emirler, yasaklar, îkazlar, ilkeler, ölçüler ve sınırlamalar koyan âyet-i celîleler vardır. .

Bunun için bir fıkıh kitabını gözden geçirmek de yeterlidir. Görülecektir ki o kitapta: İbadetlerin yanı sıra insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden, hüküm vermekten, cihattan, mirastan, evlenmekten de bahsedilmektedir.

Yine Buhari gibi şumullü bir hadis kitabına bakıldığında da akaid ve ibadetlerle ilgili hükümlerin dışında, alış-veriş, akidler, siyaset, cemiyet ve ahlâkla ilgili hükümlerin de bulunduğu görülecektir.


O halde bu beş husus, İslâm binasının üzerlerinde kurulduğu temellerdir. İslâm’ın tamamı değildir. (Bk. Said Havva, İslâm, c.1, s.11)

Peygamber (s.a.v.) Efendimiz, bu hadis-i şeriflerinde İslâm binasının yani İslâm Dini’nin öngördüğü hayat tarzının beş temele dayandığını belirtmiştir.

Biliyoruz ki bunların ilki, İslam’ın olmazsa olmazı olan Tevhid-i imandır.

Tevhid İnancı; İslâm Dininin, yani tüm ibadetlerin, emir ve yasaklar zincirinin, ölçü ve değer yargılarının, ahlak ve davranış biçimlerinin ana esasıdır. İman yoksa; Allah adına, İslâm adına yapılan hiçbir şeyin de değer ve önemi yoktur. Herhalde kelime-i Şahadet için İslam’ın DNA’sıdır demek yanlış olmayacaktır.

İmandan sonra ana ilke Namazdır. Namaz; itaat etmenin temel eğitimidir. Yani Allah’ın tüm emirlerine uymanın ve ölçülerine uygun yaşamanın esasıdır.

Oruç; nefse dur demeyi öğrenerek yasaklardan korunmanın temelidir.

Zekat; dünyaya ve dünyalıklara bakışımızın, onları helal-haram sınırları içinde elde etmenin ve harcamanın mihengidir.


Hac ise gerekirse Allah için her şeye sırt dönerek O’nun rızası istikametinde ölüme doğru koşmanın; yeryüzündeki tüm Müslümanlarla kardeş olma bilincine ulaşmanın ve ötede mahşer meydanında, ilâhî huzurda kıyama durma atmosferini bugünden teneffüs etmenin temelidir. (Bk. Said Havva, İslâm, Ankara, c.1, s. 23)

Görülüyor ki İslam’ın beş şartı değil, beş temeli vardır. Allah Resulü İslam’ı bir binaya benzeterek, bizlerin ilerden beri yanlış bir şekilde İslam’ın şartları olarak değerlendirdiğimiz hususların İslam’ın tamamı değil, temeli olduğunu zikretmektedir.

Yüce Yaratıcımızın İslam’ın kitabı olarak indirdiği Kur’an’ın binlerle ifade edilen sayıdaki ayetlerine ve bunların sunduğu emirlere, yasaklara, ölçü ve sınırlara bakıldığında İslam binasını ve onun insanlığa sunduğu hayat tarzını şöyle tanımlamak mümkündür:

“İslam: Şehadet ve imanın rükünleriyle ortaya çıkan İNANÇ’tır.

İslam: Namaz, zekat, oruç ve hac ile ortaya çıkan İBADET’tir.

İslam’ın geri kalanı ise bu rükünler üzerine kurulan BİNA’dır. Bu binayı meydana getiren unsurlar, İslam’ın HAYAT SİSTEMLERİ’dir. Siyasî sistem, iktisâdî sistem, ahlâkî sistem, askerî sistem, içtimaî sistem, öğretim sistemi, v.s..

İslam’ın hakimiyetini sağlaması için ayrıca MÜEYYİDELERi vardır. Bu müeyyideler: Cihad, Ma’rufu emretmek ve münkerden sakındırmakla ortaya çıkar. Fıtrî cezalarla, Allah’ın dünya ve ahirette verdiği Rabbanî cezalar , bu müeyyidelerin dışındadır.

O halde İSLAM: İnanç, İbadet, Hayat Sistemleri ve Müeyyidelerdir.” (Bk. Said Havva, İslâm, Ankara, c.1, s. 16)

Sözlemizi, dünya ve ahiret kurtuluşunu isteyenler için İslam’ın geçerli biricik yol olduğu ve cennete yalnız bu yolun yolcularının girebileceği hususunda Din İşleri Yüksek Kurulunun verdiği fetvayı hatırlayarak noktalayalım:

Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizin peygamber olarak gönderilmesinden sonra, bütün insanların ve bilhassa Yahudi ve Hıristiyanların kendi dini kitapları gereğince, Hz.Muhammed (s.a.v.)’in peygamberliğini tasdik edip İslâm’ı kabul etmeleri gerekir. Aksi taktirde kendi kitapları ve dinlerini inkâr etmiş olurlar. Bu itibarla, Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna ve Kur’an-ı Kerim’deki bütün esaslara, olduğu gibi iman etmeyen bir kimse İslâm inancına göre cennete giremez.