pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: EŞYA
EŞYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
EŞYA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2021 Salı

455-) TİMURTAŞ HOCA İNSAN EŞYA İLİŞKİSİ



455-) TİMURTAŞ HOCA İNSAN EŞYA İLİŞKİSİ
İnsanın Eşyalaşma Süreci
Alışveriş gerçek bir hastalık mı? Uzmanların çizdiği tabloya bakılırsa, alışveriş dizginlenemiyorsa, hastalık hali kesin! Hastalığın yan etkileri ise daha kötü. İnsanı insan yapan bütün değerlerden sıyırıyor ve bir “şey” haline getiriyor. Çağımızın tehlikeli hastalıklarından biri olarak anılan bu sendromu taşıyan insanın tedavisi için bazı özel hastanelerde uzmanlar bile isdihdam edilmiş! Alışverişte elde ettiği eşyayla mutluluk ya da güç arayan kişi, yeni “şey”in sağladığı sahip olma dürtüsüyle geçici bir mutluluk kazanabiliyor. Ardından kendin i eskisinden daha derin bir depresyon içinde bulabiliyor. Aslında içinde “yaşamadığı” bir hayatın parçası haline gelebilmek için bir çırpınış bu. Kumru ile Kumru isimli romanında bu konuyu ele alan Yazar Tahsin Yücel’le insanın eşyalaşma sürecini konuştuk.
Bir davranış, normal sınırları aşarsa, ondan hastalık” ya da “sendrom’ olarak söz edebiliyoruz. Çevremize baktığımızda bazı sendromların somut örneklerini görmemiz mümkün. Birçok insan ekonomik gücünü aşarak sürekli” alıyor”. Bu noktada klinik bir müdahale gerektiriyor olmalı ki bazı özel hastaneler ‘kronik shopping’ adıyla tanımladıkları bu hastalığın tedavisine koy uluyorlar. Sınırları tam konulmamakla birlikte ‘Herhangi bir gereksinim olmadığı halde, gelirini aşan düzeyde alışverişte bulunmak’ şeklinde bir de tanımı söz konusu. Hatta İngiltere’de Stanford Üniversitesi’nde bu çerçevede yapılmış bir araştırma da var. Tüketimi artıran faktörlerin başında suçlu olarak reklamlar, vitrinler ve marketler gösteriliyor. Burada kast edilen, masum vitrinler değil. Bazı mağazalar, uzmanlar eşliğinde rafları, vitrinleri dizayn ediyorlar. Bu “tuzak düzenleme” sonucunda ihtiyacınız olmayan onlarca eşyayı alıp eve götürebiliyorsunuz? Ama bizim yazımızın konusu, bir takım dış etkenlerin kışkırtılmasıyla değil, bizzat dizginlenemeyen bir içsel dürtüyle mağazalara, vitrinlere koşan insanların ruh hali..
Eşya fetişizmi gibi
Alışveriş eden insanların pek çoğunun mutsuz olduğu kesin. Artı stres ve kaygı da yaşıyorsa, hiçbir mantığa dayanmayan alışverişler yapabiliyorlar bu insanlar. ‘Eşya fetişizmi” denebilecek kadar çılgınca alıyorlar. Bir eşyaya (giysi veya herhangi bir ev eşyası da olabiliyor) sahip olma hırs ı ile yanıp kavruluyorlar. En temel yanılgıları da mutlak mutluluğun o eşyaya sahip olduktan sonra elde edilmesi fikri.
Bu hastalar alışveriş ettikleri ürünler sayesinde “güç” ve “onay” peşindeler. Kimi haset için, kimi de sevgi için yapıyor. Haset adın a hareket edenler “Şu çizmeleri giyip caddede yürüdüğümde, bizim sokak hasedinden çatlayacak” düşüncesi içindeler. Kıskançlık ve haset duygusunu açığa çıkarmak için reklam yazarları da ellerinden geleni yapıyorlar! Şampuan ya da ayakkabı ya da bir pırlanta yüzük... Hepsini satın alın ve diğer hemcinsleriniz çatlasın’ imajı, son yıllarda birçok reklama hâkim oldu. Peki, eşya tutkunlarının cinsiyeti ağırlıklı olarak nedir, diye merak ederseniz, ilk bakışta kadınlarmış görünse de, bir erkeğin de aynı tutkuyla farklı alışveriş mekânlarında dolaşmayacağını kimse garanti edemez. Bir kadın bir şampuan ya da bir güzellik ürünüyle kendinden geçebiliyorsa, bir erkek de son model bir arabanın bulunduğu galerinin önünde ağzı açık uzun zaman kalabilir. Kendini değersiz hissedip, bunu yükseltmek amacıyla alışveriş edenlerin, eşyayı satın aldıktan sonra düştükleri durum daha da kötü. Mala sahip olur olmaz kısa bir tatminin ardından, daha şiddetli bir değ ersizlik ve yetersizlik duygusuyla karşı karşıya kalıyorlar. Bunun için hemen bir başka mağazada, daha önce “takıntı” haline getirdikleri başka bir eşyaya doğru bil inçsizce yöneliyorlar.
Ben aldım, sen aldın, o aldı
Tam da bizim bu yazımıza denk düşen bir roman var: Kumru ile Kumru. Yazar Tahsin Yücel eşyalarla olan tutkulu bir ilişkiyi” ele almış romanında. Bir kitapta verilmek istenen mesajı herkes farklı algılayabilir. Benim algım şu yöndeydi: Sahip olduklarımız en sonunda bedenimizi ve ruhumuzu işgal ediyor ve asıl olarak onlar bize sahip oluyor! Bir yerde gerçekten de öyle. Bize sahip, bize egemen oluyor eşyalar... Eşyalar gittikçe evlere yerleşiyor. Tıkış tıkış bir halde olan bu evlerde, insanlara oturacak bir koltuktan başka yer bırakılmamış aslında. Eşyalarla adeta tutkulu bir ilişki yaşayan tüketiciler, aldıkça alıyorlar. Gardroplar gittikçe büyüyor. Eskiden iki kapılı dolaplar işi görürdü. Şimdi odanın koca bir duvarını boydan boya kaplayan gardroplar bile yetmiyor. Yığdıkça yığıyorlar, değiştirdikçe, değiştiriyorlar. Çocukların çoğu da “al al” denilerek büyüyor.. Yolda yürürken insanların konuşmalarına kulak kabarttığınızda hap kelimeler duyuyoruz: Şunu aldım, bunu alacağım, öteki aldığımın taksidi bugün, sen bunu yeni mi aldın, mağaza- da gördüğüm o bluzu aldım, kampanyadan ayakkabı aldın mı? Yaşam, alma üzerin e kuruldu neredeyse.”
Psk. Arzu Elemek
Alışveriş toplumun bir yaptırımıdır
Tüketim konusunda toplumdaki aşırı yönelimi nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk toplumunu birinci derecede etkileyen ülkenin rejimidir, bir takım aksaklıkları içinde barındırsa da günümüzde kapitalizm rejimi gündemde. Hem mal çeşitliliği bulunuyor hem de var olan malların korsanları bulunduğu için bu çeşitlilik daha da artıyor doğal olarak. Ben birçok insanın bu kadar çeşit karşısında seçici davranmayıp hemen her şeyi satın alma davranışına yöneldiklerini düşünüyorum. Alışveriş, bugün toplumun bize bir çeşit yaptırımı gibidir.
Var olan ruhsal bozukluğu tetikleyebilir mi?
Evet, insanları bir müddet sonra doyumsuz yapabilir. Ayrıca tüketimde bir de kadın erkek ayrımı var. Kadınlar için daha fazla çeşit ürünün üretildiğini görüyoruz. Kadınlar, daha fazla çeşide maruz kaldıkları için daha fazla tüketici oluyorlar.
Bir buzdolabına tutku
Kumru ile Kumru adlı romanda kadın, evindeki buzdolabı için çıldırıyor adeta. Yiyecek dolu, ışıltılı bir mekân olarak, ona çok özel muamele ediyor. Kumru adlı kadının eşyaya bağlılığı inanılmaz boyutlarda. Tutkuyla bağlandığı eşyalar, bir süre sonra onun hayatını eşyalaştırıyor. Eşyanın “imparator” olduğu romanda, ironik bir üslup var. İnsan eşyanın kölesi olarak çaresizdir. Hatta onun boyunduruğu altına girmiştir.. Bu “şeyleşme’ sürecini yazar ustalıkla kal eme almış. Eşyalaşma ve kişiliksizleşme ruh hali, Kumru’nun üzerine oturmuş. Hırçın, depresif, insanlarla iletişim kurmakta zorlanan bir insana dönüşen genç kadın, artık herkesi sahip olduğu eşyalarla değerlendirmeye başlamıştır. İ.Ü. Fransız Dili ve Edebiyatı bölümünde profesör olan Tahsin Yücel, şimdiye kadar birçok çeviriye ve romana imza attı. Çok sayıda ödüle sahip oldu. Yücel’le “Kumru ile Kumru” romanından yola çıkarak, insanın eşyalaşma sürecini konu alan bir sohbet gerçekleştirdik.
İnsanın eşya ile ilişkisini çok güzel betimleyen bir kitabınız var. Kumru ile Kumru.. Bir buzdolabına bir kadının tutkuyla bağlılığı anlatılıyor. Bu fikir nereden çıktı.
Eşya tutkusu, çevremizde gördüğümüz bir tutku. Mesela bazı kişilerin pazar günü ilk işi arabalarını yıkamak olur. Onu tutkuyla silip, temizlerler. Fakat günümüzde eşyalar a daha büyük bir düşkünlük var. Yani eşyalar, insanın yaşamında eskiden olduğundan daha fazla yer tutuyor. Şimdi tüketim söz konusu olunca eşyanın sürekliliği o kadar kalmıyor. Durmadan değiştiriyorlar.
Bir yandan neredeyse “gösterme” hastalığı gibi değil mi?
Eşya olgusu bazılarında gerçekten bir tutku biçiminde. Bazılarında ise gösterme’ tutkusuyla da birleşiyor. Örneğin lüks bir araba ile yolculuk etmek. Öteki arabası işin i görürken, daha yenisi çıktığı zaman tutup bunu satın alıyor. Evine misafir geldiği zaman yepyeni, modern eşyalar “görsün” istiyor. Yani üstünlüğünü görme aracılığı ile kanıtlamak istiyor. Eşya deyince kullanılan, yaşamımızı kolaylaştıran şeyler aklımıza geliyor. Ama bazıları için farklı bu. Tüketim toplumunda bu çok farklı.
Alma, atma ve değiştirme üçgeni içinde insanların “şeyleştiğini” söylüyorsunuz?
Romanım hakkında tüketim toplumunun bir eleştirisi olduğu noktasında yorumlar çıktı. Bu doğru. Kitabın kahramanı Kumru, kasabalı bir kadın . İlk başta kendi basit eşyalarına düşkünlüğü var. Ama buzdolabı ile ilişkisi tam bir tutkuya dönüşüyor. Başkalarında da benzer tutkuların olduğunu görüyoruz. Diyelim bir araba. Arabayı yeni bir modelle hemen değiştiriyor kişi. Yani eskidiği için değil, bu değiştirme. Durmadan yeniliyorlar, koltuk, buzdolabı veya araba olsun... Birçok eşya için insanlar buna zorlanıyorlar da. Bir bilgisayarı, iki yıl kullandınız mı değiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Yani öyle yapıyorlar ki, cihaz da bozulmaya başlıyor, siz yenisini alasınız diye! Bu konuda sürekli yayın yapılınca değiştirmek istiyorsunuz. Size o lazım değil ama en sonu odur, en modern odur diye onu alıyorsunuz.
Siz bir söyleşinizde, bu tutkunun varlığının TV ile ilişkisi olduğunu söylüyorsunuz.
Elbette. TV’de ağırlıklı olarak reklamlar ve orada da ağırlıklı olarak eşyadan söz ediyorlar. Vitrinler de öyle. Bütün bu araçlar bizi alışverişe zorluyorlar. Örneğin ‘şu tür eşya artık kullanılmıyor, değiştirmek gerekir’ diye bir görüş yayılıyor.
Uzm. Dr. Mustafa Güveli
Kredi kartlarını şişiren hastalar
Tüketim konusundaki aşırılıklar hemen aklıma iki patolojiyi getiriyor. Bunlardan ilki, obsesif kompulsif bozukluktur. Bu sorunu yaş ayanlar, ihtiyaçları olmadığı halde eşya satın alabilir, kendilerine hâkim olmakta güçlük çekebilirler. Diğer yandan, anksiyetenin yoğunlaştığı zamanlarda sebepsiz ve zamansız alışveriş yapan, daha sonra kredi kartlarını şişiren insanlarla biz psikiyatristler sıkça karşılaşıyoruz.
Yoksul aileler de onun (alışverişin) tutsağı.. Örneğin işlevleri yerinde ama “eski” olan ütüyü atıyor ve yeni bir ütü alabiliyorlar. Çocuğunun belki de süt parası... Temel ihtiyaçların da önüne geçebiliyor alışveriş.
Buna şu yönden da bakmak lazım. Alışveriş, bir anlamda “çoğalma”, “dışarıya açılma” diye düşünülebilir belki ama aslında bir yerde de bu kadar çılgınca alışveriş, aslında insanların dış dünyaya “kapanması” demektir. Tıpkı tek değerin TV olması gibi . Oturduğu yerde hiç kıpırdamadan TV izlemekle bazı insanlar doyum sağlıyor örneğin. Bir yerde alışveriş bütün yaşamı dolduruyorsa ve her şeyimiz onun sınırları içinde kalıyorsa, aslında bu bir kapanmadır. Bütün o aşırı iştahla aldığımız her şey, giysi vs. koparıyor bizi başka şeylerden. Benim kitabımın kahramanı Kumru da kente ayak uydurmak istiyor ama beceremiyor. Kurtuluşu yalnızca eşyada gördüğü için, o tarafa yöneliyor.
Yaşam, satın alma üzerine kuruldu neredeyse, ne dersiniz?
Bir yerde öyle. Bir tür değişim isteği, başka türlü görünme derken, tek biçimliliğe doğru evrilme söz konusu. Yaşam bir eşya tutkusuyla tek biçimli oluyor. Bir kitap, bir müzik dediğiniz zaman oralarda açılırsınız. Bu tip eşyalarla, giyimdi, şuydu buydu derk en ister istemez kapanıyorsunuz. Aslında yaşama, dünyaya yabancılaşıyorsunuz. Hatta evinizde bile aynı şey söz konusu olabilir. Örneğin “Şu yerdeki halıları göre göre alıştım’ deyip, eskimeden değiştirmek de bir yerde yabancılaşmadır. Sanki kendi evinizde değil de otelde olsanız daha rahat edecekmişsiniz hissine kapılmak da mümkün. ‘Durmadan değişsin, eskisi gitsin yen isi gelsin’, dediğiniz zaman, yere tam sağlam da basamıyorsunuz sanki. Hafta son unda koca günü bir alışveriş merkezinde, o havasız yerde geçirebiliyor insanlar.
Marka tutkusu mu oralara taşıyor?
Eskiden ‘şu mağazanın malı iyidir’, der satın alırdınız. Şimdi marka olgusu çıktı. Onaltı yaşındaki bir delikanlı şu marka pantolon diyor ve eğer o marka olmazsa alınan pantolon onun için bir anlam taşımıyor. Bunda reklamların da etkisi var. Geç enlerde gazetede okudum. Avrupa’nın en yoksul ülkesi Türkiye diyorlar. Ama bizim gördüğümüz resim farklı. Siz işlek caddelere baktınız mı, ne kadar fazla jeep dolaştığını gördünüz mü? Paris’te, işlek bir cadde üzerinde oturup bir saat içinde trafiği gözlemleyin, en fazla 5 tane jeep geçer yoldan. Türkiye’de ise en az 25 Jeep sayarsınız bir saat içinde... Bu da ilginç. Jeep ne kadar ihtiyaçtır ki şehir caddelerinde bu kadar fazla dolaşıyor?
Sonuçta şunu söylemek lazım: Her şey aşır ı olduğu zaman, tutkuya dönüştüğü zam an, bir yerde hastalık niteliğine bürünüyor. Yani toplumumuzdaki bu tüketim nesnelerine düşkünlük de çoğu kez bir hastalık durumunu alabiliyor. Ben, eşim ya da kızım, gerekli gereksiz sürekli alışveriş yapıyorsak, bu patolojiktir. Türkiye’de ise bu durum artık, toplumsal bir hastalık niteliğine bürünmüştür.
Uzm. Dr. Emre Kızıltan
Çok ciddi bir sorunun belirtisi olabilir
Günümüzde kaygıyı gidermenin bir yolu olarak alışveriş yapmak, karşımıza çıkabiliyor. Kaygılı insan nasıl abur cubur yemek yerse, aynı zamanda abur cubur alışveriş de yapabilir. Alışveriş konusundaki bu normal dışı yönelim, kaygının bir ifadesi olarak değerlendirilebilir. Obsesif kompulsif bozukluk ve bunun obsesif kompulsif spektrumu dediğimiz bir grubunda da insanların hakikaten kendilerine hakim olamadıklarını, kontrolsüz şekilde alış veriş yaptıklarını görüyoruz. Bu durum, hakikaten bir rahatsızlık boyutunu alıyor. Bunlara ek olarak, normal alışkanlıklarımızın dışına çıktığımız durumların da ciddi rahatsızlıkların belirtisi olabileceğini unutmamalıyız. Örn eğin manik bir epizoddaki kişi çok aşırı alışveriş yapmaya başlayabil ir. Bu durum, manik epizodun gelmekte olduğunun ya da geldiğinin habercisi olarak yorumlanır. Bu tür aşırı alış veriş davranışlarında, ciddi bir rahatsızlığın gelmek üzere olduğunu düşünürüz.
İnsanların insanlara değil de eşyaya bağlılığı, insanla ilişki kurmak yerine eşyayla ilişki kurması gibi bir yaklaşım var günümüzde. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Bunu, insanların var olan dünyaya gösterdiği uyum olarak değerlendirebiliriz. Eğer günümüzde kapitalizmi yaşıyorsak, böyle yaşayacağız. Şu an söz konusu olan böyle bir sistem olduğu için, insanlar da buna uyum sağlıyorlar. Bunun sağlıklı olup olmadığını ayrıca tartışabiliriz. Bu da akla, insanlar bundan dolayı mutlu olabilir mi, sorusunu getiriyor. Bana kalırsa, herhalde mutlu olamazlar, derim. Satın almanın son u yoktur. Bu da sonunda insanları ister istemez sorunlu bir duruma sokacaktır.

454-) İSLAM EŞYA VE AHİRET



454-) İSLAM EŞYA VE AHİRET
Âhiret, evvelin mukabili ve “son” mânasındaki âhirin müennesi olup Kur’an’da 110 yerde geçer. Bunun yirmi altısında müzekker ve el-yevm kelimesine sıfat şeklinde el-yevmü’l-âhir (son gün), dokuzunda dâr ile sıfat veya isim tamlaması halinde ed-dârü’l-âhire, dârü’l-âhire (son ikamet mahalli), birinde en-neş’etü’l-âhire (ikinci yaratılış, son hilkat) tarzında, elli yerde de dünya ile (ikisinde dünya mânasındaki ûlâ ile) mukabele edilmiş olarak zikredilir. el-Âhirenin, yalın olarak kullanıldığı yerlerde de ed-dârü’l-âhire tamlaması mânasında olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı üzere âhiret mefhumu ile dünya mefhumu arasında sıkı bir münasebet vardır. Âhiret dünya hayatını takip eden, ona benzer fakat daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir.

Âhiret Hayatının Varlığı. Âhiret inancı, iptidai kavimler dahil, tanrının varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde mevcut olmakla beraber, ölümden sonraki bu hayatın mahiyeti ve tasviri hakkında birbirinden farklı görüşler benimsenmiştir. Eski Ahid’de dünya hayatından sonra ruhun ölmezliğine ve dünyada işlenen günahların tesbit edildiğine işaretler bulunduğu gibi ölümden sonra Allah’ın görüleceği, yapılan amellere karşılık verileceği de ifade edilir (bk. Eyüb, 14/14-22, 19/25-29; Daniel, 12/2). Bununla beraber Matta İncili’nde (22/23-30), Sadûkī mezhebine bağlı yahudilerin Hz. Mûsâ’dan naklettikleri bir meseleyi tartışma konusu yaparak âhireti inkâr fikrine meylettiklerinden bahsedilir. Yeni Ahid’de âhiret ve mücâzat inancı açık bir şekilde mevcuttur (bk. Matta, muhtelif bablar; Markos, 12/18-27; Luka, 20/27-38). Kur’an’da Hz. Nûh, İbrâhim, Yûsuf, Mûsâ, Îsâ ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akîdesini telkin ettikleri ifade edildiği gibi (bk. Yûsuf 12/101; Meryem 19/33; Tâhâ 20/55; eş-Şuarâ 26/81-102; Nûh 71/17-18), Allah’a ve âhiret gününe inanan yahudi, Nasârâ ve Sâbiîler’in kurtuluşa erecekleri beyan edilmekte (bk. el-Bakara 2/62; el-Mâide 5/69) ve “kendisinden önceki ilâhî kitapları doğrulayıcı” olarak gönderilen Kur’an’ı âhirete inananların kabul edeceği haber verilmektedir (bk. el-En‘âm 6/92). Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitapların gerek otantik gerekse apokrif kabul edilen nüshalarında âhiret inancına yer verilmekle beraber, konu hiçbir zaman Kur’an’daki kadar açık ve müessir bir şekilde ifade edilmiş değildir. Bundan dolayı, E. Rosenthal tarafından ileri sürüldüğü gibi, İslâm âhiret inancına ait malzemenin Yahudilik ve Hıristiyanlık’tan alınmış olması ihtimal dahilinde değildir (bk. Judaism and Islam, s. 17-18). Semavî dinlerin temel esaslarından birini oluşturan âhiret inancının bazı noktaları arasında bir benzerliğin veya paralelliğin bulunması tabiidir. Çünkü hepsinin kaynağı ilâhî vahiydir. Şayet Kur’an’dan önceki ilâhî kitaplar tahrife uğramasalardı muhakkak ki söz konusu benzerlikler daha büyük çapta olacaktı.

Kur’ân-ı Kerîm’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akîdesi işlenmekte (bk. Gazzâlî, IV, 516-517; Zebîdî, X, 462-465), konuyla ilgili âyetler hem Mekkî hem de Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak müminin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle insanın yaratılışından, evrenin idare edilişinden ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır (bk. Mülk, İnsân, Mürselât, Nebe’, Nâziât, Târık, A‘lâ sûreleri). Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence”, bir “süs ve övünüş”tür; “mal, evlât ve nüfuz yarışı”dır. Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat âhiret hayatıdır, huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir (bk. el-Ankebût 29/64; el-Mü’min 40/39; el-Hadîd 57/20). Her ne kadar ölüm geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de imanlı gönüller için fânilikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. Nitekim birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki likā (likāullah, likāü’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “liḳāʾ” md.). Aynı noktaya temas eden bir başka âyette de Allah’ın dostları olduklarını ileri süren yahudilere şöyle hitap edilmiştir: “Eğer samimi iseniz ölmeyi temenni edin” (el-Cum‘a 62/6). Gerçi insan, yaratılış itibariyle yaşama sevincine sahiptir ve ondaki bu duygu hayat mücadelesinin en önemli güç kaynağını teşkil etmektedir. Bu sebeple ölüm tabii olarak ürkütücü bir şeydir. Ancak asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına inananlar, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken âdeta bu yeni hayatın özlemini duyarlar. Kütüb-i Sitte’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, “Kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse Allah da ona kavuşmayı ister; kim Allah’a kavuşmayı istemezse Allah da ona kavuşmayı istemez” buyurmuş, yanında bulunanlar, “Hiçbirimiz ölümü hoş karşılamayız” deyince sözlerine şöyle devam etmiştir: “Durum sandığınız gibi değil. Gerçek şu ki, mümin olan bir kimsenin son nefesleri yaklaşınca Allah’ın hoşnutluğu ve lutuflarıyla müjdelenir; artık ona göre Allah’a kavuşmaktan daha sevimli bir şey bulunamaz” (Buhârî, “Riḳāḳ”, 41; Müslim, “Ẕikir”, 14, 16-18).

Fahreddin er-Râzî’ye göre âhiret konusunun aklî ve naklî olmak üzere iki yönü vardır. İnsan vücudunun ve içinde yaşadığımız kâinatın fâni olduğunu, öldükten sonra tekrar dirilmenin de imkân dâhilinde bulunduğunu kabul etmek konunun aklî yönünü, kıyametin nasıl kopacağı ve âhiret hayatının nasıl başlayıp devam edeceği hususu ise naklî yönünü oluşturur (bk. Mefâtîḥu’l-ġayb, I, 8). İlk dönemlerden itibaren filozoflar da eskatoloji ile meşgul olmuşlardır. Onların konuyla ilgilenmesi inanç açısından değil, yaratılış felsefesi, ahlâk anlayışı ve ruhun ölmezliği açısındandır. Âhiret hayatı beş duyunun idrakleriyle sınırlı bulunan pozitif ilimlere konu teşkil etmez. Bu sebeple onunla ilgili olarak ilim adına kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ne var ki ilim adamı da düşünen ve duyan bir insandır. Şahsî temayülleri ve ilmî yorumları sonunda âhiret konusunda müsbet veya menfi bir kanaate varabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in âhireti ispat metodu, “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya mecbur olduğu bu sorunun birinci kısmında materyalist izahı benimsemeyen, kendisine ve içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse, söz konusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah’a imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek suretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna dikkat çekilmiştir. Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiatın en mükemmel varlığı haline gelir. Ondaki ruhî ve fikrî gelişme devam ederek kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın, iyi düşünmeden, ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden korkması veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın tabii yaratılışında bulunan bir özelliktir. Ancak dünya hayatının cazibesi, kişinin fıtratındaki ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de âhireti inkâr etmenin bu gayri tabiiliğine şöyle işaret edilmektedir: “İyi bilin ki Allah’ın lâneti, kişileri Allah yolundan döndüren, onu eğriltmek isteyen ve âhireti inkâr eden zalimlerin tepesinedir” (Hûd 11/18-19).

Genel olarak insandaki fıtrî özelliklerden biri de adalet duygusudur. Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir dönemde sürekli olarak adaletin hâkim olduğunu söylemek mümkün değildir. Haksızlığı görüp de derinden rencide olan insan büyük bir hesap gününün gerçekleşeceğine inanmak ister. İyi ile kötünün, zalim ile mazlumun hesaplarının görüleceği o gün Kur’an’ın ilk sûresinde yevmü’d-dîn (amellere karşılık verileceği gün) diye vasıflandırılmış ve bu sûrenin beş vakit namaz içinde okunması emredilmiştir. Kur’an’da kıyametin daha çok, adalet ve hesap verme mefhumlarıyla birlikte tasvir edilmesi de bu gerçeğin bir başka şekilde ifadesi sayılmalıdır.

Kâinatın akıllara durgunluk veren bir incelik ve âhenk içinde kuruluş ve işleyişi öteden beri düşünürlerin ilgisini çekmiş, tabiat ilimlerindeki gelişmelerden sonra ise bilginlerin bu konudaki duyguları hayranlığa dönüşmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de, insanın da bir parçasını teşkil ettiği kâinatın gayesiz yaratılmadığı (bk. el-Enbiyâ 21/16; Sâd 38/27), yeri, göğü, ayı, güneşi, kısacası bütün imkânlarıyla onun insanın emir ve hizmetine verildiği (teshîr) ifade edilmiştir (bk. İbrâhîm 14/33; el-Hac 22/65). Bu mertebeye yüceltilmiş olan insanın hemcinslerine ve yaratanına karşı elbette ki bazı görevleri olacaktır. O, bu ulvî duyguyu vicdanının derinliklerinde hisseder ve bu görevleri yerine getirmek için hayatı boyunca çaba harcar. Böylesine kâmil bir iman ve iyi amel sahibi olan bir kimsenin mükâfatını tam olarak alması aklın ve vicdanın bir gereğidir. Üstelik dünya hayatı boyunca insanlar zekâ, kabiliyet, sağlık, servet vb. bakımlardan eşit durumda değildir. Fakruzarûret acılarıyla ölenler olduğu gibi zenginlik zevkleri içinde gözlerini hayata kapayanlar da vardır. Şayet fakir kötü, zengin iyi bir insan idiyse adalet yerini bulmuş denebilir; fakat durum tersine ise, ömrünü acılar içinde geçiren dürüst ama fakir insanın mükâfat göreceği ikinci bir hayat gereklidir. Âhiretin varlığını zaruri kılan başka sebepler de vardır. Hakikat ve kemal anlayışlarını bunlar arasında saymak mümkündür. İnsanların birçok konuda farklı görüşlere sahip oldukları ve herkesin kendi görüşünün doğruluğuna inandığı bir realitedir. Çelişen görüşlerin hepsini doğru kabul etmek de mümkün değildir. O halde hakikatin bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı ve herkes tarafından anlaşılıp benimseneceği bir gün olmalıdır. Öte yandan insan, diğer varlıkların aksine, kemalini kendi gayretiyle (iktisabî) elde eder. Bilgi veya mârifet ile elde edilecek olan bu kemal, ölünceye kadar bedenin çeşitli fonksiyonlarıyla gerçekleşir. Bu fonksiyonlar bitince kemale erme son noktasına ulaşır ve çekilen bunca zahmetin karşılığını görme, yani ruhun mânevî hazları tatma dönemi başlar. Bu da ancak ölümden sonra gerçekleşecek bir husustur. Şu halde ruhu bu lezzetten mahrum bırakmak, ne kemal ne de adalet prensibiyle bağdaşır (bk. Fuzûlî, s. 79-80).

Her şeye rağmen âhiret vâkıasının doğrudan idraki -bir inanç konusu olduğu, duyuların ötesinde bulunduğu ve her yaşayana göre şu anda mevcut olmayıp gelecekte gerçekleşeceği için- mümkün değildir. Konuyla ilgili olarak sıralanan bütün deliller akla ışık tutmaktadır; kabul veya red kararı akıl ile kalbin iş birliğine bağlıdır. Ufku dar, iç dünyası fakir olanlar sathî bir düşünüşle, “Çürümüş, zerresi kalmamış kemikleri kim diriltebilir?” tarzındaki bir şüpheye kapılabilir. Böyle bir tereddüdün, “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” şeklinde ifade edilen başlangıç ve sonuç (mebde ve meâd) probleminin sonuç kısmıyla ilgili olduğu şüphesizdir. Kur’ân-ı Kerîm, “Onları ilkin yaratan, tekrar diriltir” (Yâsîn 36/79) demek suretiyle problemin başlangıç felsefesine dayanır ve ateist bir telakkiden veya mantıksız bir düşünüşten çıkan söz konusu itiraza cevap verir. Başlangıca inanan sonucu da kabul etmek zorundadır. Yani tabiatın kendi kendine değil, tabiat üstü mutlak kudret sahibi bir hâlik tarafından yaratılıp idare edildiğini kabul edenler, onun ikinci hayatı da yaratıp devam ettireceğine inanmakta güçlük çekmezler. Bundan dolayı mesele, D. B. Macdonald’ın zannettiği gibi (bk. İA, VI, 777), “Peygamber devrindeki iptidai Arap telakkisine bağlı basit bir konu” değildir. Burada hareket noktası olarak kabul edilen ana fikir, tarihin muhtelif devirlerinde olduğu gibi bugün de varlığını hissettiren inkârcı görüşün mahkûm edilmesinden ibarettir.

İslâm akaidinin üç ana esasından (Allah, peygamber, âhiret) birini teşkil eden âhiret inancı her şeyden önce insanda sorumluluk duygusu meydana getirmekte ve bu yönüyle hem hukukî hem de ahlâkî müeyyide olmaktadır. Dünya hayatında insanın zorluklarla, haksızlıklarla mücadele ettiği halde bunları ortadan kaldıramadığı, neticede elem çektiği bir gerçektir. Mutlak adaletin tecelli edeceği, iyiliğin mükâfatlandırılması için bütün engellerin ortadan kalkacağı ebediyet âleminin varlığına inanmak, insan için büyük bir teselli kaynağı ve yaşama sevincidir. Cenâb-ı Hak, insanların atası olan Âdem’i “kendi eliyle” yarattığını, ona ruhundan üflediğini ve onu meleklerin secdesine vesile kılıp yeryüzünde kendi halifesi tayin ettiğini beyan etmektedir (bk. el-Bakara 2/30; Sâd 38/71-75); bu mânada Allah’tan gelen insanın fenâ bulmayıp yine ona dönmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Yaratılış hikmetini unutmayan ve insanlık şuurunu yitirmeyen kişinin ruhu bundan başka hiçbir şeyle tatmin bulamaz.

Kur’ân-ı Kerîm, diğer ilâhî kitaplarla mukayese edilemeyecek kuvvette âhiret akîdesini telkin etmektedir. Bununla birlikte İslâmiyet dünyadan el etek çekmeyi hiçbir zaman tasvip etmez. Dünya başlangıç, âhiret sonuç olduğuna göre ikisi arasında denge kurmak gereklidir. İnsan âhirete hazırlanırken dünya nimetlerinden nasip almayı da unutmamalıdır (bk. el-Kasas 28/77). Önemli olan, dünyanın cazibesine kapılıp âhiret saadetini ihmal etmemektir. Çünkü, “dünya âhirete nisbetle geçici ve değersiz bir metâdan ibarettir” (er-Ra‘d 13/26). “Âhiret yurduna gelince, asıl hayat, huzur ve sükûn oradadır” (el-Ankebût 29/64; el-Mü’min 40/39). Hz. Peygamber’in, “Allahım! Asıl hayat âhiret hayatıdır, asıl saadet ebediyet saadetidir!” (Buhârî, “Cihâd”, 33; “Ṣalât”, 48) tarzında başlayan duası bu gerçeğin bir ifadesidir.

Âhiretin gerçekliği konusu, insanın psikolojik muhtevasında ve dış dünyada bulunan bunca delile rağmen yine de inkâr edilebilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, inkâr sebeplerinin başında dünya sevgisini zikreder. Ölümsüz âlemin nimetlerine nisbetle son derece değersiz olan dünya nimetlerinin hemen ele geçirilebilir olması onları cazip hale getirmiştir. Bu cazibeye kapılan gönüller fâni hayatı ebedî hayata tercih eder. Genellikle servet ve mevki sahibi insanların oluşturduğu bu tipler dünya hayatının çekici görünümüne aldanır, servetlerine, toplumdaki siyasî ve sosyal mevkilerine güvenerek mağrur olurlar. Hatta bu anlayış giderek onlarda bir inanç haline dönüşür (bk. el-Mü’minûn 23/33-38; en-Neml 27/1-5; el-Câsiye 45/34-35). Halbuki onların bu davranışı selim yaratılışlarına ters düşmektedir. Âhirete inanmayanların tatmin edici hiçbir delilinin bulunmadığını, bu konudaki iddialarının bir kuruntudan ibaret olduğunu şu âyetler veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Sadece zan ve kuruntuya dayanırlar. Halbuki zan, gerçek karşısında hiçbir şey sağlamaz. Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başkasını arzu etmeyen kimselere önem verme! Onların ilim adına varabildikleri son nokta işte bundan ibarettir” (en-Necm 53/28-30).

Birçok âyette Allah’a imanla âhirete iman beraber zikredildiği gibi âhireti inkâr edenlerin Allah’ı da inkâr durumuna düştükleri ifade edilir (bk. en-Nisâ 4/38; er-Ra‘d 13/5). Çünkü sorguya çekileceği ve dünyada yaptıklarının karşılığını göreceği ikinci bir hayata inanmayan kimsenin Tanrı’nın varlığını kabul edişi, çoğu zaman kozmogoni anlayışının gerektirdiği felsefî bir kanaatten öteye geçemez. Felsefî kanaatler kalbin değil fikrin ürünleridir ve kişinin davranışlarına yön verme gücünden genellikle yoksundur. Emir altına girmek, davranışlarını insan üstü âlemden gelen prensiplere göre düzenlemek ve ileriki bir hayat programı çerçevesinde sorumluluk almak istemeyen insanlar, âhiret realitesini inkâr ederler. Hatta buna engel olacak vicdanlarının sesini bile kısmaya çalışırlar.

Kur’ân-ı Kerîm âhireti inkâr eden bazı tipleri de kibirli ve katı yürekli olarak tasvir eder. Maddî hazlara düşkün ve bayağı arzularını tatmin için kalbini karartan, kibirli, mütecaviz, merhametsiz, yetimi itip kakan, fakire bizzat yardımcı olmadığı gibi başkaları nezdinde de bu konu için gayret göstermeyen kimse, “din günü”nü yani âhireti inkâr eder (bk. en-Nahl 16/22; el-Müddessir 74/43-47; el-Mutaffifîn 83/10-14; el-Mâûn 107/1-3).

Kısa bir dünya hayatından sonra ölümle her şeyin son bulduğunu iddia etmek, insan ruhunu sonu belirsiz bunalımlara sürükler. Düşünen kafa ve duyan gönüllerin bunu kabullenmesi kolay değildir.

Âhiret Halleri. İnsanın ölümüyle onun âhiret hayatı başlamış olur. Bir hadiste, kabrin âhiret duraklarının ilki olduğu belirtilmiştir (bk. Tirmizî, “Zühd”, 5; İbn Mâce, “Zühd”, 32). Kıyametin kopmasına kadar sürecek olan bu zamana berzah hayatı denilmiştir. Ancak çeşitli merhaleleri ve kendine has halleriyle tasvir edilen âhiretin gerçekleşmesi, bugünkü dünya nizamının bozulmasından sonra olacaktır.

Âhiret hayatını kıyametin kopması, hesabın görülmesi ve hesap sonrası ebedî hayatın başlaması şeklinde üç merhalede ele alıp incelemek mümkündür.

a) Kıyametin kopması Kur’ân-ı Kerîm’de sâat kelimesiyle ifade edilmiş ve bu anı Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği belirtilmiştir. Beklenmedik bir zamanda ve çok süratli olarak gerçekleşecek olan bu olayın dehşetine gökler de yer de dayanamayacak, o günün şiddetinden çocukların saçları ağaracak, emzikli kadınlar bebeklerini unutacak, hamileler çocuklarını düşürecek ve bütün insanlar şaşkına dönecektir (bk. el-A‘râf 7/187; el-Hac 22/1-2; el-Müzzemmil 73/17). Kur’ân-ı Kerîm’de kıyametin tasviriyle ilgili âyetlerden anlaşıldığına göre, bu olay kâinatta mevcut kozmik düzenin bozulmasıyla başlayacaktır. Fakat bunun ne zaman olacağı kimseye bildirilmemiş, sadece “belki de yakın olduğu” ifade edilmiş (bk. el-Ahzâb 33/63); eş-Şûrâ 42/17) ve alâmetlerinin belirdiği haber verilmiştir (bk. Muhammed 47/18). Hz. Peygamber de orta parmağıyla şahadet parmağını göstererek kendi dönemi ile kıyametin kopmasının iki parmağı gibi birbirine yakın olduğunu söylemiştir (bk. Buhârî, “Riḳāḳ”, 39; Müslim, “Fiten”, 133-135). Ancak naslarda geçen bu tür zaman belirlemelerini, birkaç bin yılın önemsiz bir küsur sayıldığı jeolojik ve kozmolojik zaman kavramı içinde yorumlamak gerekir. Buna göre kıyametin kopuşu gibi büyük bir kozmik olayın ne zaman gerçekleşeceğini söylemek, hatta tahmin etmek mümkün değildir. Zaten İslâm literatüründe konuyla ilgili ciddi sayılabilecek herhangi bir zamanlama da mevcut değildir.

Hadis literatüründe, kıyametten önce ortaya çıkacak olan “kıyamet alâmetleri”yle ilgili oldukça geniş bilgi vardır. Bir kısmının sağlamlık bakımından tenkide tâbi tutulabileceği bu tür rivayetlerin muhtevasını iki grupta mütalaa etmek mümkündür. Bunlardan birincisi dinî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlâkın bozulması tarzındaki mânevî faktörlerdir. İkincisi ise deccâlin ortaya çıkışı, Hz. Îsâ’nın dünyaya dönüşü, kozmik düzenin bozularak güneşin batıdan doğup doğudan batması gibi mevcut tabiat kanunlarını aşan olaylardır. İslâm tarihinin erken devirlerinden itibaren, sosyal ve siyasî çalkantılar yüzünden dinî ve ahlâkî hayatın zayıflamaya başladığı tarzındaki şikâyetlerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu tür şikâyetlerin gittikçe artış gösterdiği de bir gerçektir. Ancak bu nevi sosyal olaylardan hareket ederek dünyaya ömür biçmek ve kıyametin gelişi için zaman belirlemek isabetli olmaz. Dünyanın son günlerinde meydana geleceği haber verilen olağan üstü hadiseler de ancak kendi dönemleri ve oluşum şartları içinde değerlendirilebilir; bu tür olaylar hakkında önceden zaman belirleyici tahminlerde bulunmak mümkün değildir.

Kıyametin nasıl kopacağı hususu Kur’an’da ayrıntılı sayılacak bir şekilde anlatılmıştır. Buna göre görevli melek tarafından sûra üflenecek, Allah’ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecek, ikinci üfleyişte ise herkes diriltilip mahşere (toplanma yerine) gitmeye hazır olacaktır (bk. ez-Zümer 39/68). Birçok âyet kıyametin kopuşunu büyük bir kozmik değişim olarak tasvir eder: Gök yarılacak, güneş dürülecek, yıldızlar dökülecek, denizler kaynayıp kabaracak, dağlar yerinden kaldırılıp yürütülecek ve ufalanıp atılmış yün haline gelecek; kısacası hem yer hem de gökler şekil değiştirecektir (bk. İbrâhîm 14/48; Tâhâ 20/105-107; et-Tekvîr 81/1-3; el-İnfitâr 82/1-3; el-Kāria 101/1-5).

b) Âhirette hesabın başlaması, sûra ikinci üfleyişten sonra kabirlerdekilerin tekrar diriltilmesi ve mahşerde toplanmasıyla olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de hesap meydanına hareketin bir davetçinin (İsrâfil) çağrısıyla olacağı, kişilerin çağrıya karşı koymadan koşuşan çekirgeler gibi belli bir hedefe doğru ilerleyeceği ifade edilir (bk. el-Kamer 54/6-8; el-Meâric 70/43-44). Bu yolculuğun tasviri hakkında çeşitli hadisler de rivayet edilmiştir (bk. İbn Kesîr, I, 228-232). İslâm inancına göre kıyamet gününde insanların hesaba çekilmesi belli kayıtlara bağlı olarak yapılacaktır. Bunlara Kur’an’da kitâb (yazılı belge) adı verilmekte (bk. el-İsrâ 17/13-14), Türkçe’de ise amel defteri olarak bilinmektedir. Amel defteri, yazıcı melekler (Kirâmen Kâtibîn) tarafından tutulmakta ve kişinin dünyadaki bütün söz, fiil ve bazan da niyetleri hayır ve şer olarak değerlendirilerek bu deftere geçirilmektedir (bk. el-Kehf 18/49; el-İnfitâr 82/10-12). Söz konusu yazılı belgenin mahiyeti hakkında (kâğıt üzerinde bir yazı mı, bir mikrokart veya film mi, hücreyi oluşturan gende saklı bir sır mı vb.) herhangi bir şey söylemek mümkün değildir. Allah Teâlâ, hiçbir vasıta ve malzeme kullanmadan her şeyi kuşatan sınırsız bir ilme, muhasebe ve muhakemeye ihtiyaç hissettirmeyecek mutlak bir adalete sahip olduğu halde, onun hesap günündeki icraatını bu tarzda yürütmesi, bütün sırların ortaya çıkarılacağı o gündeki aleniyeti sağlama ve gerçeklerden herkesi haberdar etme hikmetine bağlı olsa gerektir.

Kıyameti tasvir eden ve kula ait sorumluluk sınırlarını çizen çeşitli âyet ve hadislerden anlaşılacağı üzere, bütün mükellefler (insanlar ve cinler) her şeyden önce imandan sorguya çekilecektir. Bundan sonra kul haklarının, daha sonra da Allah ile kul arasındaki hakların hesabı görülecektir. Müslüman âlimlerin çoğunun kanaatine göre, ilâhî vahye samimiyetle inananlar, kul hakkı veya diğer günahları sebebiyle bir süre cezalandırılsalar da sonunda kurtuluşa ereceklerdir. Fakat kendilerine bildirildiği halde ilâhî tebligata inanmayanlar ebedî hüsrana uğrayacaklardır.

c) Âhiret gününde kulun tâbi tutulacağı hesabın sonucu, Kur’ân-ı Kerîm’de, “terazilerin (tartıların) ağır yahut hafif gelmesi” şeklinde ifade edilmiştir. Nasıl olacağını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu terazide “tartılar”ı ağır gelenler kurtuluşa erecek ve mutlu bir hayat süreceklerdir. “Tartılar”ı hafif gelenler ise kendilerini hüsranda bulacaklardır (bk. el-A‘râf 7/8-9; el-Mü’minûn 23/102-103; el-Kāria 101/6-11). Kur’an terminolojisinde kurtuluş (felâh) cennet, rızâ ve cemâli, hüsran da cehennem, elem ve mahrumiyeti ifade eder. Rızâ, kurtuluşa erenlerin Allah’tan, O’nun da kendilerinden hoşnut olmasıdır ve bütün maddî nimetlerin üstündedir (bk. et-Tevbe 9/72; el-Fecr 89/27-30; el-Beyyine 98/8). Cemâl de Cenâb-ı Hakk’a bakmak ve O’nu görmektir (bk. el-Kıyâme 75/22-25; el-Mutaffifîn 83/15). Hüsrana uğrayanlar bu nimetlerden mahrum olacakları gibi çeşitli elem ve azaplara da mâruz kalacaklardır.

Cennet ve cehennem hayatını tasvir eden birçok âyet ve hadisin ve ayrıca âhiret hayatıyla ilgili diğer nasların üslûp ve muhtevasına bakıldığı takdirde, bu ikinci hayatın sadece ruhlar âleminde başlayıp süreceğini ileri sürmek, bu hayat içinde bedenlerin rol almayacağını söylemek aşırı bir te’vil olur. Bu sebepledir ki Gazzâlî “haşr-i cismânî”yi inkâr eden filozofların bu kanaatini İslâm dışı telakki etmiştir. Âhiretle ilgili nasların ihtiva ettiği maddî unsur ve tasvirler, insanlar tarafından idrak edilebilmesi için dünyadakilere benzetilirse de bunların temel özellikleri itibariyle tamamen ayrı şeyler olduğu şüphesizdir. Ebedî âlemin kanunlarını fâni âlemin kanunlarıyla mukayese etmek ve birinin şartlandırdığı mantıkla diğeri hakkında hüküm vermek elbette ki yanlıştır (bk. es-Secde 32/17; Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 8; Müslim, “Îmân”, 312).

Cennet ile cehennemin ve âhiret hayatının ebedîliği hemen hemen bütün İslâm âlimlerinin benimsediği bir husustur. Saadet yurdu olan cennetin ebedîliğine itiraz edilmemekle beraber, elem ve azapla dolu cehennem hayatının sona erebileceğini veya cehennem halkının azaba karşı bağışıklık kazanabileceğini ileri sürenler olmuştur. Hz. Ömer, İbn Mes‘ûd, Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî tarafından benimsendiği rivayet edilen bu görüşe taraftar olanlar arasında İbnü’l-Arabî, İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye de bulunmaktadır (bk. İbn Kayyim, s. 280-315) (âhiret hayatının çeşitli ayrıntıları için bk. A‘RÂF; CEHENNEM; CENNET; HAŞİR; KIYAMET).

İslâm inancının temel konularından birini teşkil eden âhiret mevzuu çeşitli İslâmî eserlerde ele alınarak işlenmiştir. Konularına göre düzenlenmiş muhtelif hadis kitapları, kıyamet alâmetleri ve âhiret hallerine çeşitli bölümler ayırmışlar (fiten ve melâhim, sıfâtü’l-kıyâme, sıfâtü’l-cenne, sıfatü cehennem gibi) ve konu ile ilgili birçok hadisi bu bölümlerde toplamışlardır. Kelâm ilmi, genellikle İslâm inancına veya Ehl-i sünnet akîdesine karşı yapılan itirazlara cevap mahiyetinde ortaya çıktığından, ilk döneme ait kelâm kitaplarında, tartışmalı konular arasına girmeyen âhiret mevzuuna fazla yer verilmemiştir. Mütekâmil devirden itibaren yazılan kelâm kitaplarında ise âhiret konusu daima kendine has yerini almış ve daha çok İslâm filozoflarıyla Mu‘tezile ve Havâric gibi bid‘at fırkaları arasında anlaşmazlık konusu olan meseleler tartışılmıştır. Tasavvuf ve irşada yönelik İslâmî eserlerde de âhiret konularına yer verilmiştir.

İslâm âlimleri âhiret inancıyla ilgili müstakil eserler de meydana getirmişlerdir. Bu eserlerin bir kısmı, ölümden veya dünyanın yıkılışından itibaren cennet ile cehennemin ebedîliğine kadar bütün âhiret hayatını içine almaktadır. Bunlar arasında Ebû Dâvûd es-Sicistânî’ye ait el-Baʿs̱ (nşr. Muhammed es-Saîd b. Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1407/1987), Gazzâlî’ye ait ed-Dürretü’l-fâḫire, İbn Abdüsselâm’a ait Beyânü aḥvâli’n-nâs yevme’l-ḳıyâme (bk. Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 260), Kurtubî’ye ait et-Teẕkire, Süyûtî’ye ait el-Budûrü’s-sâfire, İbn Kesîr’e ait en-Nihâye ve Seyyid Kutub’a ait Meşâhidü’l-ḳıyâme fi’l-Ḳurʾân (Beyrut, ts., Dârü’ş-Şurûk) adlı eserleri zikretmek mümkündür. Âhiret hayatıyla ilgili olarak kaleme alınan eserlerin bir kısmı da bu hayatın belli konularını kapsar. Meselâ kıyamet alâmetleri konusunda Şemseddin es-Sehâvî’ye ait el-Ḳanâʿa fîmâ yaḥsünü’l-iḥâṭa bihî min eşrâṭi’s-sâʿa (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Kahire, ts. [Mektebetü’l-Kur’ân]), Berzencî’ye ait el-İşâʿa ve Sıddîk Hasan Han’a ait el-İẕâʿa li-mâ kâne ve mâ yekûnü beyne yedeyi’s-sâʿa (Kahire 1379/1959) adlı eserler; kabir hayatı konusunda İbn Kayyim’in er-Rûḥ, İbn Receb’in Ehvâlü’l-ḳubûr ve aḥvâlü ehlihâ ile’n-nüşûr (nşr. Muhammed es-Saîd b. Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1405/1985), Süyûtî’nin Şerḥu’ṣ-ṣudûr bi-şerḥi ḥâli’l-mevtâ ve’l-ḳubûr (Kahire, ts., Halebî baskısı) ve Süleyman Toprak’ın Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı (Konya 1986) adlı eserleri zikredilebilir. Cennet ile cehennemin tavsifi konusu muhtelif hadis kitaplarında ve kelâma dair eserlerde yer aldığı gibi, ilk dönemlerden itibaren kaleme alınan müstakil eserlerde de işlenmiştir. Bunlar arasında şu kitapları saymak mümkündür: İbn Habîb es-Sülemî, Kitâbü Vaṣfi’l-firdevs (Beyrut 1407/1987); İbn Kayyim, Ḥâdi’l-ervâḥ; İbn Receb, et-Taḫvîf mine’n-nâr ve’t-taʿrîf bi-ḥâli dâri’l-bevâr (Beyrut 1405/1985); Sıddîk Hasan Han, Yaḳaẓatü üli’l-iʿtibâr mimmâ verede fî ẕikri’n-nâr ve aṣḥâbi’n-nâr (Kahire 1398/1971). İslâm âlimleri, âhiret hayatında müminlerin erişeceği en büyük lutuf olan rü’yetullah konusunda da müstakil eserler kaleme almışlardır. Bunlar arasında Âcurrî’nin et-Taṣdîḳ bi’n-naẓar ilallāhi Teʿâlâ fi’l-âḫire (nşr. Semîr b. Emîn ez-Züheyrî, Beyrut 1408/1988); Ebü’n-Nehhâs Abdurrahman b. Ömer’in Kitâb fî rüʾyetillâhi tebâreke ve teʿâlâ (nşr. Mahfüzurrahman b. Zeynullah es-Selefî, Mecelletü’l-Câmiʿati’l-İslâmiyye, Medine 1401, XIII, sy. 50-51, s. 253-264) ve Süyûtî’nin İsbâlü’l-kisâʾ ʿale’n-nisâʾ (Beyrut 1405/1984) adlı eserlerini zikretmek mümkündür.