446-) TİMURTAŞ HOCA İNSANI İNSAN YAPAN DEĞERLER
Bir medeniyetin oluşumunda maddi unsurlar kadar milli ve manevi değerlerde önemlidir. Medeniyetleri oluşturan insandır. İnsan ise hem maddi hem manevi özellikleri olan bir varlıktır. Bedeni özelliklerinin yanı sıra manevi özellikleri de insanı insan yapan özelliklerdir. Maddeye önem verip maneviyatını unutan bir insan yaşam bulduğu bu dünyada mutlu bir hayat sürmesi mümkün değilse, maddi değerlere önem verilip manevi değerler unutulduğu müddetçe bir medeniyetin uzun sürmesi de aynı şekilde mümkün değildir.
Günümüzde bir yandan şiddet ve terör olayları, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk olayları dünyada yaşayan bütün insanların maddi hayatını tehdit ederken, diğer yandan da maddiyata önem vermenin, inanç değerlerinin arka plana itilmesi gerekliliğini ortaya koymaya çalışan bilimsel izahı olmayan birçok yanlışlıklar ortaya sürülmektedir. Bizleri kurtaracak pek çok model önümüze sürülmek istense de çağımızda ki bu problemlerle başa çıkabilmemizin yolu, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmakla olacaktır. Nitekim bugün birçok toplum kurtuluşu kendi milli ve manevi değerlerine geri dönmekle mümkün olacağını ifade eder hale gelmiştir.
Bir milleti millet yapan temel değerlerin başında milli ve manevi değerler gelmektedir. Vatan, bayrak, kültür, dil, marş vb. gibi unsurlar milli değerlerimizi Din ise, manevi değerlerimizi ifade etmektedir. Bugünkü konumuzda milli ve manevi değerlerimizin neler olduğunu ve hayatımızın neden vazgeçilmezlerinden olduğunu ifade etmeye çalışacağız.
Vatan
Üzerinde yaşanılan ve kültürün oluşturulduğu topraklara vatan denilmektedir. Vatan sadece toprak parçası değildir. Vatan üzerinde yaşayan insanlar için hürriyet demektir. Esaret altında olmamak demektir. Bu sebeple yaşadığımız bu topraklara bir toprak parçası olarak bakmamak gerekir. Nitekim Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşında vatanımızın önemini şöyle ifade etmektedir.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
Vatanı sevmek, düşmanlara onu terk etmemek, kendisine gelecek her türlü zarara karşı gerekli tedbirleri almak ve gerektiği zaman onun için canını vermek kutsal bir vazifedir. Türkiye’miz bizim için en vazgeçilmezlerdendir. Atalarımız bu topraklar için kendilerine düşen bütün vazifeleri layıkıyla yerine getirmişler, bu topraklara namahrem elini değdirmektense ölmeyi şeref sayarak şehitliğe sevinçle uçmuşlardır. Bugün, vatanımızı muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmak için bize düşen vazifeleri en güzel şekilde yerine getirmeliyiz. Ayrıca şu husus unutulmamalıdır ki, vatan sevgisi imandandır.
Bayrak
Bir milletin, belli bir topluluğun veya bir kuruluşun simgesi olarak kullanılan, renk ve biçimle özelleştirilmiş, genellikle dikdörtgen biçiminde kumaş, olarak tarif edilen bayrak, sadece kumaştan ibaret değildir. Bayrağa değer veren bir milletin kendisidir. Arif Nihat Asya Bayrak şiirinde bu hususu ne güzel ifade etmiştir.
Ey, mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver !
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
Yurda ay yıldızın ışığı yeter.
Şanlı bayrağımız al kırmızısını, Yüce Şehitlerimizin kanından ay yıldızını ise, şehitlerimizin tertemiz kanına yansımasından almıştır. Bayrağımız her birimizin sevdasıdır. Milletimizin temel nişanesidir. Her nerde görülürse Şanlı tarihimizi hatırlar ve Yüce Milletimizin varlığını yanımızda hissederiz.
Kültür
Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları oluşturmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütününe denir. Kültür, toplumların oluşturduğu bütün güzellikleri ifade eden bir kavramdır. Şiir, hikaye, müzik, vb. gibi sözlü veya yazılı edebiyatın ürünü olan ve dili oluşturan bütün eserler, bayramlar, seyirlik oyular, mimari, yeme-içme, giyim-kuşam ve halk oyunları hep kültürün birer parçasıdır.
Bugün özellikle bozulmamasına yönelik en büyük gayreti kültürümüze göstermeliyiz. Çünük bugün, kendi kültürümüzde olmayan birçok şey kendi kültürümüz gibi yansıtılmaktadır. Düğünlerimizde, eğlencelerimizde, cenazelerimizde toplum yaşantımızın her kesiminde kendi özümüze ait şeylerin yavaş yavaş yıpratılarak hayatımızdan çıkarılmaya çalışıldığına şahit olmaktayız. Mesela yılbaşı eğlenceleri tamamen kendi kültürümüzün mahsulü değildir. Bu tür eğlencelerde hem bedenimizi yıpratan hem de toplumsal bütünlüğümüzü bozan alkollü içecekler çokça alınmakta, harcamalar israf boyutunu aşmakta ve kumar gibi aramıza düşmanlık sokan oyunlar oynanmaktadır. Oysaki bu gibi şeyler kültürel mirasımıza ve dini inançlarımıza tamamen ters şeylerdir. Bu sebeple dinimizle bir bütün olarak birleşmiş kültürümüze sokulacak her türlü yanlışlıklar, toplumumuzdaki birlik ve beraberliği sekteye uğratacaktır.
Dil
Bizi birbirimize bağlayan aramızdaki iletişimi sağlayan büyük nimetlerden biride “dil” dir. Görünüş itibariyle küçük bir et parçası olan dil, yaptığı işler bakımından büyük bir vasıtadır. İyi veya kötü düşünceler dil ile açıklanır. Sevgiler ve nefretler dil ile ifade edilir.
Yüce Kitabımızda dilimizi kötü sözlerden korumamız istenmekte, gerçek kurtuluşa erenlerin özelliklerinden biri de dillerini kötü şeylerden koruyanlar olduğu ifade edilmektedir. Sevgili Peygamberimiz de bir hadisinde müminlerin özelliğinden bahsederken sözü güzel söyleyenler olduğunu bildirmiştir. Konumuzla ilgili hadis şöyledir.
« لَيْس المُؤْمِنُ بالطَّعَّانِ ، وَلا اللَّعَّانِ ، وَلا الْفَاحِشِ ، وَلا الْبَذِيء »
“Mümin, insanları lanetlemeyen, kötü söz ve çirkin davranışlar sergilemeyen kimsedir.”
İnsan olarak bize yakışan konuştuğumuz zaman incitmeden, kötü kelimeler kullanmadan ve kendi dilimizin güzelliklerini kullanarak hoş söz söylemek olmaktır.
Bizim en büyük zenginliklerimizden biri Türkçemizdir. Bugün üzülerek görmekteyiz ki, güzel dilimiz Türkçe yerine yabancı kelimelerin kullanımı çokça fazlalaşmıştır. İletişimimizi sağlayan dil artık insanlar arasındaki iletişimi tam anlamıyla sağlayamaz hale gelmiştir. Kuşaklar arasında dile bağlı çatışmalar olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple bizlere düşen büyük görevler vardır. Öncelikle kendimiz güzel dilimiz Türkçeyi tam anlamıyla öğrenmeli, öğrendiğimizi hayata tatbik ederek örnek bir hayat sürmeli ve kendi öz dilimizi gelecek nesillerimize aktarmalıyız.
İstiklal Marşı
Her milletin kendine özgü bir marşı vardır. Bizim marşımız İstiklal Marşı ise, toplumsal birlikteliğimizden, düşmana esir olmamayı şeref saymaktan, bu vatan uğruna can vermekten, cennet vatanı kimselere bırakmamayı ahdetmekten ortaya çıkmıştır. Marşımız Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınsa da aslında İstiklal Marşı, her birimizin yüreğindeki sevdanın dışa yansımasıdır. Her bir kıtası ayrı bir heyecanın ifadesidir. Nitekim her zaman dile getirdiğimiz ilk iki kıta hepimizin zihinlerine kazınmıştır.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Aile
Yüce Rabbimiz yaşadığımız bu alemi ve içinde var etmiş olduğu her şeyi insan için, onun mutlu ve huzurlu olması için yaratmıştır. İnsanın en mutlu ve en huzurlu olduğu yer ise ailesinin yanıdır. Aile hayatı sayesinde insan mutluluğa sükûnete erer. Bu hususu Yüce Rabbimiz bizlere şöyle bildirmektedir.
وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”
Aile bir toplumun en küçük birimi ve temel taşıdır. İnsanların meydana gelişi, olgunlaşması ve sağlıklı nesillerin oluşması aile müessesesi ile mümkündür. Sağlıklı ve sağlam bir toplumun oluşması için birbirlerini seven, yardımlaşma ve dayanışma ruhu içerisinde kederleri ve sevinçleri paylaşan aile yapısına ihtiyaç vardır. Aileler ne kadar mutlu ve huzurlu olursa, toplumda o kadar güçlü ve kuvvetli olur. Bu sebeple toplumumuzun en önemli yapı taşlarından biri olan aile hayatının korunması hepimize üşen bir vazifedir.
Din
Bizi birbirimize bağlayan manevi unsur Yüce Dinimiz İslam’dır. İslam dini inananları kardeş olarak tanımlar. Kuran-ı Kerimde إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Muhakkak ki, inananlar kardeştir” buyrularak bu hususa işaret edilmektedir.
İslam Dinini üç ana unsuru vardır: İman, ibadet ve ahlak. İman altı iman esasından teşkil etmekte, ibadetler ve ahlak, Yüce Rabbimizin emri ve Peygamber Efendimizin hayatında şekillendirdiği unsurlardır. Dinin aslî unsurlarından olan iman bir bakıma dinin Tanrı’yı tanıma ve bilme (marifetullah) boyutu, ibadetler Tanrı'ya itaat boyutunu ve ahlâk ise Tanrı’yı sevme (mâhabbetullah) boyutunu teşkil eder. İmanın akıl ve bilgi, ibadetlerin inanç ve kanaat, ahlâkın ise gönül ve duygu kaynaklı olması her birinin mahiyeti gereğidir.
İslam Dininin temel kaynağı Kuran-ı Kerimdir. Kutsal Kitabımız bizleri yanlışla doğruyu birbirinden ayırt etmeye yönelten bir kitaptır. Dünya ve ahiret hayatımızın mutluluğu açısından bizlere bir hidayet rehberidir. Kuran-ı Kerimde bizlere bu husus şöyle hatırlatılmaktadır.
ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ
“Bu, (Kuran) kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.”
İslam Dininin ikinci kaynağı ise, Sevgili Peygamberimizin sünnetidir. İslam Dininde, Kur’an-ı Kerim’den sonra bilgi ve uygulama açısından en büyük kaynak, Hz. Peygamberin Sünneti kabul edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de tafsilatlı bir şekilde yer almayan emirlerin ve yasakların uygulama sahasına çıkması hep Sünnetle olmuştur. Bir beşer olarak günlük yaşantımız nasıl şekillenmeli, insanca yaşam nasıl olmalı, dünya ve ahiret huzurunu nasıl elde edebiliriz? sorularının en güzel cevabını, Sevgili Peygamberimizin Sünnetinde buluyoruz. Ailevi ilişkilerde mutluluğun anahtarı Hz. Peygamberin Sünnetinde saklıdır. Hz. Peygamberimizin Sünneti, Kur’an-ı Kerim’in en büyük tefsiridir. Bu sebeple, Sünnete tabi olmak, Kur’an’a tabi olmak anlamına gelmektedir. Kuran-ı kerimde bu hususa şeyle işaret edilmektedir.
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“(Ey Muhammed) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”Bu iki temel kaynaktan hareketle kıyas ve icma olmak üzere iki temel kaynağın yanı sıra, daha birçok kaynak geliştirilmiştir.
Şanlı Ecdadımız, İslam dinini benimsemiş, tarihten getirmiş olduğu kültürle özümsemiş, mimaride, sanatta ve daha birçok alanda eserler ortaya çıkarmıştır.
Sonuç itibariyle; Milli ve manevi değerler et ve tırnak gibi bir bütünün iki parçasıdır. Biri diğerinden daha az önemli değildir. Müslüman Milletimiz, hür yaşamış, vatanını hiçbir düşmana terk etmemiş ve bu uğurda ölmeyi kendine şeref saymış, bayrağını gönderden indirmemiş, kendi kültürünü bütün dünyaya bildirmiş ve kendi kültürünü birçok medeniyete aktarmış, aile hayatını en sağlam temellere dayandırmış ve dini birikimlerini terk etmemiş bir millettir. İnsan, hayatından bir değer kaybolduğu zaman onun yerini dolduracak mutlaka bir şeyler bulmaya meyillidir. Bu sebeple milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmalı, tarihten getirdiğimiz güzelliklerimizi benimseyip hayatımıza adapte ettikten sonra bu hususlardan her birini çocuklarımıza aktarmalıyız. Unutmayalım ki, gelecek çocuklarımızın ellerinde şekillenecektir.
Dünyada siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda yaşanan hızlı değişimlere karşı kendi benliğini, kimlik ve kültürünü koruyamayan toplumlarda değişim ve dönüşüm hızlı başlıyor. Kaybolan değerler, horlanan, tacize, tecavüze ve şiddete uğrayan çocuklar, bayanlar hayvanlar…Bu kadar sapkınlıklar, yerlerde sürünen ahlaki değerler, insan vicdanına sığmayan olaylarla sarsılıyoruz. Sahi biz toplum olarak nereye gidiyoruz, biz kimiz?
Toplumların bugününü ve yarınını tehdit eden kültür, inanç ve ahlaktaki erozyon, özellikle genç kuşakları esir alan çok katmanlı, çok boyutlu bir sorun haline dönüşmüştür. İnsan ve toplum olarak ne oluyor bize ki, başkalaşım ve değişime uğruyoruz. ‘Ne oldu, neden oldu da biz toplum olarak bu kadar sekülerleştik, yozlaştık?’ Ülkemizde neden insanlar, aileler birleşme değil de ayrışmanın eşiğine gelmiştir? Bugün neler kaybettik, yaşananlar bizi nerelere getirdi? Hayatın birçok alanlarında özümüzden, değerlerimizden uzaklaşarak dünyevileşiyoruz da sürükleniyor, savruluyoruz Fert ve yöneticiler olarak neler yapılacağını düşünmeyecek, sorumluluk taşımayacak, gerekli çalışma yapmayacak mıyız!…
Günümüzde söylemlerle eylemlerin örtüşmez hale geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Ölçüler ve değerlerin yozlaştığı; inanç zafiyeti, ikiyüzlülük, ahlaksızlık, dünyevileşme ve maddeye tapma eğilimi yaygınlaşıyor. Dürüst, ahlaklı, ilkeli insanlardan oluşan bir toplum olmaktan uzaklaşıyoruz maalesef. Giderek artan çocuk, kadın taciz ve cinayetleri, eşine karşı şefkat ve merhametle davranmak yerine şiddet ve insanlık dışı eylemlere başvurulması, öğretmenine, anne babasına saygıda kusur, araçta, yolda, yaşlılara, düşkünlere saygı göstermeyip, yer vermeyip umursanmıyorsa, uyuşturucu belâsı bir dalga boyu gençliğimizi kuşatmaya başlamışsa, çocuklarımız gerçek hayattan kopup sanal âleme kendini kaptırmışsa, hazırcı bir kuşak geliyorsa derin derin düşünüp, çareler aramalıyız.
Yöneticilere, siyasilere, eğitim kurumlarına, tüm sivil toplum örgütlerine, anne- babalara sesleniyoruz; sorumluluklarınızı unutmayınız, geleceğinize sahip çıkınız!
Türk aile yapısında değişim, dönüşüm ve buna etki etki eden unsurlar
Yapılan akademik araştırmalarda Türk aile yapısının değişim ve dönüşümüne etki eden başlıca unsurların göç, yoksulluk, toplumsal değerler, teknoloji ve kadınların çalışma hayatına girmesi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Hayatımızın tüm alanlardaki erozyonun sebepsiz olmadığı, hepimizin eseri olduğunu görmeliyiz. Yaşadığımız tüm toplumsal hadiselerin dayandığı bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Aynı sebepler, aynı sonuçları doğurur. Allah; “…Bir toplum kendilerindeki iyi özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez…” (Rad Suresi 11. Ayet) diye ifade buyuruyor. Yani, aslında bireysel veya toplumsal değişimin faili yine birey veya toplumun kendisidir. Herkes kendi tercihi ile geleceğini oluşturuyor. Bu sınav dünyasında iradelerin serbest bırakılmasının boyutu da bunu gerektiriyor.
İnançtan, değerlerden uzak ve kopuk yaşantı, ailenin değersizleştirilmesi, çocuklara dini, milli ve yerli eğitimin verilememesi gibi birçok nedenler bizi bizde alıp götürüyor. Milletimizin, millet olmaktan çıkmasının sebepleri arasında başta ailenin dağılması ve nesebin bozulması, babası belirsiz çocuklar, nikâhsız evliliklerden meydana gelen çocuklar… Zayıf aile yapısı ve bağı, kötü çevre ve arkadaş grupları çocukları bizden alıyor. Mutluluğu ailede, evde, okulda bulamayanlar yanlış yerlere yöneliyorlar, farklı arayışlara kapılıyorlar. Kişilik ve kimlik aramada bocalamalar başlıyor. Güvenebileceği, sarılacağı, sınacağı bir kucak yer arıyor. Herkes bu acımasız olaylardan nasibini alıyor.
Çocuk ve gençlerimiz risk altında olup bunları kim koruyacak. Madde bağımlılığı 11 yaşa kadar düşmüştür. Dünya sağlık örgütü Türklerin de aralarında bulunduğu30 ülkede yaptığı araştırmaya göre; cinayetlerin %85, ırza tecavüzlerin, şiddet olaylarının %50si, trafik kazalarının %60, kadına şiddet olaylarının %70 şinin en etkili sebebi alkol ve uyuşturucu…
Sağlam, şuurlu aile yapısı; evlilik müessesesi ve kadının annelik rolünün önemi sağlam toplum özellikleri arasında etkin faktördür. İstatistiklere baktığımızda, genç intiharların %63’ü, evsizlerin ve evden kaçmış çocukların %90’ı, davranış bozukluğu olan çocukların %95’i, tecavüz ve şiddet suçlusu çocukların %80’i devlet korumasına alınan çocukların %70’i, sokaklarda kalan, tecavüze veya şiddete maruz kalan kızların %80’i, davranış bozukluğu gösteren kızların%85’i kopuk aile yapısından, anne ve babasız evlerden çıkıyor. Anne ya da babayı evden uzaklaştırıp, aileyi başıboş sorumsuz bırakan yapı ve anlayışalar toplumu felakete sürüklüyor. Bunun yanında ‘İstanbul Sözleşmesi’, ‘Ailesiz Toplum Projesi’ ve Avrupa uyum yasalarının yaptığı tahribatlar…
Toplum olarak büyük bir saldırı altındayız
Bugün Müslümanlar en etkili, en tehlikeli ve gizli saldırılarla karşı karşıyadır. Silahların en tehlikelisi toplumun değer yargılarını zaafa uğratmaktır. Düşmanlar bizleri füze ve bombalarla değil, değerlerimizi değersizleştirmek, bizi değiştirmek ve dönüştürmekle yıkmaya çalışmaktadır.
Biz ne zamandır bu kadar egoist, bencil, pragmatist, merhametsiz, vicdansız olabildik. Yolda kalmışlara, düşkünlere, gariplere, kimsesizlere, çocuklara, yaşlılara el uzatan bir medeniyetin insanları bu hale nasıl gelir?
Doğruluktan, dürüstlükten, ahlaktan nasıl koptuk da menfaatleri uğruna yekdiğerini kandırıp aldatan, kaba, hırçın, nobran davranışlar sergileyen; itikadi ve ahlaki aşınma yaşayan bir duruma geldik. Neden bu kadar dünyaya ve mala düşkün olduk? İnsan ve insanlık olarak nereye gidiyoruz. ” Bize ne oluyor? Nereye sürükleniyoruz? Neler yapmalıyız?” Sorularına çözümler üretmek zorundayız. Yoksa geleceğimiz karanlıkta kalacaktır.
Biz, bizim olan milli kültürümüzle birlikte bizim olan değerlerimizi; çocuklarımızı, milli ve İslami ailemizi kaybetmeye başladık. Tarihimizi, ecdadımızla bağımızı kaybettik. Öz be öz bizim olan saf, duru yaşantımızı, helal-haram düşüncemizi kaybettik. Biz Müslüman gibi inandık, materyalistçe-pragmatistçe düşündük, makyavelist yaşantılara özendik. Batı sarmalıyla bocalamaya başladık, sonuçta kendimize ve geleceğe olan güven ve inancımızı kaybettik.
Şiddet ve cinsel saldırganlık asla Müslüman Türk toplumunda yaşamım bir parçası olamaz! Uyutuluyor, yabancılaştırılıyor ve kimliklerimizle dönüştürülüyoruz. Her gün televizyonlarda tele vole kültürüyle genç dimağlara enjekte edilen; toz pembe ve sanal hayatlar, manken, sanatçı, artist olma hayalleri, değişik eğlence ve müzik yarışmaları, yanlış yerde yanlış insanla tanışıp arkadaş olma, debdebeli hayat özentisi, kolay para kazanma, renkli yaşantı, anne-baba baskısı, aile içi şiddet, töre, berdel, kuma, kumar vb. Gayri meşru yaşantı ve özentiler… Birçok faktörlerle güzelim yalın hayatlar yozlaştırılıyor, yok oluyor…
Bulundukları şart ve hayattan kaçıp kurtulmayı, kendilerine özendirilen hayatın içinde olmayı düşleyenler ve bu hayalleri uğruna, heba edilen nice canlar, hayatlar… Bilmedikleri ama girmeye can attıkları farklı bir dünyanın içerisinde sessizce kaybolan ümitler…Sahi nereye gidiyoruz. İnsanlığın can çekiştiğinin farkında mıyız?
Milletimizin manevi damarlarına yapılan saldırılar göz ardı edilemez. İnsanlar Vahyin mesajı yerine kendi mesajlarını anlıyor, anlatıyor ve yaşıyorlar. Bugün belli merkezlerce Allah’ın dinine savaş açılarak Müslümanlar uydurulmuş din anlayışlarıyla, istismarlarıyla saptırılmışlar, sapıtmışlardır… İnsan, kimin ne dediğine değil, Allah’ın ve Resulünün dediğini dikkate alıp önemser, yaşarsa kendisi de toplumlar da felaha, kurtuluşa ererler…
Değerlerimize sahip çıkmak bizim çözüm anahtarımızdır!
İmanlı kalp kirlilik kabul etmez. Kirli olmayan kalp sapkın etkilere karşı tepki gösterir, en zayıf tepkisi de buğz etmektir. Buğzedemiyorsa kalp kirden kararmıştır ki, bu kalbi ve imanı gözden geçirmek gerekir… “Bundan 300 yıl kadar önce de Müslümanlar namaz kılıyordu şimdi de kılıyor. 300 yıl evvel dünyaya hakimdi, şimdi ise sürünüyor. Namazda bir değişiklik olmadığına göre, Müslümanlarda bir değişiklik var. (Roger Garaudy Fransız düşünür yazar)
Toplumsal değişimin hızını, çoğunluğun sorumluluk alması belirler! İmkanlar imanı güçlendirmezse, zayıflatıyor demektir. Hayatımızda Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) ve ashabını model aldığımızı iddia ederek; batının istilacı kültürlerinin ve propagandalarının etkisi ve özendirilmesi ile Hıristiyan’ca bir hayatı kendimize model aldık ve öyle yaşamaya başladık. Bizler Batının hayat tarzını anlatan sanatçıların, dizilerin müptelası olduk. Dün hayatımızda yadırgadığımız, ayıpladığımız, utandığımız olaylar uyuşturulduğumuzdan bugün tepki vermez olduk. Toplumun hayat anlayışına ve inancına ters gelen, yadırgadığı pek çok tarz ve anlayış bir süre sonra normal hale gelmeye başladı. Gayrı meşru yaşantılar normal olarak görülmeye başlandı. Çocuklarımızı, gençlerimizi kaybetmeye başladık. Sonrasında aynaya bakıp biz ne yapıyoruz, biz ne zaman bu kadar kendimizden geçtik, kendimizi kaybettik, biz olmaktan çıktık diye sormaz olduk.
Toplumların temel sorunu insani değerleri yaşatma sorunudur
Son senelerde bütün kahırlığı ile yaşadığımız ve fakat anlamlandırmakta müşkülat yaşadığımız bu problemler yığınını; ne yaptık ki veya neyi yapmadık ki bugün böyle bir durumla karşı karşıyayız? Toplumsal bir muhasebe ve murakabe yaparak, bu sürecin birinci adımı; tüm siyasi, etnik ve ideolojik yargılarımızdan arınarak, yeniden bir medeniyet inşa sürecini başlatmak olmalıdır. Problemimizin mahiyeti insanidir ve yaşadığımız tarihsel macera önümüze bu problemlere dair geniş bir tecrübe ve ibret alanı bırakmıştır. Buradan bir iz takibi yaparak geleceğe dair yeni bir sayfa oluşturabiliriz.
Bakınız son yıllarda; suç oranı, uyuşturucu kullanımı ve bağımlılığı, fuhuş büyük oranda artmış. Günümüzde birçok alanda gelişmeler varken, dini alanda bu kadar çeşitlilikte ve çoklukta anlatılan bir din varken, birçok televizyon ve radyolarda hiçbir devirde olmadığı kadar da dini programlar varken, basılı medya da din anlatılırken, toplumda görülen sapma ve sapkınlıklar neyin nesi? Bunun yanında, Diyanet işleri başkanlığına bağlı 85.000 cami, Diyanet işlerinin personel sayısı 144 bin, bunlar arasında müftü, imam, müezzin, Kuran Kursu öğretmeni, vaaz varken, 4 milyon maaşlı dinle ilgili kurumlarda insan varken, dini eğitim veren kurumlarımızdan olan 853 İmam Hatip Okulu ve 1milyon öğrencisi varken, 86 İlahiyat fakültesi ve buradaki öğretim görevlileri ve öğrencileri varken, birçok farklı okullarımız ve bu okullarda 1 milyon civarında öğretmen varken, onlarca dini dernek, vakıf ve sosyal örgütler, diğer yandan bunca cemaat, tarikat, teşkilatlar varken neler oluyor da manevi, ahlaki anlamda erozyon ve yozlaşmalarla savrulmalar artmıştır.
Allah’u Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’inde insanı şerefli yarattığını ve bu şerefin korunması için de bazı kurallar koyduğunu belirtmektedir. Bize din diye ne anlatılıyor, biz de dinden ne anlıyoruz ki veya İslamı yaşıyor muyuz ki bu sapma ve sapıtmalar, yoldan çıkmalar artıyor. Allah’ın mesajında bir eksiklik olmadığına göre, öğretilen dinde mi sıkıntı var bizde mi? Dinin merkezinde insan vardır, akıl vardır. Din, insanı insanlaştırmak, eşrefi mahluk yapmayı amaçlar. Yoksa insanı ilahlaştırmak veya nefsi putlaştırmak için yoktur. İnsanoğlu merkeze nefsi değil de imanı, aklı ve vicdanı alarak hareket ederse eşrefi mahluk unvanıyla şereflenir. Yoksa merkezde nefs olursa insan insanlıktan çıkarak alçalır…
Çağdaş dünyada Müslümanlar dinlerini şuurla anlamanın ve yaşamanın, sonuçta rahata ve felaha kavuşmanın çabası içerisinde olmalıdır. Kültürel, ahlaki ve dini değerleri öteleyen, istismar edenlerle, toplumun tüm manevi genleriyle oynayanlara karşı seyirci kalınamaz. Bilimsel ve akli düşünme becerileri siyasileştirilmiş, uyuşturulmuş toplumlarda kalkınma ve ilerleme beklenemez. Çünkü bugün akıl ve bilim devre dışı kalmış, adaletten sapma ile emanet ehliyete verilmemiştir.
Hedefsiz olarak başlanmış çalışmalar sonuçsuz kalır.
Büyük düşünmek geleceği tasarlamak zorundayız! Ben neyim, kimim, hangi toplumun, hangi inancın mensubuyum. Mensubiyet ve ayniyet duygusunu evlatlarımıza evde, okulda verebildik mi? Müslüman Türk kimliği bilgisi ve kültürünü verebildik m? Yarın karşımızda bizim olmayan, bizden uzak kimliksiz, kişiliksiz çocuklar istemiyorsak başta kültürel, ahlaki, ailevi ve insani değerleri öğretmeli, çocuklarımızı çağın ihtiyaçlarına göre hazırlamalıyız. Çocuğun gelişiminde, hayata hazırlanmasında, uygun disiplin yöntemlerinin kullanılmasında ailelere, devlete; medyaya, ana sınıflarına, okullarımıza, din görevlilerine ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşüyor…
Bir millet inancı, tarihi, kültürü ve medeniyetiyle büyür. Bir millet kültürüne sahip çıkan, iyi eğitilmiş milli, manevi değerleri bilen çocuklarını yetiştirmeli ki, geleceğine umutla, güvenle bakabilsin…
Toplumsal yozlaşma hayatımızın birçok alanını sarmaşık gibi sarmış, ağ gibi örmüş. Şayet aileyi kaybedersek toplumu ve devleti kaybederiz. İnsan inançlı olmalı, inancını kaybetti mi düşmanı da şeytanı da her zaman içinde taşır. Bu günlerde hep diyoruz ya “İdam gelsin!” Evet gelsin ama beraberinde; kalplere iman gelsin, hidayet, sevgi, merhamet, şefkat, haya duygusu gelsin. Hak, hukuku ölçü alan, milletin derdini dert edinen yöneticiler gelsin, Helalı harama tercih edenler gelsin, anne babasına, eşine ve çocuklarına şefkat merhametle davrananlar, hayatını haramlardan kötülüklerden uzak tutanlar gelsin. Bunlar kendi başlarına tabi ki gelmezler. Bunlar bir sistem içerisinde her alanda kavratılması ve yaşanılmasıyla olacaktır
Ahlakımızı düzeltip, ahlakı siyasete egemen kılmamız birçok problemlere çözüm olacaktır. Hayatın tüm alanlarına yaşantımıza; kalbimize, gönlümüze, yuvamıza, iş yerimize, çevremize, hasılı her yere Kur ’anın mesajı, peygamberimizin sünneti gelsin. Yoksa, Borçlar Kanunu’nu, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu İsviçre’den, Ceza Kanunu’nu İtalya’dan, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu da Almanya’dan alarak oluşturulan “Medeni Kanun” ve “AB Uyum Yasalarıyla” bu tür sapkınlıkların önüne geçilmesi mümkün değildir. Azgınlaşan toplumun ıslah edilmesi ancak “Medeniyetimizi yücelten Hukuk ve ahlak sistemiyle” mümkündür!
Çare vardır; sen varsan, inanıyorsan, samimi olunursa, ızdırap hissedilirse…
Çözüm! Başta siyaseti şahıs değil, devlet siyaseti haline getirmeli ve siyaseti ilmi ve ahlaklı kılmaktır. Aklı kullanmayı, düşünmeyi, sorgulamayı ve üretmeyi başarmaktır. Kendimize, öze dönmekte, biz olmakta, milli kültür ve inanç sistemimize sarılmaktadır. Yani topyekûn fert, devlet ve toplum bütün kurumları ile canını ortaya koyarak mücadele etmeli, kökü tarihine, kültürüne ve medeniyetine bağlı yerli ve milli bir eğitim modeli şarttır.
Problem çözümde devlet erki harekete geçmeli ve tüm kurum, kuruluş şahıs olarak herkes üzerine düşeni yapmalı. İlim ehli, konu uzmanı akademisyenler, psikolog, sosyolog ve diyanetten oluşacak ekiple, heyetle konu ve problemler araştırılıp çözüm önerileri oluşturulmalı, bir strateji ve eylem planı hazırlanmalıdır.
İlköğretim ve ortaöğretim müfredatına “kötü alışkanlıklar (sigara, alkol uyuşturucu vb.) ve davranışlar konusu yerleştirilmeli ve işlenmeli, sağlıklı fert ve toplum örnekleri ortaya konmalıdır. Televizyon programlarında örnek aile tipleri aileyi, çocuk ve gençleri eğitici yayınlara yer verilmeli, bu bir devlet politikası haline getirilmelidir. Sağlık bakanlığı aile ve sosyal politikalar bakanlığı, Milli eğitim bakanlığı birlikte çalıştaylar yapıp çözüm önerileri oluşturulmalıdır.
Sivil toplum örgütleri geniş bir eğitim ve bilişim ağı ile harekete geçilerek gençlik çalıştayları oluşturulmalı, eğitici programlar hazırlanarak aileler eğitilmelidir. Gençler başıboş bırakılmadan okumaya, edebiyata, sanatsal, sportif etkinliklere yönlendirilmelidir.
İşsizlere, gençlere meslek edindirme kursları düzenlenerek belli iş ve sanat imkanına kavuşturulmalıdır. Teşvik edici, aydınlatıcı ve yol gösterici mahiyette olmak üzere kişinin; kötü alışkanlıklarla, stresle başa çıkma, şiddeti önlemeye yönelik farkındalık sağlayacak tutum ve davranış değiştirmeyi hedefleyen eğitim ve rehabilitasyon programlarına katılması için alanlar oluşturulmalıdır.
Buhranın girdabından kurtulmak için, yeniden dirilişin isteğinde ve azminde, inancın derdini dert edinerek çaba sarf edilmelidir. Dava şuuru ve bağlılığıyla, inanmış insanların üstün gayretiyle inanç ve medeniyet hamlesi büyüyecek, yeniden inanmanın ve var olmanın temelleri oluşturulacaktır.
Allah’ın yardım ve inayetiyle geleceğimizi yeniden inşa edebiliriz. “İslâm Medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak zorundayız” Bu süreç ilim istiyor, bu süreç ızdırap duyma istiyor, ahlak istiyor, bu süreç fedakârlık, diğergamlık istiyor. Her şeyden önce sağlam bir niyet ve onu motorize edecek halis bir amel, eylem istiyor…
Dinden uzaklaşma yerine, dinle yeniden tanışma ve yeniden barışmalıyız ki, yaşanılan buhranlardan, problemlerden kurtulalım, huzura erelim, yücelelim büyüyelim. İnsanın İslamla yeniden tanışması, özünü anlaması ve yaşaması için İslam Rönesans’ına ihtiyacımız vardır. İslam ruhu ve manasıyla anlaşıldığı, anlatıldığı ve yaşandığı surette insan ve toplumları ıslah eder, mutlu eder… Allah’ım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz, bizleri ve nesillerimizi doğru yoldan ayırma…
Bir medeniyetin oluşumunda maddi unsurlar kadar milli ve manevi değerlerde önemlidir. Medeniyetleri oluşturan insandır. İnsan ise hem maddi hem manevi özellikleri olan bir varlıktır. Bedeni özelliklerinin yanı sıra manevi özellikleri de insanı insan yapan özelliklerdir. Maddeye önem verip maneviyatını unutan bir insan yaşam bulduğu bu dünyada mutlu bir hayat sürmesi mümkün değilse, maddi değerlere önem verilip manevi değerler unutulduğu müddetçe bir medeniyetin uzun sürmesi de aynı şekilde mümkün değildir.
Günümüzde bir yandan şiddet ve terör olayları, hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk olayları dünyada yaşayan bütün insanların maddi hayatını tehdit ederken, diğer yandan da maddiyata önem vermenin, inanç değerlerinin arka plana itilmesi gerekliliğini ortaya koymaya çalışan bilimsel izahı olmayan birçok yanlışlıklar ortaya sürülmektedir. Bizleri kurtaracak pek çok model önümüze sürülmek istense de çağımızda ki bu problemlerle başa çıkabilmemizin yolu, milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmakla olacaktır. Nitekim bugün birçok toplum kurtuluşu kendi milli ve manevi değerlerine geri dönmekle mümkün olacağını ifade eder hale gelmiştir.
Bir milleti millet yapan temel değerlerin başında milli ve manevi değerler gelmektedir. Vatan, bayrak, kültür, dil, marş vb. gibi unsurlar milli değerlerimizi Din ise, manevi değerlerimizi ifade etmektedir. Bugünkü konumuzda milli ve manevi değerlerimizin neler olduğunu ve hayatımızın neden vazgeçilmezlerinden olduğunu ifade etmeye çalışacağız.
Vatan
Üzerinde yaşanılan ve kültürün oluşturulduğu topraklara vatan denilmektedir. Vatan sadece toprak parçası değildir. Vatan üzerinde yaşayan insanlar için hürriyet demektir. Esaret altında olmamak demektir. Bu sebeple yaşadığımız bu topraklara bir toprak parçası olarak bakmamak gerekir. Nitekim Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy İstiklal Marşında vatanımızın önemini şöyle ifade etmektedir.
Bastığın yerleri 'toprak' diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüdâ.
Vatanı sevmek, düşmanlara onu terk etmemek, kendisine gelecek her türlü zarara karşı gerekli tedbirleri almak ve gerektiği zaman onun için canını vermek kutsal bir vazifedir. Türkiye’miz bizim için en vazgeçilmezlerdendir. Atalarımız bu topraklar için kendilerine düşen bütün vazifeleri layıkıyla yerine getirmişler, bu topraklara namahrem elini değdirmektense ölmeyi şeref sayarak şehitliğe sevinçle uçmuşlardır. Bugün, vatanımızı muasır medeniyetler seviyesine ulaştırmak için bize düşen vazifeleri en güzel şekilde yerine getirmeliyiz. Ayrıca şu husus unutulmamalıdır ki, vatan sevgisi imandandır.
Bayrak
Bir milletin, belli bir topluluğun veya bir kuruluşun simgesi olarak kullanılan, renk ve biçimle özelleştirilmiş, genellikle dikdörtgen biçiminde kumaş, olarak tarif edilen bayrak, sadece kumaştan ibaret değildir. Bayrağa değer veren bir milletin kendisidir. Arif Nihat Asya Bayrak şiirinde bu hususu ne güzel ifade etmiştir.
Ey, mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü,
Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü!
Işık ışık, dalga dalga bayrağım,
Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım.
Dalgalandığın yerde ne korku, ne keder...
Gölgende bana da, bana da yer ver !
Sabah olmasın, günler doğmasın ne çıkar.
Yurda ay yıldızın ışığı yeter.
Şanlı bayrağımız al kırmızısını, Yüce Şehitlerimizin kanından ay yıldızını ise, şehitlerimizin tertemiz kanına yansımasından almıştır. Bayrağımız her birimizin sevdasıdır. Milletimizin temel nişanesidir. Her nerde görülürse Şanlı tarihimizi hatırlar ve Yüce Milletimizin varlığını yanımızda hissederiz.
Kültür
Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları oluşturmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütününe denir. Kültür, toplumların oluşturduğu bütün güzellikleri ifade eden bir kavramdır. Şiir, hikaye, müzik, vb. gibi sözlü veya yazılı edebiyatın ürünü olan ve dili oluşturan bütün eserler, bayramlar, seyirlik oyular, mimari, yeme-içme, giyim-kuşam ve halk oyunları hep kültürün birer parçasıdır.
Bugün özellikle bozulmamasına yönelik en büyük gayreti kültürümüze göstermeliyiz. Çünük bugün, kendi kültürümüzde olmayan birçok şey kendi kültürümüz gibi yansıtılmaktadır. Düğünlerimizde, eğlencelerimizde, cenazelerimizde toplum yaşantımızın her kesiminde kendi özümüze ait şeylerin yavaş yavaş yıpratılarak hayatımızdan çıkarılmaya çalışıldığına şahit olmaktayız. Mesela yılbaşı eğlenceleri tamamen kendi kültürümüzün mahsulü değildir. Bu tür eğlencelerde hem bedenimizi yıpratan hem de toplumsal bütünlüğümüzü bozan alkollü içecekler çokça alınmakta, harcamalar israf boyutunu aşmakta ve kumar gibi aramıza düşmanlık sokan oyunlar oynanmaktadır. Oysaki bu gibi şeyler kültürel mirasımıza ve dini inançlarımıza tamamen ters şeylerdir. Bu sebeple dinimizle bir bütün olarak birleşmiş kültürümüze sokulacak her türlü yanlışlıklar, toplumumuzdaki birlik ve beraberliği sekteye uğratacaktır.
Dil
Bizi birbirimize bağlayan aramızdaki iletişimi sağlayan büyük nimetlerden biride “dil” dir. Görünüş itibariyle küçük bir et parçası olan dil, yaptığı işler bakımından büyük bir vasıtadır. İyi veya kötü düşünceler dil ile açıklanır. Sevgiler ve nefretler dil ile ifade edilir.
Yüce Kitabımızda dilimizi kötü sözlerden korumamız istenmekte, gerçek kurtuluşa erenlerin özelliklerinden biri de dillerini kötü şeylerden koruyanlar olduğu ifade edilmektedir. Sevgili Peygamberimiz de bir hadisinde müminlerin özelliğinden bahsederken sözü güzel söyleyenler olduğunu bildirmiştir. Konumuzla ilgili hadis şöyledir.
« لَيْس المُؤْمِنُ بالطَّعَّانِ ، وَلا اللَّعَّانِ ، وَلا الْفَاحِشِ ، وَلا الْبَذِيء »
“Mümin, insanları lanetlemeyen, kötü söz ve çirkin davranışlar sergilemeyen kimsedir.”
İnsan olarak bize yakışan konuştuğumuz zaman incitmeden, kötü kelimeler kullanmadan ve kendi dilimizin güzelliklerini kullanarak hoş söz söylemek olmaktır.
Bizim en büyük zenginliklerimizden biri Türkçemizdir. Bugün üzülerek görmekteyiz ki, güzel dilimiz Türkçe yerine yabancı kelimelerin kullanımı çokça fazlalaşmıştır. İletişimimizi sağlayan dil artık insanlar arasındaki iletişimi tam anlamıyla sağlayamaz hale gelmiştir. Kuşaklar arasında dile bağlı çatışmalar olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple bizlere düşen büyük görevler vardır. Öncelikle kendimiz güzel dilimiz Türkçeyi tam anlamıyla öğrenmeli, öğrendiğimizi hayata tatbik ederek örnek bir hayat sürmeli ve kendi öz dilimizi gelecek nesillerimize aktarmalıyız.
İstiklal Marşı
Her milletin kendine özgü bir marşı vardır. Bizim marşımız İstiklal Marşı ise, toplumsal birlikteliğimizden, düşmana esir olmamayı şeref saymaktan, bu vatan uğruna can vermekten, cennet vatanı kimselere bırakmamayı ahdetmekten ortaya çıkmıştır. Marşımız Mehmet Akif Ersoy tarafından kaleme alınsa da aslında İstiklal Marşı, her birimizin yüreğindeki sevdanın dışa yansımasıdır. Her bir kıtası ayrı bir heyecanın ifadesidir. Nitekim her zaman dile getirdiğimiz ilk iki kıta hepimizin zihinlerine kazınmıştır.
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak!
O benimdir, o benim milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.
Aile
Yüce Rabbimiz yaşadığımız bu alemi ve içinde var etmiş olduğu her şeyi insan için, onun mutlu ve huzurlu olması için yaratmıştır. İnsanın en mutlu ve en huzurlu olduğu yer ise ailesinin yanıdır. Aile hayatı sayesinde insan mutluluğa sükûnete erer. Bu hususu Yüce Rabbimiz bizlere şöyle bildirmektedir.
وَمِنْ آيَاتِهِ أَنْ خَلَقَ لَكُم مِّنْ أَنفُسِكُمْ أَزْوَاجاً لِّتَسْكُنُوا إِلَيْهَا وَجَعَلَ بَيْنَكُم مَّوَدَّةً وَرَحْمَةً إِنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَاتٍ لِّقَوْمٍ يَتَفَكَّرُونَ
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de onun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır.”
Aile bir toplumun en küçük birimi ve temel taşıdır. İnsanların meydana gelişi, olgunlaşması ve sağlıklı nesillerin oluşması aile müessesesi ile mümkündür. Sağlıklı ve sağlam bir toplumun oluşması için birbirlerini seven, yardımlaşma ve dayanışma ruhu içerisinde kederleri ve sevinçleri paylaşan aile yapısına ihtiyaç vardır. Aileler ne kadar mutlu ve huzurlu olursa, toplumda o kadar güçlü ve kuvvetli olur. Bu sebeple toplumumuzun en önemli yapı taşlarından biri olan aile hayatının korunması hepimize üşen bir vazifedir.
Din
Bizi birbirimize bağlayan manevi unsur Yüce Dinimiz İslam’dır. İslam dini inananları kardeş olarak tanımlar. Kuran-ı Kerimde إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ “Muhakkak ki, inananlar kardeştir” buyrularak bu hususa işaret edilmektedir.
İslam Dinini üç ana unsuru vardır: İman, ibadet ve ahlak. İman altı iman esasından teşkil etmekte, ibadetler ve ahlak, Yüce Rabbimizin emri ve Peygamber Efendimizin hayatında şekillendirdiği unsurlardır. Dinin aslî unsurlarından olan iman bir bakıma dinin Tanrı’yı tanıma ve bilme (marifetullah) boyutu, ibadetler Tanrı'ya itaat boyutunu ve ahlâk ise Tanrı’yı sevme (mâhabbetullah) boyutunu teşkil eder. İmanın akıl ve bilgi, ibadetlerin inanç ve kanaat, ahlâkın ise gönül ve duygu kaynaklı olması her birinin mahiyeti gereğidir.
İslam Dininin temel kaynağı Kuran-ı Kerimdir. Kutsal Kitabımız bizleri yanlışla doğruyu birbirinden ayırt etmeye yönelten bir kitaptır. Dünya ve ahiret hayatımızın mutluluğu açısından bizlere bir hidayet rehberidir. Kuran-ı Kerimde bizlere bu husus şöyle hatırlatılmaktadır.
ذَلِكَ الْكِتَابُ لاَ رَيْبَ فِيهِ هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ
“Bu, (Kuran) kendisinde şüphe olmayan kitaptır. Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için yol göstericidir.”
İslam Dininin ikinci kaynağı ise, Sevgili Peygamberimizin sünnetidir. İslam Dininde, Kur’an-ı Kerim’den sonra bilgi ve uygulama açısından en büyük kaynak, Hz. Peygamberin Sünneti kabul edilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de tafsilatlı bir şekilde yer almayan emirlerin ve yasakların uygulama sahasına çıkması hep Sünnetle olmuştur. Bir beşer olarak günlük yaşantımız nasıl şekillenmeli, insanca yaşam nasıl olmalı, dünya ve ahiret huzurunu nasıl elde edebiliriz? sorularının en güzel cevabını, Sevgili Peygamberimizin Sünnetinde buluyoruz. Ailevi ilişkilerde mutluluğun anahtarı Hz. Peygamberin Sünnetinde saklıdır. Hz. Peygamberimizin Sünneti, Kur’an-ı Kerim’in en büyük tefsiridir. Bu sebeple, Sünnete tabi olmak, Kur’an’a tabi olmak anlamına gelmektedir. Kuran-ı kerimde bu hususa şeyle işaret edilmektedir.
قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ
“(Ey Muhammed) De ki: “Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Çünkü Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”Bu iki temel kaynaktan hareketle kıyas ve icma olmak üzere iki temel kaynağın yanı sıra, daha birçok kaynak geliştirilmiştir.
Şanlı Ecdadımız, İslam dinini benimsemiş, tarihten getirmiş olduğu kültürle özümsemiş, mimaride, sanatta ve daha birçok alanda eserler ortaya çıkarmıştır.
Sonuç itibariyle; Milli ve manevi değerler et ve tırnak gibi bir bütünün iki parçasıdır. Biri diğerinden daha az önemli değildir. Müslüman Milletimiz, hür yaşamış, vatanını hiçbir düşmana terk etmemiş ve bu uğurda ölmeyi kendine şeref saymış, bayrağını gönderden indirmemiş, kendi kültürünü bütün dünyaya bildirmiş ve kendi kültürünü birçok medeniyete aktarmış, aile hayatını en sağlam temellere dayandırmış ve dini birikimlerini terk etmemiş bir millettir. İnsan, hayatından bir değer kaybolduğu zaman onun yerini dolduracak mutlaka bir şeyler bulmaya meyillidir. Bu sebeple milli ve manevi değerlerimize sahip çıkmalı, tarihten getirdiğimiz güzelliklerimizi benimseyip hayatımıza adapte ettikten sonra bu hususlardan her birini çocuklarımıza aktarmalıyız. Unutmayalım ki, gelecek çocuklarımızın ellerinde şekillenecektir.
Dünyada siyasi, sosyal, ekonomik, kültürel alanlarda yaşanan hızlı değişimlere karşı kendi benliğini, kimlik ve kültürünü koruyamayan toplumlarda değişim ve dönüşüm hızlı başlıyor. Kaybolan değerler, horlanan, tacize, tecavüze ve şiddete uğrayan çocuklar, bayanlar hayvanlar…Bu kadar sapkınlıklar, yerlerde sürünen ahlaki değerler, insan vicdanına sığmayan olaylarla sarsılıyoruz. Sahi biz toplum olarak nereye gidiyoruz, biz kimiz?
Toplumların bugününü ve yarınını tehdit eden kültür, inanç ve ahlaktaki erozyon, özellikle genç kuşakları esir alan çok katmanlı, çok boyutlu bir sorun haline dönüşmüştür. İnsan ve toplum olarak ne oluyor bize ki, başkalaşım ve değişime uğruyoruz. ‘Ne oldu, neden oldu da biz toplum olarak bu kadar sekülerleştik, yozlaştık?’ Ülkemizde neden insanlar, aileler birleşme değil de ayrışmanın eşiğine gelmiştir? Bugün neler kaybettik, yaşananlar bizi nerelere getirdi? Hayatın birçok alanlarında özümüzden, değerlerimizden uzaklaşarak dünyevileşiyoruz da sürükleniyor, savruluyoruz Fert ve yöneticiler olarak neler yapılacağını düşünmeyecek, sorumluluk taşımayacak, gerekli çalışma yapmayacak mıyız!…
Günümüzde söylemlerle eylemlerin örtüşmez hale geldiği bir dünyada yaşıyoruz. Ölçüler ve değerlerin yozlaştığı; inanç zafiyeti, ikiyüzlülük, ahlaksızlık, dünyevileşme ve maddeye tapma eğilimi yaygınlaşıyor. Dürüst, ahlaklı, ilkeli insanlardan oluşan bir toplum olmaktan uzaklaşıyoruz maalesef. Giderek artan çocuk, kadın taciz ve cinayetleri, eşine karşı şefkat ve merhametle davranmak yerine şiddet ve insanlık dışı eylemlere başvurulması, öğretmenine, anne babasına saygıda kusur, araçta, yolda, yaşlılara, düşkünlere saygı göstermeyip, yer vermeyip umursanmıyorsa, uyuşturucu belâsı bir dalga boyu gençliğimizi kuşatmaya başlamışsa, çocuklarımız gerçek hayattan kopup sanal âleme kendini kaptırmışsa, hazırcı bir kuşak geliyorsa derin derin düşünüp, çareler aramalıyız.
Yöneticilere, siyasilere, eğitim kurumlarına, tüm sivil toplum örgütlerine, anne- babalara sesleniyoruz; sorumluluklarınızı unutmayınız, geleceğinize sahip çıkınız!
Türk aile yapısında değişim, dönüşüm ve buna etki etki eden unsurlar
Yapılan akademik araştırmalarda Türk aile yapısının değişim ve dönüşümüne etki eden başlıca unsurların göç, yoksulluk, toplumsal değerler, teknoloji ve kadınların çalışma hayatına girmesi olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Hayatımızın tüm alanlardaki erozyonun sebepsiz olmadığı, hepimizin eseri olduğunu görmeliyiz. Yaşadığımız tüm toplumsal hadiselerin dayandığı bir sebep-sonuç ilişkisi vardır. Aynı sebepler, aynı sonuçları doğurur. Allah; “…Bir toplum kendilerindeki iyi özellikleri değiştirinceye kadar Allah, onlarda bulunanı değiştirmez…” (Rad Suresi 11. Ayet) diye ifade buyuruyor. Yani, aslında bireysel veya toplumsal değişimin faili yine birey veya toplumun kendisidir. Herkes kendi tercihi ile geleceğini oluşturuyor. Bu sınav dünyasında iradelerin serbest bırakılmasının boyutu da bunu gerektiriyor.
İnançtan, değerlerden uzak ve kopuk yaşantı, ailenin değersizleştirilmesi, çocuklara dini, milli ve yerli eğitimin verilememesi gibi birçok nedenler bizi bizde alıp götürüyor. Milletimizin, millet olmaktan çıkmasının sebepleri arasında başta ailenin dağılması ve nesebin bozulması, babası belirsiz çocuklar, nikâhsız evliliklerden meydana gelen çocuklar… Zayıf aile yapısı ve bağı, kötü çevre ve arkadaş grupları çocukları bizden alıyor. Mutluluğu ailede, evde, okulda bulamayanlar yanlış yerlere yöneliyorlar, farklı arayışlara kapılıyorlar. Kişilik ve kimlik aramada bocalamalar başlıyor. Güvenebileceği, sarılacağı, sınacağı bir kucak yer arıyor. Herkes bu acımasız olaylardan nasibini alıyor.
Çocuk ve gençlerimiz risk altında olup bunları kim koruyacak. Madde bağımlılığı 11 yaşa kadar düşmüştür. Dünya sağlık örgütü Türklerin de aralarında bulunduğu30 ülkede yaptığı araştırmaya göre; cinayetlerin %85, ırza tecavüzlerin, şiddet olaylarının %50si, trafik kazalarının %60, kadına şiddet olaylarının %70 şinin en etkili sebebi alkol ve uyuşturucu…
Sağlam, şuurlu aile yapısı; evlilik müessesesi ve kadının annelik rolünün önemi sağlam toplum özellikleri arasında etkin faktördür. İstatistiklere baktığımızda, genç intiharların %63’ü, evsizlerin ve evden kaçmış çocukların %90’ı, davranış bozukluğu olan çocukların %95’i, tecavüz ve şiddet suçlusu çocukların %80’i devlet korumasına alınan çocukların %70’i, sokaklarda kalan, tecavüze veya şiddete maruz kalan kızların %80’i, davranış bozukluğu gösteren kızların%85’i kopuk aile yapısından, anne ve babasız evlerden çıkıyor. Anne ya da babayı evden uzaklaştırıp, aileyi başıboş sorumsuz bırakan yapı ve anlayışalar toplumu felakete sürüklüyor. Bunun yanında ‘İstanbul Sözleşmesi’, ‘Ailesiz Toplum Projesi’ ve Avrupa uyum yasalarının yaptığı tahribatlar…
Toplum olarak büyük bir saldırı altındayız
Bugün Müslümanlar en etkili, en tehlikeli ve gizli saldırılarla karşı karşıyadır. Silahların en tehlikelisi toplumun değer yargılarını zaafa uğratmaktır. Düşmanlar bizleri füze ve bombalarla değil, değerlerimizi değersizleştirmek, bizi değiştirmek ve dönüştürmekle yıkmaya çalışmaktadır.
Biz ne zamandır bu kadar egoist, bencil, pragmatist, merhametsiz, vicdansız olabildik. Yolda kalmışlara, düşkünlere, gariplere, kimsesizlere, çocuklara, yaşlılara el uzatan bir medeniyetin insanları bu hale nasıl gelir?
Doğruluktan, dürüstlükten, ahlaktan nasıl koptuk da menfaatleri uğruna yekdiğerini kandırıp aldatan, kaba, hırçın, nobran davranışlar sergileyen; itikadi ve ahlaki aşınma yaşayan bir duruma geldik. Neden bu kadar dünyaya ve mala düşkün olduk? İnsan ve insanlık olarak nereye gidiyoruz. ” Bize ne oluyor? Nereye sürükleniyoruz? Neler yapmalıyız?” Sorularına çözümler üretmek zorundayız. Yoksa geleceğimiz karanlıkta kalacaktır.
Biz, bizim olan milli kültürümüzle birlikte bizim olan değerlerimizi; çocuklarımızı, milli ve İslami ailemizi kaybetmeye başladık. Tarihimizi, ecdadımızla bağımızı kaybettik. Öz be öz bizim olan saf, duru yaşantımızı, helal-haram düşüncemizi kaybettik. Biz Müslüman gibi inandık, materyalistçe-pragmatistçe düşündük, makyavelist yaşantılara özendik. Batı sarmalıyla bocalamaya başladık, sonuçta kendimize ve geleceğe olan güven ve inancımızı kaybettik.
Şiddet ve cinsel saldırganlık asla Müslüman Türk toplumunda yaşamım bir parçası olamaz! Uyutuluyor, yabancılaştırılıyor ve kimliklerimizle dönüştürülüyoruz. Her gün televizyonlarda tele vole kültürüyle genç dimağlara enjekte edilen; toz pembe ve sanal hayatlar, manken, sanatçı, artist olma hayalleri, değişik eğlence ve müzik yarışmaları, yanlış yerde yanlış insanla tanışıp arkadaş olma, debdebeli hayat özentisi, kolay para kazanma, renkli yaşantı, anne-baba baskısı, aile içi şiddet, töre, berdel, kuma, kumar vb. Gayri meşru yaşantı ve özentiler… Birçok faktörlerle güzelim yalın hayatlar yozlaştırılıyor, yok oluyor…
Bulundukları şart ve hayattan kaçıp kurtulmayı, kendilerine özendirilen hayatın içinde olmayı düşleyenler ve bu hayalleri uğruna, heba edilen nice canlar, hayatlar… Bilmedikleri ama girmeye can attıkları farklı bir dünyanın içerisinde sessizce kaybolan ümitler…Sahi nereye gidiyoruz. İnsanlığın can çekiştiğinin farkında mıyız?
Milletimizin manevi damarlarına yapılan saldırılar göz ardı edilemez. İnsanlar Vahyin mesajı yerine kendi mesajlarını anlıyor, anlatıyor ve yaşıyorlar. Bugün belli merkezlerce Allah’ın dinine savaş açılarak Müslümanlar uydurulmuş din anlayışlarıyla, istismarlarıyla saptırılmışlar, sapıtmışlardır… İnsan, kimin ne dediğine değil, Allah’ın ve Resulünün dediğini dikkate alıp önemser, yaşarsa kendisi de toplumlar da felaha, kurtuluşa ererler…
Değerlerimize sahip çıkmak bizim çözüm anahtarımızdır!
İmanlı kalp kirlilik kabul etmez. Kirli olmayan kalp sapkın etkilere karşı tepki gösterir, en zayıf tepkisi de buğz etmektir. Buğzedemiyorsa kalp kirden kararmıştır ki, bu kalbi ve imanı gözden geçirmek gerekir… “Bundan 300 yıl kadar önce de Müslümanlar namaz kılıyordu şimdi de kılıyor. 300 yıl evvel dünyaya hakimdi, şimdi ise sürünüyor. Namazda bir değişiklik olmadığına göre, Müslümanlarda bir değişiklik var. (Roger Garaudy Fransız düşünür yazar)
Toplumsal değişimin hızını, çoğunluğun sorumluluk alması belirler! İmkanlar imanı güçlendirmezse, zayıflatıyor demektir. Hayatımızda Peygamberimiz Hz. Muhammed (SAV) ve ashabını model aldığımızı iddia ederek; batının istilacı kültürlerinin ve propagandalarının etkisi ve özendirilmesi ile Hıristiyan’ca bir hayatı kendimize model aldık ve öyle yaşamaya başladık. Bizler Batının hayat tarzını anlatan sanatçıların, dizilerin müptelası olduk. Dün hayatımızda yadırgadığımız, ayıpladığımız, utandığımız olaylar uyuşturulduğumuzdan bugün tepki vermez olduk. Toplumun hayat anlayışına ve inancına ters gelen, yadırgadığı pek çok tarz ve anlayış bir süre sonra normal hale gelmeye başladı. Gayrı meşru yaşantılar normal olarak görülmeye başlandı. Çocuklarımızı, gençlerimizi kaybetmeye başladık. Sonrasında aynaya bakıp biz ne yapıyoruz, biz ne zaman bu kadar kendimizden geçtik, kendimizi kaybettik, biz olmaktan çıktık diye sormaz olduk.
Toplumların temel sorunu insani değerleri yaşatma sorunudur
Son senelerde bütün kahırlığı ile yaşadığımız ve fakat anlamlandırmakta müşkülat yaşadığımız bu problemler yığınını; ne yaptık ki veya neyi yapmadık ki bugün böyle bir durumla karşı karşıyayız? Toplumsal bir muhasebe ve murakabe yaparak, bu sürecin birinci adımı; tüm siyasi, etnik ve ideolojik yargılarımızdan arınarak, yeniden bir medeniyet inşa sürecini başlatmak olmalıdır. Problemimizin mahiyeti insanidir ve yaşadığımız tarihsel macera önümüze bu problemlere dair geniş bir tecrübe ve ibret alanı bırakmıştır. Buradan bir iz takibi yaparak geleceğe dair yeni bir sayfa oluşturabiliriz.
Bakınız son yıllarda; suç oranı, uyuşturucu kullanımı ve bağımlılığı, fuhuş büyük oranda artmış. Günümüzde birçok alanda gelişmeler varken, dini alanda bu kadar çeşitlilikte ve çoklukta anlatılan bir din varken, birçok televizyon ve radyolarda hiçbir devirde olmadığı kadar da dini programlar varken, basılı medya da din anlatılırken, toplumda görülen sapma ve sapkınlıklar neyin nesi? Bunun yanında, Diyanet işleri başkanlığına bağlı 85.000 cami, Diyanet işlerinin personel sayısı 144 bin, bunlar arasında müftü, imam, müezzin, Kuran Kursu öğretmeni, vaaz varken, 4 milyon maaşlı dinle ilgili kurumlarda insan varken, dini eğitim veren kurumlarımızdan olan 853 İmam Hatip Okulu ve 1milyon öğrencisi varken, 86 İlahiyat fakültesi ve buradaki öğretim görevlileri ve öğrencileri varken, birçok farklı okullarımız ve bu okullarda 1 milyon civarında öğretmen varken, onlarca dini dernek, vakıf ve sosyal örgütler, diğer yandan bunca cemaat, tarikat, teşkilatlar varken neler oluyor da manevi, ahlaki anlamda erozyon ve yozlaşmalarla savrulmalar artmıştır.
Allah’u Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’inde insanı şerefli yarattığını ve bu şerefin korunması için de bazı kurallar koyduğunu belirtmektedir. Bize din diye ne anlatılıyor, biz de dinden ne anlıyoruz ki veya İslamı yaşıyor muyuz ki bu sapma ve sapıtmalar, yoldan çıkmalar artıyor. Allah’ın mesajında bir eksiklik olmadığına göre, öğretilen dinde mi sıkıntı var bizde mi? Dinin merkezinde insan vardır, akıl vardır. Din, insanı insanlaştırmak, eşrefi mahluk yapmayı amaçlar. Yoksa insanı ilahlaştırmak veya nefsi putlaştırmak için yoktur. İnsanoğlu merkeze nefsi değil de imanı, aklı ve vicdanı alarak hareket ederse eşrefi mahluk unvanıyla şereflenir. Yoksa merkezde nefs olursa insan insanlıktan çıkarak alçalır…
Çağdaş dünyada Müslümanlar dinlerini şuurla anlamanın ve yaşamanın, sonuçta rahata ve felaha kavuşmanın çabası içerisinde olmalıdır. Kültürel, ahlaki ve dini değerleri öteleyen, istismar edenlerle, toplumun tüm manevi genleriyle oynayanlara karşı seyirci kalınamaz. Bilimsel ve akli düşünme becerileri siyasileştirilmiş, uyuşturulmuş toplumlarda kalkınma ve ilerleme beklenemez. Çünkü bugün akıl ve bilim devre dışı kalmış, adaletten sapma ile emanet ehliyete verilmemiştir.
Hedefsiz olarak başlanmış çalışmalar sonuçsuz kalır.
Büyük düşünmek geleceği tasarlamak zorundayız! Ben neyim, kimim, hangi toplumun, hangi inancın mensubuyum. Mensubiyet ve ayniyet duygusunu evlatlarımıza evde, okulda verebildik mi? Müslüman Türk kimliği bilgisi ve kültürünü verebildik m? Yarın karşımızda bizim olmayan, bizden uzak kimliksiz, kişiliksiz çocuklar istemiyorsak başta kültürel, ahlaki, ailevi ve insani değerleri öğretmeli, çocuklarımızı çağın ihtiyaçlarına göre hazırlamalıyız. Çocuğun gelişiminde, hayata hazırlanmasında, uygun disiplin yöntemlerinin kullanılmasında ailelere, devlete; medyaya, ana sınıflarına, okullarımıza, din görevlilerine ve sivil toplum örgütlerine önemli görevler düşüyor…
Bir millet inancı, tarihi, kültürü ve medeniyetiyle büyür. Bir millet kültürüne sahip çıkan, iyi eğitilmiş milli, manevi değerleri bilen çocuklarını yetiştirmeli ki, geleceğine umutla, güvenle bakabilsin…
Toplumsal yozlaşma hayatımızın birçok alanını sarmaşık gibi sarmış, ağ gibi örmüş. Şayet aileyi kaybedersek toplumu ve devleti kaybederiz. İnsan inançlı olmalı, inancını kaybetti mi düşmanı da şeytanı da her zaman içinde taşır. Bu günlerde hep diyoruz ya “İdam gelsin!” Evet gelsin ama beraberinde; kalplere iman gelsin, hidayet, sevgi, merhamet, şefkat, haya duygusu gelsin. Hak, hukuku ölçü alan, milletin derdini dert edinen yöneticiler gelsin, Helalı harama tercih edenler gelsin, anne babasına, eşine ve çocuklarına şefkat merhametle davrananlar, hayatını haramlardan kötülüklerden uzak tutanlar gelsin. Bunlar kendi başlarına tabi ki gelmezler. Bunlar bir sistem içerisinde her alanda kavratılması ve yaşanılmasıyla olacaktır
Ahlakımızı düzeltip, ahlakı siyasete egemen kılmamız birçok problemlere çözüm olacaktır. Hayatın tüm alanlarına yaşantımıza; kalbimize, gönlümüze, yuvamıza, iş yerimize, çevremize, hasılı her yere Kur ’anın mesajı, peygamberimizin sünneti gelsin. Yoksa, Borçlar Kanunu’nu, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu İsviçre’den, Ceza Kanunu’nu İtalya’dan, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nu da Almanya’dan alarak oluşturulan “Medeni Kanun” ve “AB Uyum Yasalarıyla” bu tür sapkınlıkların önüne geçilmesi mümkün değildir. Azgınlaşan toplumun ıslah edilmesi ancak “Medeniyetimizi yücelten Hukuk ve ahlak sistemiyle” mümkündür!
Çare vardır; sen varsan, inanıyorsan, samimi olunursa, ızdırap hissedilirse…
Çözüm! Başta siyaseti şahıs değil, devlet siyaseti haline getirmeli ve siyaseti ilmi ve ahlaklı kılmaktır. Aklı kullanmayı, düşünmeyi, sorgulamayı ve üretmeyi başarmaktır. Kendimize, öze dönmekte, biz olmakta, milli kültür ve inanç sistemimize sarılmaktadır. Yani topyekûn fert, devlet ve toplum bütün kurumları ile canını ortaya koyarak mücadele etmeli, kökü tarihine, kültürüne ve medeniyetine bağlı yerli ve milli bir eğitim modeli şarttır.
Problem çözümde devlet erki harekete geçmeli ve tüm kurum, kuruluş şahıs olarak herkes üzerine düşeni yapmalı. İlim ehli, konu uzmanı akademisyenler, psikolog, sosyolog ve diyanetten oluşacak ekiple, heyetle konu ve problemler araştırılıp çözüm önerileri oluşturulmalı, bir strateji ve eylem planı hazırlanmalıdır.
İlköğretim ve ortaöğretim müfredatına “kötü alışkanlıklar (sigara, alkol uyuşturucu vb.) ve davranışlar konusu yerleştirilmeli ve işlenmeli, sağlıklı fert ve toplum örnekleri ortaya konmalıdır. Televizyon programlarında örnek aile tipleri aileyi, çocuk ve gençleri eğitici yayınlara yer verilmeli, bu bir devlet politikası haline getirilmelidir. Sağlık bakanlığı aile ve sosyal politikalar bakanlığı, Milli eğitim bakanlığı birlikte çalıştaylar yapıp çözüm önerileri oluşturulmalıdır.
Sivil toplum örgütleri geniş bir eğitim ve bilişim ağı ile harekete geçilerek gençlik çalıştayları oluşturulmalı, eğitici programlar hazırlanarak aileler eğitilmelidir. Gençler başıboş bırakılmadan okumaya, edebiyata, sanatsal, sportif etkinliklere yönlendirilmelidir.
İşsizlere, gençlere meslek edindirme kursları düzenlenerek belli iş ve sanat imkanına kavuşturulmalıdır. Teşvik edici, aydınlatıcı ve yol gösterici mahiyette olmak üzere kişinin; kötü alışkanlıklarla, stresle başa çıkma, şiddeti önlemeye yönelik farkındalık sağlayacak tutum ve davranış değiştirmeyi hedefleyen eğitim ve rehabilitasyon programlarına katılması için alanlar oluşturulmalıdır.
Buhranın girdabından kurtulmak için, yeniden dirilişin isteğinde ve azminde, inancın derdini dert edinerek çaba sarf edilmelidir. Dava şuuru ve bağlılığıyla, inanmış insanların üstün gayretiyle inanç ve medeniyet hamlesi büyüyecek, yeniden inanmanın ve var olmanın temelleri oluşturulacaktır.
Allah’ın yardım ve inayetiyle geleceğimizi yeniden inşa edebiliriz. “İslâm Medeniyetinin büyüklüğünü kendi insanımıza anlatmak zorundayız” Bu süreç ilim istiyor, bu süreç ızdırap duyma istiyor, ahlak istiyor, bu süreç fedakârlık, diğergamlık istiyor. Her şeyden önce sağlam bir niyet ve onu motorize edecek halis bir amel, eylem istiyor…
Dinden uzaklaşma yerine, dinle yeniden tanışma ve yeniden barışmalıyız ki, yaşanılan buhranlardan, problemlerden kurtulalım, huzura erelim, yücelelim büyüyelim. İnsanın İslamla yeniden tanışması, özünü anlaması ve yaşaması için İslam Rönesans’ına ihtiyacımız vardır. İslam ruhu ve manasıyla anlaşıldığı, anlatıldığı ve yaşandığı surette insan ve toplumları ıslah eder, mutlu eder… Allah’ım! Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz, bizleri ve nesillerimizi doğru yoldan ayırma…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder