451-) TİMURTAŞ HOCA TEVHİDİN ÖNEMİ
Dinimizin dayandığı üç büyük ilke vardır. Elbette birisi
İslam’dır, İslam ancak selam ile hâkim olur, baki olur. Selam olmadan
İslam olmaz, İslam olmadan selam olmaz. Selam barıştır, selam
müminin kalbine gelen selamettir. İslam, selam ve selamet birbirinden
ayrılmaz.
Aynı zamanda, yüce dinimizin dayandığı en temel ilke imandır.
İman, emandır. Eman olmadan iman olmaz, iman olmadan eman
olmaz. Eman, güven demektir. Eman, emanet demektir. İman, emanete
riayet etmektir.
emanete riayet etmeyenin imanı olmaz buyurur Allah Resulü (s.a.v).
Bu can bize emanet, bu kâinat imar etmek üzere bize emanet… En büyük emanet ise İslam’dır, İslam
nimetidir. Bu emanete sahip çıktığımız zaman eman olur, güven toplumunu birlikte inşa ederiz.
Üçüncü ilke Tevhid’dir. Tevhid, bizi kardeş kılan o muhteşem kelime. Dünyanın her
tarafında, her Müslümanın vird-i zeban kıldığı o muhteşem kelime,
“Allah’tan başka ilah yok, Muhammed Mustafa (sas) onun kulu ve elçisidir.” derken, biz aynı
zamanda tevhidi haykırırız.
Tevhid; Allah’ı birlemektir… Vahdet; Allah’ı birleyenlerin birlikte yürümesidir.
Vahdet; kardeşlik, dostluk, sevgi, dayanışmadır. Birlikte yaşama, paylaşma, ortak değerlere
sahip olma, ortak ideallere yönelmedir. Tevhidin sancağı altında toplanma; Allah’ın dini yolunda her
türlü dünyevi menfaati bir kenara bırakmadır.
Tevhid vahdettir. Vahdet olmadan Tevhid olmaz, Tevhid olmadan vahdet olmaz, vahdet
olmadan ümmet olmaz. Aynı peygambere ümmet olmanın bize getirdiği en büyük nimet vahdettir,
vahdeti gerçekleştireceğimiz en temel ilke Tevhid’dir. “ للاّٰه لَاها إلِا لَا” “Lâ ilâhe illallah: Allah’tan
başka İlah (mabut )yoktur”, İşte kelime-i tevhid, bizi kardeş kılan, iman kardeşliğini kan
kardeşliğinden, can kardeşliğinden daha yüce kılan muhteşem bir nimettir. Cenabı Hakk bizleri bu
Tevhid nimetinden asla mahrum etmesin.
2
Muhterem Kardeşlerim!
Tarih, nice savaşlara, nice çekişmelere ve ihtilaflara şahit olmuştur.
Farklı yaratılmışız. Dillerimiz, renklerimiz, zevklerimiz farklı… Hoşlandığımız ya da
hoşlanmadığımız hususlar çoğu zaman birbirinden farklı.
Yüce Yaratıcı, şu varlık âleminde her şeyi ile birbirinin aynı bir ikiz yaratmamış. Aynı dili
konuşsak da tonumuz farklı. Şeklimiz benzese de özümüz farklı. Varlık hamurumuz böyle yoğrulmuş.
Tek tek ve özel yaratılmışız. Bu yüce hakikat, hiç şüphesiz O’nun kudret ve azametini gösteren sayısız
delillerden biri.
Rabbimiz bu farklılıklar içinde de bizden bir şey istenmiş; sulh-u selâmeti muhafaza. Ülfet
eden ve ülfet edilen kimseler olmak. Kaynaşmak ve hatta kardeşleşmek. Kan dökücü, fesat çıkarıcı,
bölücü parçalayıcı, birbiriyle didişen, fırkalaşan değil, birleştirici ve ıslah edici şerefli bir ümmet
olmak.
Peki insan ya da insanlar neden birbirinin kanını dökerler? Neden dost değil de düşman
olurlar? Yaşadıkları dünyayı cennete çevirmek varken, neden cehenneme dönüştürürler?
Evet, Rabbimiz bunların sebeplerini bize tek tek haber verir. İnsanın çekememezliğini, hırsını,
sınır tanımaz arzularını (hevâsını), güce erişince zulme sapışını, ilahlaşma temayülünü, kibrini,
bencilliğini, başkalarını köleleştirme mantığını, farklılıkları hazmedemeyişini, kendini
beğenmişliğini, çokluk yarışını, övünme duygusunu ve buna benzer daha bir nice hastalığa ve hamlığa
dikkat çeker.
Bazen kıssalarla anlatır bu gerçekleri: Babamız Hz. Âdem’in çocukları, Kâbil ile Hâbil
arasındaki düşmanlık sebebi olarak Kâbil’in hasedini nazara verir. Hz. Yûsuf -aleyhisselam- ile
kardeşleri arasındaki anlaşmazlığı da çekememezliğe bağlar. Malıyla güce kavuşan Karun’un etrafına
üstten bakışına, kibrine dikkat çeker. İktidarıyla güce erişen Firavun'un zulmüne ve ilahlaşma
arzusuna vurgu yapar. Hak dini tebliğ eden peygambere düşmanlık edenlerin, iktidarı kaybetme
duygularına ve hazmedemeyişlerine işaret eder.
Ham insan, vahyin ateşinde olgunlaşmamış, duyguları incelmemiş, terbiye görmemiş kaba
kişilikler var olduğu sürece, bu düşmanlıklar da kıyamete kadar var olmaya devam edecektir.
Öyleyse bütün insanların topluca sulh ve selâmete erişmesi, arı duru olması mümkün mü? Bu
nasıl gerçekleşecek? Diğer bir ifadeyle, farklı temayüller anaforunda vahdeti/birliği bulmak mümkün
mü?
3
Yüce Rabbimiz Yüce kitabında şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Sizi bir kadından ve bir erkekten dünyaya getirdik. Sizi şubelere, kabilelere
ayırdık. Ta ki birbirinizi tanıyasınız diye… Birbirinizi inkâr edesiniz diye değil. Birbirimizin dilini,
kimliğini inkâr edesiniz diye değil. Birbirinizi tanıyasınız diye...” (Hucurât, 49/13)
Ancak hep birlikte en büyük kimlik olarak Resulü Ekrem Muhammed Mustafa’ya (s.a.v)
ümmet olmanın bilinciyle tevhidin potasında eriyerek, ancak birbirimizi tanıyarak, birbirimize değer
vererek, ortak değerler etrafında bir araya gelerek, birbirimizi yücelterek kardeşliği ikame edebilir,
vahdeti sağlayabiliriz.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) veda hutbesinde şöyle buyuruyordu:
“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz Âdem de topraktandır.
Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın Araba üstünlüğü yoktur. Siyahın beyaza,
beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvadadır. İnsanlar Allah’ın katında tarağın
dişlileri gibi eşittir. (Bkz. Buhari, Edeb’ül Müfred,309,334)
Öyleyse
ْ
“Ey insanlar! Allah'ın kardeş kulları olunuz!”
Hepimiz insan olarak, beşer olarak aynı özden, aynı mayadan, aynı hamurdan, aynı çamurdan,
aynı topraktan yaratıldık. Hepimiz beşer olarak aynı babadan, aynı Âdem’den, aynı anneden, aynı
Havva’dan geliyoruz. Hepimiz aynı arzı, aynı zemini, aynı asumanı, aynı dünyayı, aynı âlemi, birlikte
paylaşıyoruz. Hepimiz aynı güneşin ısısından, aynı ayın ışığından istifade ediyoruz.
Hepimiz Âdem’in çocukları olarak Allah nazarında tarağın dişleri gibi eşitiz. Hz. Ali
Efendimiz bunu “Ya hilkatte eşimsin ya dinde kardeşimsin” diyerek veciz bir şekilde ifade etmiştir.
İslâm irfan geleneğine göre insan insanın kurdu değil yurdudur. İnsan insanın umududur. İnsan
insanın velisidir. İnsan insanın sığınağıdır. Bunun içindir ki bizim medeniyetimizde her insan
Allah’ın bir ayetidir. Her insan Allah’ın bir eseridir. Her insanın kalbi Allah’ın evidir.
Evet, üstünlüğün bir tek ölçüsü vardır. Sadece takva. Sadece Allah’ın yeryüzüne gönderdiği
rahmet mesajına sarılmak, hakka, adalete, fazilete, erdeme sahip olmak. Sadece muttaki olmak Allah
katında yüce bir değer. Başka bütün değerler, başka tanımlamalar Müslümanı ifade etmekten acizdir.
4
Hep birlikte İslam medeniyetinin en büyük merkezi olan Mescid-i Nebevi’ye şöyle bir
gidelim. Mescid-i Nebevi’de Resulü Ekrem (s.a.v)’in her biri yıldız mesafesinde yetiştirdiği
sahabenin hayatından bir tabloyu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Mescid-i Nebevi’de bir öğle namazı öncesinde sahabeden bir grup oturmuş birbirleriyle
sohbet ediyorlardı. Salman-ı Farisi girdi Mescid-i Nebevi’ye. Resulü Ekrem (s.a.v) aynı zamanda
dünyanın muhtelif yerlerinden gelen farklı ırklara, farklı renklere mensup nice sahabeyi cem etmişti.
Salman-ı Farisi, Suheyb-i Rumi, Bilal-i Habeşi, Cabâni Kürdî, bunlar Resulü Ekrem’in (s.a.v)
getirdiği vahdet nizamında kardeşler topluluğu olmuş ve bu kardeşlik tarih boyunca bütün insanlığa
örnek olarak takdim edilmişti.
Birbirlerine sordular, herkes kendi soyunu sopunu anlatsın denildi. Herkes kendi soyunu
anlatmaya başladı. Birisi “نٍ
ِن ف لا
oğlu falan, Kabilesindenim Mudar ben ” أناا ِم ْن م اض ر إْبن ف ال ِن إْب
falanım dedi. Öbürü ben Temim Kabilesindenim. Temim kabilesi “ اا س ِالناا ف ار ش” “ insanların en
şereflisidir” dedi. Bir başkası ben Evs Kabilesindenim, bir başkası ben Hazrec Kabilesindenim, bir
başkası ben Kureyş’tenim. Kureyş “ اا س ِالناا ف ار ش” “ kabilelerin, aşiretlerin en şereflisi” diye kendi
soyuyla sopuyla övünmeye başladı. Derken birisi Selman-i Farisi’ye döndü ve aynı soruyu ona sordu,
nedir mezhebin senin?” nedir sopun soyun senin, Selman Ya ” “ا ْسب اك او ام او ام اح ا نا
diye sordu? Salman, bugünlerde, son yıllarda birbirlerine düşmüş, renkleri, ırkları, dilleri sebebiyle,
mezhepleri, meşrepleri sebebiyle birbirine düşmüş bütün Müslüman insanlara, bütün İslam dünyasına
kıyamet sabahına kadar ders olabilecek bir cevap verdi. Salman elini kalbine koydu, kendini şöyle
tanıttı:
şahadet, kalktı ayağa sonra Ve.” ım’Salman oğlu İslam Benِ ” “
parmağıyla işaret ederek şöyle dedi: “ ت نْك اضا
beni Allah, dalaletteydim Benٍ ” “
Muhammed Mustafa (s.a.v) ile hidayete erdirdi.” “
fakirdim Benٍ ” “
yoksuldum, Allah beni Muhammed Mustafa (s.a.v) ile zenginleştirdi.”
“ Ben köleydim, boynumda boyunduruk vardı, ama Allah beni
Muhammed Mustafa (s.a.v) ile özgürlüğüme kavuşturdu.”
Bu tabloya uzaktan şahit olan Hz. Ömer, topluluğa dönerek, ‘Benim de nesebimi öğrenmek
ister misiniz?’ dedi. ‘Evet’ dediler. ‘Ben de İslamoğlu Ömer’im. İslamoğlu Selman’ın kardeşiyim’
dedi.
5
Evet, aradan asırlar geçti… Ancak ne var ki insanlık, önce kardeşlikle tanışmasına rağmen
tarih boyunca pek çok kardeşlik ihlâllerine tanık oldu. Sayısız cinayet ve katliamlara şahit oldu.
İnsanların bitip tükenmek bilmeyen hırs, arzu ve tamahkârlıkları yüzünden pek çok savaşlar çıktı.
Kardeşlik duygusunun yerini kin, nefret, haset, öfke ve şiddet aldı...
Üzülerek ifade edelim ki bugün insanlık, Habil için gözyaşı dökerken, kimi coğrafyalarda
Kabil gibi davranmaya devam etmekte… Kardeşlik çeşmesini kurutan, merhamet duygusunu yok
eden bu acımasızlık, sayısız cinayet ve katliamlara, hatta savaşlara yol açtı ve açmaya da devam
ediyor...
Aziz Kardeşlerim,
Bizim medeniyetimizde Yaratıcı eksenli bir insan kardeşliği var… Bu, insan olarak, beşer
olarak aynı özden, aynı mayadan, aynı hamurdan, aynı çamurdan, aynı topraktan yaratılmış olmaktan
neşet eden kardeşliğimizdir.
Bizim bir de İslâm’dan kaynaklanan ikinci bir kardeşliğimiz var. Bizler aynı dini, aynı imanı,
aynı inancı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Dünyada hangi coğrafyadan yaşarsak yaşayalım, ister
Sibirya'da, ister Asya'da, ister Avrupa'da. Aynı Allah'a iman ediyoruz, aynı Peygambere, Muhammed
Mustafa'ya ümmet olmuşuz. Aynı medeniyetin çocuklarıyız. Aynı kıyama duruyoruz, kıbleye
yöneliyoruz, aynı rükûa eğiliyoruz. Aynı secdeye kapanıyoruz.
Kur'an'ın ifadesi ile Allah bizi kardeş kıldı. “Mü’minler ancak kardeştirler”, buyurdu. Ancak
bu kardeşlik soy, sop, ırk, renk, dil, bölge ve asabiyet temelinde bir kardeşlik değildir. Çıkar temelinde
bir kardeşlik hiç değildir. Yüce değerler ve yüksek idealler etrafında bir kardeşliktir. İman ve takva
ekseninde bir kardeşliktir. İslâm kardeşliğidir.
Nasıl ki insan olmaktan kaynaklanan kardeşliğimizin bir hukuku ve bir ahlâkı varsa
Müslüman olmaktan kaynaklanan kardeşliğimizin de bir hukuku ve bir ahlâkı vardır. Müslümanlar,
aynı bütünün parçalarıdır. Aynı birin yansımalarıdır. Tevhid ile gelen vahdetin temsilcileridir.
Müslümanlar, aynı bedenin organları, aynı binanın tuğlaları gibidir. Müslümanlar, birbirlerine
hak bağı ile bağlıdır.
Değerli Kardeşlerim,
Bugün yüce dinimiz İslâm ve din kardeşlerimizin yaşadığı İslâm coğrafyası tarihin en zor
süreçlerinden geçiyor. Yüzyıldır akan kan ve gözyaşı son yıllarda artarak devam ediyor. Bugün İslam
dünyasında yaşananlar çocuklarımıza gelecek vaat etmiyor.
6
Kur’an bize ‘ancak müminler kardeştir’ diyor, ama bizler başkalarının ürettiği silahlarla
birbirimizi öldürüyoruz. ‘Allah'ın ipine sarılın’ diyor, bizler kardeşimizin cennete giden yolunu
kapatıyoruz.
Tarih boyunca selam ve eman yurdu olan medeniyet merkezlerinden ateşler yükseliyor. İlim
ve medeniyet coğrafyası olan İslam dünyası zulüm ve mazlumiyet coğrafyasına dönüştü… İslâm
diyarları, barışın, esenliğin ve huzurun diyarları olmaktan çıktı, fitnenin, düşmanlığın, şiddetin ve
savaşın diyarları haline geldi. İslâm ümmeti, tevhid, vahdet, birlik, beraberlik ve kardeşlik şuurundan
uzaklaştı, tefrika, ayrılık-gayrılık ve ayrımcılık girdabına düştü.
Milyonlarca insan yerinden yurdundan koparak göç ediyor. Akdeniz sadece mülteciler
mezarlığına değil, vicdan ve merhamet mezarlığına dönüştü.
Bu durum bizleri asla ümitsizliğe sevk etmesin! İslam dünyasında yaşananlar buradaki
Müslüman kardeşlerimizi ümitsizliğe sevk etmesin.
İslam her şeyden önce tevhid eksenli bir toplum inşa etmeyi bizlere emretmiştir.
Allah, çocuklarımızın yüreklerinden kıyamet sabahına dek Peygamber sevgisini almasın. Bizi
ümmet olma şuurundan mahrum bırakmasın…
Öyleyse bugün İslâm ümmeti olarak İslâm diyarlarını yeniden ilim, hikmet ve marifet yurduna
dönüştürmek için çalışmaya ihtiyacımız var. Bugün İslâm coğrafyasında yeniden barış ve esenliği,
merhamet ve şefkati, kardeşlik ve dostluğu, hak ve adaleti, ahlak ve fazileti egemen kılmaya
ihtiyacımız var. Birliğe, beraberliğe, yardımlaşmaya ve dayanışmaya ihtiyacımız var. İslâm’ın
medeniyetler inşa eden eşsiz ilkelerine yeniden sarılmaya ihtiyacımız var. Kur’an-ı Kerim’in rahmet
yüklü mesajlarına, Hz. Peygamberin çağlar üstü örnekliğine ihtiyacımız var. Bugün müminler
topluluğu olarak ümmet bilincini yeniden inşa etmeye ihtiyacımız var.
Kur'ân-ı Azîmüşşanda huzurunu kaybetmiş, Tevhid’den uzaklaşmış, vahdeti terk etmiş,
barıştan uzaklaşmış toplumlar için kullanılan bir ifade vardır:
“Bölük pörçük müslümana bakıp bakıp durdukça ben..
Yok mu diyorum Al-i İmran'da 103.yü bilen!103.yü bilen!..” (Ömer KARAOĞLU)
İşte rabbimiz buyuruyor:
ًء فا
“Hep birlikte Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın! Parçalanıp bölünmeyin! Allah’ın size
olan nimetini hatırlayın! Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte
7
O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz
de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”
(Âl-i İmrân 3/103.)
Huzuru, barışı, tevhidi, vahdeti kaybetmiş toplumların hayat tarzı için Rabbimizin kullandığı
ifade ‘ateş dolu çukurların kenarında yaşamak…’
Din-i Mübin-i İslam, bütün insanlığı aynı zamanda bu ateş dolu çukurların kenarından
uzaklaştırmak için gelmiştir.
Ateş dolu çukura düşmemenin, bu tehlikeden kurtulmanın yolu, her şeyden önce müminlerin
kardeşliğinden geçmektedir. Bunun için kalpler arasında ülfetin sağlanması ve Cenâb-ı Hakk'ın
nimeti sayesinde kardeşler olduğumuzu bir kere daha hatırlamamız gerekmektedir.
Aziz Kardeşlerim,
Biz Müslümanların daima bir geçici ve küçük; bir de kalıcı ve büyük aidiyet ve
mensubiyetlerimiz olmuştur. Bir aileye, bir ırka, bir gruba, bir mezhebe, bir meşrebe, bir cemaate, bir
ideolojiye olan intisabımız ve mensubiyetimiz geçici, küçük mensubiyetlerimizdir. Asıl büyük aidiyet
ve mensubiyetimiz, İslâm ailesine olan mensubiyetimizdir. Önemli olan şairin “İntisâbım tâ
ezeldendir Cenâb-ı Ahmed’e” dediği gibi Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (sas)
olan intisabımızdır.
Tarih boyunca Müslümanlar için en büyük tehlike, küçük mensubiyetleri kimliğe
dönüştürerek bu büyük mensubiyetin önüne geçirmeye kalkışmak olmuştur. Irkçılık, mezhepçilik,
meşrepçilik ve cemaatçilik üzerinden kardeşlik hukukunu çiğnemek ve bizi kardeş kılan değerleri
yok saymak, aslında Peygamber Efendimize olan intisabımızı hep gölgeleye gelmiştir.
Öyleyse Değerli Kardeşlerim!
On dört asır önce nasıl ki Efendimiz geldi parçalanmış yürekleri birleştirdi. Bugün de onun
sevgisi, bölünmüş, parçalanmış yürekleri birleştirsin.
Geliniz, tanımlamalarımızı ayrılık üzerine değil, yakınlık üzerine yapalım. Ayrıştıran değil
kaynaştıran olalım. Yaralayan ve karalayan değil, yakınlaştıran ve aydınlatan olalım.
Geliniz, Rabbimizin 'Gevşemeyin' diyen fermanını dinleyelim. Geliniz, Efendimizin
'Birbirinize nefret ve düşmanlık beslemeyin' diyen çağrısına kulak verelim. Geliniz, kardeşlik
misakımızı yenileyelim.
İstiklal şairimiz Mehmet Akif öyle diyordu, parçalanan, şan ve şevketi sönen, önce parçalanıp
sonra da yutulmaya çalışılan İslam âlemini şöyle dile getiriyordu:
8
“Bunu benden duydunuz ben ki evet Arnavudum…
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez
……………..
Sen! Ben! Desin efrâd, aradan vahdeti kaldır;
Milletler için işte kıyamet o zamandır.
……………
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;
Eğer o his gibi tek, bir de gayeniz varsa;
Düşer düşer yine kalkarsınız, emin olunuz...
Demek ki birliği te´min edince kurtuluruz.
……………
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!” (Mehmet Âkif ERSOY)
Birliğe çağıran, birlikte çoğalanlara selam olsun. Birlikte dirlik bulanlara, kardeş olmaya söz
verenlere, huzura ve barışa kendini adayanlara selam olsun.
Birlik kapısından girenlere selam olsun… Kimsenin diğerini ötekileştirmediği bir dünyaya
selam olsun… Hz. Davut gibi aynı sofrada aşını paylaşanlara, Hz. Musa gibi herkesi kucaklayanlara
selam olsun. Hz. İsa gibi kardeşini sevenlere, Hz. Muhammed gibi sevmeyi sevdirenlere selam olsun.
Son sözümüz duadır:
Ülkemizin, milletimizin birliği, beraberliği ve kardeşliği için, insanlığı yeniden yüceltmek
için, insanlığın yeniden dirilişi için hep birlikte gönül gönüle verip dualarımızı birleştirelim.
Amin’lerimizi birleştirelim
Dinimizin dayandığı üç büyük ilke vardır. Elbette birisi
İslam’dır, İslam ancak selam ile hâkim olur, baki olur. Selam olmadan
İslam olmaz, İslam olmadan selam olmaz. Selam barıştır, selam
müminin kalbine gelen selamettir. İslam, selam ve selamet birbirinden
ayrılmaz.
Aynı zamanda, yüce dinimizin dayandığı en temel ilke imandır.
İman, emandır. Eman olmadan iman olmaz, iman olmadan eman
olmaz. Eman, güven demektir. Eman, emanet demektir. İman, emanete
riayet etmektir.
emanete riayet etmeyenin imanı olmaz buyurur Allah Resulü (s.a.v).
Bu can bize emanet, bu kâinat imar etmek üzere bize emanet… En büyük emanet ise İslam’dır, İslam
nimetidir. Bu emanete sahip çıktığımız zaman eman olur, güven toplumunu birlikte inşa ederiz.
Üçüncü ilke Tevhid’dir. Tevhid, bizi kardeş kılan o muhteşem kelime. Dünyanın her
tarafında, her Müslümanın vird-i zeban kıldığı o muhteşem kelime,
“Allah’tan başka ilah yok, Muhammed Mustafa (sas) onun kulu ve elçisidir.” derken, biz aynı
zamanda tevhidi haykırırız.
Tevhid; Allah’ı birlemektir… Vahdet; Allah’ı birleyenlerin birlikte yürümesidir.
Vahdet; kardeşlik, dostluk, sevgi, dayanışmadır. Birlikte yaşama, paylaşma, ortak değerlere
sahip olma, ortak ideallere yönelmedir. Tevhidin sancağı altında toplanma; Allah’ın dini yolunda her
türlü dünyevi menfaati bir kenara bırakmadır.
Tevhid vahdettir. Vahdet olmadan Tevhid olmaz, Tevhid olmadan vahdet olmaz, vahdet
olmadan ümmet olmaz. Aynı peygambere ümmet olmanın bize getirdiği en büyük nimet vahdettir,
vahdeti gerçekleştireceğimiz en temel ilke Tevhid’dir. “ للاّٰه لَاها إلِا لَا” “Lâ ilâhe illallah: Allah’tan
başka İlah (mabut )yoktur”, İşte kelime-i tevhid, bizi kardeş kılan, iman kardeşliğini kan
kardeşliğinden, can kardeşliğinden daha yüce kılan muhteşem bir nimettir. Cenabı Hakk bizleri bu
Tevhid nimetinden asla mahrum etmesin.
2
Muhterem Kardeşlerim!
Tarih, nice savaşlara, nice çekişmelere ve ihtilaflara şahit olmuştur.
Farklı yaratılmışız. Dillerimiz, renklerimiz, zevklerimiz farklı… Hoşlandığımız ya da
hoşlanmadığımız hususlar çoğu zaman birbirinden farklı.
Yüce Yaratıcı, şu varlık âleminde her şeyi ile birbirinin aynı bir ikiz yaratmamış. Aynı dili
konuşsak da tonumuz farklı. Şeklimiz benzese de özümüz farklı. Varlık hamurumuz böyle yoğrulmuş.
Tek tek ve özel yaratılmışız. Bu yüce hakikat, hiç şüphesiz O’nun kudret ve azametini gösteren sayısız
delillerden biri.
Rabbimiz bu farklılıklar içinde de bizden bir şey istenmiş; sulh-u selâmeti muhafaza. Ülfet
eden ve ülfet edilen kimseler olmak. Kaynaşmak ve hatta kardeşleşmek. Kan dökücü, fesat çıkarıcı,
bölücü parçalayıcı, birbiriyle didişen, fırkalaşan değil, birleştirici ve ıslah edici şerefli bir ümmet
olmak.
Peki insan ya da insanlar neden birbirinin kanını dökerler? Neden dost değil de düşman
olurlar? Yaşadıkları dünyayı cennete çevirmek varken, neden cehenneme dönüştürürler?
Evet, Rabbimiz bunların sebeplerini bize tek tek haber verir. İnsanın çekememezliğini, hırsını,
sınır tanımaz arzularını (hevâsını), güce erişince zulme sapışını, ilahlaşma temayülünü, kibrini,
bencilliğini, başkalarını köleleştirme mantığını, farklılıkları hazmedemeyişini, kendini
beğenmişliğini, çokluk yarışını, övünme duygusunu ve buna benzer daha bir nice hastalığa ve hamlığa
dikkat çeker.
Bazen kıssalarla anlatır bu gerçekleri: Babamız Hz. Âdem’in çocukları, Kâbil ile Hâbil
arasındaki düşmanlık sebebi olarak Kâbil’in hasedini nazara verir. Hz. Yûsuf -aleyhisselam- ile
kardeşleri arasındaki anlaşmazlığı da çekememezliğe bağlar. Malıyla güce kavuşan Karun’un etrafına
üstten bakışına, kibrine dikkat çeker. İktidarıyla güce erişen Firavun'un zulmüne ve ilahlaşma
arzusuna vurgu yapar. Hak dini tebliğ eden peygambere düşmanlık edenlerin, iktidarı kaybetme
duygularına ve hazmedemeyişlerine işaret eder.
Ham insan, vahyin ateşinde olgunlaşmamış, duyguları incelmemiş, terbiye görmemiş kaba
kişilikler var olduğu sürece, bu düşmanlıklar da kıyamete kadar var olmaya devam edecektir.
Öyleyse bütün insanların topluca sulh ve selâmete erişmesi, arı duru olması mümkün mü? Bu
nasıl gerçekleşecek? Diğer bir ifadeyle, farklı temayüller anaforunda vahdeti/birliği bulmak mümkün
mü?
3
Yüce Rabbimiz Yüce kitabında şöyle buyuruyor:
“Ey insanlar! Sizi bir kadından ve bir erkekten dünyaya getirdik. Sizi şubelere, kabilelere
ayırdık. Ta ki birbirinizi tanıyasınız diye… Birbirinizi inkâr edesiniz diye değil. Birbirimizin dilini,
kimliğini inkâr edesiniz diye değil. Birbirinizi tanıyasınız diye...” (Hucurât, 49/13)
Ancak hep birlikte en büyük kimlik olarak Resulü Ekrem Muhammed Mustafa’ya (s.a.v)
ümmet olmanın bilinciyle tevhidin potasında eriyerek, ancak birbirimizi tanıyarak, birbirimize değer
vererek, ortak değerler etrafında bir araya gelerek, birbirimizi yücelterek kardeşliği ikame edebilir,
vahdeti sağlayabiliriz.
Sevgili Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) veda hutbesinde şöyle buyuruyordu:
“Ey insanlar! Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Hepiniz Âdem’densiniz Âdem de topraktandır.
Arabın Arap olmayana üstünlüğü yoktur. Arap olmayanın Araba üstünlüğü yoktur. Siyahın beyaza,
beyazın siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük sadece takvadadır. İnsanlar Allah’ın katında tarağın
dişlileri gibi eşittir. (Bkz. Buhari, Edeb’ül Müfred,309,334)
Öyleyse
ْ
“Ey insanlar! Allah'ın kardeş kulları olunuz!”
Hepimiz insan olarak, beşer olarak aynı özden, aynı mayadan, aynı hamurdan, aynı çamurdan,
aynı topraktan yaratıldık. Hepimiz beşer olarak aynı babadan, aynı Âdem’den, aynı anneden, aynı
Havva’dan geliyoruz. Hepimiz aynı arzı, aynı zemini, aynı asumanı, aynı dünyayı, aynı âlemi, birlikte
paylaşıyoruz. Hepimiz aynı güneşin ısısından, aynı ayın ışığından istifade ediyoruz.
Hepimiz Âdem’in çocukları olarak Allah nazarında tarağın dişleri gibi eşitiz. Hz. Ali
Efendimiz bunu “Ya hilkatte eşimsin ya dinde kardeşimsin” diyerek veciz bir şekilde ifade etmiştir.
İslâm irfan geleneğine göre insan insanın kurdu değil yurdudur. İnsan insanın umududur. İnsan
insanın velisidir. İnsan insanın sığınağıdır. Bunun içindir ki bizim medeniyetimizde her insan
Allah’ın bir ayetidir. Her insan Allah’ın bir eseridir. Her insanın kalbi Allah’ın evidir.
Evet, üstünlüğün bir tek ölçüsü vardır. Sadece takva. Sadece Allah’ın yeryüzüne gönderdiği
rahmet mesajına sarılmak, hakka, adalete, fazilete, erdeme sahip olmak. Sadece muttaki olmak Allah
katında yüce bir değer. Başka bütün değerler, başka tanımlamalar Müslümanı ifade etmekten acizdir.
4
Hep birlikte İslam medeniyetinin en büyük merkezi olan Mescid-i Nebevi’ye şöyle bir
gidelim. Mescid-i Nebevi’de Resulü Ekrem (s.a.v)’in her biri yıldız mesafesinde yetiştirdiği
sahabenin hayatından bir tabloyu sizlerle paylaşmak istiyorum.
Mescid-i Nebevi’de bir öğle namazı öncesinde sahabeden bir grup oturmuş birbirleriyle
sohbet ediyorlardı. Salman-ı Farisi girdi Mescid-i Nebevi’ye. Resulü Ekrem (s.a.v) aynı zamanda
dünyanın muhtelif yerlerinden gelen farklı ırklara, farklı renklere mensup nice sahabeyi cem etmişti.
Salman-ı Farisi, Suheyb-i Rumi, Bilal-i Habeşi, Cabâni Kürdî, bunlar Resulü Ekrem’in (s.a.v)
getirdiği vahdet nizamında kardeşler topluluğu olmuş ve bu kardeşlik tarih boyunca bütün insanlığa
örnek olarak takdim edilmişti.
Birbirlerine sordular, herkes kendi soyunu sopunu anlatsın denildi. Herkes kendi soyunu
anlatmaya başladı. Birisi “نٍ
ِن ف لا
oğlu falan, Kabilesindenim Mudar ben ” أناا ِم ْن م اض ر إْبن ف ال ِن إْب
falanım dedi. Öbürü ben Temim Kabilesindenim. Temim kabilesi “ اا س ِالناا ف ار ش” “ insanların en
şereflisidir” dedi. Bir başkası ben Evs Kabilesindenim, bir başkası ben Hazrec Kabilesindenim, bir
başkası ben Kureyş’tenim. Kureyş “ اا س ِالناا ف ار ش” “ kabilelerin, aşiretlerin en şereflisi” diye kendi
soyuyla sopuyla övünmeye başladı. Derken birisi Selman-i Farisi’ye döndü ve aynı soruyu ona sordu,
nedir mezhebin senin?” nedir sopun soyun senin, Selman Ya ” “ا ْسب اك او ام او ام اح ا نا
diye sordu? Salman, bugünlerde, son yıllarda birbirlerine düşmüş, renkleri, ırkları, dilleri sebebiyle,
mezhepleri, meşrepleri sebebiyle birbirine düşmüş bütün Müslüman insanlara, bütün İslam dünyasına
kıyamet sabahına kadar ders olabilecek bir cevap verdi. Salman elini kalbine koydu, kendini şöyle
tanıttı:
şahadet, kalktı ayağa sonra Ve.” ım’Salman oğlu İslam Benِ ” “
parmağıyla işaret ederek şöyle dedi: “ ت نْك اضا
beni Allah, dalaletteydim Benٍ ” “
Muhammed Mustafa (s.a.v) ile hidayete erdirdi.” “
fakirdim Benٍ ” “
yoksuldum, Allah beni Muhammed Mustafa (s.a.v) ile zenginleştirdi.”
“ Ben köleydim, boynumda boyunduruk vardı, ama Allah beni
Muhammed Mustafa (s.a.v) ile özgürlüğüme kavuşturdu.”
Bu tabloya uzaktan şahit olan Hz. Ömer, topluluğa dönerek, ‘Benim de nesebimi öğrenmek
ister misiniz?’ dedi. ‘Evet’ dediler. ‘Ben de İslamoğlu Ömer’im. İslamoğlu Selman’ın kardeşiyim’
dedi.
5
Evet, aradan asırlar geçti… Ancak ne var ki insanlık, önce kardeşlikle tanışmasına rağmen
tarih boyunca pek çok kardeşlik ihlâllerine tanık oldu. Sayısız cinayet ve katliamlara şahit oldu.
İnsanların bitip tükenmek bilmeyen hırs, arzu ve tamahkârlıkları yüzünden pek çok savaşlar çıktı.
Kardeşlik duygusunun yerini kin, nefret, haset, öfke ve şiddet aldı...
Üzülerek ifade edelim ki bugün insanlık, Habil için gözyaşı dökerken, kimi coğrafyalarda
Kabil gibi davranmaya devam etmekte… Kardeşlik çeşmesini kurutan, merhamet duygusunu yok
eden bu acımasızlık, sayısız cinayet ve katliamlara, hatta savaşlara yol açtı ve açmaya da devam
ediyor...
Aziz Kardeşlerim,
Bizim medeniyetimizde Yaratıcı eksenli bir insan kardeşliği var… Bu, insan olarak, beşer
olarak aynı özden, aynı mayadan, aynı hamurdan, aynı çamurdan, aynı topraktan yaratılmış olmaktan
neşet eden kardeşliğimizdir.
Bizim bir de İslâm’dan kaynaklanan ikinci bir kardeşliğimiz var. Bizler aynı dini, aynı imanı,
aynı inancı, aynı değerleri paylaşıyoruz. Dünyada hangi coğrafyadan yaşarsak yaşayalım, ister
Sibirya'da, ister Asya'da, ister Avrupa'da. Aynı Allah'a iman ediyoruz, aynı Peygambere, Muhammed
Mustafa'ya ümmet olmuşuz. Aynı medeniyetin çocuklarıyız. Aynı kıyama duruyoruz, kıbleye
yöneliyoruz, aynı rükûa eğiliyoruz. Aynı secdeye kapanıyoruz.
Kur'an'ın ifadesi ile Allah bizi kardeş kıldı. “Mü’minler ancak kardeştirler”, buyurdu. Ancak
bu kardeşlik soy, sop, ırk, renk, dil, bölge ve asabiyet temelinde bir kardeşlik değildir. Çıkar temelinde
bir kardeşlik hiç değildir. Yüce değerler ve yüksek idealler etrafında bir kardeşliktir. İman ve takva
ekseninde bir kardeşliktir. İslâm kardeşliğidir.
Nasıl ki insan olmaktan kaynaklanan kardeşliğimizin bir hukuku ve bir ahlâkı varsa
Müslüman olmaktan kaynaklanan kardeşliğimizin de bir hukuku ve bir ahlâkı vardır. Müslümanlar,
aynı bütünün parçalarıdır. Aynı birin yansımalarıdır. Tevhid ile gelen vahdetin temsilcileridir.
Müslümanlar, aynı bedenin organları, aynı binanın tuğlaları gibidir. Müslümanlar, birbirlerine
hak bağı ile bağlıdır.
Değerli Kardeşlerim,
Bugün yüce dinimiz İslâm ve din kardeşlerimizin yaşadığı İslâm coğrafyası tarihin en zor
süreçlerinden geçiyor. Yüzyıldır akan kan ve gözyaşı son yıllarda artarak devam ediyor. Bugün İslam
dünyasında yaşananlar çocuklarımıza gelecek vaat etmiyor.
6
Kur’an bize ‘ancak müminler kardeştir’ diyor, ama bizler başkalarının ürettiği silahlarla
birbirimizi öldürüyoruz. ‘Allah'ın ipine sarılın’ diyor, bizler kardeşimizin cennete giden yolunu
kapatıyoruz.
Tarih boyunca selam ve eman yurdu olan medeniyet merkezlerinden ateşler yükseliyor. İlim
ve medeniyet coğrafyası olan İslam dünyası zulüm ve mazlumiyet coğrafyasına dönüştü… İslâm
diyarları, barışın, esenliğin ve huzurun diyarları olmaktan çıktı, fitnenin, düşmanlığın, şiddetin ve
savaşın diyarları haline geldi. İslâm ümmeti, tevhid, vahdet, birlik, beraberlik ve kardeşlik şuurundan
uzaklaştı, tefrika, ayrılık-gayrılık ve ayrımcılık girdabına düştü.
Milyonlarca insan yerinden yurdundan koparak göç ediyor. Akdeniz sadece mülteciler
mezarlığına değil, vicdan ve merhamet mezarlığına dönüştü.
Bu durum bizleri asla ümitsizliğe sevk etmesin! İslam dünyasında yaşananlar buradaki
Müslüman kardeşlerimizi ümitsizliğe sevk etmesin.
İslam her şeyden önce tevhid eksenli bir toplum inşa etmeyi bizlere emretmiştir.
Allah, çocuklarımızın yüreklerinden kıyamet sabahına dek Peygamber sevgisini almasın. Bizi
ümmet olma şuurundan mahrum bırakmasın…
Öyleyse bugün İslâm ümmeti olarak İslâm diyarlarını yeniden ilim, hikmet ve marifet yurduna
dönüştürmek için çalışmaya ihtiyacımız var. Bugün İslâm coğrafyasında yeniden barış ve esenliği,
merhamet ve şefkati, kardeşlik ve dostluğu, hak ve adaleti, ahlak ve fazileti egemen kılmaya
ihtiyacımız var. Birliğe, beraberliğe, yardımlaşmaya ve dayanışmaya ihtiyacımız var. İslâm’ın
medeniyetler inşa eden eşsiz ilkelerine yeniden sarılmaya ihtiyacımız var. Kur’an-ı Kerim’in rahmet
yüklü mesajlarına, Hz. Peygamberin çağlar üstü örnekliğine ihtiyacımız var. Bugün müminler
topluluğu olarak ümmet bilincini yeniden inşa etmeye ihtiyacımız var.
Kur'ân-ı Azîmüşşanda huzurunu kaybetmiş, Tevhid’den uzaklaşmış, vahdeti terk etmiş,
barıştan uzaklaşmış toplumlar için kullanılan bir ifade vardır:
“Bölük pörçük müslümana bakıp bakıp durdukça ben..
Yok mu diyorum Al-i İmran'da 103.yü bilen!103.yü bilen!..” (Ömer KARAOĞLU)
İşte rabbimiz buyuruyor:
ًء فا
“Hep birlikte Allah’ın ipine (dinine) sımsıkı sarılın! Parçalanıp bölünmeyin! Allah’ın size
olan nimetini hatırlayın! Hani sizler birbirinize düşmanlar idiniz de O, kalplerinizi birleştirmişti. İşte
7
O’nun bu nimeti sayesinde kardeşler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz
de O sizi oradan kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle apaçık bildiriyor ki doğru yola eresiniz.”
(Âl-i İmrân 3/103.)
Huzuru, barışı, tevhidi, vahdeti kaybetmiş toplumların hayat tarzı için Rabbimizin kullandığı
ifade ‘ateş dolu çukurların kenarında yaşamak…’
Din-i Mübin-i İslam, bütün insanlığı aynı zamanda bu ateş dolu çukurların kenarından
uzaklaştırmak için gelmiştir.
Ateş dolu çukura düşmemenin, bu tehlikeden kurtulmanın yolu, her şeyden önce müminlerin
kardeşliğinden geçmektedir. Bunun için kalpler arasında ülfetin sağlanması ve Cenâb-ı Hakk'ın
nimeti sayesinde kardeşler olduğumuzu bir kere daha hatırlamamız gerekmektedir.
Aziz Kardeşlerim,
Biz Müslümanların daima bir geçici ve küçük; bir de kalıcı ve büyük aidiyet ve
mensubiyetlerimiz olmuştur. Bir aileye, bir ırka, bir gruba, bir mezhebe, bir meşrebe, bir cemaate, bir
ideolojiye olan intisabımız ve mensubiyetimiz geçici, küçük mensubiyetlerimizdir. Asıl büyük aidiyet
ve mensubiyetimiz, İslâm ailesine olan mensubiyetimizdir. Önemli olan şairin “İntisâbım tâ
ezeldendir Cenâb-ı Ahmed’e” dediği gibi Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’ya (sas)
olan intisabımızdır.
Tarih boyunca Müslümanlar için en büyük tehlike, küçük mensubiyetleri kimliğe
dönüştürerek bu büyük mensubiyetin önüne geçirmeye kalkışmak olmuştur. Irkçılık, mezhepçilik,
meşrepçilik ve cemaatçilik üzerinden kardeşlik hukukunu çiğnemek ve bizi kardeş kılan değerleri
yok saymak, aslında Peygamber Efendimize olan intisabımızı hep gölgeleye gelmiştir.
Öyleyse Değerli Kardeşlerim!
On dört asır önce nasıl ki Efendimiz geldi parçalanmış yürekleri birleştirdi. Bugün de onun
sevgisi, bölünmüş, parçalanmış yürekleri birleştirsin.
Geliniz, tanımlamalarımızı ayrılık üzerine değil, yakınlık üzerine yapalım. Ayrıştıran değil
kaynaştıran olalım. Yaralayan ve karalayan değil, yakınlaştıran ve aydınlatan olalım.
Geliniz, Rabbimizin 'Gevşemeyin' diyen fermanını dinleyelim. Geliniz, Efendimizin
'Birbirinize nefret ve düşmanlık beslemeyin' diyen çağrısına kulak verelim. Geliniz, kardeşlik
misakımızı yenileyelim.
İstiklal şairimiz Mehmet Akif öyle diyordu, parçalanan, şan ve şevketi sönen, önce parçalanıp
sonra da yutulmaya çalışılan İslam âlemini şöyle dile getiriyordu:
8
“Bunu benden duydunuz ben ki evet Arnavudum…
Başka bir şey diyemem… İşte perişan yurdum!..
Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;
Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez
……………..
Sen! Ben! Desin efrâd, aradan vahdeti kaldır;
Milletler için işte kıyamet o zamandır.
……………
Eğer yürekleriniz aynı hisle çarparsa;
Eğer o his gibi tek, bir de gayeniz varsa;
Düşer düşer yine kalkarsınız, emin olunuz...
Demek ki birliği te´min edince kurtuluruz.
……………
Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;
Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!” (Mehmet Âkif ERSOY)
Birliğe çağıran, birlikte çoğalanlara selam olsun. Birlikte dirlik bulanlara, kardeş olmaya söz
verenlere, huzura ve barışa kendini adayanlara selam olsun.
Birlik kapısından girenlere selam olsun… Kimsenin diğerini ötekileştirmediği bir dünyaya
selam olsun… Hz. Davut gibi aynı sofrada aşını paylaşanlara, Hz. Musa gibi herkesi kucaklayanlara
selam olsun. Hz. İsa gibi kardeşini sevenlere, Hz. Muhammed gibi sevmeyi sevdirenlere selam olsun.
Son sözümüz duadır:
Ülkemizin, milletimizin birliği, beraberliği ve kardeşliği için, insanlığı yeniden yüceltmek
için, insanlığın yeniden dirilişi için hep birlikte gönül gönüle verip dualarımızı birleştirelim.
Amin’lerimizi birleştirelim
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder