pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: İSLAM
İSLAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSLAM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2021 Pazartesi

504-) TİMURTAŞ HOCA İSLAM VE MUHARREM AYI



504-) TİMURTAŞ HOCA İSLAM VE MUHARREM AYI
MUHARREM AYI VE AŞURE GÜNÜ

Haram Aylar


إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللَّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللَّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ أَنْفُسَكُمْ


“Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.”[1]

“Haram aylar” Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş yapılması ve kan dökülmesi yasak olan Kameri aylar demektir. “Haram aylar” nitelemesinin, bu aylarda yapılacak ibadetlere daha çok sevap, günahlara ise daha çok ceza verilecek olmasına dayandığı da ifade edilmiştir.


Bu aylardan Muharrem birinci, Recep yedinci, Zilkade on birinci ve Zilhicce de on ikinci aydır.

Hz. Peygamber Veda Haccı sırasında Mina’da irad ettiği hutbede şöyle buyurmuştur:


إِنَّ الزَّمَانَ قَدِ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ السَّنَةُ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ثَلَاثٌ مُتَوَالِيَاتٌ ذُوالْقَعْدَةِ وَذُو الْحِجَّةِ وَالْمُحَرَّمُ وَرَجَبُ مُضَرَ الَّذِي بَيْنَ جُمَادَى وَشَعْبَانَ


“İşte zaman, hakikaten Allah teala’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumu gibi bir devre girdi: Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haramdır ki; üçü birbirinin ardında Zilkade, Zilhicce Muharrem, biri de Cumâdâ ile Şa’ban arasındaki Receb’dir.”[2]

Muharrem Ayının Ayrıcalığı:


“Haram aylar” içinde Muharrem ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ayrıcalığı “Muharrem” adından da fark etmek mümkündür. Zira “muharrem” kelimesi, “haram kılınmış”, “hürmete layık” anlamlarına gelmektedir.


Bu aya verilen önem İslam kültür ve tarihi sürecinde de devam ede gelmiştir. Zira İslam Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif dini esaslarının devamı niteliğinde olması sebebi ile o geleneğin değerlerinin de sahibidir, dolayısı ile bu ayı değerli kılan tarihi olayları önemser.


Diğer yandan, İslam’ın zuhurundan sonra da Muharrem ayı, dini, sosyal ve tarihi önemi haiz olaylara sahne olmuştur. Bu durum Muharrem ayını, İslam kültürü açısından daha da ön plana çıkarmaktadır.


Muharrem Ayını önemli kılan özellikleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür:


Hicri Yılbaşı:


Muharrem ayı, 12 ay ve 355 gün olan kameri yılın ilk ayıdır. Adından da anlaşılacağı üzere, kameri yılda -güneşin değil- ayın hareketleri esas alınmaktadır. Hicrî tarih, Hz. Muhammed’in Mekke'den Medine'ye göç edişi ile başlar. Hicretin takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi Hz. Ömer devrinde olmuştur. Onun devrine gelinceye kadar, Araplar, düzenli bir tarih belirleme sistemine sahip değillerdi. Fil vakası gibi önemli olayları kıstas olarak benimsemişlerdi. Hz. Ömer devrinde, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl (Miladi 622) İslami takvimin başlangıç yılı olarak, Muharrem ayı da bu takvimin ilk ayı olarak kabul edildi.

2. Aşûre Günü (On Muharrem):


Bilindiği üzere Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde orada yaşayan ve Hz. Musa ile İsrailoğullarının, Firavunun zulmünden Aşûre günü kurtulduğunu söyleyen Yahudileri Hz. Peygamber yalanlamamış ve hatta bu yönde olumlu bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra tüm Samî dinlerde özel bir yere sahip görünen aşûre günü, Cahiliye Araplarınca da önemli kabul edilmiştir. Hatta Rasulullah’ın da peygamberlik öncesi ve sonrası dönemde bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere de rastlanır. Medine döneminde bu orucu Müslümanlara tavsiye ettiği bilinen bir husustur.

Muharrem Ayının Fazileti:


Rasulullah buyurdu ki:


أَفْضَلُ الصِّيَامِ، بَعْدَ رَمَضَانَ، شَهْرُ اللهِ الْمُحَرَّمُ، وَأَفْضَلُ الصَّلَاةِ، بَعْدَ الْفَرِيضَةِ، صَلَاةُ اللَّيْلِ


“Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’a izafetle (Allah’ın ayı denilerek) şereflendirilen Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır.”[3]





Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin "On geceye yemin olsun" mealindeki ikinci âyetinin tefsirinden öğrenmekteyiz.


Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in ilk on gecesi olduğu beyan edilmektedir.

Aşure Günü Orucu:


İbnu Abbâs anlatıyor: "Rasulullah Medine'ye gelince, Yahudileri Aşûre günü oruç tutar gördü. Onlara:


"Bu da ne (niçin oruç tutuyorsunuz)?" diye sordu. Yahudiler şöyle dedi:


يَوْمٌ صَالِحٌ نَجَّى اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ بَنِى إِسْرَائِيلَ مِنْ عَدُوِّهِمْ فَصَامَهُ مُوسَى


"Bu, hayırlı bir gündür. Allah, o günde İsrâiloğullarını düşmanlarından kurtardı. (Şükür olarak) Hz. Musa o gün oruç tuttu" dediler.


Rasulullah şöyle buyurdu:


أَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى مِنْكُمْ فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ


"Ben Musa'ya sizden daha layığım" buyurup o gün oruç tuttu ve Müslümanlara da tutmalarını emretti."[4]


Rasulullah’ın eşlerinden Hafsa anlatıyor:


اَرْبَعٌ لَمْ يَكُنْ يَدَعُهُنَّ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:صِيَامُ عَاشُورَاءَ وَالْعَشْرُ ثَلَاثَةُ اَيَّامٍ مِنْ كُلِّ شَهْرٍ وَالرَّكْعَتَيْنِ


"Dört şey var ki, Rasulullah (yaşadığı müddetçe) hiç bırakmadı: 1- Aşûre orucu, 2- (Zilhicce'den) on gün oruç, 3- Her aydan üç gün oruç, 4- Sabah namazından önce iki rek'at namaz."





Hz. Ali anlatıyor: Bir adam Rasulullah’a gelerek şöyle dedi:


Ya Rasulallah! Ramazan ayından sonra hangi ayda oruç tutmamı emredersiniz? diye sorduğunu işittim.


Hz. Peygamber şöyle buyurdu:


إِنْ كُنْتَ صَائِمًا بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ فَصُمُ الْمُحَرَّمَ، فَإِنَّهُ شَهْرُ اللَّهِ، فِيهِ يَوْمٌ تَابَ فِيهِ عَلَى قَوْمٍ، وَيَتُوبُ فِيهِ عَلَى قَوْمٍ آخَرِينَ


"Eğer Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan, Muharremi tut. Çünkü o, ALLAH Teâlâ'nın ayıdır. O ayda bir gün var ki, ALLAH Teâlâ o günde bir kavmin (İsrailoğullarının) tevbesini kabul etmiştir, diğer bir kavmin de tevbesini kabul eder."[5]


أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ سُئِلَ عَنْ صِيَامِ يَوْمِ عَاشُورَاءَ؟ فَقَالَ:


Resûlullah’a aşûre günü tutulan oruç soruldu;


Hz. Peygamber de şu cevabı verdi:


يُكَفِّرُ السَّنَةَ الْمَاضِيَةَ


"Geçmiş bir senenin günahlarına kefâret olur"[6]


******


Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki:


صِيَامُ عَاشُورَاءَ إِنِّى أَحْتَسِبُ عَلَى اللَّهِ أَنْ يُكَفِّرَ السَّنَةَ الَّتِى قَبْلَهُ


Aşûre orucunun önceki yılın günahlarına kefaret olacağını Allah(ın rahmetin)dan umarım.[7]


Aşure Orucunun Fazileti hakkında İmam Gazzali şöyle demektedir: "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir"


Aşûre günü oruç tutulması uygulaması, Ramazan orucunun farz kılınmasına kadar devam etti. Bakara, 183 âyeti inince Aşûre orucu isteğe bağlı hale geldi. Hz. Aişe bunu şöyle anlatıyor:


كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَ بِصِيَامِ يَوْمِ عَاشُورَاءَ فَلَمَّا فُرِضَ رَمَضَانُ كَانَ مَنْ شَاءَ صَامَ وَمَنْ شَاءَ أَفْطَرَ


“Resülullah (s.a.v.) Aşûre günü oruç tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, dileyen Aşûre günü oruç tuttu, dileyen tutmadı.”[8]


Aynı konuda yine Hz. Aişe’den gelen diğer rivayet de şöyledir:


كَانُوا يَصُومُونَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ قَبْلَ أَنْ يُفْرَضَ رَمَضَانُ وَكَانَ يَوْمٌ فِيهِ تُسْتَرُ الْكَعْبَةُ فَلَمَّا فَرَضَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ رَمَضَانَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ شَاءَ أَنْ يَصُومَهُ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ شَاءَ أَنْ يَتْرُكَهُ فَلْيَتْرُكْهُ


Ramazan orucu farz kılınmadan önce (Kureyşliler) Aşûre günü oruç tutarlardı. Aşûre günü, Kabe’nin örtüsünün değiştirildiği gündü. Allah Teâla Ramazan orucunu farz kılınca Resülullah (s.a.v.) ‘Dileyen Aşûre günü oruç tutsun, tutmak istemeyen de tutmasın’ dedi.”[9]


Aşure Orucunda Yahudilere Muhalefet:

Hz. Peygamber (s.a.v.) Muharrem ayının 9,10 ve 11. günlerinde oruç tutmayı ashabına tavsiye etmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:


صُومُوا يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَخَالِفُوا فِيهِ الْيَهُودَ صُومُوا قَبْلَهُ يَوْمًا أَوْ بَعْدَهُ يَوْمًا


Aşure günü oruç tutunuz. Ancak yahudilere muhalefet edin. Onun için ya bir gün öncesi veya bir gün sonrası da oruç tutun.[10]

Aşure Günü İkramda Bulunmak:

Rasulullah buyurdu ki:


مَنْ وَسَّعَ عَلَى أَهْلِهِ يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَسَّعَ اللهُ عَلَى أَهْلِهِ طُولَ سَنَتِهِ


Kim aşure günü ailesine cömert davranırsa, Allah da onun ailesine yıl boyunca cömert davranır.[11]

Aşure Günü Meydana Gelen Diğer Önemli Olaylar:


1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.


2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.


3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.


4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.


5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.


6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.


7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.


8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.


9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.


10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.

Aşure Günü Yapılan İşler:


Aşûre günü oruç tutmanın faziletine ilişkin sahih hadisler bulunmasına karşılık, o günde hububat karşımı aş (aşûre) pişirmek, sadaka vermek, mescitleri ziyaret etmek ve kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih habere rastlanmamaktadır.


Bununla birlikte, Müslüman Türklerin dînî halk geleneğinde önemli bir yer tutan aşûre, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere, daha sonraki günlerde de özel merasimle pişirilip dağıtılan tatlıya isim olmuş ve sosyal dayanışmaya önemli katkılarda bulunmuştur.


Çok eskiden beri devam eden aşûre aşı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilmiş, “aşûre testisi” adı verilen özel kaplarla da saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılmıştır.


Osmanlılar döneminde yeni yılın başlangıcı olması sebebiyle, bu ayda devlet erkanı, padişahın huzuruna çıkarak yeni yılı tebrik ettiği ve padişahın "Muharremiye" denilen hediyeler dağıttığı nakledilmektedir.
Aşure Tatlısı

Rivayete göre iman edenler sel felaketinden, tufandan kurtulduklarında azıklarını açtılar; buğday, nohut, fasulye vs. yiyecek maddelerinden karıştırarak pişirdiler... Pişirilen aş öyle bereketlenmişti ki, herkes doymuştu. Aradan nice bin yıllar geçmesine rağmen iman edenlerin kurtuluş günü, zaman içinde aşure denilen bir tatlı yaparak anılır ve yaşatılır oldu. Özellikle Müslüman milletimizin örf ve âdetleri arasında aşure tatlısı yaparak eşe dosta, konu komşuya ikram etme hususu vazgeçilmeyecek ölçüde yerleşmiştir. Her yıl 10 Muharrem'den başlayarak bir ay süre içinde köylüsü ile, kentlisi ile Müslüman aileler aşure sofralarında bir ara­ya gelerek Hz. Nuh'a inananların kurtuluşunu ve sapıkların acıklı akıbetini hatırlatırlar; bundan, kendilerine ders ve ibret çıkarırlar.

Hicri Takvim Uygulamasının Başlaması:

Hicretten on altı yıl sonra (638), dönemin halifesi Hz. Ömer'in emriyle Medine'de bir meclis toplanarak, tarih meselesine bir çözüm bulunması istendi. Hz. Ali'nin teklifi ve mecliste bulunanların kabulü ile Hz. Muhammed (a.s)'in hicreti, İslâm tarihine başlangıcı ve Muharremin de bu yılın ilk ayı olması kararlaştırıldı. Böyle bir uygulamanın konulmasına sebep olarak şu iki husus gösterilmektedir. Hz. Ömer devrinde ibraz edilen bir borç senedinde ödeme için vâde tarihi olarak gösterilen Şaban ayının, geçen yılın mı yoksa gelecek yılın mı olduğu kestirilememişti. Ayrıca aynı dönemde Basra valisi olan Ebu Musa el-Eş'arî'den gelen bir yazıda; Hilâfet makamından gönderilen kâğıtların hangisi önce hangisi sonra olduğu ve hangisinin hükmüyle hareket edilmesi gerektiğinin bilinmediği cihetle, bu sorunun acilen halledilmesi isteniyordu. Bu nedenlerle Hicret İslam tarihine başlangıç teşkil etmişti.



18 Mart 2021 Perşembe

476-) TİMURTAŞ HOCA ŞERİAT VE İSLAM



476-) TİMURTAŞ HOCA ŞERİAT VE İSLAM
İslam dini, diğer konularda olduğu gibi idari mekanizma hususunda da görüş belirtmiştir. Devlet yönetimi ile ilgili belli ilkeler koymuştur. Ayrıntı kısımlarda bu ilkelere bina edilerek uygulanır. Adalet, hukuk, insanların haklarını ihlal etmemek, devlet yönetimini kötüye kullanmamak vs. gibi ilkere sadık kalınmak suretiyle devlet yönetilmelidir.
Şeriat, İslam'ın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.
Doğru İslamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan, ama İslama uymayan bazı uygulamalar İslamiyete ve Müslümanlara zarar vermektedir.
Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.
Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.
Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!..
- Şeriat nedir, ne değildir?
Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi manalara geliyor.
İnsan, bir kavramı reddederken de kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.
En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.
Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:
Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve âyet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.
Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “âyet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.
Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:
“Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”
“Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”
Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:
1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.
2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.
3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.
4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.
5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.
6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.
Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:
“Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Teala'nın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”
Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:
1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.
2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.
3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.
4. Şeriat, din demektir.
Asrımızın büyük âlim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:
“Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”
Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.
1. “Küçük âlem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.
2. “Büyük insan” olan âemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.
3. Maddi âlemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.
Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için, bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.
Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.
Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”
- Şeriat nasıl yaşanır?
Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.
İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.
Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.
Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat manası, “Su membaından su almak için girilen yol.”
Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler:
"Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat meyvesi andan içerü."
Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.
Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.
Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:
“Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”
Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.
Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.
Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur. Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.
Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki manasıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.
İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.
İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.
Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.
İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.
İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.
Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.
İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor.
İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.
Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.
Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de:
“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56)
âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.
Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mümini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.
Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.
İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.
Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mümine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.
“Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulû'l-emirlerimiz düşünsünler.” (Bediüzzaman)
İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayri müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır.
Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mana ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.
Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece Müslim - gayrı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.
Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.
- Asrımızda Şeriat geçerli midir?
Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.
Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.
İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.
Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler.” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar:
“Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”
İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.
Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum.” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i sünnet âlimleri müttefiktir.
Çok dikkatli olmamız gerekiyor; İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.

17 Mart 2021 Çarşamba

463-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM FARKI



463-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM FARKI
Alimler, akide kitaplarında bu konuda uzun uzun konuşmuşlardır. Ancak bu işin özeti şu şekildedir: Şayet iki sözcüken biri tek başına kullanılırsa İslam dininin tümünü kapsar. Bu durumda İslam ile İman arasında fark olmaz.
Ancak bu iki sözcük bir arada zikredilirse; İmandan maksat gizli ameller amaçlanır; Allah'a iman, Allah'ı sevmek, ondan korkmak ve ihlaslı olmak gibi gibi kalbi ameller olur.
İslam ise: İmanla ile birlikte veya iman olmadan da açıktan görünen ameller anlamına gelir.
İbn Teymiye rahimehullah şöyle dedi: "İman" kelimesi, bazen salih amel veya İslamla birlikte kullanılmaz. Bazen de Cibril hadisinde olduğu gibi "İslam" kelimesi ile birlikte kullanılır. Aynı şekide Ahzab suresinin 35. Ayetinde "Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, Mü’min erkeklerle Mü’min kadınlar…..". geçmektedir. Ayrıca Hucurat suresinin 14. Ayetinde: " Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik (Müslüman olduk)” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Geçmektedir.
Madem İslam, İman ile zikredildi o zaman İslam; Kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat gibi görünen amelleri kapsar. İman ise Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman olarak bilinir.
Şayet İman tek başına zikredilirse o zaman İslamın salih amelleri de içine girer. Zira iman şubeleri hadisinde şöyle geçmektedir: "İman yetmiş küsür şubedir. En üstünü ve yükseği Lailahe illallah'tır. En düşüğü ise yoldan eziyet ve zarar veren bir şeyi kaldırmaktır." Mecmu el Fetava 7/13-15
Şeyh İbn Useymin rahimehullah şöyle dedi: "Şayet biri diğeri ile ele alınırsa o zaman İslam; açık olan teslimiyet, dil ile ikrar ve uzuvlarla amel kast edilir. Bunları kamil imana sahip olanlar da yapar zayıf imanlı da yerine getirebilir. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik (Müslüman olduk)” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bu İslam amelleri Münafıktan da ortaya çıkabilir görünüşte Müslüman olarak kabul edilirken içinden kafir olabilir.
İman ise kalbin ikrarı ve ameli olarak anlaşılır. Bu amel ise sadece gerçekten Mümin olan kimseden ortaya çıkar. Yüce Allah şöyle buyurdu: Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten Mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır." Enfal 2-4
Böylece İman'ın anlamı İslamın anlamından daha üstün bir anlama sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine her Mümin, Müslümandır ama her Müslüman Mümin değildir. Mecmu Fetava 4/92
Soruda geçen ayette bu anlama muvafıktır. Zira Lut aleyhisselamın ehli bir kere İmanla bir kere İslam'la nitelenmiştir. Buradaki İslam'dan kasıt açık görünendir. İman ise kalpte gerçek inaçtır. Yüce Allah ailenin tümünü zikrederken İslamla nitelendirdi çünkü Lut aleyhisselamın eşi de onun ehlindendir. Ve işin görünen tarafına bakılırsa o da Müslümandı ama içinden kafir idi. Ne zaman ki oradan çıkarılan ve kurtularılan kişilerden bahsedince Müminler olarak nitelemiştir. Orada (Lût’un yöresinde) bulunan mü’minleri çıkardık. Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık." Zariyat 35-36
İbn Teymiye rahimehullah şöyle dedi:
"Lut aleyhisselam'ın eşi münafıktı; içinden kafir, görünüşte ise eşiyle Müslümandı. Bu nedenle kamvin azabıyla azaplandırıldı. Şüphesiz bu durum Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'le birlikte olan münafıklar için de geçerlidir." Cemiul Mesail 6/221
İbn Teymiye şöyle devam etti: Bazı kişiler bu ayetteki İslam ve İman'ın aynı şey olduğunu görmüş ve diğer ayet ile zıtlık öne sürmüşlerdir. Ancak bu gerçeği yansıtmıyor. Şüphesiz bu ayet, diğer ayetle uyumludur. Çünkü yüce Allah o memlekette bulunan Müminlerin çıkarıldığını haber vermiştir. Bununla sadece bir Müslüman aile bulunmuştur. Çünkü Lut'un eşi bulunan evin içindeydi kurtarılan ve çıkarılanla birlikte değildi. Bilakis azap görenlerdendi. Her ne kadar görünüşe göre eşiyle birlikte aynı dinde ise de ancak gizliden kavminin dini üzerindeydi ve eşine hiyanet etmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: "Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denildi."Tahrim /10.
Şüphesiz onun hiyaneti dinde olup yatakta değildi. Bundan maksat Lut'un eşi Mümine değildi ve çıkarılarak kurtarılanlardan değildi. Böylece "Bulunan Mü’minleri çıkardık" ayetin kapsamına girmemiştir. Ancak Müslüman bir ailenin fertlerinde bir kişi olup içinde bulunuyordu. Bu nedenle yüce Allah şöyle buyurdu: "Zaten orada bir ev halkından başka Müslüman bulamadık."
Böylelikle Kur'ânın hikmeti ortaya çıkmıştır. Çıkarılma konusunda İmanı zikretti. Ama varlıkta ise İslamı zikretti. Mecmu el Fetava 7/472-474
En iyisini Allah bilir.

16 Mart 2021 Salı

462-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM KAVRAMLARI

 




462-) İMAN VE İSLAM KAVRAMLARI
İman-İslam Kavramlarının Farklılığı
İman ve islam sözcüklerinin hem kelime anlamı olarak farklılık arzetmesi
hem de birçok ayet ve hadislerde birbirinden farklı anlamlarda kullanılması,
düşünce sisteminde vahye öncelik veren itikadi mezhepleri bu kavramların özdeş
olmadığı fikrine yöneltmiştir. Özellikle Hucurât 49/14’te kalplerine henüz iman
girmediği gerekçesiyle iman iddiaları reddedilen bedevilere teslim olduklarını
ifade etmelerinin önerilmesi ve hadislerde iman ve islamın esasları olarak farklı
ilkelerin beyan edilmesi bu fikri desteklemiştir.
İman ve islam kavramlarının farklılığını savunanların söz konusu
kavramların kendi aralarındaki ilişkinin mahiyetini imanın tanımında amele yer
verip-vermemeleri belirlemektedir. Ameli imanın bir cüzü olarak kabul edenler
önceliği imana vererek imanı, amel; islam’ı ise kalbî tasdikle beraber yapılan ikrar
olarak tanımlarlar.43 “İslam zahirde, iman ise kalptedir.”44 rivayeti bu tanımı
doğrular mahiyettedir. Bu tanıma bağlı olarak imanda istisna ve artma/eksilme


43 Ahmed b. Hanbel, Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybâni, Kitabu’s-Sünne, Riyad 1996, s.
311, 335, 351; İbn Mende, Kitabu’l-İman, c. 1, s. 311-318; Kâdî Ebu Ya’lâ, Muhammed b.
Hüseyin b. Muhammed, Mesâilu’l-İman, Riyad 1410, s. 421-429; İbn Teymiyye, Ahmed b.
Abdulhalim b. Abdusselam Takıyyeddin, Mecmeu’l-Fetava, Kahire 1997, c. 7, s. 257.
44 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 134.
Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
112
mümkün iken, islam’da ise istisna ve artma/eksilme mümkün değildir.45 İmanı
sadece kalbî bir tasdik olarak kabul ederek onda amele yer vermeyenlere göre ise
öncelik islam’da olup, iman diğer esaslar gibi islam’ın esaslarından birisi, belki de
en önemlisidir. İslam’ın üzerine kurulduğu beş esası açıklayan hadislerde iman,
ibadetlerle birlikte islam’ın esaslardan birisi olarak kabul edilmiştir.46
İman tanımı içerisine ameli dahil eden Selefiyye, islam’ı ikrar olarak
tanımladığından iman ile islam’ı iki ayrı kavram olarak kabul eder. Ahmed b.
Hanbel’e göre iman, islam’dan farklı bir şeydir. İslam söz iken, iman ameldir. O,
bu görüşünü “Zina eden, mümin olarak zina etmez, hırsızlık yapan, mümin olarak
hırsızlık yapmaz, içki içen, mümin olarak içki içmez.” hadisi ile
delillendirmektedir.
47
İman ve islam’ı tanımlayan Cibril hadisi, bu kavramların farklılığını
savunanların en önemli argümanlarındandır. Hadis’e göre iman, Allah’a,
meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere
inanmak olarak; islam ise, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in
O’nun kulu ve resulü olduğuna şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak,
zekât vermek ve hacca gitmek olarak tanımlanmıştır.
48 Rivayette, Cebrail’in iman
ve islama yönelik sorularına verilen cevapların farklılık arz etmesi, söz konusu iki
kavramın birbirinden farklı ıstılahlar olduğunu ortaya koymaktadır.
İman ile islam kavramının özdeşliğini savunanların bu düşüncelerine delil
olarak ileri sürdükleri “Orada müminlerden kim varsa çıkardık. Zaten orada bir ev
(halkın)dan başka Müslüman da bulamadık.”
49 mealindeki ayet, İbn Teymiyye’ye
göre, bu düşüncelerini desteklemekten uzaktır. Aksine mezkûr ayet iman ile islam
kavramlarının farklılığını vurgulamaktadır. Zira Hz. Lut’un eşi görünüşte
kocasının dinine bağlı olup onun tarafında yer alır gibi davranıyor idi ise de,
aslında kabilesinin yanında ve onların dinine bağlı idi. Müminlerden olmadığı için
şehirden çıkarılıp kurtulanlardan değildi. Yani “Orada müminlerden kim varsa
çıkardık.” ayetinin kapsamına girmiyordu. Ancak Müslüman bir aileye mensup
olduğu için müteakip ayetteki “Zaten orada bir ev (halkın)dan başka Müslüman da
bulamadık.” ilahi ifadesindeki Müslüman olma vasfını taşımaktadır. Sonuç
itibariyle ayet ‘müslim’ ile ‘mümin’i birbirinden farklı göstermiştir.50
İmam Eş’ari’ye göre iman, kalbî tasdiktir. İslam ise hükme boyun eğmek,
emre tabi olmak ve teslim olmaktır. İslam, imandan daha geniş olup imanı
kuşatmaktadır.
51 Bu anlamda kişi her ne kadar Müslüman olsa da onun bu durumu
bir tasdikin sonucu “teslim olma” olmayabilir. İtaat ederek boyun eğenin itaat
ettiği şeyin doğruluğunu tasdik etmesi ya da etmemesi mümkündür. Kişinin


45 Kâdî Ebu Ya’lâ, Mesâilu’l-İman, s. 428-429.
46 Buhârî, İman, c. 1, s. 8; Müslim, İman, c. 1, s. 45.
47 Ahmed b. Hanbel, Kitabu’s-Sünne, s. 342, 352.
48 Buhârî, İman, c. 1, s. 18; Müslim, İman, c. 1, s. 36, 37; Tirmizi, İman, c. 5, s. 6-7; Nesâ’i, İman,
c. 8, s. 97-103; İbn Mende, Kitabu’l-İman, c. 1, s. 118, 312.
49 Zâriyât 51/35-36.
50 İbn Teymiyye, Mecmeu’l-Fetava, c. 7, s. 291-292.
51 el-Eş’ari, Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail, el-İbane an Usûli’d-Diyâne, Beyrut ty., s. 10.
İtikâdî Mezheplerde İman-İslam İlişkisi
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
113
islam’ı kabul etmesi, tasdik ve iman ile olmasa da o kişi Müslim adını alır. İman
ise daha özeldir ve zorunlu olarak islam’ı kabul etmeyi gerektirir. Bunun için her
mümin aynı zamanda müslimdir. Fakat her müslim, mümin değildir.52
Bakıllani’ye göre islam, teslim olmak ve itaat etmektir. İnsanın rabbinin
emirlerini kabul ederek onlara uyması ve O’nun için yaptığı her taat fiili, islamdır.
Kalbî tasdik anlamındaki iman ise islamın hasletlerinden sadece bir tanesidir.
Ayetlerle de sabit olduğu üzere53 iman, islam değildir.54
Râfizilere göre iman, Allah’ı, elçisini, imamı ve onlardan gelen her şeyi
bilmek ve ikrar etmektir. Bunları bilen ve ikrar eden hem Müslüman hem de
mümindir. Ancak ikrar etmekle birlikte haklarında bilgi sahibi olmayanlar
Müslüman olmakla birlikte mümin değildirler.
55 Görüldüğü üzere iman ve islam
kavramlarının farklılığını benimseyen Rafizilerin, bu ayırımda temel kriterleri
bilgi sahibi olmaktır. Ancak tasdik içermeyen bilginin iman olması mümkün
değildir. Bilgi kişiyi imana sevk eden araçların başında gelmekle birlikte tek
başına iman olamaz. Zira, Ehl-i kitap Hz. Peygamber’i kendi çocukları gibi
bilmelerine rağmen56, bu bilgileri onları tasdike sevk etmediği için iman sahibi
olarak kabul edilmemişlerdir. Bu sebeple bilgiyi, mümin ile Müslüman arasındaki
farkın dayanağı olarak kabul etmek doğru değildir.
İman ile islam kavramlarının hem lügat açısından hem de muhteva
açısından farklı olduğunu savunanlar bu kavramların kendi aralarında birbirlerine
üstünlükleri noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları imanın islam’dan daha üstün
ve kapsayıcı olduğunu savunurken, diğerlerine göre ise islam, imandan daha
üstündür.
2.1. İman, İslam’dan Üstündür
İmanın, islam’dan üstünlüğü konusunda başlıca iki delil ileri sürülmüştür.
Bunlardan ilki, Hucurât 49/14 ayetinde iman iddiasında bulunan bedevilerin bu
iddialarının reddedilerek islam olduklarını ifade etmelerinin belirtilmesidir. Diğeri
ise Hz. Peygamberin bir uygulamasıdır. Sa‘d b. Ebi Vakkas’ın (55/764)
anlattığına göre Resulullah’a bir grup insan gelerek ganimetten pay istediler. O,
birisi hariç gelenlerin hepsine verdi. Bunun üzerine Sa‘d: “Ey Allah’ın Resulü!
Onların hepsine verdin, sadece birini ayırdın. Allah’a yemin ederim ki o,
mümindir.” deyince Resulullah, “Hayır o Müslümandır.”, cevabını verdi.
57 Bu
hadiste mümin ganimette hak sahibi iken, Müslümanın aynı hakka sahip
olmaması, imanın islama üstünlüğünü açıkça göstermektedir.


52 el-Bâkıllânî, Kâdî Ebu Bekir Muhammed b. et-Tayyib, Kitabu’t-Temhidu’l-Evâil ve Telhisu’dDelâil, Beyrut 1987, s. 392.
53 Hucurât 49/14.
54 el-Bâkıllânî, et-Temhid, s. 392.
55 Eş’ari, Makalatu’l-İslamiyyin ve İhtilâfu’l-Musallin, Beyrut 1995, c. 1, s. 125.
56 Bakara 2/146.
57 Buhârî, İman, c. 1, s. 12; Müslim, İman, c. 1, s. 132; Nesâi, İman, c. 8, s. 103-104; İbn Ebi
Şeybe, Kitabu’l-İman, s. 24; İbn Mende, Kitabu’l-İman, c. 1, s. 316.
Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
114
İbni Teymiyye’ye göre Cibril hadisinde de belirtildiği üzere dinin ihsan,
iman ve islam olmak üzere üç derecesi vardır. Bunların en yücesi ihsan, ortası
iman, bidayette ise islam gelir. Her muhsin mümindir, fakat her mümin muhsin
değildir. Aynı şekilde her mümin Müslüman iken, her Müslüman da mümin
değildir. Bu anlamda iman, islam’dan daha yüksek ve şümullü bir kavramdır. Zira
islam, itaat fiilleri anlamına gelmektedir. İtaat fiilleri olarak amel, imana dahil
olduğu için iman, islam’ı kapsamaktadır. İslam, imanın bir bölümüdür.
58
Başlangıçta genel anlamda imanın hakikatlerini bilmeden islamı kabul
etme söz konusu olduğu için islama girme hususunda herkes eşit iken aynı durum
iman için geçerli değildir. Zira iman umûmî, islam ise hususidir. İman bir daire
olarak kabul edildiğinde, islam onun içerisinde daha küçük bir dairedir. Yani
islam, iman’ın bir bölümüdür. İman; tasdik, ikrar ve ameldir. Bu sebeple itaat
fiilleri anlamına gelen islam, imanın sadece ameli yönünü ifade eder.
İbni Teymiyye, semantik teorisinden yola çıkarak iman ve islam
kavramlarının ayet ve hadislerde farklı anlamlarda kullanılmasını açıklamaya
çalışır. Bu teoriye göre bir terimin tek başına mutlak kullanımı ile başka terimlerle
bağlantılı bir şekilde kullanılmasında -kendileriyle kastedilen anlam bakımındanfarklılıklar vardır. Benzer şekilde iman terimi de ayet ve hadislerde bazen tek
başına,
59 bazen de islam60 ve salih amellerle61 bağlantılı olarak kullanılmıştır. Bu
kullanımların ilkinde yani iman, herhangi bir sınırlama olmaksızın mutlak bir
şekilde kullanıldığında, kelime doğal ve en geniş anlamında anlaşılmalıdır. Bu
kullanım tarzıyla iman tanımının içine islam ve salih amellerin tamamı girer. Bu
anlamda iman, kalbî tasdikle birlikte bu tasdikin gereklerine uygun hareket etmeyi
kapsamaktadır. İmanın şubelerine ilişkin hadisler,
62 imanın bu kullanımının en
güzel örneğini teşkil etmektedir. İman ve islam birlikte kullanıldığında ise bu
kavramların anlam sahası sınırlanmaktadır. Bu kullanımda iman; Allah’a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe kalben inanmak iken,
islam zahirî ameller olarak; Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in risaletine
şehadet, namaz, zekât, oruç ve hac’tır. “İslam zahirde, iman ise kalptedir.”63 hadisi
bu ikinci tarz kullanımı açıklar mahiyettedir.64 Sonuç itibariyle İbn Teymiyye’ye
göre tüm kullanım şekillerinde iman ve islam kavramları birbirinden farklı
anlamlar taşımakla birlikte herhangi bir sınırlama olmaksızın kullanıldığında
iman, islamı kapsamaktadır.
Genel anlamda kullanıldığında kalbî tasdik, ikrar ve amel anlamına gelen
iman, hem yeni dine teslim olmak anlamında hem de imanın zahirî tezahürü


58 İbn Teymiyye, Mecmeu’l-Fetava, c. 7, s. 8.
59 Ahzâb 33/35.
60 Hucurât 49/14; Zâriyât 51/35-36.
61 Bakara 2/277.
62 ‘İmân yetmiş küsur veya altmış küsur şubedir. Bunların efdali ‘La ilahe illallah’ demek, ednası
ise yoldan zahmet verecek şeyi gidermektir. Hâyâ da imanın bir şubesidir’. Hadisin farklı
varyantları için bak. Buhârî, İman, c.1, s. 8; Müslim, İman, c. 1, s. 63; Tirmizi, İman, c. 5, s. 10;
İbn Mace, Mukaddime, c. 1, s. 22; Ebu Davud, Sünnet, c. 5, s. 56; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
2, s. 414, 445; Nesai, İman, c. 8, s. 110.
63 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 134.
64 İbn Teymiye, Mecmeu’l-Fetava, c. 7, s. 13-14, 103-105.
İtikâdî Mezheplerde İman-İslam İlişkisi
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
115
anlamında islamdan daha kapsamlı ve umumidir. Çünkü, iman olmaksızın islamın
varlığı mümkündür. Fakat aksi durum söz konusu olamaz. Zira iman bulunduğu
sürece bu imanın pratik boyutu olan islam da zorunlu olarak vardır. İmanın
olduğu yerde islamın olmaması muhal ve çelişkidir.
2.2. İslam, İman’dan Üstündür
İmanın kalpte, islamın ise fiiliyatta olduğu inancı bu iki kavramın
farklılığını savunan bir grubu, islam’ın daha üstün ve umumi olduğu düşüncesine
sevk etmiştir. Kalbî olması nedeniyle sadece Allah tarafından bilinen iman,
özelken; davranışlarla kendini gösteren islam ise daha geneldir. İmanı; marifet,
ikrar ve amel olarak tanımlayan Hammad b. Zeyd, imana hususi, islam’a ise
umumi bir içerik yükleyerek bu iki kavramın arasını ayırmaktadır. Bu durum
rivayetlerde iç içe geçmiş iki daire ile anlatılmıştır. İslam geniş bir daire iken
iman, bu dairenin içerisinde daha küçük bir dairedir. “Zani, mümin olarak zina
etmez, hırsız, mümin olarak hırsızlık yapmaz, içki içen, mümin olarak içmez.”65
hadisi bu düşünceyi destekler mahiyette yorumlanmaktadır. Buna göre kişi bu
fiilleri işlediği zaman iman dairesinden çıkarak islam dairesine geçiş
yapmaktadır.66
Eşari’ye göre islam, imandan daha geniş ve kapsamlı olduğu için ihtiva
ettiği bütün esaslarıyla islam, iman değildir.67 Yani islam, imana ilaveten başka
şeyleri de ihtiva eder. Bakıllani’ye göre islam, iradeyi terk, inkiyad ve teslim olma
demektir. Yani kişinin Rabbine teslim olduğu ve emrine uygun olarak yerine
getirdiği her taat islam’dır. Kalbî tasdik olan iman ise islam’ın yalnızca temel
öğelerinden biridir. İman, islam’ın esaslarından birisi olduğu için islam, imanı
ihtiva etmektedir.
68
İslam kavramı, imanı kapsadığı için her Müslüman zaruri olarak
mümindir. Müslüman olmak için öncelikle mümin olmak gereklidir. Ancak her
mümin zorunlu olarak Müslüman değildir. Müslüman olabilmek için imana ilave
olarak başka özelliklerinde bulunması gerekir. Mesela ibadet görevlerini yerine
getirmeksizin sadece inanan kişi mümin olmakla birlikte Müslüman sıfatına layık
değildir.
69 Ancak bir anlamda iman, kalbin teslimiyeti demektir. Bu anlamdaki bir
iman sahibi zahirî amellerde bulunmamış olsa bile kalbin fiilleriyle Allah’a itaat
etmiş sayılacağından hem mümin hem de Müslümandır.
Gazzali’ye göre dinî terminolojide iman ve islam kavramlarının üç farklı
şekilde kullanımı söz konusudur:


65 Buhârî, Mezalim, c. 3, s. 107, Eşribe, c. 6, s. 241, Hudud, c. 8, s. 13, 15; Müslim, İman, c. 1, s.
76-77; Tirmizi, İman, c. 5, s. 15; Darimi, Eşribe, c. 2, s. 439; Nesâi, Eşribe, c. 8, s. 313; Ahmed
b.Hanbel, Müsned, c. 2, s. 317; c. 6, s. 139.
66 Ahmed b. Hanbel, Kitabu’s-Sünne, s. 311, 342, 352.
67 Eş’ari, el-İbâne, s. 10.
68 Bakıllâni, et-Temhid, s. 392.
69 Izutsu, İslam Düşüncesinde İman Kavramı, s. 80.
Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
116
a. Aynı anlamı ifade etmek üzere eş anlamlı olarak kullanımı: “Orada
müminlerden kim varsa çıkardık. Zaten orada bir ev (halkın)dan başka Müslüman
da bulamadık.”70 ve “Musa dedi ki: “Ey kavmim, eğer Allah’a inandıysanız,
gerçekten Müslüman insanlar iseniz, O’na dayanın.”71 ayetlerinde iman ve islam
kelimeleri aynı anlamı ifade etmektedirler.
b. Zıt anlamlı kullanımı: “Bedeviler, ‘İman ettik.’ dediler. De ki: “Siz
iman etmediniz, fakat “İslam olduk” deyin. İman sizin kalplerinize henüz
girmedi.”
72 ayetinde imandan kalbî tasdik murat edildiği için, iman iddiasında
bulunan bedevilere, zahirde teslim olmaları dikkate alınarak “teslimiyet
gösterdik.” demeleri tavsiye edilmiştir.
c. Ayrı anlamları ifade etmek üzere iç içe (mütedâhil) kullanımı: Gazzali,
bu tür kullanım için hadislerden delil getirmektedir. “Hz. Peygamber’e soruldu:
“Hangi amel daha üstündür?” “İslam”, dedi. Sonra, “Hangi islam üstündür?” diye
soruldu. “İman”, diye cevap verdi.” Burada iman ve islam kavramları farklı
anlamlarda kullanılmakla birlikle islam, imanı kapsayacak şekilde kullanılmıştır.73
Gazzali’ye göre bu üç farklı kullanımdan iman ve islam kavramlarının
lügat anlamlarına en uygun seçenek üçüncüsü, yani islam’ın imanı kapsayacak
şekilde kullanılmasıdır. Zira sözlük anlamı itibarıyla iman, sadece kalp ile yapılan
tasdikten ibarettir. İslam ise inat ve yüz çevirmeyi terk ederek kalp, lisan ve
amelle yani hem zahiri hem de batıni olarak teslimiyet ve boyun eğmedir. İman
hususi iken, bütün teslimiyet türlerini kapsaması bakımından islam, umûmidir.
Ancak iman, islam’ın en şerefli cüzüdür. Buna göre kalbî tasdik anlamında iman
mevcut ise bu tasdikin meyvesi ve sonucu olarak teslimiyet yani islam da
mevcuttur. Fakat teslimiyet olduğunda her zaman tasdik mevcut olmayabilir.
74
İman ve islam kavramlarının farklılığını kabul etmekle birlikte imanın
sadece kalbî tasdik olarak kabul edilmesi ve amellerin imana dahil edilmemesi
düşüncesi zorunlu olarak islamın imandan daha üstün olduğu ve imanı kapsadığı
düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Çünkü iman sadece kalbin tasdiki iken İslam, hem
batıni hem de zahiri olarak teslimiyet demektir. Bu anlamda iman, islamın
esaslarından bir tanesidir ve islamın imandan başka esasları da vardır. Ancak
imansız itaat fiillerinin hiçbir anlamı olmayacağından İslam’ın üstünlüğü içerdiği
imandan kaynaklanmaktadır. Allah katında gerçek Müslüman, amelsiz müminden
daha üstündür. Diğer yandan dünya hayatında her Müslüman gerçek anlamda
mümin olmayabilir. Münafıklar, görünüşte Müslüman olmakla birlikte gerçekte
imandan çok küfre yakındırlar.
İleri sürülen deliller incelendiğinde bu yaklaşım farklılıklarının daha çok
hadislerden kaynaklandığı görülmektedir. Kur’an’da imanın esas olduğunda şüphe


70 Zâriyât 51/35-36.
71 Yûnus 10/84.
72 Hucurât 49/14.
73 Gazzali, Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed et-Tûsi, İhyâu ‘ulûmi’d-din, Kahire ty., c. 1, s.
115-116; Murat Sülün, Kur’an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, İstanbul 2005, s. 441.
74 Gazzali, İhyâ, c. l, s. 205.
İtikâdî Mezheplerde İman-İslam İlişkisi
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
117
yoktur. Kur’an’a göre her mümin, Müslüman iken her Müslüman, mümin
olamayabilir.
Sonuç
İslam ve iman kavramlarının özdeş olup-olmaması meselesi, itikâdî
mezhepler nezdinde önemli tartışma konularından birisini oluşturmaktadır.
Mezkûr kavramların özdeşliğini savunanlar, kavram olarak farklı anlamları ihtiva
ettiklerini kabul etmekle birlikte pratikte aynı şeye delalet ettiğini iddia
etmektedirler. Yani bu iki kavram aynı şey olmamakla birlikte birbirinden çok
farklı da değillerdir. Ancak birbirlerinden öyle ayrılmazlardır ki biri olmadan
diğeri de olmaz. Onlar, bir şeyin içi ve dışı gibidir. Farklılığını savunanların temel
argümanını ise ayet ve hadislerde bu iki kavramın farklı anlamlarda kullanılması
oluşturmaktadır.
Konu hakkında itikadî mezheplerin sahip oldukları farklı fikirlerin en
önemli nedeni ayet ve hadislerde söz konusu kavramların farklı anlamlarda
kullanılmış olmasıdır. Öncelikle yaklaşık yirmi üç yıl süren vahiy sürecinde yeni
dini kabul edenlerin kabul gerekçeleri farklı farklı olmasına rağmen hepsi
Müslüman olarak kabul edilmişlerdir. Müslüman topluluğu içerisinde çoğunlukla
hakiki anlamda iman edenler olduğu gibi münafık olanlar ya da öldürülme
korkusu, ganimet elde etme arzusu veya Medine dönemindeki gibi güçlü/zengin
Müslüman toplumunun yanında olma gibi gerekçelerle teslim olanlar da
bulunmaktadır. Risaletin Mekke ve Medine dönemlerinde Müslümanların sosyal,
siyasi ve ekonomik durumlarının farklılık arzetmesinin doğurduğu bu gerekçeler,
kullanılan lafızlarla kastedilen anlamların farklılık arzetmesini doğurmuştur. Bu
süreçte iman ve islam kavramları bazen eş anlamlı, bazen zıt anlamlı, bazen de
biri diğerini kapsayacak şekilde iç içe kullanılmıştır.
Konu hakkında yapılan tartışmalarda iman ve islam kavramlarının birlikte
zikredildiği Hucurât 49/14 ayetine sıklıkla başvurulmaktadır. Bu kavramlardan ne
murat edildiğinin sağlıklı bir şekilde ortaya konulabilmesinde ayetin sebeb-i
nuzûlü bize yol gösterici mahiyettedir. Ayet ganimet arzusuyla İslama giren Beni
Esed b. Huzeyme kabilesi hakkında nazil olmuştur. Rivayet olunduğuna göre bu
kabile bir kıtlık senesinde yardım beklentisiyle Medine’ye gelerek iman ettiklerini
ifade etmişlerdir. Ancak, henüz kalplerinde iman gerçekleşmediği gerekçesiyle
“İman ettik.” ifadesinden men edilerek, “İslam olduk.”, yani “Muharebeyi terk
ederek silm’e girdik.” demeleri tavsiye edilmiştir. Çünkü iman, yalnız dil ile
ikrardan ibaret değil, yürekten sevgi ile bağlılık ve itminana yakın tasdiktir.75
Sebeb-i nuzûlde de görüldüğü üzere söz konusu olayda iman gerçekleşmemiş,
ancak yeni dinin otoritesini kabul etme anlamında islam’a girme meydana
gelmiştir.

461-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM

 




461-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM

İMAN-İSLÂM İLİŞKİSİ

İslâm sözlükte, "itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak" anlamlarına gelir. Terim olarak, "yüce Allah'a itaat etmek, Hz. Peygamber'in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek" demektir.

Kur'ân-ı Kerîm'de iman ile İslâm, bazan aynı bazan farklı anlamda kullanılmıştır. İman ile İslâm aynı anlamda kullanılırsa bu durumda İslâm kelimesi, İslâm'ın gerekleri olan hükümlerin dinden olduğuna inanmak, İslâm'ı bir din olarak benimsemek ve ona boyun eğmek mânasına gelir. İslâm çok geniş bir kavramdır ve teslimiyet demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur. Ya kalben olur ki, bu kesin inanç demektir. Ya dille olur ki, bu da ikrardır. Ya da organlarla olur ki, bunlar da amellerdir. İşte İslâm'ın üç şeklinden biri olan kalbin teslimiyetine ve bağlılığına iman denilir. Şu âyette iman ile İslâm aynı anlamda kullanılmaktadır: "...Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin" (en-Neml 27/81). Eğer iman ile İslâm aynı anlamda kullanılırsa, o zaman her mümin müslimdir, her müslim de mümindir.

İman ile İslâm'ın farklı kavramlar olarak ele alınması durumunda her mümin, müslim olmakta, fakat her müslim, mümin sayılmamaktadır. Çünkü bu anlamda İslâm, kalbin bağlanışı ve teslimiyeti değil de, dilin ve organların teslimiyeti, belli amellerin işlenmesi demektir. Bu durumda İslâm daha genel bir kavram, iman daha özel bir kavram olmaktadır. Meselâ münafık, diliyle müslüman olduğunu söyler, buyrukları yerine getiriyormuş izlenimi verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, dünyada müslümanmış gibi gözükebilir. Şu âyet-i kerîmede iman ile İslâm ayrı kavramlar olarak geçmektedir: "Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi..." (el-Hucurât 49/14).

454-) İSLAM EŞYA VE AHİRET



454-) İSLAM EŞYA VE AHİRET
Âhiret, evvelin mukabili ve “son” mânasındaki âhirin müennesi olup Kur’an’da 110 yerde geçer. Bunun yirmi altısında müzekker ve el-yevm kelimesine sıfat şeklinde el-yevmü’l-âhir (son gün), dokuzunda dâr ile sıfat veya isim tamlaması halinde ed-dârü’l-âhire, dârü’l-âhire (son ikamet mahalli), birinde en-neş’etü’l-âhire (ikinci yaratılış, son hilkat) tarzında, elli yerde de dünya ile (ikisinde dünya mânasındaki ûlâ ile) mukabele edilmiş olarak zikredilir. el-Âhirenin, yalın olarak kullanıldığı yerlerde de ed-dârü’l-âhire tamlaması mânasında olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı üzere âhiret mefhumu ile dünya mefhumu arasında sıkı bir münasebet vardır. Âhiret dünya hayatını takip eden, ona benzer fakat daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir.

Âhiret Hayatının Varlığı. Âhiret inancı, iptidai kavimler dahil, tanrının varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde mevcut olmakla beraber, ölümden sonraki bu hayatın mahiyeti ve tasviri hakkında birbirinden farklı görüşler benimsenmiştir. Eski Ahid’de dünya hayatından sonra ruhun ölmezliğine ve dünyada işlenen günahların tesbit edildiğine işaretler bulunduğu gibi ölümden sonra Allah’ın görüleceği, yapılan amellere karşılık verileceği de ifade edilir (bk. Eyüb, 14/14-22, 19/25-29; Daniel, 12/2). Bununla beraber Matta İncili’nde (22/23-30), Sadûkī mezhebine bağlı yahudilerin Hz. Mûsâ’dan naklettikleri bir meseleyi tartışma konusu yaparak âhireti inkâr fikrine meylettiklerinden bahsedilir. Yeni Ahid’de âhiret ve mücâzat inancı açık bir şekilde mevcuttur (bk. Matta, muhtelif bablar; Markos, 12/18-27; Luka, 20/27-38). Kur’an’da Hz. Nûh, İbrâhim, Yûsuf, Mûsâ, Îsâ ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akîdesini telkin ettikleri ifade edildiği gibi (bk. Yûsuf 12/101; Meryem 19/33; Tâhâ 20/55; eş-Şuarâ 26/81-102; Nûh 71/17-18), Allah’a ve âhiret gününe inanan yahudi, Nasârâ ve Sâbiîler’in kurtuluşa erecekleri beyan edilmekte (bk. el-Bakara 2/62; el-Mâide 5/69) ve “kendisinden önceki ilâhî kitapları doğrulayıcı” olarak gönderilen Kur’an’ı âhirete inananların kabul edeceği haber verilmektedir (bk. el-En‘âm 6/92). Kur’ân-ı Kerîm’den önceki semavî kitapların gerek otantik gerekse apokrif kabul edilen nüshalarında âhiret inancına yer verilmekle beraber, konu hiçbir zaman Kur’an’daki kadar açık ve müessir bir şekilde ifade edilmiş değildir. Bundan dolayı, E. Rosenthal tarafından ileri sürüldüğü gibi, İslâm âhiret inancına ait malzemenin Yahudilik ve Hıristiyanlık’tan alınmış olması ihtimal dahilinde değildir (bk. Judaism and Islam, s. 17-18). Semavî dinlerin temel esaslarından birini oluşturan âhiret inancının bazı noktaları arasında bir benzerliğin veya paralelliğin bulunması tabiidir. Çünkü hepsinin kaynağı ilâhî vahiydir. Şayet Kur’an’dan önceki ilâhî kitaplar tahrife uğramasalardı muhakkak ki söz konusu benzerlikler daha büyük çapta olacaktı.

Kur’ân-ı Kerîm’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak âhiret akîdesi işlenmekte (bk. Gazzâlî, IV, 516-517; Zebîdî, X, 462-465), konuyla ilgili âyetler hem Mekkî hem de Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak müminin ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın, özellikle insanın yaratılışından, evrenin idare edilişinden ve hayatın akışından bahseden âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır (bk. Mülk, İnsân, Mürselât, Nebe’, Nâziât, Târık, A‘lâ sûreleri). Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence”, bir “süs ve övünüş”tür; “mal, evlât ve nüfuz yarışı”dır. Netice itibariyle o geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat âhiret hayatıdır, huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir (bk. el-Ankebût 29/64; el-Mü’min 40/39; el-Hadîd 57/20). Her ne kadar ölüm geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay ise de imanlı gönüller için fânilikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir vasıtadır. Nitekim birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak, sevdiğine kavuşmak” anlamındaki likā (likāullah, likāü’l-âhire) kelimesiyle ifade edilmiştir (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “liḳāʾ” md.). Aynı noktaya temas eden bir başka âyette de Allah’ın dostları olduklarını ileri süren yahudilere şöyle hitap edilmiştir: “Eğer samimi iseniz ölmeyi temenni edin” (el-Cum‘a 62/6). Gerçi insan, yaratılış itibariyle yaşama sevincine sahiptir ve ondaki bu duygu hayat mücadelesinin en önemli güç kaynağını teşkil etmektedir. Bu sebeple ölüm tabii olarak ürkütücü bir şeydir. Ancak asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına inananlar, ölümün ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken âdeta bu yeni hayatın özlemini duyarlar. Kütüb-i Sitte’de yer alan bir hadise göre Hz. Peygamber, “Kim Allah’a kavuşmayı arzu ederse Allah da ona kavuşmayı ister; kim Allah’a kavuşmayı istemezse Allah da ona kavuşmayı istemez” buyurmuş, yanında bulunanlar, “Hiçbirimiz ölümü hoş karşılamayız” deyince sözlerine şöyle devam etmiştir: “Durum sandığınız gibi değil. Gerçek şu ki, mümin olan bir kimsenin son nefesleri yaklaşınca Allah’ın hoşnutluğu ve lutuflarıyla müjdelenir; artık ona göre Allah’a kavuşmaktan daha sevimli bir şey bulunamaz” (Buhârî, “Riḳāḳ”, 41; Müslim, “Ẕikir”, 14, 16-18).

Fahreddin er-Râzî’ye göre âhiret konusunun aklî ve naklî olmak üzere iki yönü vardır. İnsan vücudunun ve içinde yaşadığımız kâinatın fâni olduğunu, öldükten sonra tekrar dirilmenin de imkân dâhilinde bulunduğunu kabul etmek konunun aklî yönünü, kıyametin nasıl kopacağı ve âhiret hayatının nasıl başlayıp devam edeceği hususu ise naklî yönünü oluşturur (bk. Mefâtîḥu’l-ġayb, I, 8). İlk dönemlerden itibaren filozoflar da eskatoloji ile meşgul olmuşlardır. Onların konuyla ilgilenmesi inanç açısından değil, yaratılış felsefesi, ahlâk anlayışı ve ruhun ölmezliği açısındandır. Âhiret hayatı beş duyunun idrakleriyle sınırlı bulunan pozitif ilimlere konu teşkil etmez. Bu sebeple onunla ilgili olarak ilim adına kesin bir şey söylemek mümkün değildir. Ne var ki ilim adamı da düşünen ve duyan bir insandır. Şahsî temayülleri ve ilmî yorumları sonunda âhiret konusunda müsbet veya menfi bir kanaate varabilir.

Kur’ân-ı Kerîm’in âhireti ispat metodu, “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır. Düşünen her insanın sormaya mecbur olduğu bu sorunun birinci kısmında materyalist izahı benimsemeyen, kendisine ve içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse, söz konusu sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı Allah’a imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte zikredilmek suretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna dikkat çekilmiştir. Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının daha sonraki devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip tabiatın en mükemmel varlığı haline gelir. Ondaki ruhî ve fikrî gelişme devam ederek kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın, iyi düşünmeden, ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden korkması veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O halde daha mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını benimsemek insanın tabii yaratılışında bulunan bir özelliktir. Ancak dünya hayatının cazibesi, kişinin fıtratındaki ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de âhireti inkâr etmenin bu gayri tabiiliğine şöyle işaret edilmektedir: “İyi bilin ki Allah’ın lâneti, kişileri Allah yolundan döndüren, onu eğriltmek isteyen ve âhireti inkâr eden zalimlerin tepesinedir” (Hûd 11/18-19).

Genel olarak insandaki fıtrî özelliklerden biri de adalet duygusudur. Dünyanın hiçbir yerinde ve hiçbir dönemde sürekli olarak adaletin hâkim olduğunu söylemek mümkün değildir. Haksızlığı görüp de derinden rencide olan insan büyük bir hesap gününün gerçekleşeceğine inanmak ister. İyi ile kötünün, zalim ile mazlumun hesaplarının görüleceği o gün Kur’an’ın ilk sûresinde yevmü’d-dîn (amellere karşılık verileceği gün) diye vasıflandırılmış ve bu sûrenin beş vakit namaz içinde okunması emredilmiştir. Kur’an’da kıyametin daha çok, adalet ve hesap verme mefhumlarıyla birlikte tasvir edilmesi de bu gerçeğin bir başka şekilde ifadesi sayılmalıdır.

Kâinatın akıllara durgunluk veren bir incelik ve âhenk içinde kuruluş ve işleyişi öteden beri düşünürlerin ilgisini çekmiş, tabiat ilimlerindeki gelişmelerden sonra ise bilginlerin bu konudaki duyguları hayranlığa dönüşmüştür. Kur’ân-ı Kerîm’de, insanın da bir parçasını teşkil ettiği kâinatın gayesiz yaratılmadığı (bk. el-Enbiyâ 21/16; Sâd 38/27), yeri, göğü, ayı, güneşi, kısacası bütün imkânlarıyla onun insanın emir ve hizmetine verildiği (teshîr) ifade edilmiştir (bk. İbrâhîm 14/33; el-Hac 22/65). Bu mertebeye yüceltilmiş olan insanın hemcinslerine ve yaratanına karşı elbette ki bazı görevleri olacaktır. O, bu ulvî duyguyu vicdanının derinliklerinde hisseder ve bu görevleri yerine getirmek için hayatı boyunca çaba harcar. Böylesine kâmil bir iman ve iyi amel sahibi olan bir kimsenin mükâfatını tam olarak alması aklın ve vicdanın bir gereğidir. Üstelik dünya hayatı boyunca insanlar zekâ, kabiliyet, sağlık, servet vb. bakımlardan eşit durumda değildir. Fakruzarûret acılarıyla ölenler olduğu gibi zenginlik zevkleri içinde gözlerini hayata kapayanlar da vardır. Şayet fakir kötü, zengin iyi bir insan idiyse adalet yerini bulmuş denebilir; fakat durum tersine ise, ömrünü acılar içinde geçiren dürüst ama fakir insanın mükâfat göreceği ikinci bir hayat gereklidir. Âhiretin varlığını zaruri kılan başka sebepler de vardır. Hakikat ve kemal anlayışlarını bunlar arasında saymak mümkündür. İnsanların birçok konuda farklı görüşlere sahip oldukları ve herkesin kendi görüşünün doğruluğuna inandığı bir realitedir. Çelişen görüşlerin hepsini doğru kabul etmek de mümkün değildir. O halde hakikatin bütün açıklığıyla ortaya çıkacağı ve herkes tarafından anlaşılıp benimseneceği bir gün olmalıdır. Öte yandan insan, diğer varlıkların aksine, kemalini kendi gayretiyle (iktisabî) elde eder. Bilgi veya mârifet ile elde edilecek olan bu kemal, ölünceye kadar bedenin çeşitli fonksiyonlarıyla gerçekleşir. Bu fonksiyonlar bitince kemale erme son noktasına ulaşır ve çekilen bunca zahmetin karşılığını görme, yani ruhun mânevî hazları tatma dönemi başlar. Bu da ancak ölümden sonra gerçekleşecek bir husustur. Şu halde ruhu bu lezzetten mahrum bırakmak, ne kemal ne de adalet prensibiyle bağdaşır (bk. Fuzûlî, s. 79-80).

Her şeye rağmen âhiret vâkıasının doğrudan idraki -bir inanç konusu olduğu, duyuların ötesinde bulunduğu ve her yaşayana göre şu anda mevcut olmayıp gelecekte gerçekleşeceği için- mümkün değildir. Konuyla ilgili olarak sıralanan bütün deliller akla ışık tutmaktadır; kabul veya red kararı akıl ile kalbin iş birliğine bağlıdır. Ufku dar, iç dünyası fakir olanlar sathî bir düşünüşle, “Çürümüş, zerresi kalmamış kemikleri kim diriltebilir?” tarzındaki bir şüpheye kapılabilir. Böyle bir tereddüdün, “Nereden geldim, nereye gidiyorum?” şeklinde ifade edilen başlangıç ve sonuç (mebde ve meâd) probleminin sonuç kısmıyla ilgili olduğu şüphesizdir. Kur’ân-ı Kerîm, “Onları ilkin yaratan, tekrar diriltir” (Yâsîn 36/79) demek suretiyle problemin başlangıç felsefesine dayanır ve ateist bir telakkiden veya mantıksız bir düşünüşten çıkan söz konusu itiraza cevap verir. Başlangıca inanan sonucu da kabul etmek zorundadır. Yani tabiatın kendi kendine değil, tabiat üstü mutlak kudret sahibi bir hâlik tarafından yaratılıp idare edildiğini kabul edenler, onun ikinci hayatı da yaratıp devam ettireceğine inanmakta güçlük çekmezler. Bundan dolayı mesele, D. B. Macdonald’ın zannettiği gibi (bk. İA, VI, 777), “Peygamber devrindeki iptidai Arap telakkisine bağlı basit bir konu” değildir. Burada hareket noktası olarak kabul edilen ana fikir, tarihin muhtelif devirlerinde olduğu gibi bugün de varlığını hissettiren inkârcı görüşün mahkûm edilmesinden ibarettir.

İslâm akaidinin üç ana esasından (Allah, peygamber, âhiret) birini teşkil eden âhiret inancı her şeyden önce insanda sorumluluk duygusu meydana getirmekte ve bu yönüyle hem hukukî hem de ahlâkî müeyyide olmaktadır. Dünya hayatında insanın zorluklarla, haksızlıklarla mücadele ettiği halde bunları ortadan kaldıramadığı, neticede elem çektiği bir gerçektir. Mutlak adaletin tecelli edeceği, iyiliğin mükâfatlandırılması için bütün engellerin ortadan kalkacağı ebediyet âleminin varlığına inanmak, insan için büyük bir teselli kaynağı ve yaşama sevincidir. Cenâb-ı Hak, insanların atası olan Âdem’i “kendi eliyle” yarattığını, ona ruhundan üflediğini ve onu meleklerin secdesine vesile kılıp yeryüzünde kendi halifesi tayin ettiğini beyan etmektedir (bk. el-Bakara 2/30; Sâd 38/71-75); bu mânada Allah’tan gelen insanın fenâ bulmayıp yine ona dönmesi kaçınılmaz bir sonuçtur. Yaratılış hikmetini unutmayan ve insanlık şuurunu yitirmeyen kişinin ruhu bundan başka hiçbir şeyle tatmin bulamaz.

Kur’ân-ı Kerîm, diğer ilâhî kitaplarla mukayese edilemeyecek kuvvette âhiret akîdesini telkin etmektedir. Bununla birlikte İslâmiyet dünyadan el etek çekmeyi hiçbir zaman tasvip etmez. Dünya başlangıç, âhiret sonuç olduğuna göre ikisi arasında denge kurmak gereklidir. İnsan âhirete hazırlanırken dünya nimetlerinden nasip almayı da unutmamalıdır (bk. el-Kasas 28/77). Önemli olan, dünyanın cazibesine kapılıp âhiret saadetini ihmal etmemektir. Çünkü, “dünya âhirete nisbetle geçici ve değersiz bir metâdan ibarettir” (er-Ra‘d 13/26). “Âhiret yurduna gelince, asıl hayat, huzur ve sükûn oradadır” (el-Ankebût 29/64; el-Mü’min 40/39). Hz. Peygamber’in, “Allahım! Asıl hayat âhiret hayatıdır, asıl saadet ebediyet saadetidir!” (Buhârî, “Cihâd”, 33; “Ṣalât”, 48) tarzında başlayan duası bu gerçeğin bir ifadesidir.

Âhiretin gerçekliği konusu, insanın psikolojik muhtevasında ve dış dünyada bulunan bunca delile rağmen yine de inkâr edilebilmektedir. Kur’ân-ı Kerîm, inkâr sebeplerinin başında dünya sevgisini zikreder. Ölümsüz âlemin nimetlerine nisbetle son derece değersiz olan dünya nimetlerinin hemen ele geçirilebilir olması onları cazip hale getirmiştir. Bu cazibeye kapılan gönüller fâni hayatı ebedî hayata tercih eder. Genellikle servet ve mevki sahibi insanların oluşturduğu bu tipler dünya hayatının çekici görünümüne aldanır, servetlerine, toplumdaki siyasî ve sosyal mevkilerine güvenerek mağrur olurlar. Hatta bu anlayış giderek onlarda bir inanç haline dönüşür (bk. el-Mü’minûn 23/33-38; en-Neml 27/1-5; el-Câsiye 45/34-35). Halbuki onların bu davranışı selim yaratılışlarına ters düşmektedir. Âhirete inanmayanların tatmin edici hiçbir delilinin bulunmadığını, bu konudaki iddialarının bir kuruntudan ibaret olduğunu şu âyetler veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Onların bu konuda hiçbir bilgisi yoktur. Sadece zan ve kuruntuya dayanırlar. Halbuki zan, gerçek karşısında hiçbir şey sağlamaz. Bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başkasını arzu etmeyen kimselere önem verme! Onların ilim adına varabildikleri son nokta işte bundan ibarettir” (en-Necm 53/28-30).

Birçok âyette Allah’a imanla âhirete iman beraber zikredildiği gibi âhireti inkâr edenlerin Allah’ı da inkâr durumuna düştükleri ifade edilir (bk. en-Nisâ 4/38; er-Ra‘d 13/5). Çünkü sorguya çekileceği ve dünyada yaptıklarının karşılığını göreceği ikinci bir hayata inanmayan kimsenin Tanrı’nın varlığını kabul edişi, çoğu zaman kozmogoni anlayışının gerektirdiği felsefî bir kanaatten öteye geçemez. Felsefî kanaatler kalbin değil fikrin ürünleridir ve kişinin davranışlarına yön verme gücünden genellikle yoksundur. Emir altına girmek, davranışlarını insan üstü âlemden gelen prensiplere göre düzenlemek ve ileriki bir hayat programı çerçevesinde sorumluluk almak istemeyen insanlar, âhiret realitesini inkâr ederler. Hatta buna engel olacak vicdanlarının sesini bile kısmaya çalışırlar.

Kur’ân-ı Kerîm âhireti inkâr eden bazı tipleri de kibirli ve katı yürekli olarak tasvir eder. Maddî hazlara düşkün ve bayağı arzularını tatmin için kalbini karartan, kibirli, mütecaviz, merhametsiz, yetimi itip kakan, fakire bizzat yardımcı olmadığı gibi başkaları nezdinde de bu konu için gayret göstermeyen kimse, “din günü”nü yani âhireti inkâr eder (bk. en-Nahl 16/22; el-Müddessir 74/43-47; el-Mutaffifîn 83/10-14; el-Mâûn 107/1-3).

Kısa bir dünya hayatından sonra ölümle her şeyin son bulduğunu iddia etmek, insan ruhunu sonu belirsiz bunalımlara sürükler. Düşünen kafa ve duyan gönüllerin bunu kabullenmesi kolay değildir.

Âhiret Halleri. İnsanın ölümüyle onun âhiret hayatı başlamış olur. Bir hadiste, kabrin âhiret duraklarının ilki olduğu belirtilmiştir (bk. Tirmizî, “Zühd”, 5; İbn Mâce, “Zühd”, 32). Kıyametin kopmasına kadar sürecek olan bu zamana berzah hayatı denilmiştir. Ancak çeşitli merhaleleri ve kendine has halleriyle tasvir edilen âhiretin gerçekleşmesi, bugünkü dünya nizamının bozulmasından sonra olacaktır.

Âhiret hayatını kıyametin kopması, hesabın görülmesi ve hesap sonrası ebedî hayatın başlaması şeklinde üç merhalede ele alıp incelemek mümkündür.

a) Kıyametin kopması Kur’ân-ı Kerîm’de sâat kelimesiyle ifade edilmiş ve bu anı Allah’tan başka hiç kimsenin bilemeyeceği belirtilmiştir. Beklenmedik bir zamanda ve çok süratli olarak gerçekleşecek olan bu olayın dehşetine gökler de yer de dayanamayacak, o günün şiddetinden çocukların saçları ağaracak, emzikli kadınlar bebeklerini unutacak, hamileler çocuklarını düşürecek ve bütün insanlar şaşkına dönecektir (bk. el-A‘râf 7/187; el-Hac 22/1-2; el-Müzzemmil 73/17). Kur’ân-ı Kerîm’de kıyametin tasviriyle ilgili âyetlerden anlaşıldığına göre, bu olay kâinatta mevcut kozmik düzenin bozulmasıyla başlayacaktır. Fakat bunun ne zaman olacağı kimseye bildirilmemiş, sadece “belki de yakın olduğu” ifade edilmiş (bk. el-Ahzâb 33/63); eş-Şûrâ 42/17) ve alâmetlerinin belirdiği haber verilmiştir (bk. Muhammed 47/18). Hz. Peygamber de orta parmağıyla şahadet parmağını göstererek kendi dönemi ile kıyametin kopmasının iki parmağı gibi birbirine yakın olduğunu söylemiştir (bk. Buhârî, “Riḳāḳ”, 39; Müslim, “Fiten”, 133-135). Ancak naslarda geçen bu tür zaman belirlemelerini, birkaç bin yılın önemsiz bir küsur sayıldığı jeolojik ve kozmolojik zaman kavramı içinde yorumlamak gerekir. Buna göre kıyametin kopuşu gibi büyük bir kozmik olayın ne zaman gerçekleşeceğini söylemek, hatta tahmin etmek mümkün değildir. Zaten İslâm literatüründe konuyla ilgili ciddi sayılabilecek herhangi bir zamanlama da mevcut değildir.

Hadis literatüründe, kıyametten önce ortaya çıkacak olan “kıyamet alâmetleri”yle ilgili oldukça geniş bilgi vardır. Bir kısmının sağlamlık bakımından tenkide tâbi tutulabileceği bu tür rivayetlerin muhtevasını iki grupta mütalaa etmek mümkündür. Bunlardan birincisi dinî emirlerin ihmal edilmesi ve ahlâkın bozulması tarzındaki mânevî faktörlerdir. İkincisi ise deccâlin ortaya çıkışı, Hz. Îsâ’nın dünyaya dönüşü, kozmik düzenin bozularak güneşin batıdan doğup doğudan batması gibi mevcut tabiat kanunlarını aşan olaylardır. İslâm tarihinin erken devirlerinden itibaren, sosyal ve siyasî çalkantılar yüzünden dinî ve ahlâkî hayatın zayıflamaya başladığı tarzındaki şikâyetlerin ortaya çıktığı bilinmektedir. Bu tür şikâyetlerin gittikçe artış gösterdiği de bir gerçektir. Ancak bu nevi sosyal olaylardan hareket ederek dünyaya ömür biçmek ve kıyametin gelişi için zaman belirlemek isabetli olmaz. Dünyanın son günlerinde meydana geleceği haber verilen olağan üstü hadiseler de ancak kendi dönemleri ve oluşum şartları içinde değerlendirilebilir; bu tür olaylar hakkında önceden zaman belirleyici tahminlerde bulunmak mümkün değildir.

Kıyametin nasıl kopacağı hususu Kur’an’da ayrıntılı sayılacak bir şekilde anlatılmıştır. Buna göre görevli melek tarafından sûra üflenecek, Allah’ın diledikleri hariç, göklerde ve yerde kim varsa düşüp ölecek, ikinci üfleyişte ise herkes diriltilip mahşere (toplanma yerine) gitmeye hazır olacaktır (bk. ez-Zümer 39/68). Birçok âyet kıyametin kopuşunu büyük bir kozmik değişim olarak tasvir eder: Gök yarılacak, güneş dürülecek, yıldızlar dökülecek, denizler kaynayıp kabaracak, dağlar yerinden kaldırılıp yürütülecek ve ufalanıp atılmış yün haline gelecek; kısacası hem yer hem de gökler şekil değiştirecektir (bk. İbrâhîm 14/48; Tâhâ 20/105-107; et-Tekvîr 81/1-3; el-İnfitâr 82/1-3; el-Kāria 101/1-5).

b) Âhirette hesabın başlaması, sûra ikinci üfleyişten sonra kabirlerdekilerin tekrar diriltilmesi ve mahşerde toplanmasıyla olacaktır. Kur’ân-ı Kerîm’de hesap meydanına hareketin bir davetçinin (İsrâfil) çağrısıyla olacağı, kişilerin çağrıya karşı koymadan koşuşan çekirgeler gibi belli bir hedefe doğru ilerleyeceği ifade edilir (bk. el-Kamer 54/6-8; el-Meâric 70/43-44). Bu yolculuğun tasviri hakkında çeşitli hadisler de rivayet edilmiştir (bk. İbn Kesîr, I, 228-232). İslâm inancına göre kıyamet gününde insanların hesaba çekilmesi belli kayıtlara bağlı olarak yapılacaktır. Bunlara Kur’an’da kitâb (yazılı belge) adı verilmekte (bk. el-İsrâ 17/13-14), Türkçe’de ise amel defteri olarak bilinmektedir. Amel defteri, yazıcı melekler (Kirâmen Kâtibîn) tarafından tutulmakta ve kişinin dünyadaki bütün söz, fiil ve bazan da niyetleri hayır ve şer olarak değerlendirilerek bu deftere geçirilmektedir (bk. el-Kehf 18/49; el-İnfitâr 82/10-12). Söz konusu yazılı belgenin mahiyeti hakkında (kâğıt üzerinde bir yazı mı, bir mikrokart veya film mi, hücreyi oluşturan gende saklı bir sır mı vb.) herhangi bir şey söylemek mümkün değildir. Allah Teâlâ, hiçbir vasıta ve malzeme kullanmadan her şeyi kuşatan sınırsız bir ilme, muhasebe ve muhakemeye ihtiyaç hissettirmeyecek mutlak bir adalete sahip olduğu halde, onun hesap günündeki icraatını bu tarzda yürütmesi, bütün sırların ortaya çıkarılacağı o gündeki aleniyeti sağlama ve gerçeklerden herkesi haberdar etme hikmetine bağlı olsa gerektir.

Kıyameti tasvir eden ve kula ait sorumluluk sınırlarını çizen çeşitli âyet ve hadislerden anlaşılacağı üzere, bütün mükellefler (insanlar ve cinler) her şeyden önce imandan sorguya çekilecektir. Bundan sonra kul haklarının, daha sonra da Allah ile kul arasındaki hakların hesabı görülecektir. Müslüman âlimlerin çoğunun kanaatine göre, ilâhî vahye samimiyetle inananlar, kul hakkı veya diğer günahları sebebiyle bir süre cezalandırılsalar da sonunda kurtuluşa ereceklerdir. Fakat kendilerine bildirildiği halde ilâhî tebligata inanmayanlar ebedî hüsrana uğrayacaklardır.

c) Âhiret gününde kulun tâbi tutulacağı hesabın sonucu, Kur’ân-ı Kerîm’de, “terazilerin (tartıların) ağır yahut hafif gelmesi” şeklinde ifade edilmiştir. Nasıl olacağını Allah’tan başka kimsenin bilmediği bu terazide “tartılar”ı ağır gelenler kurtuluşa erecek ve mutlu bir hayat süreceklerdir. “Tartılar”ı hafif gelenler ise kendilerini hüsranda bulacaklardır (bk. el-A‘râf 7/8-9; el-Mü’minûn 23/102-103; el-Kāria 101/6-11). Kur’an terminolojisinde kurtuluş (felâh) cennet, rızâ ve cemâli, hüsran da cehennem, elem ve mahrumiyeti ifade eder. Rızâ, kurtuluşa erenlerin Allah’tan, O’nun da kendilerinden hoşnut olmasıdır ve bütün maddî nimetlerin üstündedir (bk. et-Tevbe 9/72; el-Fecr 89/27-30; el-Beyyine 98/8). Cemâl de Cenâb-ı Hakk’a bakmak ve O’nu görmektir (bk. el-Kıyâme 75/22-25; el-Mutaffifîn 83/15). Hüsrana uğrayanlar bu nimetlerden mahrum olacakları gibi çeşitli elem ve azaplara da mâruz kalacaklardır.

Cennet ve cehennem hayatını tasvir eden birçok âyet ve hadisin ve ayrıca âhiret hayatıyla ilgili diğer nasların üslûp ve muhtevasına bakıldığı takdirde, bu ikinci hayatın sadece ruhlar âleminde başlayıp süreceğini ileri sürmek, bu hayat içinde bedenlerin rol almayacağını söylemek aşırı bir te’vil olur. Bu sebepledir ki Gazzâlî “haşr-i cismânî”yi inkâr eden filozofların bu kanaatini İslâm dışı telakki etmiştir. Âhiretle ilgili nasların ihtiva ettiği maddî unsur ve tasvirler, insanlar tarafından idrak edilebilmesi için dünyadakilere benzetilirse de bunların temel özellikleri itibariyle tamamen ayrı şeyler olduğu şüphesizdir. Ebedî âlemin kanunlarını fâni âlemin kanunlarıyla mukayese etmek ve birinin şartlandırdığı mantıkla diğeri hakkında hüküm vermek elbette ki yanlıştır (bk. es-Secde 32/17; Buhârî, “Bedʾü’l-ḫalḳ”, 8; Müslim, “Îmân”, 312).

Cennet ile cehennemin ve âhiret hayatının ebedîliği hemen hemen bütün İslâm âlimlerinin benimsediği bir husustur. Saadet yurdu olan cennetin ebedîliğine itiraz edilmemekle beraber, elem ve azapla dolu cehennem hayatının sona erebileceğini veya cehennem halkının azaba karşı bağışıklık kazanabileceğini ileri sürenler olmuştur. Hz. Ömer, İbn Mes‘ûd, Ebû Hüreyre ve Ebû Saîd el-Hudrî tarafından benimsendiği rivayet edilen bu görüşe taraftar olanlar arasında İbnü’l-Arabî, İbn Teymiyye, İbn Kayyim el-Cevziyye de bulunmaktadır (bk. İbn Kayyim, s. 280-315) (âhiret hayatının çeşitli ayrıntıları için bk. A‘RÂF; CEHENNEM; CENNET; HAŞİR; KIYAMET).

İslâm inancının temel konularından birini teşkil eden âhiret mevzuu çeşitli İslâmî eserlerde ele alınarak işlenmiştir. Konularına göre düzenlenmiş muhtelif hadis kitapları, kıyamet alâmetleri ve âhiret hallerine çeşitli bölümler ayırmışlar (fiten ve melâhim, sıfâtü’l-kıyâme, sıfâtü’l-cenne, sıfatü cehennem gibi) ve konu ile ilgili birçok hadisi bu bölümlerde toplamışlardır. Kelâm ilmi, genellikle İslâm inancına veya Ehl-i sünnet akîdesine karşı yapılan itirazlara cevap mahiyetinde ortaya çıktığından, ilk döneme ait kelâm kitaplarında, tartışmalı konular arasına girmeyen âhiret mevzuuna fazla yer verilmemiştir. Mütekâmil devirden itibaren yazılan kelâm kitaplarında ise âhiret konusu daima kendine has yerini almış ve daha çok İslâm filozoflarıyla Mu‘tezile ve Havâric gibi bid‘at fırkaları arasında anlaşmazlık konusu olan meseleler tartışılmıştır. Tasavvuf ve irşada yönelik İslâmî eserlerde de âhiret konularına yer verilmiştir.

İslâm âlimleri âhiret inancıyla ilgili müstakil eserler de meydana getirmişlerdir. Bu eserlerin bir kısmı, ölümden veya dünyanın yıkılışından itibaren cennet ile cehennemin ebedîliğine kadar bütün âhiret hayatını içine almaktadır. Bunlar arasında Ebû Dâvûd es-Sicistânî’ye ait el-Baʿs̱ (nşr. Muhammed es-Saîd b. Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1407/1987), Gazzâlî’ye ait ed-Dürretü’l-fâḫire, İbn Abdüsselâm’a ait Beyânü aḥvâli’n-nâs yevme’l-ḳıyâme (bk. Keşfü’ẓ-ẓunûn, I, 260), Kurtubî’ye ait et-Teẕkire, Süyûtî’ye ait el-Budûrü’s-sâfire, İbn Kesîr’e ait en-Nihâye ve Seyyid Kutub’a ait Meşâhidü’l-ḳıyâme fi’l-Ḳurʾân (Beyrut, ts., Dârü’ş-Şurûk) adlı eserleri zikretmek mümkündür. Âhiret hayatıyla ilgili olarak kaleme alınan eserlerin bir kısmı da bu hayatın belli konularını kapsar. Meselâ kıyamet alâmetleri konusunda Şemseddin es-Sehâvî’ye ait el-Ḳanâʿa fîmâ yaḥsünü’l-iḥâṭa bihî min eşrâṭi’s-sâʿa (nşr. Mecdî es-Seyyid İbrâhim, Kahire, ts. [Mektebetü’l-Kur’ân]), Berzencî’ye ait el-İşâʿa ve Sıddîk Hasan Han’a ait el-İẕâʿa li-mâ kâne ve mâ yekûnü beyne yedeyi’s-sâʿa (Kahire 1379/1959) adlı eserler; kabir hayatı konusunda İbn Kayyim’in er-Rûḥ, İbn Receb’in Ehvâlü’l-ḳubûr ve aḥvâlü ehlihâ ile’n-nüşûr (nşr. Muhammed es-Saîd b. Besyûnî Zağlûl, Beyrut 1405/1985), Süyûtî’nin Şerḥu’ṣ-ṣudûr bi-şerḥi ḥâli’l-mevtâ ve’l-ḳubûr (Kahire, ts., Halebî baskısı) ve Süleyman Toprak’ın Ölümden Sonraki Hayat-Kabir Hayatı (Konya 1986) adlı eserleri zikredilebilir. Cennet ile cehennemin tavsifi konusu muhtelif hadis kitaplarında ve kelâma dair eserlerde yer aldığı gibi, ilk dönemlerden itibaren kaleme alınan müstakil eserlerde de işlenmiştir. Bunlar arasında şu kitapları saymak mümkündür: İbn Habîb es-Sülemî, Kitâbü Vaṣfi’l-firdevs (Beyrut 1407/1987); İbn Kayyim, Ḥâdi’l-ervâḥ; İbn Receb, et-Taḫvîf mine’n-nâr ve’t-taʿrîf bi-ḥâli dâri’l-bevâr (Beyrut 1405/1985); Sıddîk Hasan Han, Yaḳaẓatü üli’l-iʿtibâr mimmâ verede fî ẕikri’n-nâr ve aṣḥâbi’n-nâr (Kahire 1398/1971). İslâm âlimleri, âhiret hayatında müminlerin erişeceği en büyük lutuf olan rü’yetullah konusunda da müstakil eserler kaleme almışlardır. Bunlar arasında Âcurrî’nin et-Taṣdîḳ bi’n-naẓar ilallāhi Teʿâlâ fi’l-âḫire (nşr. Semîr b. Emîn ez-Züheyrî, Beyrut 1408/1988); Ebü’n-Nehhâs Abdurrahman b. Ömer’in Kitâb fî rüʾyetillâhi tebâreke ve teʿâlâ (nşr. Mahfüzurrahman b. Zeynullah es-Selefî, Mecelletü’l-Câmiʿati’l-İslâmiyye, Medine 1401, XIII, sy. 50-51, s. 253-264) ve Süyûtî’nin İsbâlü’l-kisâʾ ʿale’n-nisâʾ (Beyrut 1405/1984) adlı eserlerini zikretmek mümkündür.

15 Mart 2021 Pazartesi

453-)TİMURTAŞ HOCA İSLAM VE İNSAN



453-)TİMURTAŞ HOCA İSLAM VE İNSAN
İslam insan haklarının özelliklerinden birisi zaman, mekan ve kişi
açısından evrensel nitelikte olmasıdır. Bu özellik İslam dininin evrenselliğinden kaynaklanmaktadır. İslam dini bütün insanların dini, Kur’an
bütün insanların kutsal kitabı, Hz. Peygamber (sav) de bütün insanların
peygamberidir. Dolayısıyla İslam dinine dayanan insan hak ve özgürlükleri de bütün insanlara hitap eden evrensel hak ve özgürlüklerdir.
İslami literatürde geniş anlamda kullanıldığında İslam kavramı,
bütün ilahi dinleri kapsar. Bu anlamda Hz. Adem’den Hz. Peygamber’e
(sav) kadar bütün peygamberlerin getirmiş oldukları ilahi hükümler,
İslam dini olarak kabul edilir. İnsanlık tarihi boyunca ilahi dinler, bozulana kadar hukuk ve adaletin hakim kılındığı dönemleri temsil etmiştir.
İslam’da insan hakları kavramına bu çerçeveden bakacak olursak, ilahi
dinlerin bozulmadığı dönemlerde insan hak ve özgürlükleri alanında
olumlu gelişmeler yaşanmıştır. Buna karşılık ilahi dinlerden uzaklaşıldığı
dönemlerde ise insan hakları ve özgürlükleri ciddi yaralar almıştır.
Esas itibarı ile Batı’da son bir iki asırda ortaya çıkmış olan insan
hakları kavramının İslam dünyasındaki karşılıkları farklıdır. İslam dünyasında insan hakları ile ilgili kavramlar hürriyet, ismet, kul hakkı, adalet,
nısfet, zulüm, zaruriyat vs.dir. Bunun dışında İslam dünyasında insan
hak ve özgürlükleri tikel olarak ele alınmış, bunların korunması gerektiği
temel metinlerde belirtilmiştir. Kadın hakları, çocuk hakları, köle hakları,
fakirlerin hakları, gayrimüslimlerin hakları bunlardan bazılarıdır.
Hanefilere göre insanlar sırf insan olmaları itibarı ile hak ve özgürlüklere sahiptir. “İsmet ademiyetledir” külli kaidesi bunu ifade etmektedir. Şafiiler ise insan haklarını iman ve emana dayandırmaktadır. “İsmet
iman ve eman iledir” külli kaidesi de Şafiilerin insan hakları anlayışlarını
göstermektedir.3
Beraat-ı asliye ilkesi de insan hakları ile yakından ilgilidir. Bu ilkeye
göre özgürlük asıl, sınırlama istisnadır: “Eşyada asıl olan ibahadır.” Huku3 Recep Şentürk, “Farklı Dünya Medeniyetlerinde İnsan Hakları”, Kur’an ve Sünnete
Göre Temel İnsan Hakları, İstanbul 2014, s. 25.
522 II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri
ka uygun şekilde sınırlamalar getirilmediği sürece insanlar bütün hak ve
özgürlüklere sahip kabul edilir.
İslam dünyasında mezalim divanları, divan-ı adalet, Divan-ı Hümayun gibi insan haklarını koruyan kurumlar da geliştirilmiştir. İslam devletlerinde farklı isimlerle anılan bu kurumların başlıca görevlerinden birisi de
insan hakları ihlallerinin önlenmesi ve faillerinin cezalandırılmasıdır.
İslam ülkelerinde insan hakları ve hukuk devleti gibi kavramların
ortaya çıkması Batılı ülkelerden farklı olmuştur. İnsan hakları ve hukuk
devleti kavramları İslam ülkelerinde Batı’daki gibi bir mücadele süreci sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. İnsan haklarının özü olan hürriyet, eşitlik
ve adalet ilkeleri, İslamiyet’in başlangıcından itibaren kutsal metinlerde
değiştirilemez kurallar olarak yer almıştır. Batılılar ise insan hakları ile ilgili değişmez kuralları, 19. yüzyılda anayasaların ortaya çıkması ile kabul
etmeye başlamışlardır.
İslam’da ise hukukun temel ilkeleri ve düzenlemeleri Kur’an ve sünnet ile sabitlenmiş, bu konuda tartışmaya yer bırakmamıştır. Uygulamada
yaşanan aksaklılar ise İslam hukukuna aykırı zorba uygulamalar olmaktan
öteye geçememiştir. Bu açıdan özgürlük, eşitlik, adalet gibi temel hukuk
ilkeleri konusunda sahip olduğumuz elmas düsturlar, Batılı ülkelerin zaman zaman parlayan, ancak çoğu zaman kırılmaktan kurtulamayan cam
parçacıklarına tercih edilmelidir.
İslam’da insan haklarının kaynağı ilahîdir. Allah, insanı varlığa müdahale hakkı olan, yeryüzünde adaletle hareket edecek bir halife olarak
yaratmıştır. “Hani, Rabbin meleklere, “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” demişti”4
. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan insana,
Allah tarafından eşyanın isimleri öğretilmiş; böylece insan halifelik görevini yapabilmesi için gerekli donanımlarla mücehhez hale getirilmiştir.5
İnsanın hakları ve özgürlükleri, kendisine ihsan edilen bu donanımlar
içerisinde bulunmaktadır.
4 Bakara, 30.
5 Bakara 31.
İslam’da İnsan Hakları [Demir] 523
İnsana eşyanın isimlerinin öğretilmesi, aynı zamanda onun hak ve
özgürlüklere sahip kılınması anlamına gelir. İnsanın yeryüzünde Allah’ın
halifesi olarak yaratılması ise hak ve özgürlüklerin diğer boyutu olan
insanın görevlerini ifade etmektedir. Yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak
yaratılan insan, adaletle hükmetmek ve diğer varlıklara haklarını vermekle görevlidir. İnsanın omzuna aldığı ağır yük, dağların kaldırmaktan
çekindiği bir emanettir.
Sahip olduğu hakları ve özgürlükleri Yaratıcısı’ndan alan insan, maddesi itibariyle en güzel şekilde yaratılmış6
; manası itibariyle ise kendisine
gerekli olan kabiliyetler ikram edilmiştir.7
İnsan haklarının ilahi kaynaklı olması, onların beşer tarafından ortadan kaldırılamayacağı, değiştirilemeyeceği sonucunu doğurmaktadır.
Yeryüzünde hangi devlet hüküm sürerse sürsün, hangi hukuk sistemi
uygulanırsa uygulansın insan, yaratılıştan gelen bu hak ve özgürlüklere
sahip olmaya devam edecektir. Devletlerin ya da insanların bu hak ve
özgürlükleri uygulamamaları, onların varlığına engel değildir. Çünkü bu
hak ve özgürlükler, Yüce Yaratıcı’nın beyanı olan Kur’an’da ve elçisi olan
Hz. Peygamber’in (sav) sözlerinde değiştirilemez şekilde yer almıştır.
Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde yer alan insan haklarının
kanun maddesi olarak ifade edilmesi ise insanın ulaştığı medeniyet seviyesine göre farklılık göstermektedir. Sözgelimi Allah insanı hür olarak
yarattığı halde, geçmiş devirlerde insanlar köleleştirilmiştir. Geçmişte kurulan devletler ise İslam devleti de olsa köleliği o dönemin gereği olarak
kabul etmişlerdir. Zamanımızda ise İlahi Beyan’ın ruhuna uygun şekilde
köleliğin insan fıtratına uymadığı gerçeği artık anlaşılmış ve devletler
kanunlarında kölelikle ilgili düzenlemeleri kaldırmışlardır.
Veda Hutbesi
Dünya tarihinde insan hakları ile ilgili ilk metin Veda hutbesidir. Peygamber Efendimiz (sav) vefatından kısa bir süre önce miladi 632 yılında
6 Tin, 4.
7 İsra, 70.
524 II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri
Mekke’de yüz bin kadar insana Veda hutbesini irad etmiştir. Avrupa’da
ilan edilen ilk insan hakları metni ise 1215 tarihli Manga Carta’dır. Veda
hutbesi ile Manga Carta arasında 593 yıl bulunmaktadır. Konumuz olan
Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi ise 1948 tarihlidir ve Veda
Hutbesinden 1316 yıl sonra kabul edilmiştir.
Veda hutbesinde insan, aile, toplum ve bütün insanlığı içine alacak şekilde hak ve özgürlükler ifade edilmektedir. Bu haklardan yaşama
hakkı, mülkiyet hakkı ve ailenin korunması hakkı Veda hutbesinde açık
bir şekilde ifade edilmektedir: “İnsanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes
bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke)
nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle
mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur.”
Cahiliye devrinde en fazla mağduriyete uğrayanlar kadınlar ve çocuklardı. O dönemde kadın hiçbir değeri olmayan bir eğlence aracı idi.
Müşrikler kadını bir utanç vesilesi gördükleri için doğan kız çocuklarını
diri diri toprağa gömerlerdi. Veda hutbesinde kadının sahip olduğu
haklar ve özgürlükler, kadınların ve erkeklerin görevleri en güzel şekilde
düzenlenmiştir:
“İnsanlar! Kadınların haklarını gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları, Allah
emaneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allah
adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerinde hakkınız, onların da sizin üzerinde hakları vardır. Sizin kadınlar
üzerindeki hakkınız, onların aile yuvasını sizin hoşlanmadığınız
hiçbir kimseye çiğnetmemeleridir. Eğer razı olmadığınız herhangi bir kimseyi aile yuvanıza alırlarsa, onları te’dib edebilirsiniz.
Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları, meşru bir şekilde, her
türlü yiyecek ve giyecek ihtiyaçlarını karşılamanızdır.”
Veda hutbesi cihanşümul bir insan hakları belgesi olarak bütün
insanlığı içine alacak şekilde hakları da düzenlemiştir. İslam dinine göre
din, dil, ırk, renk, cinsiyet ayrımı yapılmaksızın bütün insanlar eşittir.
Din, dil, ırk, renk ve cinsiyet sebebiyle üstünlük iddiasında bulunmak
İslamiyet’e tamamen aykırıdır:
İslam’da İnsan Hakları [Demir] 525
“Ey insanlar! “Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in
çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah
üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük
ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.”
Veda Hutbesi İle İnsan Hakları Beyannamesi’nin Karşılaştırılması
Her iki metin de konu itibariyle insan hakları ile ilgili olmakla birlikte kaynak itibari ile farlıdır. Veda Hutbesi ilahi kaynaktan gelmekte
ve Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem tarafından beyan edilmektedir.
İnsan Hakları Beyannamesi ise beşeri kaynaklı bir insan hakları metnidir.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşmiş Milletler insan hakları konusunda geçmişteki birikim ve tecrübeyi bir araya getirerek İnsan Hakları
Beyannamesini hazırlamıştır.
Veda Hutbesinde yer alan haklar hem hukuki hem de dini mahiyette
olan haklardır. Bu haklar İslam hukuku açısından bir hukuk kuralı olmasının yanında İslam dini açısından da din kuralıdır. Dolayısıyla İslam’a göre
bir insan hakkını çiğnemek hem bir suç hem de günahtır. Mesela, bir kadına işkence yapmak hem suç hem de günah olmaktadır. Batı hukukunda
ise insan hakları ihlalleri suç olsa da günah değildir.
İslam hukukunda insan hakları başlangıcından beri evrensel mahiyettedir. Veda hutbesinde Efendimiz sallellahu aleyhi ve sellem bütün
insanları muhatap almış ve “Ey İnsanlar!” diye sözlerine başlamıştır. Pek
çok ayet ve hadis te “Ey İnsanlar!” diye başlar ve bütün insanlığı muhatap
alır. Batıda ise insan hakları her ülkenin kendi sınırları içerisinde ortaya
çıkmış, ancak konumuz olan İnsan Hakları Beyannamesi ile bütün insanları kuşatacak hale gelmiştir.
İnsan haklarının İslam dünyasında ve Batı ülkelerinde gösterdiği
gelişme seyri de farklı olmuştur. İslam dünyasında insan hakları daha Hz.
Peygamber aleyhisselatü vesselam döneminde ayet ve hadislerle tespit
edilmiştir. Günümüzde dünya ülkelerinde kabul edilen insan hakları
on dört asır önce İslam dini tarafından tespit edilmiştir. Müslümanlara
526 II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri
düşen ayet ve hadislerde yer alan insan haklarını yaşadıkları dönemin
medeniyet seviyesine göre uygulamak olmuştur. Batıda ise insan haklarının bugünkü hale gelmesi çok sancılı dönemlerden geçilerek mümkün
olmuştur. Batıda insan hakları İslam dünyasında olduğu gibi başlangıçtan itibaren bugünkü haliyle kabul edilmiş değildi. 1215 tarihli Magna
Carta’da insanlara cüz’i bir kısım haklar verilmiş, daha sonra 18. Yüzyılda
İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri ve Fransa gibi ülkelerde temel insan
hakları metinleri kabul edilmiş, günümüzdeki anlamıyla insan haklarının
kabulü ise 1948 tarihli Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Beyannamesi ile
olmuştur.
Veda Hutbesi ile İnsan Hakları Beyannamesi arasındaki önemli bir
farklılık da uygulamada olmuştur. İslam dünyasında insan haklarının
tanınmasında değil uygulanmasında sıkıntılar yaşanmıştır. Çünkü insan
hakları İslamiyetin başından itibaren ayet ve hadislerle kabul edilmiş olduğu için Batıda olduğu gibi beyannameler hazırlayarak yeniden kabul
edilmesine gerek kalmamıştır. Ancak bu hakların uygulanmasında Batı
ülkelerindeki kadar olmasa da sıkıntılar yaşanmıştır. İnsanoğlu ibnüzzaman olduğu için Müslümanlar da yaşadıkları dönemin medeniyet telakkilerine uymak yönünde iradelerini kullanmışlardır. Mesela İslamiyet
demokrasi kültürüne benzer şekilde özgürlükçü bir yönetim tarzı getirmiş iken Emeviler döneminde diğer dünya ülkelerine uyularak monarşik
yönetime geçilmiştir. Diğer hak ve özgürlüklerde de Batı ülkelerinin yaşadığı bunalımlar kadar olmasa da zamanın şartları çerçevesinde sıkıntılar
yaşanmıştır. Batı ülkelerinde ise insan haklarının hem kabul edilmesinde
hem de uygulanmasında sıkıntılar yaşanmıştır. Çünkü Batıda insan haklarının yer aldığı İslam dünyasındaki ayet ve hadisler gibi temel metinler
yoktu. Batı ülkelerinde insanlar yaşama hakkı, din ve vicdan özgürlüğü
gibi en temel haklarını bile tırnakları ile kazıyarak aşama aşama elde etmişlerdir. Batılıların bugünkü insan hakları seviyesine ulaşmaları 1215
tarihli Magna Carta’dan itibaren günümüze kadar sekiz asır sürmüştür.
İslam dünyasında adalet kavramı öne çıkarken Batıda insan hakları
kavramının yaygınlaşması ilginçtir. Bunun sebebi ise İslam dünyasında
insan haklarının kabulünde değil uygulanmasında sıkıntıların olmasıdır. Dolayısıyla İslam ülkelerinde vatandaşlar insan hakları değil zaten
İslam’da İnsan Hakları [Demir] 527
var olan insan haklarının adaletli şekilde uygulanması talep etmişlerdir.
Bunun için İslam alimleri idarecileri adaletli bir yönetime sevk etmek
için Siyasetnameler, Nasihatnameler kaleme almışlardır. Batıda ise hak
ve özgürlüklerin kabulünde sıkıntı olduğu için insanlar hak ve özgürlük
talep etmişlerdir.
İslam dünyasında ve Batıda insan haklarının doğuşu ve gelişmesi
tamamen farklı olmakla birlikte Avrupa ülkelerinin İslam ülkelerini doğrudan veya dolaylı olarak sömürge haline getirmeye başlamaları ile yeni
bir dönem başlamıştır. Ondokuzuncu yüzyıldan itibaren İslam dünyasında Batılı ülkelerin insan hakları anlayışı hakim olmaya başlamıştır. İslam
ülkeleri sömürge olmaktan kurtulup bağımsızlıklarını kazandıktan sonra
da insan hakları konusunda Batı’nın baskısından kurtulamamışlardır. Halen dünyanın diğer ülkelerinde olduğu gibi İslam ülkelerinde de Batı’nın
insan hakları anlayışı hakim olmaya devam etmektedir. Buna karşılık
İslami hassasiyete sahip olanlar yukarıda anlatıldığı gibi hak ve özgürlüklerin İslamiyetin kendisinde zaten var olduğu görüşünden hareketle farklı
bir hak ve özgürlük anlayışı ortaya koymaktadırlar. Veda Hutbesi Dünya
tarihindeki ilk insan hakları metni olarak bu görüşün en sağlam delilini
teşkil etmektedir.
İnsan Haklarının Sınıflandırılması
İslam hukuku en genel hatları ile dinin, canın, aklın, neslin ve malın
korunmasını hedefler. Bu hedeflere göre İslamda insan haklarını aşağıdaki şekilde sınıflandırabiliriz:
Dini Hak ve Özgürlükler
Esas itibari ile dinler insanlık tarihi boyunca hak ve özgürlüklerin
kaynağı ve koruyucusu olmuşlardır. Dinler asli özelliklerini kaybedip
bozulmaya başlayınca hak ve özgürlükleri sınırlayabilmiş ve ortadan kaldırabilmişlerdir. İslam dini, Kur’an ve hadis gibi temel kaynaklarına bağlı
kalındığı takdirde, hak ve özgürlükleri korumuştur.
528 II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri
İslam dini, Müslümanlara ve gayrimüslimlere inanç ve ibadet özgürlüğü tanımıştır. “Dinde zorlama yoktur”8
, “Sizin dininiz size, onların
dini onlaradır”9
gibi ayetlerde ve benzeri hadislerde, İslam dininin kabul
edilmesinde zorlama olmadığı ifade edilmektedir. Bu inanç ve ibadet
özgürlüğü sebebi İslam ülkelerinde gayrimüslimler daha İslam’ın ilk asırlarından günümüze kadar inançlarını koruyarak yaşayabilmişlerdir.
İslam’a göre dini kabul etmede bir zorlama olmamakla birlikte, kabul
ettikten sonra o dini terk etmek yasaklanmıştır. Bir Müslümanın dinini
terk etmesi irtidat yani dinden dönme suçu sayılmış ve ölüm cezası ile
cezalandırılmıştır. Bunun sebebi din ve vicdan özgürlüğünü kısıtlamak
değil, devletin ve toplumsal düzenin temelini oluşturan İslam dininin
korunmasıdır. Zira İslam dini devletin ve toplumun dayandığı temel yapı
olduğu için, kamu düzenini korumak amacı ile dinden dönmek yasaklanmıştır. Bununla birlikte özel hayatın gizliliği esas olduğu için kimseye
dinini yaşama konusunda baskı yapılmamıştır.
Yaşama Hak ve Özgürlükleri
Dini inanç ve ibadet özgürlüklerinden sonra önem bakımından
ikinci sırada gelen yaşama hak ve özgürlükleridir. Bunlar içerisinde en
önemlisi yaşama hakkıdır. Yaşama hakkı ayet ve hadislerde korunması
gereken en önemli haklardan biri olarak anlatılmış, insan öldürmek büyük günah ve suç olarak tanımlanmıştır. İslam hukukuna göre bir insanı
kasten öldürmenin cezası kısas olarak öldürülmektir:
“Ey iman edenler! Öldürülenler hakkında kısas size farz kılındı.”10;
“Savaş gibi haklı bir sebep olmadıkça Allah’ın dokunulmaz kıldığı cana
kıymayın. Haksız yere öldürülen kimsenin velisine hakkını alması için
yetki verdik. O da artık öldürmekte ileri gitmesin.”11
8 Bakara, 256.
9 Kafirun, 6.
10 Bakara, 178.
11 İsra, 33.
İslam’da İnsan Hakları [Demir] 529
Yaşama hak ve özgürlüklerinden birisi de vücut bütünlüğünün korunmasıdır. Bir insanı öldürmek yasak olduğu gibi onun vücut bütünlüğünü ortadan kaldıracak şekilde zarar vermek de yasaktır.
“Biz Tevrat’ta onlara cana can, göze göz, buruna burun,
kulağa kulak, dişe diş ve yaralara karşı kulağa kulak, dişe diş ve
yaralara karşı ödeşme yazdık. Ancak kim hakkından vaz geçerse,
bu onun günahlarına kefaret olur.”12
İslam dini, yaşama hakkının en fazla ihlal edildiği savaşları da kural
ve kaidelerle düzenlemiştir. Savaşlarda kanun ve kurallar devre dışı kaldığı için en fazla hak ihlalleri savaş zamanlarında yaşanmaktadır. Bu ihlallerin önüne geçmek için savaş hukuku çerçevesinde kanun ve kurallar
belirlenmiştir. Buna göre savaşlarda ya da savaş dışı durumlarda soykırım
yapılamaz. Savaş halinde kaçanlar ve yaralılar öldürülmez. Fiilen savaşa
girmeyen kadınlar, çocuklar, din adamları ve işçiler öldürülmez. Hayvanlara ve bitkilere zarar verilmez.13
Düşünme ve İfade Özgürlükleri
Dinin ve hukukun korumayı hedeflediği üçüncü unsur akıldır. Din
ve hukuk, akıllı olan insanları muhatap alır. Deliler, bunaklar, çocuklar,
uyuyanlar, sarhoşlar dini ve hukuki açıdan sorumlu sayılmazlar. Bu açıdan akıl, düşünme ve düşündüklerini ifade etme özgürlükleri dinin ve
hukukun temelinde yer alan özgürlüklerdir.
Düşünme ve düşündüklerini ifade etme özgürlüğünün önemli bir
unsuru, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker yani iyiliği emretme ve
kötülüğü yasaklama görevidir. Bir Müslüman kötü bir şeyle karşılaştığı
zaman, o kötülüğü gücü yeterse eli, yetmezse dili ile engellemelidir. Buna
da gücü yetmezse o kötülüğe karşı kalbinden buğz etmelidir.14
12 Maide, 45.
13 Belkıs Konan, “İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Açısından Osmanlı Devletine Bakış”, Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, C. XV, Yıl 2011, Sayı 4, s. 260.
14 “Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğuz etsin. Artık bu kadarı imanın en zayıf
mertebesidir.” Müslim, İman, 78.
530 II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri
İyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama görevi meşru muhalefet
hakkı olarak da isimlendirilebilir. Meşru muhalefet hakkı, hukuk dairesi
dışına taşmadan insanların, toplumun ve devletin icraatlarını eleştirebilmektir. Meşru muhalefet hakkı, insanların, toplumun ve devletin daha
iyiye doğru gitmesi için çok önemlidir. Bir toplumda ve devlette meşru
muhalefet kanalları tıkandığı takdirde, insanlar illegal, kanundışı yollara
sapmak zorunda kalırlar. İnsanların yasadışı yollarla kendilerini ifade
etmek istemelerinin sebeplerinden birisi de meşru muhalefet hakkının
kısıtlanması ya da ortadan kaldırılmasıdır.
İslamiyetin ilk dönemlerinde iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama
görevi hakkı ile yerine getirilirken, Emevilerden itibaren hilafetin saltanata dönüşmesinden itibaren bu görev tam anlamı ile yerine getirilemez
olmuştur. Hükümdarlardan korkan insanlar bu görevi tam olarak yerine
getiremez hale gelmişlerdir. Halbuki iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama, Müslümanlar için sadece hak değil, aynı zamanda bir görev, bir
farzdır.15 “Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran
bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.”16 ayeti bunu farz
olarak Müslümanlara emretmektedir.
Aile Hak ve Özgürlükleri
İslam hukukuna göre herkes aile kurmak, evlenmek ve çocuk sahibi
olmak hakkına sahiptir. Bireyler ailenin temelini oluşturduğu gibi, aile de
toplumun temelini oluşturur. Maddi ve manevi açıdan sağlıklı bireyler,
sağlıklı aileleri ve sağlıklı aileleler de sağlıklı toplumları meydana getirir.
“İçinizden bekarları, köle ve cariyelerinizden iyi olanları evlendirin.
Eğer fakir iseler, Allah onları lütfu ile zenginleştirir.”17; “Kadınlar sizin
için birer elbise, siz de onlar için birer elbise gibisiniz.”18; “Gençler! İçinizden aile geçindirebilecek güçte olanlar evlensin. Çünkü evlilik gözü
15 Osman Keskioğlu, İslam Hukuku Açısından Hukuk ve İnsan Hakları, İzmir 1996, s.
135.
16 Ali İmran, 104.
17 Nur, 32.
18 Bakara, 187.
İslam’da İnsan Hakları [Demir] 531
haramdan sakındırır, iffeti daha iyi korur. Evlenmeye gücü yetmeyenler
ise oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar.”19; “Evlenmek benim sünnetimdir. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir. Evleniniz, çünkü ben
diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim.”20 gibi ayet ve
hadislerle evlilik teşvik edilmiştir.
Aile haklarının önemli bir bölümünü de çocuk hakları oluşturmaktadır. İslam hukukuna göre çocuk hak ehliyetine sahip olarak doğar, yedi
yaşında temyiz kudretine ulaşır, ergenliği ile birlikte tam ehliyetli olur.
Yeni doğan çocuk iyi bir isim verilmesi, akika kurbanı kesilmesi, iyi bir
şekilde bakılması, güzel bir şekilde eğitilmesi, malları varsa korunması
gibi temel haklara sahiptir. Ergenliğe ulaşana kadar bu şekilde haklarla
korunan çocuk ergen olduğu zaman tam ehliyete sahip olur, her türlü
hukuki işlemi kendi başına yapabilir.
Kadın hakları da aile hak ve özgürlükleri içerisinde yer almaktadır.
İslam dini kadını, erkek ile aynı statüde kabul etmekle birlikte, kadın ve
erkeğin kendine has özelliklerinden dolayı bazı farklı düzenlemeler getirmiştir. Esas itibari ile kadın da erkek gibi dini, hukuki, insani, siyasi,
ticari hak ve özgürlüklere sahiptir. Bununla birlikte kadının kendisine has
bazı özelliklere ve erkeğin de kendisine has bazı özelliklere sahip olması
sebebi ile hak ve özgürlüklerde bazı farklılıklar söz konusu olmuştur.
Erkeğin birden fazla kadınla evlenebilmesi, bir erkek şahide karşılık iki
kadın şahidin istenmesi bu farklılıklardandır. Kadının erken ergenliğe
ulaşıp erken doğurganlık yeteneğini kaybetmesi, buna karşılık erkeğin
geç ergenliğe ulaşmakla birlikte çok ileri yaşlara kadar baba olabilmesi,
birden fazla kadınla evliliği gerektiren sebeplerden birisidir. Ayrıca savaşların çok olduğu dönemlerde sahipsiz kalan kadın ve çocukların korunup
kollanması için de birden fazla evlilik gerekli görülmüştür. Diğer taraftan
bir evlilikle yetinen toplumlarda erkek ve kadınların çoğunlukla zina gibi
gayrimeşru yollara sapmaları aileyi ve toplum düzenini bozmaktadır. Bu
açıdan birden fazla kadınla evlenebilme seçeneği, insanların meşru dairede kalmaları yönüyle daha uygundur.
19 Buhari, Nikah 3; Savm 10; Müslim, Nikah 1.
20 İbn Mace, Nikah 1.
532 II. Türk Hukuku Tarihi Kongresi Bildirileri
İslamiyet’in kadın hakları ile ilgili getirdikleri ileri seviyede olmasına
rağmen, İslam tarihi boyunca geleneklerden kaynaklanan önemli kısıtlamalar söz konusu olmuştur. Geleneklerden kaynaklanan bu kısıtlamalar
sanki İslam dininin gereği gibi düşünülmüştür. Halbuki İslamiyet kadın
ve erkeğin durumuna uygun olarak hak ve özgürlükleri tanımıştır. Gelenekten kaynaklanan sınırlamaları ortadan kaldırarak, İslamiyet’in kadına
tanıdığı hakların kabul edilerek uygulanması gerekmektedir.
Aile ile ilgili haklardan birisi de özel hayatın gizliliği ve konut dokunulmazlığı hakkıdır. İslamiyet insanların özel hayatlarının gizli kalmasını
esas alır, özel hayatın araştırılmasını yasaklar. Kişinin özel hayatı diğer
insanlara ve topluma zararlı olmazsa, devlet tarafından müdahale söz
konusu olmaz. “Ey iman edenler! Zannın bir çoğundan sakının. Çünkü
zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini
araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın.”21; “Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına)
selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt
alıp düşünürsünüz. Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar artık oraya girmeyin; ve eğer ‘Dönün’ denirse, siz de dönün, bu
sizin için daha temizdir.”22
Ekonomik Hak ve Özgürlükler
Ekonomik haklar içerisinde en önemlisi mülkiyet hakkıdır. İslamiyet mülkiyet hakkını kabul etmiş ve korumuştur. Buna göre herkes malını
istediği gibi kullanma hakkına sahiptir. Ancak mülkiyet hakkı, başkasının
hakkına dokunursa, kullanımı sınırlandırılır. Mülkiyet hakkını kullanırken, komşuların mallarına zarar verilemez. Mesela, bir kimse malı üzerinde mülkiyet hakkını kullanırken, komşu binanın zayıflamasına veya
yıkılmasına yol açamaz. Mülkiyet hakkı, kamu yararı sebebi ile devlet tarafından da sınırlandırılabilir. Bazı bina ve araziler kamu yararı sebebi ile
21 Hucurat, 12.
22 Nur 27-29.
İslam’da İnsan Hakları [Demir] 533
kamulaştırılabilir. Komşuluk hukukundan başka, şuf ’a ve irtifak hakları
sebebi ile de mülkiyet hakkı kısıtlanabilir.23
Ekonomik haklardan birisi de çalışma hakkıdır. İslamiyet çalışma
hakkı çerçevesinde herkesin meşru dairede istediği işte çalışmasına imkan
vermiştir. Kişinin alın teri ile elde ettiği kazanca kimse müdahale edemez.
Tasarruf ve teşebbüs özgürlüğü herkese tanınmıştır. Özel teşebbüs esas
olmakla birlikte, sosyal adaleti sağlayacak tedbirlerin de alınması gerekir.
Herkes meşru dairede her türlü işi ve ticareti yapma hakkına sahiptir.
Devlet özel teşebbüsü artıracak, sosyal adaleti sağlayacak, çalışma hürriyetini temin edecek her türlü imkanı hazırlar. Bunun için devlet yolların
güvenliğini sağlar. Soyulan tüccar ve vatandaşların zararlarını tazmin
eder.24 Böylece vatandaşın çalışma hak ve özgürlüğünü tam manası ile
kullanmasını sağlamış olur.
Sonuç
Geçen yüzyılda bir taraftan çok büyük insan hakları ihlalleri olurken,
diğer taraftan da çok önemli insan hakları gelişmeleri yaşanmıştır. Belli
başlı insan hakları metinleri geçen yüzyılda kabul edilmiştir. İçinde bulunduğumuz yüzyılda da insan hakları ihlalleri yaşanmaya devam etmekte,
dolayısıyla insan hakları önemini korumaktadır. İnsan haklarının en fazla
yaşandığı ülkeler ise maalesef İslam ülkeleridir. Bu açıdan Müslümanlar
olarak insan haklarına çok daha fazla önem vermemiz gerekmektedir