pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: İLAHİ
İLAHİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İLAHİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mart 2021 Perşembe

473-) TİMURTAŞ HOCA İLAHİ KAVRAMLAR



473-) TİMURTAŞ HOCA İLAHİ KAVRAMLAR
Bilindiği gibi anlamak/farkında olmak aynı zamanda sorumluluktur. Ya da sorumlu olabilmek için anlamak gerekir. Kur’an (vahy) insana sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluğun yerine getirilebilmesi için de onun ne dediğinin bilinmesi gerekir.
Allah (s.t.) bunun için insanı öncelikle anlama kabiliyeti ile donatmıştır. Sonra da onun anlayabileceği bir Kitap indirmiştir. Kitap (vahy) bir anlamda Allah’ın muradının, insan idrakine (anlama kapasitesine), yani insan seviyesine indirilmesidir.
İnsan hangi dili konuşuyor olursa olsun, özelde Kur’an, genelde İslâmın mesaji her insan için anlaşılabilirdir. Dünyaya belli bir işlev ve görev için gelen insan, işlevinin ve görevinin ne olduğunu bilmeli ki yapabilsin. Bir otorite sahibinin elinin altındakine görevini bildirmeden onu bilmediği bir şeyden sorumlu tutması hakkaniyet değildir.
Dil en önemli iletişim ve anlaşma aracı olduğuna göre, anlaşılsın diye gönderilen, insanla Allah (cc) arasındaki en önemli haberleşme olan Kur’an’ın da, insanların kendi aralarında anlaşabildikleri bir dili kullanması doğaldır, hatta gereklidir de. Allah (s.t.), kullarını hidâyete davet etmek için dillerin içerisinden Arapça’yı seçmiştir.
Kavramlar, düşüncemizin, tasavvurlarımızın, algılarımızın ve dünya görüşümüzün kalıba dökülmüş ifadeleridir. Kavramlar, dilin ifadeye dökülüşü, kelimelerin ilimde, edebiyatta ve inanç dünyasında yeniden canlanışıdır. Bir şeyin kavramı o şeyin bilgisi demektir. Kavram, ilgili olduğu konuyu kavramaya yarayan bir anlamda anahtar kelimedir.
Her dilde belli ilimlere ait kavramlar (mefhumlar), kalıplaşmış ifadeler, deyimler vardır. Bütün bunlar bilgileri, tecrübeleri, kültürleri, anlayışları, zevkleri, hatta inançları ve dünya görüşlerini anlatırlar, sonraki nesillere aktarırlar.
Kur’an (İslâm) da kendini, mahiyetini, mesajını, davetini, hükümlerini, prensiplerini, ölçülerini kelime ve kavramlarla takdim ediyor. İslâmî kavramlar kendi bağlamında, İslâmın genel bakış açısı çerçevesinde anlaşılırlar. Bu çerçeve de Tevhid’in genel çizgisidir. İslâm, kendini bütün insanlığa kendi diliyle takdim ediyor.
Şunu da eklemek gerekir. Bize göre İslâmî kavramlar Türkçe’de ısrarla aynen kullanılmalı, birebir çevrilmeden. Neden? İslâmî terimler ve kavramlar hiç bir dile olduğu gibi, asıl anlamını koruyarak, o anlam zenginliği ile aktarılamaz. Bunlar Arapça dışındaki bir dilde belki tefsir ve izah edilebilir. Fakat onların ifade ettiği manayı başka dillerdeki kelimeler yeterince yansıtamazlar. Bir başka dilde onların ifade ettiği manaları karşılayacak kelime yoktur. Onlar başka dile, olduğu gibi değil de bire bir başka kelimelerle aktarılırsa, onların ifade ettiği anlam zenginliği kaybolacağı gibi, bu dar kapsamlı kelimeler bizatihi İslâmî konuları anlatmaya yetmez.
3- İslâm dünyasında bütün ilim dallarında kullanılan özel kelimelere ıstılah denmiştir. Bu kelime Türkçeye terim olarak geçti. Terimle ıstılah aynı şeyler midir? Biraz bize bu konu hakkında detaylı bilgi verir misiniz?
-Terim ve kavram kelimeleri arasında benzerlik olmakla beraber, ikisi de farklı şeyleri ifade ederler. Bazen de birbirlerinin yerine kullanılırlar.
Kavram; bir nesnenin zihindeki soyut ve genel tasarımı, duyularla gözlenen veya gözlenmeyen şeyler hakkında zihnimizde oluşan soyut ve genel fikirlere denir. (Komisyon, Türkçe Sözlük, TDK., 2/817)
Başka bir ifadeyle kavram; bir şey hakkında sahib olunan genel düşüncedir. “Kavram, temamen zihinsel bir işlemdir. Bu kelime her ne kadar fikir ve düşünce ile aynı veya ortak gibi algılansa da, aralarında belirgin bir fark vardır. Kavram fikir veya düşünce değil, o nesne hakkında zihinde meydana gelen bir algılama, bir kavrayış, bir tasarımıdır.
Terim ise; bir bilim, bir sanat dalıyla veya bir konu ile ilgili özel ve belirli bir anlamı olan söz demektir. (Komisyon, Türkçe Sözlük, TDK., 2/1458) Bir başka deyişle terim, bir türe ait ortaklaşa niteliklerin bir isim altında toplanmasıdır.
Terim bu anlamıyla eskiden İslâmî ilimlerde kullanılan ‘ıstılah’ kelimesinin karşılığı, kavram da mefhum’un karşılığıdır denmiştir. Ancak bize göre terim; ıstılahtaki anlam ortaklığını, söz birliğini ve mana zenginliğini yeterince karşılamaz.
Kavram, bir şeyin zihindeki tasavvuruna, terim ise dışardaki somut karşılığına, soyutun somutlaşmasına denir. Objenin zihindeki karşılığına işaret ediyorsa kavram, yazıda, dışarıdaki şeye işaret ediyorsa terimdir.
Kavramlar, nesnelerin veya olayların ortak özelliklerini kapsayan ve onları ortak bir ad altında toplayan tasarım olsa da; bu tasarım geneldir ve soyuttur. Terim gibi kesinlik arzetmez, insanlara ve inançlara göre değişik anlaşılmaları mümkündür.
Istılah; kelimesinin aslı her türlü iyi durumu, faydayı ve barış halini anlatan ‘sulh-salah’ masdarından türemiştir. ‘Sulh-salah’, bozulma, kötülük, kavga, çekişme ve fesadın karşıtıdır. ‘Istılah’, bir kelimeye yüklenen anlamlardaki anlaşmazlığın gitmesi, kelimenin manası üzerinde söz birliğinin olması, bir anlamda bir barışın olmasıdır.
Bir kelime üzerinde bilginlerin, toplumların ve ilgili kişilerin söz birliği etmesi o sözü, o kelimeyi ‘ıstılah’ haline getirir. Istılahlar, genellikle bilimlerin anlaşılabilmesi için zorunlu olan, başka bir ifadeyle bilinmedikleri takdirde söz konusu edilen ilmin anlam ve muhteva dünyasına nüfuz etmek imkanı bulunmayan anahtar kelime veya terkiplerdir.
O halde “ıstılah her ilmin kendine has dilidir” demek mümkündür. İslâmî ilimlerde ıstılah fizik, kimya, matematik gibi fen bilimlerindeki formüller gibidir. Söz konusu ilimlerde formülsüz problem çözülemez. Ya da problemi çözecek formül hatalı seçilirse sonuç yanlış olur. (Yücel, A. Hadis Istılahlarının Doğuşu Ve Gelişimi, İFAV Yay., s:19)
Kavramlar üzerinde ortak anlayışa ulaşmak, kişiler ve toplumlar arasındaki barışı çoğaltır, ortak duyguları zenginleştirir, ortak hedeflere yöneltir.
4- Kitabınızın ilk baskısı 1999’da yapıldı. O günden bugüne özelikle Türkiye’de kavramlar konusunda gerçek manada bir kavram bilinci inşa edilebilindi mi yoksa halen kavram kargaşası devam mı ediyor?
-İslâm tarihinin başından beri süregelen kavram kargaşı bir değil bir kaç kitapla, bir değil bir kaç üstadla bitmez. Bu kadim bir meseledir. Bu kitapla böyle bir iddia da zaten bulunmadık. Ancak kitabımız hakkında sözlü ve yazılı olumlu tepkiler aldım. Bu anlamda kitabımızın İslâmî kavramları anlamaya katkıda bulunduğunu, en azından kitaba aşinâ olanların faydalandığını söyleyebilirim.
5- Kavramları yanlış anladığımızda İslâmı da yanlış anlarız diyorsunuz kitabınızda. Neden kavramlar yanlış anlaşıldığında din de yanlış anlaşılır?
Kelimeler ve kavramlar, yalnız başlarına değil ait oldukları sistem içerisinde bir değer kazanırlar. Onların türediği kök anlamına “esas/sözlük anlamı”, sistem içerisinde kazandıkları manaya da “izâfi mânâ/özel mânâ” denir.
Bir kelimeye yüklenen anlam üzerinde söz birliği yoğun ise, onun manası üzerinde ne kadar çok insan birleşebiliyorsa; o ilim dalında, o inançta veya toplumsal düzende o kadar çok anlaşma sağlanır, kişiler ve toplumlar arsındaki barış çoğalır, zenginleşir. Kavramlar üzerindeki çok farklı anlayışların çoğu zaman anlaşmazlıklara, karışıklıklara, hatta kavgalara bile sebep olduğu bilinmektedir. Bu çok farklı ve yanlış anlayışlar Din’i tanımada, onu anlamada ve ifade etmede olursa sıkıntının boyutları daha da büyük olur.
“Konfüçyüs; toplumun kaderi eline geçtiğinde onu düzeltmek için yapacağı ilk işin isim ve kavramları değiştirmek olacağını söylemiş. Bunun sebebi toplumun isim ve kavramları yanlış tabir edilip kullanılması sebebiyle bozulmasıdır.” (A. Şeriatî’den Yücel, Dr. Ahmet. Hadis Istılahlarının Doğuşu Ve Gelişimi, s:19)
Kavramları farklı anlama gerçeği kaçınılmaz bir şeydir ama istenen bir şey değildir. Kavramları Kur’an’ın genel bağlamından kopuk, ya da başka ideolojilere uydurarak anlamak ‘kavram kargaşası’na yol açar. Bu da kafaları karıştırır. Karışık kafalar da sorun üretirler.
Kavram kargaşası zihinsel ve toplumsal gevşemelere ve çalkantılara yol açar. Kavram üzerindeki anlaşmazlıklar kuşaklar ve sınıflar arasındaki mesafeyi artırır. Bu sıkıntıyı ümmet olarak uzun zamandan beri yaşıyoruz. Bunun nasıl bir tahribe yol açtığını fikir çilesi çekenler bilir.
Bu kavram kargaşası Din’i tanımada, onu anlamada ve ifade etmede olursa sıkıntının boyutları daha da büyük olur. Allah’ın Dini’ni yanlış anlamak, eksik tanımak; onu eksik yaşamaya sebep olur. Bunun da zararları sayılamayacak kadar çoktur. Kavramların yanlış anlaşılması müslümanlar arasında ciddi sıkıntılara yol açtı, hala da açmaya deam ediyor. Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkların, tefrikanın, gruplaşmanın en önemli sebeplerinden biri de kavramlara farklı anlam verilmesidir.
Halbuki İslâmı bir hayat anlayışı, bir varlık nedeni görmek, onu onu kendini anlattığı gibi anlamak, sonra da pratik hayata uygulamak islami kavramların kavranmasıyla ilgilidir. Müslümanların vahdeti için de buna ihtiyaç vardır. İslâm ümmeti tarişhten beri gördüğü nice acı tecrübeden sonra bu gerçeği anlşamalı, kendi ayakları üzerinde durabilmek için de dinini sahih bir şekilde anlayıp hayata uygulaması gerekir.
Üstelik günümüzde İslâma sevgi beslemeyen pek çok kişi, kurum ve kuruluş ellerinden geldiği kadar onu yanlış tanıtmaya, öğretmeye çalışıyorlar. Onu ya kendi kavramları ile anlatmaya, ya da İslâma ait terim ve kavramların içini boşaltıp kendi arzularına göre doldurarak sunmaya çalışıyorlar. Böyle bir durumda müslümanlar maalesef dinlerini o dini sevmeyenlerden, o dine hasımlık duyanlardan öğrenmek zorunda kalıyorlar.
Bu noktada yapılması gereken şey; İslâmî kavramların zihnimizde nasıl bir tasarıma yol açtığını tesbit etmek, onları kendi ifade ettikleri İslâmî gerçeklerle anlamaktır. Mesela; Allah, ilah, rab, iman, tevhid, şirk, akide, hesap, ahiret, cennet, cehennem, ibadet, din, kitap, peygamber, vahy ve benzeri bir çok kavramı Kur’an’ın anlattığı gibi anlamayan, kendi kendi hevâsına göre, ya da kendisine belletileceği gibi anlayacaktır. Şüphesiz bu anladığı da İslâm olmayacaktır.
6- Peki, Kavramları açıklarken nasıl bir metot izlediniz?
-Kur’an’ın dili Arapça olduğu gibi Kur’an’dan, Allah’tan ve insandan kaynaklanan tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, kıraat, akâid, tarih, mantık, bedi’ ve beyan gibi ilimlerin de dili ve ilim dallarında gelişen terim ve kavramlar da Arapça’dır. Bu ilim dalları Arapça konuşan Kur’an nesilleri tarafından ve Arapça konuşulan beldelerde gelişti. Her ilim dalına ait yüzlerce terim ve kavram da, tabii olarak Arapça olarak şekillendi ve mana kazandı. Bu anlamda Arapça, Din’in dili haline geldi diyebiliriz. (Fakülte yıllarında rahmetli M. Hamidullah bir dersinde “Arapça bizim ana dilimizdir. Zira Peygamber hanımları bizim annelerimizdir ve onlar Arapça konuşuyorlardı” demişti.)
İslâmın Temel Kavramları Arapça kökenlidir. Dolaysıyla her birinin kök anlamıyla bağlantısı, anlam ilişkisi vardır. Bundan dolayı kavramlar açıklarken hepsinin değilse de çoğunun kök anlamanı vererek açıklamaya çalıştık. Zira Kur’an ve Sünnet aynı kelimeleri sözlük anlamlarıyla da kullanmaktadırlar. Bazılarının türevlerine söz konusu kavramla ilişkisi açısından işaret ettik. Kur’an’da geçenlerin hangi manalarda kullanıldığını da âyetlerden örnekler vererek gösterdik. Sonra da o kelimenin bir kavram olarak anlamını tesbit etmeye çalıştık. Bunu da âyetlere, varsa hadislere dayanarak ve yetkin âlimlerin görüşlerinden faydalanarak yaptık. Yeri geledikçe de kendi görüşümüzü de ekledik.
Böylece hem kavramın anlamına, hem taşığı mesaja vurgu yaptık. Kavramın okuyucuda bir bilince, sahih bir tasavvura sebep olmasını amaçladık. Onları geçmiş kültürümüze ait bir zenginlik olarak değil de; bugün de hayatımıza yön vermesi gereken ilkeler, prensipler, ölçüler, kriterler, hükümler ve esaslar olarak açıkladık. Çünkü İslâmî kavramlar ansiklopedik bilgi, atalar hatırası, kültür malzemesi değil; yönlendirici, tasavvuru, zihni, bakış açısını inşa edici işlevsel ve şuur verici dinamiklerdir.
7- Kavramları nasıl işlediğinize dair bir örnek verebilir misiniz? Örneğin veli kavramı, bize veli kavramı hakkında bilgi verir misiniz?
-İslâmî kavramların içerisinde en yanlış, bağlamın koparılarak, Kur'an'ın maksadından çok
uzak anlaşılanların biri de "veli" kavramıdır.
Kur'an'a göre “veli” iman edip sâlih amel işleyen, Allah'ı hesaba katarak yaşayan takva sahibi mü'mindir. Ne özel bir sıfattır, ne olağanstü özelliği vardır, ne de özel bir eğitim ve hiyerarşi, ne de diploma gerektirir. Rabbimiz iman edenlerin kendisine iman ve sâlih amelle yakınlık kazancağını, yani veli olacağını haber veriyor.
“Veli” (çoğulu: evliya)” kelimesinin kökü ‘velâ’dır. Bunun masdarı da “velâyet”tir. “Velâ ve velâyet”, sözlükte, arada bir şey bulunmadan bitişiklik, din ve nisbette yanyana olma, yakınlık, nusret (yardım) işini üzerine almak demektir.
Velâ kökünden gelen “mevlâ”; dost, efendi, sahip, azat edilmiş köle, Rabb, yardımcı, iyilik yapan anlamındadır. Kur’an’da “el-Mevlâ” sıfatı daha çok Allah (cc) için kullanılmaktadır. (Bkz: Enfal 8/39-40. Hacc 22/78. Âli İmran 3/149-150)
“Veli ve mevlâ” sözcükleri hemen hemen aynı anlamdadır. Allah’ın güzel isimlerinden biri de ‘el-Veliyy’dir. (bkz: Bakara 2/107, 120, 257. Kehf/10. En’am 6/51, 71. Secde 32/4. A’raf 7/196. Bakara, 257. Âli İmran 3/68) Bunun anlamı, yardım eden, insanların ve evrenin işlerini üzerine alan demektir. Kimileri bunu, seven ve yardım eden şeklinde açıklamışlardır. ‘Veli’ kelimesi doğrudan doğruya sevgi anlamı taşımasa bile, bu velâyetin gereği sayılır. Birine yardım etmek, onun işini üzerine almak sevgi ile yakından ilgilidir.
Müslümanlar Allah’ı, O’nun elçisini ve mü’minleri veli-dost olarak bilmek zorundadırlar. Allah’ı, Peygamberi ve mü’minleri veli edinenler ‘hizbullah-Allah taraftarı’ ünvanını kazanırlar. “Velâyet” gerçeğini anlamış olan iman sahibi kimse, gerçek ve değişmez “veli” olarak Allah’ı tanır. (Âli İmran 3/68) Bu şuura eren bir mü’min, Allah’ın dışındaki kimselerle kuracağı dostlukta hareket noktası Allah’a ait velilik ölçüsüdür. ‘Velâyet’ her şeyden önce bir iman, duygu ve birbirine destek olma beraberliğidir. Bundan dolayı bütün müslümanlar karşılıklı veli olmak durumundadırlar. Bunun ilk örneğini sahabe toplumunda görüyoruz. (Enfal 8/72. Tevbe 9/71)
Allah’ı bırakıp, ya da O’nun yanında özellikle kendisine kulluk yapma anlamında veliler (putlar) bulmak caiz değildir. Böyle yapanlar Allah’a şirk koşmuş olurlar. (Ankebût 29/41) Kur’an, şeytanın peşine gidenlere “evliyâu’ş-şeytan-şeytanın dostları” diyor. (Âli İmran 3/175)
Müslümanlar da insanlardan bazılarını veli (dost-yardımcı) edinemezler. Allah (cc) müslümanlarla diğer insanlar arasında olması gereken velâyetin (candan dostluğun) sınırlarını çiziyor, mü’minlere kimden fayda, kimden de zarar geleceğini “veli/velâyet” kavramı ile haber veriyor. (Mâide 5/51, 57, 80-82. Âli İmran 3/28. Kehf 18/102. Tevbe 9/23. Nisâ 4/119, 144. Nahl 16/63. En’am 6/121 v.d.)
Kur’an, veliliği kan ve soy bağına değil, iman bağına bağlıyor. Yakın ve uzak akrabayla kurulacak olan iman ve velâyet bağı, onlar arasındaki dostluğu ve sevgiyi daha artıracaktır. İslâm, mü’minleri hangi renkten, hangi ülkeden ve hangi soydan olurlarsa olsunlar, veli ilan ediyor. Onların birbirleri üzerinde ‘velâyet’ hakları vardır. Onlar bu hakkını bir iman borcu olarak almaktadırlar. (Tevbe 9/71, 73)
Kur’an ayrıca Allah’ın dostlarından (evliyaullah’tan) bahsediyor. “Haberiniz olsun; Allah’ın velileri (evliyâu’llah), onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olacak değillerdir.” (Yûnus 1062)
Bu müjdeye kavuşacak olan ‘evliya’ kimdir? Cevabı bu âyeti takip eden ikinci âyet veriyor:
“Onlar iman edenler ve (Allah’tan) korkup-sakınanlardır. Müjde, dünya hayatında ve âhirette onlarındır. Allah’ın sözleri için değişiklik yoktur. İşte büyük kurtuluş budur.” (Yûnus 10/63-64)
Halk arasında “veli veya evliyâ” denilince yukarıda anlatılanlar pek akla gelmez. Kafalarda özel statü verilen, biraz daha özel bir insan grubu şekillenir. Onlarda kerâmet dedikleri tabiatüstü bir güç isterler. Göremeyince de kendileri uydururlar. Ya da önceden uydurulmuş malzemeyi evliyâ zannettikleri kimseler için kullanırlar. Halbuki Kur’an ve Sünnete uymayan yanlış “veli-evliyâ” anlayışı insanı Tevhîd inancının dışına çıkarabilir. Bir müslüman için her konuda olduğu gibi “veli” konusunda da şaşmaz ölçü Kur’an’dır.
Veli olmanın ölçüsi; iman ve takvadır. Kim hakkıyla iman eder, imanını şirk veya riya gibi şeylere bulaştırmazsa ve arkasından da Kur’an’ın tanımladığı takvaya ulaşırsa, kim Allah’ı hesaba katarak yaşarsa, işte böyleleri Allah’ın velileridir. Mü’min zaten İslâma bütün benliği ile iman edendir. Buna bağlı olarak bütün mü’minler de takva üzere yaşamak zorundadırlar. İman takvayı gerektirir. Takvasız mü’min olunamayacağına göre, Allah’ın razı olduğu bütün mü’minler evliya’dır, Allah’ın velisidir. Allah (cc) da onların Mevlâ’sıdır.
Her her müslüman Allah’ın velisi adayıdır. Ya da olmak zorundadır. Zira bu imanın gereğidir. Takva sahibi mü’minler, Hakk’ın canlı şâhitleridir. Onlar, İslâmın güzelliklerini pratik hayatlarında gösterirler. İşte Allah’ın veli kulları (evliyâullah), muttaki mü’minlerdir.
Bu mü’minler özel bir sınıf değildir. Bu velilik sıfatını onlar iman ettikleri ve uydukları Kur’an’dan alırlar. Ne peşlerine takılanlardan, ne de yukarılarda, olağanüstü olduğu zannedilen kimselerden.
Bilindiği gibi İslâmda ruhbanlık ve özel bir sınıf statüsü yoktur. Herkes Allah’ın önünde eşittir ve herkes Rabbine kulluk yapmakla yükümlüdür. Kimsenin Allah katında bir imtiyazı (ayrıcalığı) yoktur. Üstünlük, derece ve sevap kazanma ölçüsü yalnızca takvadır. Kimin takvalı olduğunu da yalnızca Allah bilir.
8- Üzerinden epey yıl geçmesine rağmen kitabınıza olan ilgi ne durumdadır?
-Yayınevinin verdiği bilgiye göre kitaba ilgi normal. Elbette popüler bir kitap değil ki bir kaç haftada binlerce satsın, sonra da piyasadan çekilsin. Konusu itibariyle pek çok kütüphanede bulunabilecek, sık sık başvurulabilecek bir temel eser. (Beyan yayınları yetkililerden aldığım bilgiye göre yakında dördüncü baskısı yapılacak.)
9- Son olara konu hakkında neler söylemek istersiniz?
Günümüzde insanlar İslâmın batıl dediği şeylere yoğun bir şekilde müşteri oluyorlar. Hakkın düşmanları, hak sesin duyulmaması için ona karşı akıl almaz tuzaklar kuruyorlar. Hem müslümanların bir kısmı, hem de dışardakiler İslâmı kendi kaynaklarından, kendi özgün diliyle değil, onu sevmeyenlerin dilinden ve onların ifadeleriyle öğreniyorlar. Yanlış öğrenilen şey elbette kişiye pratikte yanlış şeyler yaptırır. Ya da insan bilmediğinin düşmanı olur; en azından onu benimseyemez.
Müslümana düşen dinini onu cahillerden ve dininin hasımlarından değil asıl kaynağından ve onun diliyle öğrenmek, Allah’ın istediklerini bütün benliği ile anlamak, tekliflerin maksatlarını idrak edip gereğini yapmak, bir anlamda Allah’ın razı olacağı kulluk yapmaktır. Zira insanlar Allah’a kulluk için yaratıldılar. (Zariyât 51/56) Nasıl kulluk yapılacağını da ancak O’nun Kitabı’ndan ve O’nun Son Elçisinden (sav) öğrenebiliriz.
Bunun için de çok okumak, talim etmek, öğrenmek gerekir. Bizim çalışmamız ümit ederiz ki hem okumaya, hem dinimizi kavramlar aracılığıyla daha sağlıklı anlamaya katkı sağlar.

472-) TİMURTAŞ HOCA İLAHİ NİZAM VE GAYE



472-) TİMURTAŞ HOCA İLAHİ NİZAM VE GAYE
İslâm düşüncesinde genellikle âlemdeki düzeni ifade etmek üzere nizâmü’l-âlem tamlaması kullanılır. Eski Yunan felsefesinde “âlem” anlamına gelen kosmos aynı zamanda “düzen” demektir. Pisagor’a kadar giden terimin bir düzen olarak âlemi ifade edişi Empedokles ile belirginlik kazanmıştır. Batı dillerindeki kozmetik (cosmetic) kelimesi de kosmos kökünden gelmekte olup terimin süs ve güzellik kavramıyla irtibatını göstermektedir. Arapça bir eserde âlem karşılığı kullanılan Grekçe kûs-mûs teriminin “nizam” ve “süs” anlamlarını da içerdiği, dolayısıyla âlemin bir düzen içinde yaratılmış olmasıyla estetik bir âhenk taşımasının aynı kelimede ifadesini bulduğu belirtilmektedir (Câhiz, ed-Delâʾil, s. 67). Nizam kavramı etrafında zengin bir terminoloji geliştirmiş olan müslümanların asıl ilham kaynağı âlemi düzen, tasarım, ölçü, hesap, denge ve yasa kavramları ışığında resmeden çok sayıda kevnî âyetin bulunmasıdır.


Kur’an’da nizam kelimesi geçmez. Bununla birlikte kâinatta sarsılmaz bir düzenin bulunduğu, bu düzenin boş ve anlamsız olmadığı, kâinatın özellikle insan varlığına uygun yahut yararlı biçimde düzenlendiği ve bu düzenin Allah tarafından konulduğu Kur’an’ın temel mesajlarından birini oluşturmaktadır. Bazı âyetlerde bu mesaj, doğrudan doğruya düzen ve düzensizlik kavramlarına tekabül eden kelimelerle ifade edilmektedir. Buna göre her şey bir ölçüye göre yaratılmıştır (el-Furkān 25/2; el-Kamer 54/49). Bu ölçü uyarınca her şey kendine has bir yaratılış yahut tabiata sahip kılınmıştır (Tâhâ 20/50). Allah sadece yaratıp varlık vermekle kalmamış, yaratılışı belli bir tasarım uyarınca düzenlemiş ve yarattıklarına var oluş gayesini yerine getirebilmek için hangi yolu izleyeceklerini de göstermiştir (el-A‘lâ 87/2-3). Allah’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik görülmez; kozmik sistemde bir boşluk, bir düzensizlik bulmak mümkün değildir (el-Mülk 67/3). “Güneş ve ay bir hesaba göredir. Yıldızlar, bitkiler ve ağaçlar O’na secde eder. O, göğü yükseltmiş ve dengeyi (mîzan) koymuştur” meâlindeki âyette (er-Rahmân 55/5-7) gök cisimlerine ait hareketin bir denge yasası uyarınca matematik ilkelerine uygun biçimde gerçekleştiğine dikkat çekilmektedir. Aynı âyette “yıldızlar” kelimesi bütün gök cisimlerini, “ağaçlar” kelimesi bütün yeryüzü varlıklarını ifade etmekte ve bütün tabii varlıkların secde eylemiyle kendileri için konmuş yasalara boyun eğdiği ima edilmektedir (ayrıca bk. el-Hac 22/18). Göklerin ve yerin istese de istemese de uymak zorunda olduğu, fakat kozmik bir bilince işaret edecek şekilde isteyerek uyduğu bu yasa düzeni şu âyette açıkça belirtilmektedir: “Sonra duman halindeki göğe yöneldi; ona ve yeryüzüne, ‘İsteyerek veya istemeyerek gelin’ dedi. İkisi de, ‘İsteyerek geldik’ dediler” (Fussılet 41/11). Aynı bağlamda güneşin, ayın ve bütün gök cisimlerinin buyruk altına alındığı (Lokmân 31/29), gök cisimlerinin kendileri için tayin edilmiş yörüngeden sapmaksızın gökyüzü denizinde yüzdüğü belirtilmiştir (el-Enbiyâ 21/33; Yâsîn 36/40). Bunun yanı sıra gökyüzünün bir güzellik duygusu uyandıracak şekilde yıldızlarla süslendiğini belirten âyetler (el-Hicr 15/16; es-Sâffât 37/6; Fussılet 41/12; Kāf 50/6; el-Mülk 67/5) düzene estetik bir tasarımın eşlik ettiğini belirtmektedir. Teleolojik bakış açısından düzen ve gaye kavramlarının birbiriyle ilişkisi (bk. GĀİYYET) Kur’an’da da öne çıkmaktadır. Âlemin oyun olsun diye (el-Enbiyâ 21/16) veya boşuna (Sâd 38/27) yaratılmadığını, insanın var oluşunun saçma olmadığını (el-Mü’minûn 23/115), bütün bir âlemin varlığının anlamlı bir amaca yönelik olarak yaratıldığını (el-Hicr 15/85) ifade eden âyetler aynı gerçeği vurgular. Ayrıca Kur’an’ın bildirdiğine göre kâinattaki her şey yeryüzündeki var oluş şartlarına uygun biçimde ve ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde insanın hizmetine verilmiştir. Nitekim, “Allah’ın göklerde ve yerde olanları buyruğunuz altına verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmüyor musunuz?” âyetindeki (Lokmân 31/20) ilâhî mesajın diğer birçok âyette tekrar edildiği görülmektedir.


İslâm düşüncesi tarihinde çeşitli akımlara mensup müellifler, kâinattaki nizamın bir yaratıcının varlığını gösterdiği fikrini temellendiren deliller geliştirmeye gayret etmişlerdir. Mu‘tezile düşünürü Câhiz’e (bazı yazmalarda hıristiyan müellif Cibrîl b. Nûh el-Enbârî’ye) nisbet edilen Kitâbü’d-Delâʾil ve’l-iʿtibâr ʿale’l-ḫalḳ ve’t-tedbîr adlı eser doğrudan doğruya nizam delili geliştirmeye yönelik olarak telif edilmiştir. Astronomiden botaniğe, tıptan psikolojiye kadar içerdiği birçok alanda geliştirilen deliller, Gazzâlî’ye nisbet edilen el-Ḥikme fî maḫlûḳāti’llâhi ʿazze ve celle adlı ünlü eserde de yer yer yansımalarını bulmuştur. Hıristiyan rahibi Theodoret’in (V. yüzyıl) De Providentia adlı eseriyle de irtibatlı görünen ed-Delâʾil’de (Davidson, s. 219) düzen ve tasarımı ifade etmek üzere “nizam, mülâeme, telif, tedbir, takdir” kelimeleri kullanılmaktadır. Âlemi bütün müştemilâtı ile bir eve, insanın âlemdeki konumunu da ev sahibine benzeten müellif böyle bir evin sahibinin ihtiyaçları ve yararı için tasarlanması gibi âlemin de insan için tasarlandığını, bunun yalnızca âlemin bir yönetim, ölçü ve düzen ilkesine göre yaratıldığına değil bu yaratıcının tek olduğuna da apaçık bir delil teşkil ettiğini söylemektedir (ed-Delâʾil, s. 6; krş. Gazzâlî, el-Ḥikme, s. 4). Konuşmayı mümkün kılan fizyolojik tasarımın mükemmelliği, insan yapımı olan ve dinleyende hayranlık uyandıran bir müzik aletinin teknik tasarımıyla karşılaştırıldığında görülebilir. Teknik bir ürün sonuçta tabiatı taklidin bir neticesi olduğuna göre tabiattaki tasarımın çok daha hayranlık uyandırıcı olması doğaldır (ed-Delâʾil, s. 47). Bu görüşler Câhiz’in otantik eserinde belirtilen, yaratılmışlardaki düzen ve tasarımın yaratıcının varlığına delil teşkil ettiği şeklindeki ana fikirle uyum içindedir (Kitâbü’l-Ḥayevân, II, 109-110). İmam Mâtürîdî, benzer şekilde kâinatta düzenliliğin tek bir yaratıcının varlığını açıkça gösterdiğini belirtmiştir. Birçok olgu kâinatta tek biçimli ve tek bir yasaya tâbi bir işleyişin mevcudiyetini göstermektedir. Birden fazla yaratıcı varsayımı bu düzenliliği açıklayamayacağına göre tek bir yöneticinin varlığını kabul etmek zorunludur (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 40-41). İbn Hazm da felekler sisteminde, canlı organizmasında, hayvanlar ve bitkiler âleminde gözlenen tasarım örneklerinden hareketle aynı sonuca ulaşmaktadır (el-Faṣl, II, 68-69). Eş‘arî kelâmcısı Cüveynî ise âlemdeki âhenk, düzen ve mükemmellik kavramlarına Allah’ın ilim sıfatını ispatlamak için atıfta bulunur (el-İrşâd, s. 61). Kelâm kitapları benzeri yaklaşımların zengin örnekleriyle doludur (ayrıca bk. ADÂLET; ÂHENK).


Müslüman filozofların da nizam kavramına dikkat çektiği görülmektedir. Kindî, âlemdeki düzen ve tasarımın Allah’ın varlığına delil oluşturduğunu erken bir dönemde ifade etmiş (Resâʾil, I, 215), Fârâbî âlemin varlıkları birbiriyle ilişkili kılan düzenini bir ontolojik hiyerarşi fikri içinde vurgulamış (el-Medînetü’l-fâżıla, s. 57-58), İhvân-ı Safâ da yaratıcının âleme en iyi düzen ve tasarımla varlık verdiğini belirtmiştir (er-Resâʾil, III, 335-336; IV, 72-73). İbn Sînâ metafiziğinde düzen kavramı öncelikle ontolojik bir ilkedir. Buna göre kendini akleden Tanrı varlıktaki iyilik düzeninin ilkesi olduğunu da bilmekte ve bu bilmenin zorunlu sonucu olarak âlem bu düzen bilgisine göre varlık kazanmaktadır. Hayranlık uyandıran yapısıyla bu âlem tesadüf eseri var olamayacağına göre bir yönetimin zorunlu sonucu olmalıdır. Aslında inâyetin anlamı da bundan ibarettir (İbn Sînâ, eş-Şifâʾ el-İlâhiyyât [2], s. 403, 415). Bu fikir daha sonra Gazzâlî’nin âlem hakkındaki, “Daha iyisi, daha kusursuzu ve daha mükemmeli mümkün değildir” sözünde yansımasını bulacaktır (İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn, IV, 321). İbn Rüşd’ün geliştirdiği inâyet delili ise esas itibariyle modern zamanlarda “insancı ilke” (antropic principle) terimi altında tartışılacak olan (Yaran, Bilgelik Peşinde, s. 146-158) “insan varlığına uygunluk” kavramına dayanmaktadır. Bu delilin önermeleri ve neticesi şöyle ifade edilebilir: a) Âlemdeki bütün varlıklar insanın var oluş şartlarıyla uygunluk arzetmektedir; b) Bu uygunluğun tesadüf eseri olması imkânsızdır; c) Şu halde zorunlu olarak bu uygunluğu tasarlamış irade sahibi bir fâil mevcuttur (el-Keşf, s. 118-119; inâyet delilinin ayrıntılı ve modern bir ifadesi için bk. İzmirli İsmail Hakkı, s. 205-207).


Batı düşüncesinde nizam delilinin klasik ifadesi genellikle Ortaçağ düşünürü Saint Thomas’nın Tanrı’yı kanıtlamanın “beşinci yolu” ile başlatılır. Delil, bilgiden yoksun olan tabii varlıkların bir amaca yöneldikleri ve dolayısıyla akıl sahibi bir varlık (Tanrı) tarafından yönlendirildikleri fikrine dayanmaktadır (delilin metni için bk. Yaran, Klasik ve Çağdaş Metinlerle Din Felsefesi, s. 74). XVIII. yüzyılda William Derham gibi düşünürlerin insanın tasarladığı eserleri âlemle kıyaslayan basit analojileri (Hick, s. 6) David Hume tarafından eleştirilmiştir. Filozofa göre âlemi insan yapımı ürünlere benzetmek yanlıştır; bu tür benzetmeler kesin bilgi sağlayamaz; çünkü deneysel temelden yoksundur (Din Üzerine, s. 98-112). William Paley bu eleştirileri de göz önüne alarak ünlü “saatçi delili”ni ileri sürecektir. Buna göre yerde mekanik bir saat bulan kişi, isterse böyle bir saatle ilgili hiçbir fikre sahip olmasın tasarımından hareketle saatçi fikrine ulaşacaktır. Bu böyle olunca tabiatta gözlemlenen ve bir saatinkini karmaşıklık düzeyi bakımından kat kat aşan hârika tasarım örnekleri için bir yaratıcının varlığına ulaşmak açık bir zorunluluktur. Zira tabiattaki düzen ve tasarım, sahip olunan bütün bilgi ilkeleriyle çatışmayacak başka herhangi bir varsayımla açıklanamamaktadır (delilin metni için bk. Yaran, Klasik ve Çağdaş Metinlerle Din Felsefesi, s. 79-81). Ancak Darwin’in evrim teorisi Paley’in delilini uzun bir süre gündemden düşürecektir. Çünkü teori, “saatçi delili”ne dayanak teşkil eden karmaşık organizmaların oluşumunu, basit organizmaların doğal seleksiyon süreci içindeki milyonlarca yıl gerektiren evrimiyle açıklamaktaydı. Bu akımın son güçlü temsilcilerinden R. Dawkins, The Blind Watchmaker (kör saatçi) (New York 1996) adını vererek Paley’in deliline ironik biçimde atıf yaptığı eserinde evrim teorisinin yeni bir yorumunu yapmıştır. Bu yoruma göre evrim sanıldığının aksine gelişigüzel ve tek basamaklı seçimle ilerlemez; rastlantı faktörü bu süreçte küçük bir bileşendir ve en önemli bileşen özünde gelişigüzel olmayan birikimli seçmedir. Tabiatın amaçsız kuvvetleri, bir sonraki evrim aşamasını hazırlayan birikimli seçmenin işe başlaması için zorunlu şartları oluşturduğunda bilinçli tasarım açıklamasına hiçbir biçimde ihtiyaç hissettirmeyen muhteşem sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Dawkins bu görüşünü temellendirmek üzere bilgisayarda -daha sonra tasarım delili yanlısı William A. Dembski’nin bir hedefe önceden yönlendirildiği gerekçesiyle eleştireceği- ilginç bir modelleme de geliştirmiştir (Kör Saatçi, s. 55-66; krş. Behe v.dğr., s. 45-47). Nizam delili ayrıca R. Swinburne tarafından güncellenmiş, evrendeki zamanî düzen ve sürekliliğin bilim tarafından kabul edildiği, fakat bu düzenin niçin var olduğunu açıklamanın yalnızca bir Tanrı fikriyle mümkün olabileceği savunulmuştur (The Existence of God, s. 136-141). J. L. Mackie ise düzen ve tasarım deliline David Hume’dan beri yöneltilen itirazların Swinburne’un iddiaları karşısında hâlâ geçerliliğini koruduğunu ileri sürmüştür (The Miracle of Theism, s. 146-149). Nizam delilinin günümüzde tartışmalara konu olan son ve güncel biçimi Michael J. Behe, William A. Dembski ve Stephen C. Meyer’in “akıllı tasarım” (intelligent design) adıyla savundukları delildir. Behe temel bir işleve katkıda bulunan, hayli uyumlu, etkileşim içinde olan parçalardan oluşmuş ve herhangi bir parçanın çıkarılması durumunda sistemin işlevinin fiilen sona erdiği, indirgenemez ölçüde karmaşık olan biyolojik sistemlerin evrimin tedrîcî sürecinde hâsıl olmasının mümkün olmadığını, dolayısıyla doğal seçme varsayımıyla açıklanamayacağını ileri sürmüştür. William A. Dembski de en az zorunluluk ve rastlantı kadar tasarım kavramının da bilimsel açıklamanın mâkul ve temel bir biçimi olduğunu savunmuştur. Stephen C. Meyer ise tasarım delilini DNA moleküllerini şekillendiren nükleotid bazların karmaşık ve özel dizilimindeki genetik bilginin kökeni üzerinde durmuş, bunu açıklamanın rastlantı ve kimyasal zorunluluk gibi kavramlarla mümkün olmadığını, mâkul bir açıklamanın ancak tasarım kavramıyla yapılabileceğini ileri sürmüştür. Bu üç düşünür akıllı tasarımı savunan görüşlerini daha sonra Science and Evidence for Design in the Universe (San Francisco 2002) adlı ortak bir çalışmada bir araya getirip karşılıklı olarak teyit etmişlerdir.