pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: TİMURTAŞ HOCA
TİMURTAŞ HOCA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TİMURTAŞ HOCA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2021 Perşembe

527-) TİMURTAŞ HOCA KAFİRLERİ DOST EDİNMEYİN


527-) TİMURTAŞ HOCA KAFİRLERİ DOST EDİNMEYİN
Konumuz ile ilgili olarak Kur’an-i Kerimdeki şu ayet-i kerimelere birlikte göz atalım.
“Ey İman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Bunu yaparak Allah’a, aleyhinize apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?. ” [1]
“ Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur “. [2]
“ Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Onlar, Rablerine eş tutuyorlar”. [3]
“…Deki, Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz, benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım”. [4]
“ Resulüm de ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam, Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır”.[5]
“Sana emir olunanı açıkça söyle ve ortak koşan (müşrikler)den yüz çevir”.[6]
“…Kafir olanlar da birbirlerinin dostlarıdırlar..”[7]
“Mü’min erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin dostlarıdırlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara, Allah rahmet edecektir..”. [8]
"...Sizden kim onları dost edinirse, oda onlardandır..." [9]
Konu ile ilgili ayet-i kerimeler elbette bu kadar değildir. Şimdi de Hadislere yer verelim.
Abdullah b. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır."[10]
"Kim Müşriklere ait bir toprakta bulunur (bina yapar), onların nevruzlarına (yılbaşılarına) katılır, onların bayramlarını (festival ve galalarını) kutlar ve ölünceye kadar onlarla birlikte bulunursa, Kıyamet Gününde onlarla birlikte haşrolunur." [11]
Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.), namaz kılarken elleri böğürlerine koymayı mekruh sayarak:
"Yahudilere benzemeyin." buyurmuştur." [12]
Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle dedi:
"Acemlerin rumuzlu sözlerini öğrenmeyin. Bayramlarında müşriklerle birlikte kiliselerine girmeyin. Çünkü Allah'ın gazabı onların üzerine iner." [13]
Abdullah b. Amr dedi ki:
"Kim Acemlerin ülkesinde kalır da, onların yeni yıllarını ve mihricanlarını (bayram, festival ve galalarını) kutlayarak (bu şekilde) onlara benzer ve bu hal üzereyken ölürse, Kıyamet Gününde onlarla birlikte haşrolunur."
Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir:
"Cahiliye ehli (hacda) güneş doğuncaya dek toplanma yerinden gitmezlerdi. Rasulullah (s.a.v.) ise güneşin doğmasından önce oradan ayrılır ve şöyle derdi:
"Bizim yolumuz müşriklerin yolundan ayrıdır." [14]
Abdullah b. Amr diyor ki:
"Rasulullah (s.a.v.) benim üzerimde boyanmış iki elbise gördü ve şöyle buyurdu:
"Doğrusu bunlar kâfirlerin giysilerindendir. Onları giyme." [15]
Rasulullah (s.a.v.), kâfirlere ait kıyafetlerin giyilmesini yasaklamıştır.
Hz. Ömer de (r.a.) Utbe b. Ferkad'a gönderdiği mektupta:
"Müşriklere ait giysileri giymekten seni menediyorum." [16] Diye yazmıştır.
Kays b. Ebu Hazım'dan rivayete göre:
"Ebu Bekir, Ahmus'tan Zeynep adındaki bir kadının yanına gitti. Kadının konuşmadığını görünce:
"Bu kadın niye konuşmuyor?" diye sordu. Dediler ki:
"Bu kadın konuşmadan haccetmek istiyor."
Ebu Bekir (r.a.), kendisine:
"Konuş! Çünkü böyle bir davranış helal değildir. Bu, cahiliye döneminin âdetidir." dedi. Kadın Ebu Bekir'e (r.a.):
"Sen kimsin?" diye sordu. Ebu Bekir de (r.a.):
"Muhacirlerden biriyim" dedi. Kadın:
"Hangi muhacirlerden?" diye sordu. O da:
"Kureyş'ten" dedi. Kadın:
"Hangi Kureyş'ten?" diye sorunca, Ebu Bekir (r.a.):
"Amma da çok sordun ha!" dedi ve:
"Ben, Ebu Bekir'im" diye ekledi. Kadın:
"Allah'ın cahiliye sisteminden sonra bize gönderdiği bu salih din üzerinde kalmamız neye bağlıdır?" dedi. Ebu Bekir (ra.):
"Sizin kalıcılığınız, sizi idare eden imamlarınız (liderleriniz ve devlet adamlarınız) doğru yolda oldukları sürecedir." dedi. Kadın:
"İmamlar da kimdir?" dedi. Ebu Bekir (r.a.):
"Sizin kavminizin liderleri ve önde gelenleri yok mu, onlar sizlere emir verince, onlara itaat ediyorsunuz değil mi?" dedi. Kadın:
"Evet, öyledir." dedi. Ebu Bekir (r.a.):
"İşte halkı idare eden bu kimseler." cevabını verdi." [17]
Hz. Ömer (ra), Kudüs’ün fethi için çalışırken, Amr b. As’a soruyor: "Nerede namaz kılmamı istersin?" O da:
"Bana sorarsan, kayanın ardında namaz kıl. Çünkü Kudüs tümüyle senin gözlerinin önünde olacaktır." dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
"Olmaz, ben namazımı ancak Rasulullah'ın (s.a.v.) kıldığı yerde kılarım." dedi. Hemen kıbleye yöneldi ve Ka"be'ye doğru namazını kıldı. Sonra geldi ve ridasını yere yayarak üzerindeki çerçöpü silkeleyip süpürdü. Halk da aynısını yaptı." [18]
İbni Abbas'a: "Bir adama şırınga ile ilaç vereyim mi?" denilince, O:
"Hayır, avret yerini açma, müşriklerin yolunu da izleme." dedi.
Buradaki "Müşriklerin yolunu izleme" ifadesi geneldir.
Hz.Enes'in (r.a.) yanına iki (boynuzu) kâkülü olan bir genç girdi. Hz. Enes kendisine:
"Bu iki saçtan boynuzu (kahkülü) ya kes ya da kısalt, çünkü bu Yahudilerin âdetidir." dedi. [19]
Huşeym diyor ki: Ebu Bişr, Ebu Umeyr b. Enes'ten, o da Ensar'dan bir halasından rivayet etmiştir: Namaz vakitlerini Müslümanlara nasıl duyurulması konusunda henüz karar verilmemişti.
"Rasulullah (s.a.v.), Müslümanları namaza nasıl davet edeceği konusuna çok önem gösterdi. (Ashabıyla istişarede bulundu). Kendisine, “Yahudilerin yaptığı gibi boru çalınmasını” teklif ettiler. Bu, Peygamber (sav) Efendimizin hoşuna gitmedi ve:
"O, boru çalmak Yahudilere aittir" buyurdu. Bunun üzerine, “Hıristiyanlara ait çanı hatırlattılar”. Peygamberimiz: "O da Hıristiyanlara aittir" diyerek hoş karşılamadığını belirtti." [20] Daha sonra da Müslümanlara has ezan okunmasına karar verildi.
"Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur." [21]
"Onlar birbirlerindendir..."[22]
Rasulullah (s.a.v.) de Ali'ye (r.a.) şöyle buyurmuştur:
"Sen bendensin, ben de sendenim." [23]
"Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah, Resulü ve iman edenlerdir. Onlar ki namazı kılar, zekâtı verir ve rükû ederler. Kim Allah'ı, Resulü’nü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır." [24]
Ebu Musa (r.a.) diyor ki: "Hz.Ömer'e (r.a.):
"Benim Hıristiyan bir kâtibim var" dedim. O da bana dedi ki:
"Ne yaptın? Allah cezanı versin! Sen Allah'ın (c.c.): "Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin..." [25] Buyurduğunu işitmedin mi? Tevhid ehlinden birini kâtip edinemez miydin?"
Ben de: "Ey mü'minlerin emiri! Onun yazı işlerinde çalışması benim içindir, dini de kendisine aittir." dedim.
Hz. Ömer (r.a.): "Mademki Allah onları aşağılamış, sen onlara saygınlık kazandırma, Allah onları zelil kılmışken, sen kendilerini aziz kılma. Allah'ın uzaklaştırdıklarını sen yaklaştırma!" dedi."[26]
"Yahudi ve Hıristiyanlar boyanmazlar (sakallarına kına yakmazlar). Siz onlara muhalefet edin." [27]
"Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma. Çünkü onlar Allah'a karşı sana hiç bir fayda veremezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takva sahiplerinin dostudur." [28]
Büyük âlim el-Fudayl b. lyaz (r.a.) şunları söylemiş:
"Yolcuları az da olsa, sen Hak yoldan ayrılma. Rağbet edeni çok da olsa kötü yollara sapma."
Ömer b. el-Hattâb şunları söyler:
"Dinleriyle ilgili konularda Allah düşmanlarından uzak durun. Zira Allah'ın gazabı onların üzerine iner."
"Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyiniz."[29]
Amr b. Şuaybin babasından, onun da dedesinden yaptığı rivayete göre Resulullah (s.a.) efendimiz.
"Bizden başkasına benzemeye çalışan, bizden değildir" [30]
Buhari ve Müslimin İbn Ömer'den ortaklaşa naklettikleri bir hadiste ise Peygamber (s.a.) şunları buyurur:
"Müşriklere muhalefet ediniz. Bıyıkları kazıyınız, sakalları koyuveriniz."[31]
Ahmet Gümüşhanevî hz.leri bu konuda şöyle diyor: “Kâfirler arasında yerleşip bina yapan, onların bayramlarına iştirak eden ve onlara benzeyen kişi bu hal üzere öldüğünde kıyamet günü onlarla beraber haşr olunur.” [32]
Dikkat edilirse kâfirlere benzemek, küfre giden bir yoldur. Kâfirlere benzemek, İslam dininden vazgeçip, batıl ve muharref dinlere intikal etmenin alametidir.
Sevgili Peygamberimiz (sav) Efendimiz zamanımızın bazı insanlarını şöyle haber veriyor:
“Sizler, kendinizden önce geçen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına, tıpa tıp muhakkak uyacaksınız. O dereceye kadar ki, şayet onlar daracık bir keler deliğine girmiş olsalar, siz de muhakkak onlara uyarak oraya gireceksiniz, onlara tabi olacaksınız”. Ebu Sait (ra) diyor ki, Biz: “Ya Resulellah! Bu ümmetler Yahudiler ve Hıristiyanlar mıdır? Diye sorduk. Peygamber (sav) Efendimiz: “Onlardan başka kim olacak…!” buyurdu. [33]
Yüce Allah (cc) bizleri Hakka tabi olan, İslam’ın yolundan yürüyen kullarından eylesin.
Müslüman olmayan milletlerin ve özellikle Hıristiyanların kutsal saydıkları dini gün ve gecelere, yılbaşı kutlamalarına özenmeyen ilgi duymayan ve kutlamalara katılmayan şuurlu Müslümanlardan olmayı Mevla’m cümlemize nasip eylesin.

24 Mart 2021 Çarşamba

525-) TİMURTAŞ HOCA SÜNNETİN ÖNEMİ


525-) TİMURTAŞ HOCA SÜNNETİN ÖNEMİ

İnsanlık var olalı gelmiş geçmiş tüm zamanlarda, sözün sultanı tartışmasız Resulullah (sav) dır. Sözün sultanı konuştuğunda başkalarına susup dinlemek düşer. Gönüller minberinin biricik hatibi, beyan mihrabının eşsiz imamı odur.
İslam’ın iki temel esası vardır; Kur'an ve sünnet. Evet İslam’ın temel taşlarında birisi Resulullah (sav) ın sünnetidir. Tek ayaklı bir insan koltuk değneğiyle topallayarak ta olsa yürüyebilir ama sünnet olmadan İslam’ın sağlıklı anlaşılıp yaşanması mümkün değildir.

Sünnet olmadan:

* Namazın şart ve erkânını; rükusunu, sücudunu, kıyamını, teşehhüdünü kısacası namazın nasıl eda edildiğini nerden bilecektik.
* Orucun mahiyetini; ve Örneğin; ayette geçen siyah iplikten beyaz ipliğin ayrılmasından maksadın; günün beyazlığı ve gecenin karanlığı olduğunu, nasıl bilecektik.
* Zekat hangi mallardan, ne kadar ve ne zamanlarda verilir? Bunu kimden öğrenecektik.
* Hac ayda bir mi, yılda bir mi ve nasıl eda edilir?
* Veya hırsızın hangi elini, nereden, hangi tür hırsızlıklarda ve ne kadar mal çalmada kesilir?
* Zinanın cezası, hangi şartlarda, nasıl bir değnekle, nerelere ve nasıl uygulanır.?
* Kısaca Kur'an-ı Kerim’in; Mutlakını mukayyed, mücmelini tafsil etme, müşkilini izah, umumunu hususileştirme ve mübhemini beyan etme gibi, işlemler Sünneti seniyyesiz nasıl olabilir...

Yani sünnet olamasa; yaşamakla mükellef olduğumuz emirleri yaşamak ve sakınmamız gereken yasaklardan sakınmak neredeyse imkansız olur. Zira İslam bir kuşa dönmüş olur.

SÜNNETİN İSLÂM'DAKİ YERİ

Sünnet; Kur'an'ın yaşanmış bir tefsiri, İslâm'ın ise amelî ve örnek bir tatbikidir. Öyle ki Nebi, tefsir olunmuş bir Kur'an ve yaşayan bir İslâm idi. Nitekim mü'minlerin annesi Aişe (r.a.) annemiz; fıkhı, basireti ve Resûlullah ile yaşamasıyla bu mânâyı anlamış ve Resûlullah'ın ahlâkından sorulduğunda net ve beliğ bir ifade ile "O'nun ahlâkı Kur'an'dı" diye cevap vermiştir.

Öyleyse kim ki, özellikleriyle, rükünleriyle İslâm'ın amelî şeklini öğrenmek isterse, onu tafsil edilmiş ve yaşanmış olarak, kavlî, amelî ve takriri sünnetten öğrenmelidir.

Bu konuda bazı ayet ve hadisler:

"Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik." (Nisa: 4/80)

"Peygamber'in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (Nur: 24/63)

"Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye zikri indirdik, belki düşünürler." (Nahl: 16/44)

"And olsun ki, Allah, inananlara, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve hikmeti (sünneti) öğreten, kendilerinden bir peygamberi göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler." (Âl-i İmrân: 3/164)

"Allah ve Rasulü, bir şey hakkında hüküm verdiği zaman herhangi bir mümin erkeğin ve mümin bir kadının kendi işlerinde başka hükmü seçme hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasulü’ne isyan ederse, şüphesiz ki o açıkça sapmıştır" (Ahzab, 36)

* "Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi de yasakladıysa ondan da kaçının. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki, Allah azabı pek şiddetli olandır." (Haşr, 7)
* "Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem, seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa, 65)
* "Sizlere iki şey bıraktım. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız. Bunlar Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir." (Muvatta, Kader bab: 3.)
* "Allah, bizden bir hadis duyup da onu tebliğ edinceye kadar muhafaza eden kişinin yüzünü ak eylesin. Nice kendisinden daha fakih (âlim) olanlara fıkhı (ilmi) taşıyanlar vardır. Nice fıkhı taşıyıp nakleden vardır ki, kendisi fakih değildir.” (Ebû Dâvûd, İlim hn. 3660; Tirmizî, ilim hn. 2656-2657; İbni Mace, Mukaddime hn. 230, 232, 236; Ahmed c. I Sh. 437)

Sünneti kimden nasıl öğreneceğiz?

Su pınardan çıktığında tertemiz ve berraktır, kaynağından uzaklaştıkça içerisine değişik maddeler karışarak bulandırır. Biz bu asrın insanları islamın pınarı olan vahyin kaynağına 1400 küsür yıl uzaktayız. Dolayısıyla bizim, ilk asrın İslam alimleri gibi sünnet ilmini diğer İslam ilimleriyle beraber alıp değerlendirmeye yeterli kapasitemiz olmadığı gibi buna imkanımız da yok.

Bilindiği üzere harf devrimiyle ülkemizde milyonlar bir gecede ümmi olarak sabahladı. İlmi boşluğu önemli ölçüde dolduran âlimler ise ya sürgün, ya tevkif, ya idam veya tehcir edildi. Ondan sonra çok ciddi ilmi boşluk meydana geldi. Derken, ilim dâvet ve tebliğ açısından memletimiz alabildiğine çoraklaştı. Bu minval üzere seksen küsür yıldır kaç kuşak değişti...

İmam-ı Siyutî’nin “Adabul müfti vel müstefti” eseri vb eserlerde selef ulemasının bu günkü naylon müctehidlerine garip gelecek nice davranışları vardır; bir şehirde fetva vermeye ehil 20-30 alimden çoğunluğu, fetva soranları daha ehliyetli bir kaç kişiye yönlendirmişlerdir. Bu onların ehliyetsiz olmalarından değil elbette.

Daha ehliyetli olana saygı, haddini bilme, bilmeyenlere bildirme ve özellikle de fetva vermenin ağır mes’ûliyetinden kaçınmalarındandır. Yoksa hemen kolları sıvayıp birazda ben meşhur olayım dürtüsüyle fetvanın üzerine atlamıyorlardı. Nicelerine nice makamlar tekilif edilmesine rağmen bundan kaçınmışlardır. Nicelerine zamanlarının sultaları tarafından ceza’i müeyyidelerin uygulandığını birliyoruz. Bunun için hayatlarından olanlar var.

Biraz arapçaya vakıf olan kardeşlerim, Allah (cc) ın seçip vahiy dili kıldığı bu dilin incelik ve esrarını bilirler. Kaldı ki arapçayı hiç bilmeyen; bazı kimselerin; “ben Kur'an ve sünnete uyarım insanlara uymam” hezeyanları ne kadar çirkin... haydi uy bakalım nasıl uyacaksın? Bu gurur ve kibirle şeytanın atına bilenler; ümmete bu 1400 yıllık mirası bırakan binlerce müctehid imamdan daha iyi bildikerini ima etmektedirler kendilerince. İyi niyetli ama acemi gençleri de bu fikre bulaştıranlar olnalırn vebaline de ortaktırlar..

İctihad kapısının kapalılığı gibi bir iddiamız yok, mezhep taassubumuz da yok delilini araraştırarak, değişik konularda değişik müctehidlere de uyabiliriz. Ama nefsimizin arzularına uyarak değil delillere uyarak. Bir de aynı konuda telfike düşmeden. Hele ictihad ciddi bir iş olup belli şartları gerektirir.

"Allah Teâlâ ilmi, insanların hafızalarından silip unutturmakla değil de, âlimlerin vefatıyla yeryüzünden alır. Derken âlim kalmayınca, insanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. böylece hem sapar, hem de insanları saptırırlar." (Buhari, Müslim, ebu Davud, Tirmizi, Riyazus salihin H no= 1395)

Halbuki onların, ilmi dehalarının yanı sıra, takva, vera ve zühdleri de bu işe kafiydi. Onların geceleri bizim gündüzlerimizden daha aydınlık idi. Ortam ve şartları buna çok daha müsait idi... her şeyden önce onlar vahyin hakimiyeti altında yaşıyorlardı;

Bizim yaşadığımız bu çirkef asır gibi gözleri haramı görmüyor, kulakları haramı işitmiyor, dilleri haram konuşmuyor, burunları haram kokular almıyor, midelerine haram gıda girmiyor, kalpleri bizimki gibi haram düşüncelerle basa basa doldurulmuyordu... ya biz???...

“Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.” canını yitiren, 50-60 yıllık dünyasını, dinini yitiren ise ebedi hayatını kaybeder. Ebedi saadeti yitirmekle kalmaz, bir de cehenneme müstahak olur.

Davetçiler açısından sünnetin önemi:

Başarılı bir davetçi için sünnet kitaplarında engin bir servet vardır. O, azığını bundan edinir, bilgi dağarcığını ondan doldurur, davet ve tebliğ için esas mahsulünü, Kur'anî bilgisiyle birlikte sünnetten devşirir.

Şüphe yok ki, masum olan Resulullah (sav) ın tertemiz kalbi ve hikmet pınarı olan nur dudaklarından çıkan sözler, sıradan bir beşerin sözlerinden elbette farklıdır.

Sünnet; bir davetçinin okuyacağı hutbesinde, yapacağı vaazında, vereceği dersinde Kur'an'dan sonra sarılacağı kurumayan bir kaynak, tükenmeyen bir hazinedir.

Onda, katılaşmış kalpleri yumuşatacak, kuru gayretleri yönlendirecek, gafilleri uyaracak aydınlatıcı yaklaşımlar, te'sirli deliller, engin hikmetler, özlü sözler, etkileyici vaazlar, ibret verici meseller, eğitici kıssalar, çeşitli emir ve nehiyler, müjdeleme ve korkutma, terğib ve terhib vardır. Ve o, insanın iç unsurlarının hepsine, aklına ve kalbine hitap ederken Kur'an çizgisinde seyreder. Zira Kur'an’ın ifadesiyle; “O (sav) kendi heva ve hevesinden konuşmaz, onun konuşmaları kesinlikle vahiydir.” Ve yine o, uyanık bir zekâya, temiz bir kalbe ve kuvvetli bir vücuda sahip olgun bir Müslüman şahsiyetin oluşturulmasına çalışır.

Onun yetiştirdiği en bariz davetçi örnekleri, Ashab-ı kiramdır (Rıdvanullahi aleyhim) 1400 küsür yıldır biz hala onların bıraktıkları mirası yiyiyoruz. Tüm dünyaya yayılan ve yayılmaya da devam eden bu kutlu dava Kur'an ve Sünnet boyasına boyanan ve sünnetin canlı hali olan Resulullah (sav) ın sahabelerinin (ra) gayretleriyle olmuştur.

Müsteşrikler vs odakların sünnete gölge düşürme çabaları:

Bilindiği üzere kaynağı ilahi vahiy olan İslam’ın karşısında, geçmişteki muharref inançların veya çağdaş fikir, izim ve sistemlerin söyleyecek sözleri olamaz. Bu sebeple de ta devri saadetten beri, önce misyonerlik, oryantalizm vb nice müesseseler kurarak bunlara akıl almaz kaynaklar sağlayarak ve her türlü sinsi hile ve desiseye başvurarak İslam’la mücadeleye kalkışmışlardır.

Tabi evvel emirde Kur'an’a ilişmek mümkün olmadığından, saldırı oklarını en çok Sünnete yöneltmişlerdir. Ancak her türlü kalleşliğe başvurmalarına rağmen arpa boyu dahi yol alamamışlar ve hep hüsrana uğramışlardır.

Bu sebeple de bizim mahalleye yönelerek; İslâm'ın çerçevesi dışına çıkan kadîyanilik, bahâilik, dürzilik, nusayrilik, rafizilik ve benzeri fırkalar yoluyla önce hadislere şüphe sokarak işe başlamışlar, daha sonra ise Kur'an’a göz dikmişlerdir. “Kur'an ın çağımıza uygun yorumlanması” “dinde reform” “Kur'an islamı” “Anadolu İslamı” vb cilalı sözler bu sinsi planların dışa vurumudur… Ama onlar da biliyorlar ki, “güneşi balçıkla sıvamak mümkün değildir.”

Sonuç olarak, Kur'an ve Sünnet ayrılmaz bir bütündür. Bu gerçekten gözlerini yumanlar sadece kendilerine gece yapmış ve kendi dünyalarını ve ahiretlerini karartmış olurlar…

524-) TİMURTAŞ HOCA FİRAVUNLARI


524-) TİMURTAŞ HOCA FİRAVUNLARI
وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ
Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor. (İbrahim, 14/42)
Yüce Yaratan zalimleri dünyada zelil etti, ediyor ve edecekte. Ahirette ceza, cehennem ve ateş onlar için. Geçmiş zalimlerden ibret alınmayacak mı? Firavuna ne oldu? Hani nemrut, hani Karun, hani ebu cehil, ebu leheb, adlarını ağızlarına alan veya onlara rahmet okuyanlar var mı? Çağdaş firavunlara, nemrutlara, karunlara kim rahmet okuyacak?
Zalimler Asla Felah Bulmaz

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.” (En’am, 6/21)

Ya 20. Yüzyılda zalimce davranışlarla insanların başına bela açanlar. Akif Çanakkale Şehitlerinde o günün zalimlerini şöyle dile getiriyor.

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hali bize affetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

Ya günümüz. Ya 21. Yüzyıl. Sözüm ona medeniyet çağı diyorlar bu yüzyıla. Aman Ya Rabbi! Ne medeniyet, tek dişi kalmış canavarlar, mazlumların üstüne saldırıyor. Arif Nihat Asya’nın diliyle sesleniyoruz.

Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
(Ebu Leheb öldü) diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!


Bugünün zalimleri dünden farksız mı? İçlerinde bulunan düşmanlığı kan olup kusanlar dünden daha mı masum? Asla! Zalim aynı zalim. Zulüm aynı zulüm. Suriye'de, Mısır'da, Myanmar'da zalim aynı zalim. Zulüm aynı zulüm.


Zalimin dini yoktur. Zalimin milleti yoktur. Zalimin rengi yoktur.


Zalimler tek bir güruhtur. Cehennemin cürufu. Mazlumunda kim olduğuna, nereli olduğuna bakılmaz. Dindarlığına, dinsizliğine bakılmaz. “Mazlum bizden olunca üzülürüz, bir başka milletten, bir başka dinden, renkten olursa biz karışmayız” cümlesini Müslüman olarak bizler asla söyleyemeyiz. Şu cümle bizim şiarımızdır.


Afrika'da öldürülse bir yerli
canı bende çıkıyor



ölü başka yerde
şivan benim hanede

Ey Müslüman!

Bugün tarafımızı belli etme vaktimizdir. Kimi elle düzeltir, kimi dille düzeltir, kimi de kalbiyle buğzeder. Bugün, İbrahim (a.s.)’ın içine atılmak istenen ateşe su götüren karınca yerinde olma vaktidir. Bizim suyumuzun bu ateşi söndürüp söndüremeyeceğini bilemiyoruz. Ancak bugün tarafımızı belli etme vaktidir. Ateşi yakanların tarafında mı, ateşi söndürmek için su taşıyanların tarafında mı olacağız? Ey kardeşim kararını ver ve verdiğin kararın gereğini yerine getir.


Uhud harbini düşün. Her devirde bir çetinlik, bir uhud olabilir. İnananların dünyalık elde etmeleri isteklerinden dolayı bozguna uğratılanlar gerisin geri dönmüş ve Müslümanlar iki arada kalmış olabilir. Dün yaşandığı gibi, bugünde Müslümanlar dünyanın tam ortasında herkesin gözü önünde gözü dönmüş canilerce kuşatılmış olabilir. Ancak bugün Hz. Muhammed (s.a.s)’in etrafında yeniden kenetlenme günüdür. Al-i İmran Süresi 140, 141, 142. Ayetleri iyice anlama ve hayata aktarma günüdür.


إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِين


وَلِيُمَحِّصَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ


أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ


“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar. Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran, 3/140-142)





Sen sana düşeni yap Ey Kardeşim. Allah zalimi elbette perişan edecektir.


وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ مِن شَيْءٍ لِّمَّا جَاء أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبوَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ


“Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilâhları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İlâhları onların sadece ziyanlarını artırdı. Zulme sapmış memleketlerin halkını yakaladığında, Rabbinin yakalaması işte böyledir! Şüphesiz O’nun yakalaması can yakıcı ve şiddetlidir.” (Hud, 11/101-102)


Bize düşen maddi ve manevi desteği mazluma aktarmakladır. Bize düşen zalimin yanında yer almamamızdır. Bize düşen her anımızda Müslüman kardeşlerimiz için duada, niyazda, yardımda bulunmamızdır.


المُسْلِمُ أَخُو المُسْلِمِ ، لا يظْلِمُه ، ولا يُسْلِمهُ ، منْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حاجتِهِ ، ومَنْ فَرَّج عنْ مُسْلِمٍ كُرْبةً فَرَّجَ اللَّهُ عنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يوْمَ الْقِيامَةِ ، ومَنْ ستر مُسْلِماً سَتَرهُ اللَّهُ يَوْم الْقِيَامَةِ


“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman’dan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslüman’ın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhari, Mezalim 3)


Ey Müslüman! Sakın kardeşinin başına gelen musibete memnun olma


Felaketlere sevinilmez. “İyi oluyor bunlara” denmez. “Hak etmişti bunlar” söylenemez. Müslüman -kim olursa olsun- kötülüklere mutlu olan bir insan değildir.


لا تُظْهِرِ الشَّمَاتَة لأخيك فَيرْحمْهُ اللَّهُ وَيبتَلِيكَ


“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle o felâketten kurtarır da seni derde uğratır.” (Tirmizi, Kıyamet 54)


Ey Dünya Halkları!


مَنْ لا يرْحَم النَّاس لا يرْحمْهُ اللَّه


“İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez” (Buhari, Edeb 18)


مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا وَلَقَدْ جَاء تْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ


“Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.” (Maide, 5/32)


Merhametsizce öldürülen insan değil mi? Mısır'da, Suriye'de öldürülen insan değil mi?Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi millete, hangi dine mensup olursa olsun. Rengi ne olursa olsun. İnsana yapılan zulüm, insanlığa yapılmıştır. İnsanlık öldü mü geriye ne kalır? İnsanlıktan uzaklaşılırsa hayvanlar daha şerefli hale gelir.


أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا


“Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.” (Furkan, 25/44)


İnsanlıktan uzaklaşılırsa dünya yaşanmaz hale gelir. İnsanlık giderse geriye hayvanlık kalır. Tüm dünya halkları! Gün sadece Müslümanları değil, gün insanlığı vahşetten kurtarma vaktidir. Bugün Mısır'a, Suriye'ye yardım etmekle insanlığı kurtaracağız.


Bu kadar zulme yerler ve gökler dayanmaz


Zulmün ortadan kaldırılması için çaba gösterilmez ise, mazlumların yanında olunmaz ise zulüm arşa çıkar. Arşa ulaşan zulüm destekçilerine bela olarak yağar. Yer kaynar, gök yağar.


Muaz (r.a.) Yemen’e vali olarak atandığında Hz. Peygamber (s.a.s)’in kendisine hatırlattığı şu cümleyi tüm dünyaya yeniden hatırlatıyoruz.


واتَّقِ دعْوةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهُ لَيْس بينها وبيْنَ اللَّه حِجَابٌ


“…Mazlumun bedduasını almaktan da son derece çekin, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur.” (Buhari, Zekat 41)


Yarın yerler kaynarsa, yerler birbirine girerse, gökler yağar seller meydana gelirse, krizler olur, ekonomik, sosyal vb. krizler olursa, küresel köyde küresel krizler meydana gelirse kimse suçu başkasına atmasın. Ey Dünya Halkı! Bil ki; Tüm kötülükler insanların kendi elleriyle yaptıklarından dolayıdır.


مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا


“Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” (Nisa, 4/79)


Bugün zalimleri ve zalimlere destek verenleri Kur’an diliyle uyarıyoruz.


وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ


“Yaklaşmakta olan gün konusunda onları uyar. O gün yürekler gam ve tasa ile dolu, (sanki) gırtlaklara dayanmıştır. Zalimlerin ne sıcak bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır.” (Mü’min, 40/18)


Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin (s.a.s) şu hadis-i şerifini yeniden hatırlayalım. “Allah’a yemin ederim ki; ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir. Sonra da İsrailoğullarına lanet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebu Dâvud, Melâhim 17)


Sözümüzü Mehmet Akif Ersoy (cennet mekân) sözleriyle sonlandırıyorum.


Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Rabbim Mısır'daki, Suriye'deki, Myanmar'daki tüm dünyadaki cümle Müslüman kardeşlerimin yar ve yardımcısı olsun. Rabbim Müslümanlar arasına birlik nasip etsin. Mazlum kardeşlerimiz için Rabbimize niyazda bulunuyoruz: “Ey Rabbimiz! Biz hata ettik, Sen etme. Biz birbirimize düştük, Sen kalplerimizi birleştir. Zalimlerden yana değiliz. Zalimin zulmünü bitir. Zalimlere destek verenlerin güçlerini kes. Mazlumdan yanayız. Mazlumlara rahmet et. Kardeşlerimize yardım et. Ne olur Ey Rabbimiz! Sevdiklerin hürmetine dualarımızı kabul eyle. Âmin!”


523-) TİMURTAŞ HOCA TEBBET SURESİ TEFSİRİ

523-) TİMURTAŞ HOCA TEBBET SURESİ TEFSİRİ
Tebbet Suresi
Ebû Leheb

Niçin Kur’an Ebu Leheb’le Bu Kadar İlgilenmiştir?

Kuranın indiği zamanda yaşayan hangi insanı aklımıza getirirsek getirelim hiç birinin adını veya künyesini bulamayız. Bazen ayette anlatılan kişi veya kişiler hakkında ihtilafa düşüldüğü bile olur. Pek çok İslam düşmanı olmasına rağmen, neden sadece Ebû Leheb’in adı geçmektedir?

Kur’an-ı Kerimde, Peygamberlerin dışında tek adı geçen sahabi Zeyd b. Harise r.a.dir.

AHZAB 37 – Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: “Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork” diyordun da nefsinde Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah’ın emri de yerine getirilmiştir.

Kur’anın 111. suresi olan Tebbet Suresinin ilk ayetinde, bir de, Ebu Leheb adı geçmektedir. Ebu Leheb lakabıyla anılan kimsenin asıl ve gerçek adı Abdüluzza’dır. Ebu Leheb onun lakabıdır.

Hz. Peygamber s.a.’in karşısında, Ebu Cehil gibi, Velid b. Mugire gibi mücadele ettiği kimselere Kur’anda işaret yok değildir. Ancak Ebu Lehebin Peygamberliğe karşı,yeğeni Peygamber s.a.e karşı mücadelesi, ötekilerin mücadelesine göre katmerli,ağır, şiddetli, manevi tazyikine dayanılması güç bir mücadeledir. Bu sebeple Ebu Leheb Kur’anda zikredilmiştir. Her zaman ve her yerde, kıyamete kadar Ebu Leheb ve karısı gibi İslam düşmanları eksik olmayacağı için, Allah onların güçlerinin ve imkanlarının yok olması için beddua niteliğinde bu ayeti ve bu sureyi indirmiştir.

Gerçek adı Abdüluzza b. Abdulmuttalib’dir.Abdu’l Uzza,“Uzza’nın kulu” manasına gelmektedir. Abdülmuttalib, ona güzelliğinden dolayı parladığı ve öfkelendiğinde yanakları kızardığı için ona Ebû Leheb künyesini takmıştır.[1]Oğlu Utbe’den dolayı Ebû Utbe lakabı da vardı.

Abduluzza, Abdülmuttalib’in, Lübna bint Hacir adlı eşinden dünyaya gelmiştir ve annesinin tek çocuğudur.[2] Doğum tarihi, çocukluğu ve gençliğiyle ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Onun hakkında sahip olduğumuz bilgiler Hz. Peygamberimizle olan münasebetleri ve İslam’a karşı aldığı tavırlarla alakalıdır.[3]

Şaşı gözlü, yumru yüzlü ve şişman bir adamdı. Ebû Leheb,ticaretle uğraştığından maddî durumu iyi ve Mekke’nin zenginlerinden olan biriydi. Şam bölgesine ticarî seferler yapardı. Topluma yön veren Mele’ gurubunun içindeydi ve itibar sahibiydi.

Harb b.Ümeyye’nin kızı, Ebû Süfyân’ın kız kardeşi ve esas adı Avra olan Ümmü Cemil ile evlenmiştir. Ebu Leheb’in bu evliliğinden Utbe, Uteybe, Muattib adlı erkek çocukları; Durre, Halide ve Azze adında da kız çocukları olmuştur. Üç kızı da Mekke’nin fethinde Müslüman olmuştur. Dolayısıyla sahabîdirler.[4]

Karısı Benî Ümeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Resûlü’ne düşmanlık âdeta ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri’ne karşı yapılan edepsizce muamelelerin pek çoğuna iştirak eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu ve bütün bunlardan derin bir zevk alıyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihan Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrik ediyordu ki, bu mağrur kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve cariyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Gerdanlığın her çeşidini dahi boynuna takmaya tenezzül etmezken gel gör ki şimdi boynunda ip vardı ve sırtında da odun. Dünyada yaptığı bu işlerin cezasını da aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.

Ebû Leheb inat bir insandı. Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez.” derdi. Ve bunda da haklıydı. Ancak o, bu inadını Allah Resûlü’ne karşı kullandı, O’na düşmanlıkta harcadı. Hanımıyla beraber omuz omuza verdi ve Kâbe’deki putları ta’ziz ettiler. Lât dediler, Menat dediler de eğilip bir kere olsun yanı başlarında büyüyen, peygamberimiz gibi bütün cihanları ifade edecek bir fihrist insanı anlamak için gayret göstermediler. Âlemlere Rahmet olan bu mümtaz şahsiyetten istifade lüzumunu duymadılar.

Oğulları Utbe ve Muattib Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber’in davetine icabet ederek Müslüman olmuşlar, Huneyn Seferine de katılmışlardır. Hatta bu seferde, Hz Peygamber’in yanında sebatla kalan Müslümanlardan olmuşlardır.[5]Uteybe ise müşrik olarak ölmüştür.

Abdülmuttalib’in oniki oğlundan birisi olan Ebû Leheb’e, Resûlullah efendimizin dünyâya geldiğini, cariyesi Süveybe; “Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu” diyerek müjdeledi. Bu habere sevinen Ebûl Leheb; “O’na süt vermek şartıyla seni âzâd ettim” dedi. Böylece Resûlullah’ın ilk süt annesi Süveybe oldu. Bunun için Ebû Leheb’in azabı her mevlid gecesinde biraz hafiflemektedir. Mevlid gecesine sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlere pek çok sevâb verileceği buradan anlaşılır.

Bi’setin 4. yılında, Hicr sûresinin 94; “(Ey Habîbim!) Sana emrolunan şeyi (emir ve yasakları) açıkla, hak ile bâtılın arasını ayır. Müşriklerden yüz çevir (onların sözlerine iltifat etme)” meâlindeki âyet-i kerîmesi nazil olunca,

Peygamber efendimiz; “Ey Kureyş kabîleleri!” hitâbıyla konuşmaya başladı. Herkes dikkatle dinliyordu. “Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, ailesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak, ya sabâhah (düşman tarafından kuşatıldık, sarıldık. Sabah vakti gelip çattı. Hemen çarpışmaya hazırlanın) diye haykıran bir kimsenin hâline benzer.

Ey Kureyş topluluğu! Ben size, şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” buyurdu. “Evet inanırız. Çünkü senden şimdiye kadar doğruluktan başka şeye şâhid olmadık. Senin yalan söylediğini hiç görmedik” dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, bütün Kureyş kabîlelerinin ismini sayarak; “Ben, size geleceği muhakkak olan şiddetli azabın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana en yakın akrabalarımı âhıret azabı ile korkutmamı emretti. Sizi, Lâ ilâhe illallahü vahdehû la şerîkeleh (Allah birdir. O’ndan başka ilâh yoktur) diyerek îmân etmeye davet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve Resûlüyüm. Eğer buna îmân ederseniz, Cennet’e gideceksiniz. Siz; “Lâ ilâhe illallah” demedikçe, ben size ne dünyâda bir fayda, ne de âhırette bir nasîb sağlayabilirim” buyurdu.

Dinleyenler arasında bulu’nan Ebû Leheb; “Tebben leke (yazıklar olsun, bizi bunun için mi topladın)” diyerek yerden aldığı taşı sevgili Peygamberimize fırlattı. Çevresindekilere de; “Eğer Muhammed’in dediği doğruysa, ben mal ve evlâdımı feda edip, O’nun dediği azâbdan kurtulurum” dedi.

Diğerlerinden böyle bir muhalefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Bu durum karşısında Peygamberimizin gönlü incindi. Allahü teâlâ, Resûlünün gönlüne gelen kederi gidermek ve O’nu teselli etmek için;

111-TEBBET

1 – Ebu Leheb’in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya.

2 – Ne malı ne de kazandığı onu kurtaramadı.

3 – (O), alevli bir ateşe girecektir.

4 – Karısı da odun hamalı olarak (onunla beraber girecektir).

5 – Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır. meâlindeki Tebbet sûresini inzâl buyurdu.



Bunun üzerine Ebû Leheb küstahça bir konuşma yaparak onu, kendilerini atalarının dininden döndürmeye çalışmakla ve insanları büyülemekle suçladı.

Ebû Leheb hariç, bütün akrabalar Efendimize karşı yumuşak davrandılar. O ise şu sözlerle karşılık verdi:Bu, vallahi bir şerdir, kötülüktür. Başkaları, onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz, onun ellerini tutup bundan alıkoyunuz! Eğer, siz, bugün ona boyun eğecek olursanız zillete, hakarete uğrarsınız. Onu, korumağa kalkışacak olursanız, öldürülürsünüz.

Ebû Leheb Kureyş’in en zengin ve itibarlı insanlarından biriydi. Şayet İslam yayılırsa Mekkeliler buna tepki gösterir, tüm Araplar Muhammed’e ve O’nu himaye eden Haşimoğullarına savaş açarlardı. Bu durumda Haşimoğullarının hiç şansı yoktu. Öyleyse onun yeri sülalesinin yanı değil, İslam düşmanlarının saflarıydı. O cahiliye geleneklerini dahi hiçe saymış, Kureyş içindeki konumunu kaybetmemek için geleneklerinden ve ailesinden vazgeçmişti.

Hz. Peygamber’le amcası kapı komşusuydu.Rasûlullah’ınMekke’deki evi Ebû Leheb ile Ukbe b. Ebî Muayt’ın evinin arasında bulunuyordu.

Peygamberimiz’in (s.a.s.) Kötü Komşusu

Peygamberimiz’in (s.a.s.) evi Ebû Leheb ile Ukbe b. EbiMuayt’ın evi arasındaydı. Eziyet vermek için hayvan işkembesini getirip Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne atarlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) bu iki komşusunun yaptıklarına üzülür ve şöyle derdi: “Ey Abdi Menaf oğulları! Bu ne biçim komşuluk?!”

Aynı şekilde bir gün Ebu Leheb getirdiği pisliği Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne dökmek isterken,Hz. Hamza gördü ve pisliği onun elinden alıp başına döktü. O da Hz. Hamza’dan korkusuna bir daha bunu yapamadı.

Ebû Leheb, yaptığı bu kötülükle de kalmaz, kendi evinden ve komşusu Adiyy b. Hamrau’s-Sakafi’ninevinden, Peygamberimize (s.a.s.) taş atar dururdu. Karısı Ümmü Cemil de ondan geri kalır gibi değildi.Ümmü Cemil her gece pıtrakları, dikenleri, dikenli ağaç dallarını toplayıp büyük demet yapar geceleyin ayağına batsın ve yaralar açsın diye Peygamberimizin (s.a.s.) geçeceği yollara atardı.

Peygamber efendimizin kızlarından hazret-i Ümmü Gülsüm, Ebû Leheb’in oğlu Uteybe, hazret-i Rukayye ise öteki oğlu Utbe ile nişanlı olup, henüz evlenmemişlerdi. Tebbet sûresi nazil olunca, kendisinin ve karısı Ümmü Cemil’in Cehennem’e gideceği bildirilen Ebû Leheb, oğulları Utbe ve Uteybe’ye; “O’nun kızlarını alıp, yükünü hafifletmeyiniz. Kızlarını boşayın ki, zahmete düşsün. Size Kureyşten istediğiniz kızı alalım” diye teklif etti. Onlar da; “Peki boşadık” dediler.

Ebû Leheb’in oğullarından Uteybe daha sonra Peygamber efendimizin huzuruna gelip; “Ey Muhammed! Ben, seni ve dînini tanımıyorum. Kızını da boşadım. Artık ne sen beni sev, ne de ben seni! Ne sen bana gel, ne de ben sana gelirim” diyerek hakaret dolu sözler sarf etti. Peygamberimize saldırıp, yakasına yapıştı ve gömleğini yırttı. Bunun üzerine Peygamberimiz; “Yâ Rabbî! Buna canavarlarından birini musallat et”diye bedduâda bulundu. Uteybe babasına gidip, olanları anlatınca, Ebû Leheb; “Muhammed’in oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum” dedi. Bir müddet sonra Uteybe Şam’a ticâret için gitti. Kafile Zerkâ denilen yerde yatmak üzere konaklamıştı. Bir aslan çevrede dolaşmaya başladı. Bunu gören Uteybe; “Eyvah! Yemîn ederim ki, Muhammed’in (aleyhisselâm) bedduâsı kabul oldu. Bu aslan beni yiyecek! Kendisi Mekke’de olsa da benim kâtilimdir” dedi. Aslan biraz sonra kayboldu. Uteybe’yi yüksekçe bir yere yatırdılar. Gece aslan tekrar geldi. Kâfiledekileri birer birer koklayarak Uteybe’nin yanına vardı. Üzerine sıçrayıp karnını yardı. Fecî bir şekilde parçalayarak öldürdü.

Uteybe can verirken; “Ben size, Muhammed, insanların en doğru sözlüsüdür dememiş miydim?” diyordu. Bir aslan tarafından oğlunun parçalandığını duyan Ebû Leheb de; “Ben size Muhammed’in oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum dememiş miydim?” diyerek ağladı.

Ebu Leheb ve karısı yalan ve olumsuzluklar içeren düşüncelerle toplumu ifsad eden basın yayın gibi çalışmıştır. Doğru olmasa bile söylediği sözler olumsuz manada İslam’a ve Hz. Peygamber karşı şartlanmalara sebep olmuştur. Rebia b. Abbâdü’d-Dilî şöyle bir olay aktarır:

“Peygamber’i (s.a.s.) Zülmecaz panayırında görmüştüm. “Ey insanlar! ‘Lâ ilahe illallah” deyiniz de, kurtulunuz!” buyuruyor; kendisi hangi caddeye girse halk da oraya gidiyor, onun başına toplanıyor,birbiri üzerine yığılıyorlardı. Orada, ne kimsenin bir şey söylediğini, ne de onun sustuğunu gördüm. O, hep: “Ey insanlar! “Lâ ilahe illallah deyiniz de, kurtulunuz!” buyurup duruyordu.

Akik (şaşı) gözlü, yumru yüzlü, iki bölük halinde örgülü saçlı bir adam da, o nereye giderse arkasından gidiyor: “Ey insanlar! Bu, sizi aldatıp da baba ve atalarınızın dininden vazgeçirmesin! Bu, dinden çıkmış bir yalancıdır!”diyordu.

“Kimdir bu zât?” diye sordum.

“Muhammed b. Abdullah’tır. Kendisi, peygamber olduğunu söylüyor” dediler.

“Ya onun arkasında giden, onu yalanlayan, şu akik (şaşı) gözlü adam da kimdir?” diye sordum.

“O da, onun amcası Ebû Leheb’dir!” dediler.”



Boykot Yılları ve Ebû Leheb

Peygamberimiz davasından dönmeyince müşrikler Müslümanlara ve Haşimoğullarına boykot yapma kararı aldılar. Haşimoğullarında çoğu kişi Müslüman olmamıştı. Ama kabile taassubundan dolayı herkes kabilesinden olan insanı desteklerdi. Arabistan’da eski dönemlerde bir kişiyi korumak kabileye aitti. Kabileden başka güvence yoktu. Bu yüzden Peygamberimize karşı çıktıklarında peygamberimizi Haşimoğulları koruma altına aldı. Ama Ebu Talib ölünce Peygamberimiz(s.a.v.) himayesiz kalıp ve Taif’e gidecekti. Peygamberimiz(s.a.v.) de Haşimoğullarından olunca, Haşimoğulları Peygamberimizi(s.a.v.) himaye edip koruma kararı aldılar. Boykota onlar da dahildi. Boykotta şunlar vardı:

-Kimse Müslüman ve Haşemoğlularına kız verip almayacak,

-Kimse Haşimoğullarına yardım etmeyecek.

-Kimse onlarla alışveriş yapmayacaktı.



Ebu Leheb Haşimoğullarından olmasına rağmen müşriklerin safına geçmişti. Bu da yetmiyormuş gibi Mekke’ye gelen ticaret kervanlarından Müslümanlar yiyecek bir şey almasın diye tüccarlara “Müslümanlar ve Haşimoğulları bir şey alacağında onlara yüksek fiyat söyleyin ve hiç bir şey alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım” dedi. Böylece Müslümanlar hiçbir şey alamayarak evlerine bomboş dönüyorlardı. Çocukları aç yatıp aç kalkar olmuşlardı. Müslümanlara yardım yapanı da kınıyorlar cezalandırıyorlardı. Öyle ki Müslümanlar ve Haşimoğulları artık açlıklarından “ağaç yaprağı” ve “ot” yiyorlardı. Bu boykot “3 sene” sürdü. Ebu Leheb tüm varlığını tüm gücünü Müslümanlara düşmanlık için harcamaktan çekinmiyordu. Tıpkı günümüz Ebu Lehebleri gibi. Ebu Leheb Peygamberimizin amcasıdır. Allah(cc) bizi uyarıyor. ”İmansızlık yapan, insanları cehenneme atma şebekesi, devleti, vakfı, derneği, eğitim kurumları kuran amcanız bile olsa onunla mücadele edeceksiniz.” Evet günümüz Ebu Lehebleri de insanları cehenneme atma şebekesi kurmuşlar.

Bir gün İbn Gaytala adında bir müşrik, Hz Peygamber’e hakaret ederken, Ebû Leheb çıkageldi. Onu bir güzel azarladı. Bunun üzerine İbn Gaytala Haris b. Kays; “Ey Kureyş topluluğu! Ebû Utbe dininden döndü.” diye bağırmaya başladı.Kureyş müşrikleri işin aslını öğrenmek için Ebû Leheb’e gelince, Ebû Leheb onlara: “Ben Abdülmuttalib’in dininden ayrılmış değilim. Fakat istediğine devam etmesi için yeğenimi tecavüzlerden koruyorum.” dedi.

Müşrikler Ebû Leheb’i, yeğenine gidip ona Abdülmuttalib’in nerede olduğunu sorması konusunda kışkırttılar. Hz Peygamber kendisine bu soruyu soran amcasına, “ Abdülmuttalib de, onun gibi ölenler de cehenneme girmiştir.” deyince, Ebû Leheb bu cevaba öfkelenerek, “Artık ölünceye kadar sana düşmanlık edeceğim! Sen Abdülmuttalib’in cehennemde olduğunu nasıl söylersin!’ diyerek emanı kaldırdı. [10]

Bedir Savaşı – Salih bir rüya
Henüz müslüman olmamış olan ve Peygamber efendimizin halası olan Atîke, Bedr muhârebesinden kısa bir müddet önce bir rüya gördü ve ondan korktu. Kardeşi Abbâs’ı çağırtarak; “Kardeşim! Vallahi geceleyin gördüğüm rüya beni çok sarstı. Kavmimin başına bir musibet ve belâ gelmesinden korkuyorum. Sana anlatacağım bu rüyayı gizli tut, kimseye söyleme” dedi ve rüyasını anlattı:

“Gördüm ki, deveye binip gelmiş bir adam, Ebtah denilen yerde durduktan sonra yüksek sesle;

“Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz”

diyerek üç kerre bağırdı. Onu gören halk başına toplandılar. Sonra, o adam, Mescid-i Haram’a girdi.

Halk da kendisini tâkib ediyordu. Halk etrafını sarmış olduğu hâlde devesi, Kabe’nin arkasında durunca, o, yine aynı şekilde yüksek sesle;

“Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.

Sonra devesi Ebû Kubeys dağının başında durdu. Orada da aynı şekilde yüksek sesle; “Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!” diyerek üç kerre bağırdı. Sonra da bir kaya alıp yuvarladı. Kaya, yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanarak, dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden o parçaların girip isabet etmediği bir ev kalmadı” dedi.

Peygamber efendimizin amcası Abbâs; “Vallahi bu çok mühim bir rüyadır. Sen onu gizli tut, hiç kimseye anlatma” dedi. Abbâs da rüyayı arkadaşı Velîd bin Utbe’ye anlattı. Bu rüya kısa zamanda duyulup Kureyş’in toplantılarında konuşulmağa başlandı.

Bu sırada; “Müslümanlar, Şam’a ticâret için giden Kureyş kafilesine saldırdı” şeklinde bir haber Mekke’de duyuldu. Halk acele hazırlandı. Sefere bütün Kureyş erkekleri katıldı. İhtiyar ve hasta olup, sefere çıkamayanlar da yerlerine adam gönderdiler.
Kureyş eşrafından olup da Ebû Leheb’den başka hiç kimse geri kalmadı. O da kız kardeşi Atîke’nin rüyasının te’sirinde kalıp korktuğu için, hastalığını bahane ederek, iflâs etmiş tüccarlardan Âsi bin Hişâm’ı dört bin dirhem alacağına karşılık kiralayarak bedel gönderdi.

Ebû Leheb’in müslüman olmasından korkan Ebû Cehl, yanına vararak; “Kalk Utbe’nin babası! Vallahi biz senin ve atalarının dînine yapılana kızmaktan başka bir maksadla yola çıkıyor değiliz” dedi. Hiç bir cevap vermeyen Ebû Leheb, hastalığını bahane ederek sefere katılmadı. Müşriklerin Bedr’de hezimete uğrayıp, perişan bir vaziyette harb meydanından kaçmaları, Mekke’de büyük bir şaşkınlık meydana getirdi. Hiç beklemedikleri, hattâ hiç akıllarından geçmeyen bir netice ortaya çıkmıştı.

Haberi ilk getirenin sözlerine, Ebû Leheb ve diğer müşrikler inanmadılar. Harp meydanından kaçan Ebû Süfyân, Mekke’ye geldiğinde, onu hemen yanlarına çağırdılar.

Ebû Leheb ona; “Ey kardeşimin oğlu! Anlat bakalım, nasıl oldu?” diye sordu. Ebû Süfyân, orada bir yere oturdu. Bir çok kimse de ayakta dinliyorlardı.

Ebû Süfyân şöyle anlattı: “Hiç sorma, müslümanlarla karşılaşınca, sanki elimiz kolumuz bağlı idi. İstedikleri gibi hareket ettiler. Bir kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı esir ettiler. Yemin ederim ki, ben, bizimkilerden kimseyi kınayıp, ayıplamıyorum. Çünkü, o sırada yer ile gök arasında kır atlar üzerinde beyazlara bürünmüş kimselerle karşılaştık. Onlara ne bir şey dayanabilir, ne de bir kimse karşı durabilirdi.”

İslâm’ın ilk zamanlarında müslüman olmasına rağmen, müşriklerin şerrinden çekindiği için, müslümanlığını açığa vurmayan Abbâs’ın (r.anh) kölesi Ebû Râfi’ (r.anh) orada idi. Sessizce onları dinlemekte iken, sevincinden her şeyi unuttu ve; “Vallahi onlar meleklerdir” deyiverdi.

Ebû Leheb, ona şiddetli bir tokat vurdu ve kaldırıp yere çarptı. Bir hayli de dövdü. Bunun üzerine orada bulunan hazret-i Abbâs’ın hanımı Ümmü Fadl (r.anhâ) dayanamadı. Çünkü kendisi de önceden müslüman olmuştu.

Ümmü Fadl, odadaki direklerden birini alıp; “Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün değil mi?” diyerek, şiddetle Ebû Leheb’e vurdu. Ebû Leheb’in başı yarıldı. Kanlar akarak zelîl, hakîr ve horlanmış bir vaziyette dönüp gitti.

Ebû Leheb bir gün ölüm döşeğinde olan Ebû Uhayha adındaki bir müşriki ziyaret etmişti. Yanına vardığında Ebû Uhayha ağlamaktaydı.Onu ağlarken görünce: “Niçin ağlıyorsun ey Ebû Uhayha? Öleceğin için mi ağlıyorsun? Fakat ondan kurtuluş yoktur.”dedi.

Ebû Uhayha: “Hayır. Benim asıl korkum, artık benden sonra Uzza’ya tapılmayacak olmasıdır” dedi. Ebû Leheb ona cevaben: “Vallahi sen yaşadığınca, ona seninle tapılmadı, senden sonra da ölümün sebebiyle, ona tapılmaktan vazgeçilmez.” dedi.

Ebû Uhayha, Ebû Leheb’in Uzza putuna tapmaktaki iştiyak ve heyecanından çok memnun oldu. Bunun üzerine: “Şimdi anladım ki, benden sonra birisi bulunacak.”dedi.[6] Bu anekdot puta tapıcılığın EbûLeheb’de karakter haline geldiğini göstermektedir.

Ebû Leheb’in Karakteri

Ebu Leheb’in ihtirasları ve menfaatlerini koruma kaygısı zamanla din düşmanlığına dönüşmüştür. O zayıfları acımasızca ezmiş ve zalimleşmiştir. Ebû Leheb kendisini büyüklük kompleksinden kurtaramamış, cahiliye devri geleneklerine sıkı sıkıya bağlı asabiyet ruhu taşıyan ve menfi sıfatları kendinde toplamış bir kişiliktir. Onun sahip olduğu karakter özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1- O iradesini hep kötüye ve kötülük yapmaya kullandı. Allah Rasûlü’nün geçeceği yollara sırf O(s.a.s) zahmet çeksin, eziyet görsün diye dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Yani Ebû Leheb kötülükten haz alan bir adamdı.

2- Ebû Leheb inat bir insandı.Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez.” derdi.

3- Kendisinin ayrıcalıklı olduğunu düşünür insanların ve hatta Allah’ın ona bu şekilde davranmasını isterdi. Ebû Talib’in vefatının ardından kız kardeşlerinin baskısıyla Peygamberimizi korumaya niyetlenen EbûLeheb,Rasûlullah’a: “Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?” diye sorduğunda Peygamberimiz: “Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var.” buyurmuştu.

Ebû Leheb: “Benim için bir ayrıcalık yok mu?” dediğinde Efendimiz: “Başka ne istiyorsun?” diye sormuştu. EbûLeheb şöyle karşılık vermişti: “Beni başkaları ile eşit kılan dine yazıklar olsun!”[7]

4- Başkalarının acılarından zevk alırdı.Ebû Leheb’in kötülüğü o kadar ileriydi ki, Rasulullah’ın oğlu Kasım’dan sonra Abdullah da vefat ettiğinde, yeğenini teselli edeceği yerde bayram yapmıştı. Koşarak Kureyş reislerinin yanına gitmiş ve onlara Hz. Muhammed’in (s.a) köksüz kaldığını müjdelemişti.

5- Düşmanlıkta sınır tanımıyordu. Boykot 3 sene devam etti. Bu sırada Benî Haşim ve Benî Muttalib aç kalmışlardı. Yiyecek almak için Mekke’ye gelen ticarî kafilelere yaklaştıklarında Ebû Leheb kafiledekilere şöyle derdi: “Bunlardan çok yüksek fiyat talep edin ki o malı alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım.”Bu nedenle tüccarlar çok yüksek fiyat istiyorlardı. Ebû Talib mahallesinde mahsur kalanlar ihtiyaçlarını alamıyorlar ve aç kalan çoluk çocuklarına elleri boş dönüyorlardı. Daha sonra Ebû Leheb o tüccarlardan, normal piyasa fiyatı ile bütün mallarını satın alıyordu.

6- Şeref, onur ve haysiyet yoksunuydu.Hep kendini düşünen bir karaktere sahipti. Başkalarına yardım elini uzatmazdı. Hattâ kendi aile fertleri arasından kendisine gelip yardım isteyen muhtaçlara bile yardım etmezdi.

Ebû Lehebler

İnsanın kendisinde mevcut olan aslî iman gücünün farkında olması önemlidir.Bununla birlikte muhataplarının durumundan bîhaber olmayarak bir güven duygusu kazanması da İslâm’a hizmet açısından önemli bir merhaledir.Dün olduğu gibi bugün de benzeri görülebilecek bu ismi daha yakından tanımak ve onlara karşı hazırlıklı olmak gerekir.Ebû Leheb gerçekte yaşamış biri olmakla beraber o, bir tipolojidir. Bu tip dün olduğu gibi bugün de yarın da görülebilir.Peygamber asrında olduğu gibi her çağda da bulunabilir. Ebû Leheb ismini duyduğumuzda tarihte yaşamış, ölmüş gitmiş ve çürümüş bir tip gelmemeli. Her an etrafımızda olabilecek, yaşaması muhtemel, zararı, şerri, küfrü bize dokunabilecek bir tip gelmeli.

Merhum Arif Nihat Asya’nın şu dizeleri hep aklımızda olmalı:

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

(Ebû Leheb öldü) diyorlar:

Ebû Leheb ölmedi, ya Muhammed;

Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Ölümü

Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Rasûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti. Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.

Kureyşli birisi oğullarına, yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?” diye sordu. Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz” deyince adam, “Haydi gelin ben size yardım edeyim.” dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi. Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.[13]

522-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZ TOPLUM



522-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZ TOPLUM
TEMİZLİK ve ÖNEMİ
Temizliğin Önemi

Yeryüzündeki düzensizliklerin bir sebebi de insanoğludur. Bu düzensizliklerin bir tanesi de çevre kirliliğidir.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada denizde fesat meydana geldi”[1]

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Allah tevbekar olanları, titizlikle temizliğe riayet edenleri sever”[2]

******

وَإِذْ بَوَّأْنَا لإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لاَ تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.[3]

Rasulullah buyurdular ki:

اَلطُّهُورُ شَطْرُ الْإِيمَانِ

Temizlik, imanın yarısıdır.[4]

******

Rasulullah buyurdular ki:

إِنَّ اللَّهَ طَيِّبٌ يُحِبُّ الطَّيِّبَ، نَظِيفٌ يُحِبُّ النَّظَافَةَ، كَرِيمٌ يُحِبُّ الْكَرَمَ، جَوَادٌ يُحِبُّ الْجُودَ، فَنَظِّفُوا - أُرَاهُ قَالَ - أَفْنِيَتَكُمْ وَلَا تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ

“Allah güzeldir, güzel olan şeyleri sever; temizdir, temiz olan şeyleri sever; ikram sahibidir; ikram edenleri sever; cömerttir, cömert olanları sever. Siz de evleriniz gibi -zannedersem avlularınızı dedi- temiz tutunuz. Yahudîlere benzemeyiniz.”[5]

******

Muhammed İkbal şöyle demiştir:

İslam aslında temizlik dinidir. Müslümanların çevresinde bir pislik görülüyorsa bu pislik Müslümanlıktan değil, Müslüman’dan geliyordur.


Temizlik, İbadetin Şartıdır:

Müslümanlıkta temizlik hem gaye, hem de vasıtadır. Namazdan maksat ruh temizliğidir. Ama namazdan öncede çevre temizliği, beden temizliği, üst baş temizliği şarttır.

Hadis ve Fıkıh kitaplarımız “Kitabü’t-Tahare” temizlik bölümüyle başlamaktadır.

Namazdan önce abdest alınması gerektiği Kur’an’da şöyle bildirilmektedir.



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin.

وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا

Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin.

فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلَـكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz”[6]
Rasulullah buyurdular ki:

لَا يَقْبَلُ اللهُ صَلَاةً بِغَيْرِ طُهُورٍ وَلَا صَدَقَةً مِنْ غُلُولٍ.

"Allah temizlik olmayan namazı kabul etmez, hıyanetle kazanılan paradan verilen sadakayı da kabul etmez."[7]


Çevre Temizliği:

Rasulullah buyurdular ki:

اِتَّقُوا اللَّعَّانَيْنِ

“Çok lanet ettiren iki şeyden sakının.”

قَالُوا: وَمَا اللَّعَّانَانِ يَا رَسُولَ اللهِ؟

Kendisine: - Bu çok lanet ettiren iki şey nedir, ey Allah'ın Rasûlü? diye sordular, Peygamberimiz şöyle buyurdu:

الَّذِي يَتَخَلَّى فِي طَرِيقِ النَّاسِ، أَوْ فِي ظِلِّهِمْ

“İnsanların yoluna ve gölgesine (gölgelendikleri yere) büyük abdest yaparak kirletenlerdir.”[8]
Rasulullah buyurdular ki:

يُمِيطُ الْأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ

“İnsanlara eziyet verici şeyi yoldan kaldırmak sadakadır.”[9]

******

İslam’ın ilk dönemlerinde Araplar çevre temizliğine riayet etmezler, yerlere tükürür, hatta camilerde bile ibadet esnasında bu gibi hareketlerde bulunurlardı. Peygamberimiz bu kötü adetten son derece tiksinirdi. Bir defa Peygamberimiz yerin böyle kirletildiğini görmüş, son derece hiddetlenmiş yüzü kızarmıştı. Bunun farkına varan bir kadın, hemen ortalığı temizlemişti.

Bunun üzerine Peygamberimiz: “Ne iyi oldu” buyurdu.

Peygamberimizin mescidi muntazam silinir, süpürülürdü. Ebû Hureyre anlatıyor:

Ümmi Mihcen adında bir kadın Peygamberimizin mescidini süpürürdü. Vefat etti (fakat öldüğünü Peygamberimize bildirmediler.) Peygamberimiz kadını göremeyince:

“Kadın ne oldu?” diye sordu.

Öldü, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Bana ölümünü haber vermeli değil miydiniz?” buyurdu. Sonra da kabrinin başına varıp ona dua etti.[10]
Elbisenin Temizliği:
Rasulullah bir heyet gönderirken onlara şu tavsiyede bulundular:

إِنَّكُمْ قَادِمُونَ عَلَى إِخْوَانِكُمْ، فَأَصْلِحُوا رِحَالَكُمْ، وَأَصْلِحُوا لِبَاسَكُمْ، حَتَّى تَكُونُوا كَأَنَّكُمْ شَامَةٌ فِي النَّاسِ، فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفُحْشَ، وَلَا التَّفَحُّشَ

Sizler kardeş­lerinizin yanına varıyorsunuz. (Onların yanına vardığınız zaman) binek hayvanlarınızı güzelleştirin ve güzel elbiseler giyininiz. Öyle ki halk içinde (vücuttaki) "ben" gibi olunuz. Çünkü Allah çirkinliği ve isteyerek çirkinleşmeyi sevmez.[11]
Ebû-Ahvas anlatıyor: “Ben perişan bir kıyafetle Peygamberimizin huzuruna geldim. Peygamberimiz beni o halde görünce:

“Malın yok mu?” diye sordu. Ben:

“Var” dedim, Peygamberimiz;

“ Neyin var?”, dedi. Ben:

Devem var, koyunum var, atım var, hizmetçim var, dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle dedi:

فَإِذَا آتَاكَ اللَّهُ مَالًا فَلْيُرَ أَثَرُ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَيْكَ، وَكَرَامَتِهِ

“Mademki Allah sana varlık verdi, Allah’ın bu nimet ve ikramı üzerinde görünsün.”[12]

Rasulullah saçları darmadağınık bir adam gördü. Yanındakilere şöyle diyerek memnuniyetsizliğini dile getirdi:

أَمَا كَانَ يَجِدُ هَذَا مَا يُسَكِّنُ بِهِ شَعْرَهُ،

"Bu adam saçlarını düzeltip tertibe sokacak bir şeyi bulamadı mı?"

Derken, o sırada bir diğer adam gördü, bunun da üstü başı kirliydi. Bunun hakkında da:

أَمَا كَانَ هَذَا يَجِدُ مَاءً يَغْسِلُ بِهِ ثَوْبَهُ

"Şu adam elbisesini yıkayacak bir su bulamıyor mu?" diye söylendi."[13]


Vücut Temizliği:

Rasulullah buyurdular ki:

بَرَكَةُ الطَّعَامِ اَلْوُضُوءُ قَبْلَهُ وَالْوُضُوءُ بَعْدَهُ

"Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır."[14]

******

Hz. Aişe anlatıyor: Peygamberimizin zamanında Medine'nin çevresinde bulunan insanlar Cuma namazına gelirlerdi. Sırtındaki yün elbiseleri toz toprak içinde olurdu ve bedenlerinden ter kokusu çıkardı. Bir defa Peygamberimiz benim yanımda iken bunlardan bazıları huzuruna geldi. Peygamberimiz onların bu durumundan rahatsız oldu ve şöyle buyurdu:

لَوْ أَنَّكُمْ تَطَهَّرْتُمْ لِيَوْمِكُمْ هَذَا

Bari bugün (için olsun) yıkansanız (da öyle Cumaya gelseniz).[15]



İbn Abbas anlatıyor: Peygamberimiz iki kabrin yanından geçiyordu, şöyle buyurdu:

إِنَّهُمَا لَيُعَذَّبَانِ، وَمَا يُعَذَّبَانِ فِي كَبِيرٍ، أَمَّا أَحَدُهُمَا فَكَانَ لَا يَسْتَتِرُ مِنَ الْبَوْلِ، وَأَمَّا الْآخَرُ فَكَانَ يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ

“Bunlar azap görüyorlar. Hem de azap görmeleri büyük bir şey için değildir. Biri idrardan sakınmaz, iyice temizlenmezdi. Diğeri de koğuculuk eder gezerdi."[16]



Peygamberimiz buyuruyor:

الْفِطْرَةُ خَمْسٌ - أَوْ خَمْسٌ مِنَ الْفِطْرَةِ - الْخِتَانُ، وَالْاِسْتِحْدَادُ، وَتَقْلِيمُ الْأَظْفَارِ، وَنَتْفُ الْإِبِطِ، وَقَصُّ الشَّارِبِ

“Fıtrat beştir (insanın yaratılışı gereği beş âdete riayet etmesi gerekir): “Sünnet olmak, etek traşı olmak, koltuk altlarını temizlemek, tırnakları kesmek ve bıyıkları kısaltmak.”[17]



Enes b. Malik anlatıyor:

وُقِّتَ لَنَا فِي قَصِّ الشَّارِبِ، وَتَقْلِيمِ الْأَظْفَارِ، وَنَتْفِ الْإِبِطِ، وَحَلْقِ الْعَانَةِ، أَنْ لَا نَتْرُكَ أَكْثَرَ مِنْ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً

“Bıyık kısaltmak, tırnak kesmek, koltuk altlarını yolmak ve kasıkları traş etmek hususunda bunları kırk geceden fazla bırakmamamız, bize süre olarak tayin edildi.”[18]


Ağız Temizliği:

Rasulullah buyurdular ki:

لَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ

Ümmetime meşakkat olmayacağını bilseydim her abdest alış sırasında misvak kullanmayı emrederdim.[19]

******

Rasulullah buyurdular ki:

اَلسِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ

"Misvak ağızı temizler, Rabbi hoşnut eder"[20]

Peygamberimiz diş temizliğine de çok önem verirdi. Hz. Aişe'ye, Peygamberimiz evine girdiği vakit ilk ne yapardı? diye sorulunca Hz. Aişe; “Misvaklanırdı” cevabını vermiştir.[21]

******

Peygamberimiz dişlerini temizlemeyenleri gördüğünde de; “Size ne oluyor da dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz? Misvak kullanınız” diyerek uyarırdı.


Diş Çürüğünün Genel Vücut Yapısıyla İlişkisi:



Diş çürüğü ve dişeti hastalıklarının sadece ağzı değil, bütün vücudu etkiler. Ağızdaki rahatsızlıklardan biri de ağız kokusudur. Sebepleri, dişeti hastalıkları, diş çürüğü, solunum ve sindirim sistemi hastalıkları, sinüzit vb. hastalıklardır. Ağız kokusu, insanın sosyal olmasını engeller, insan ilişkilerini yürütememesine ve insan çevresinden uzak durmaya iter.

Diş çürüğü ve dişeti hastalıkları, bölgesel ve bedensel hastalıklara neden olur. Ağızdaki çürük, kan yoluyla bütün vücuda (kalp, böbrekler, eklemler, sindirim sistemi vs.) yayılabilir ve hastalıklara yol açabilir. Bunların tedavisi de hem maddi hem de manevi yönden kayıplara yol açar. Bu yüzden, hiç bir zaman ağız ve diş sağlığının aksatılmaması, her zaman iyi bakım yapılması gereklidir.



520-) TİMURTAŞ HOCA UHUT SAVAŞI


520-) TİMURTAŞ HOCA UHUT SAVAŞI

UHUD SAVAŞI

Bedir savaşında müşrikler çok sayıda kayıp vermişler; kalanların bir kısmı kaçarak, bir kısmı da esirliklerinden fidye vererek kurtularak Mekke’ye dönmeyi başarmışlardı. Fakat bu durum Mekkeli müşriklere çok ağır geliyordu. Bedir yenilgisinin öcünü almak için hemen savaş hazırlıklarına başlandı.

Müslümanların ele geçirmesinden son anda kurtulan ticaret kervanının malları satıldı. Hissedarlara yalnız sermayeleri verildi. Elli bin dinarlık kazanç ise ordu hazırlanması için ayrıldı. Mekke dışından Sakif, Kinane ve daha başka kabileler de Müslümanlara karşı savaşmak üzere ikna edildi. Çok geçmeden ordu hazır hale geldi. Orduda 3000 asker ve deve ve 200 at bulunmaktaydı. Hazırlanan ordu Medine’ye doğru yola çıktı ve Uhud’a gelip karargah kuruldu.

***
Strateji Belirleme
Hz.Peygamber (s.a.s) gece bir rüya gördü. Sabah olunca da yanına gelen Müslümanlara anlattı:
- Ben bir rüya gördüm ve hayra yordum. Kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Sonra kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını gördüm. Sonra da boğazlanmış bir sığır gördüm.
- Ya Resulallah! Bunları ne şekilde yorumladın?
- Sağlam zırh giymek, Medine’de kalarak savaşmaya işarettir. Kılıcımın ağzında bir gedik açılması, bir zarara uğrayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır ise ashabımın şehid düşmelerine işarettir.

Hz.Peygamber (s.a.s), durumu değerlendirmek için Mekkeli ve Medineli Müslümanların ileri gelenlerini toplantıya çağırdı. Toplantıya Medineli münafıkların (inanmadığı halde inanıyormuş gibi görünenler) reisi Abdullah bin Übey de katılmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), biraz da görmüş olduğu rüyadan dolayı, Kureyşli Müşriklerle Medine dışında savaşmayı uygun görmüyordu. Toplantıya katılanlardan görüşlerini açıklamalarını istedi. Abdullah bin Übey, Hz.Peygamber (s.a.s) ile aynı görüşteydi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Medine’de dur, sakın onlara karşı çıkma! Çünkü, biz ne zaman, Medine’den düşmanımıza karşı çıkmışsak, muhakkak musibet ve mahrumiyete uğramışızdır. Tersine ne zaman, düşmanımız Medine’ye gelerek bizimle savaşmışsa, muhakkak yenilgiye uğramışızdır. Ya Resulallah! Sen onları kendi hallerine bırak. Eğer oldukları yerde kalır, üzerimize gelmezlerse, kendileri için çok kötü ve zararlı bir yerde kalmış olurlar. Eğer üzerimize gelecek olurlarsa, erkekler onlarla yüz yüze savaşırlar. Kadın ve çocuklar da, damlardan üzerlerine taş yağdırırlar.

Medinelilerin ve Kureyş’in büyüklerinin çoğunun da görüşü bu yöndeydi. Hz.Peygamber (s.a.s):
- O halde Kureyş müşriklerini, Medine’de bekleyiniz. Kadınlarla çocukları da yüksek evlerde bulundurunuz. Kureyşliler, Medine’ye gelip bize saldırırlarsa, biz de dar yerlerde sıkıştırıp onlarla savaşırız. Dar yerlerde savaşma yöntemlerini biz onlardan daha iyi biliriz. Onları yüksek yerlerden ok ve taşa tutarsınız!
buyurdu.

Fakat Bedir savaşında bulunamamış ve şehid olmayı arzulayan daha genç Müslümanlardan bir kısmı ise Medine dışında savaşmayı arzuluyorlardı:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Onlar biz Müslüman olmadan önce bile, Medine’de üzerimize yürümelerine meydan ve imkan vermemiştik. İslamiyet devrinde buna nasıl izin verilir!
diye itirazda bulundular. Hz.Hamza (r.a), Sa’d bin Ubade (r.a) gibi sahabenin ileri gelenlerinden bazıları da onları desteklediler.

Malik bin Sinan (r.a) :
- Ya Resulullah! (s.a.s) Biz vallahi iki iyilik arasında bulunuyoruz. Bu iyiliklerden birisi: Allah (c.c) bizi onlara galip kılarsa, onları rezil etmiş ve alçaltmış olur. Bizim için de bir genişlik olur. İyiliklerin ikincisi de, yüce Allah’ın (c.c) bize şehidlik nasip etmesidir. Vallahi, ya Rasulullah (s.a.s) ! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!

Hz.Hamza (r.a) :
- Sana kitap indirmiş olan Allah’a (c.c) yemin ederim ki, rüyanda boğazlandığını gördüğün sığırın temsil ettiği kimselerden biri de benim! Bizi Cennet’ten mahrum etme!

İyas bin Evs (r.a) :
- Ya Resulallah! Kureyş müşriklerinin kavimlerinin yanına dönüp, “Muhammed’i (s.a.s) Medine’de kaleler ve evlerinde kuşattık!” demelerini hoş görmem! Hem bu onların cesaretini de artırır. Biz onları karşılayıp kovmazsak, bütün hurmalıklarımızı çiğnerler, ekinlerimizi mahvederler...

Haysemi (r.a) :
- Ya Resulallah! (s.a.s) Kureyşliler, çöl araplarından toplayabildiklerini topladılar. Develerine ve atlarına binip meydanlarımıza indiler...Biz onları karşılayıp kovmayacak olursa, çevremizdeki Araplar da bize göz dikecek ve üzerimize atılacaklardır. Yüce Allah’ın (c.c) bizi galip kılması umulur. Eğer ikincisi olursa, Bedir beni ondan uzaklaştırdı ve mahrum etti. Halbuki, ben onu o kadar özlemiştim ki! Benim, Bedir savaşına çıkmak istediğimi duyunca oğlum benimle kura çekişti. Kura ona çıktı ve şehidlikle o nasiplendi. Dün gece rüyamda oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyvaları ve ırmakları arasında dolaşıyordu ve bana “Cennet’te arkadaşlığa katıl! Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek buldum!” diyordu. Vallahi, ya Resulallah! (s.a.s) Yaşım çok ilerledi. Kemiklerim inceldi ve zayıfladı. Rabbime kavuşmayı özlemekteyim. Beni, Cennette oğlumun arkadaşlıyla nasiplendirmesi için Allah’a (c.c) dua et!

Hz.Peygamber (s.a.s) de Haysemi’nin (r.a) dileğini yerine getirdi.

Savaş İçin Hazırlıklar
Cuma günü, Cuma namazını kıldıktan sonra, Müslümanlara vaaz etti. Cihadı anlattı. Düşman karşısında güçlüklere göğüs gerenlerin, Allah’ın yardımına kavuşacağını haber verdi.

O gün ikindi namazını da kıldırdı. Halk hazırlanmış, kadınlar kalelere yerleştirilmişlerdi. Hz.Peygamber (s.a.s), onları görünce evine girdi. Hz.Ebubekir (r.a) ve Hz.Ömer (r.a) de Onunla birlikte girdiler ve zırhını giymesine yardım ettiler.

Sa’d bin Muaz (r.a) ve Üseyid bin Hudayr (r.a), halkın saf saf hazırlanmış Hz.Peygamberin (s.a.s) çıkmasını beklediklerini görünce:
- Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkması için Rasulallah’a (s.a.s) ısrar edip durdunuz. Halbuki, emir ona gökten gelir. Siz bu işi ona bırakın. Onun emrettiğini yapın!
dedilerse de Hz.Peygamber (s.a.s), zırhını giymiş, silahlarını kuşanmış olduğu halde evinden çıkınca, Medine dışında savaşmak için ısrar edenlerin pişman oldular:
- Ya Rasulullah! (s.a.s) Senin hoşlanmadığın şeyi bezim istememiz yakışmaz! Eğer Medine’de kalmak istiyorsan, Medine’de kal! Sen nasıl istersen öyle yap!
dediler. Hz.Peygamber (s.a.s):
- Bir peygamberin, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah (c.c), onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden, zırhını sırtından çıkarması yakışmaz! Ben size ne emredersem, onu yapmaya bakın! Haydi, Allah’ın (c.c) adını anarak gidin! Sabrettiğiniz taktirde, Allah’ın (c.c) yardımı sizin içindir!
buyurdu. Atının üzerine bindi. 950-1000 kişi civarında bir kuvvetle yola çıktı. Biraz ilerledikten sonra 600 kişiye yakın, çoğunluğunu okçuların oluşturduğu bir topluluk gördü:
- Kim bunlar?
- Abdullah bin Übey’in Yahudi müttefikleri...
- Müslüman olmuşlar mı?
- Hayır, ya Resulallah! (s.a.s)
- Onlara gidip söyleyin, geri dönsünler! Biz müşriklere karşı müşriklerin yardımını istemeyiz.

Ordu Uhud’a doğru ilerleyip, köprünün bulunduğu yere kadar geldi. Müslümanlarla müşrikler artık birbirlerini iyice görebiliyorlardı. Kureyş ordusunun başkomutanı Ebu Süfyan, Medineli Müslümanlara elçi gönderdi:
- Ey Evs ve Hazreç kabileleri! Siz bizimle amca oğlumuz arasından çıkın! Bizi onunla baş başa bırakın! Böyle yaparsanız sizinle çarpışmayacak, geri dönüp gideceğiz.

Fakat Medineli Müslümanlar, Ebu Süfyan’ın teklifini sert bir dille redettiler. Bu sırada münafıkların lideri Abdullah bin Übey, “O, gençlerin sözünü dinledi de benim sözümü dinlemedi. Ey ahali, biz ne diye kendimizi öldürteceğiz, bir türlü anlamadık!” diyerek kavminden bir kısmını ve münafıkları yanına alarak Medine’ye geri döndü. Savaş meydanından ayrılanların sayısı 300 kişiyi buluyordu. Böylece Uhud’da savaşan Müslümanların sayısı 650-700 kişiye düşmüş oldu.

Hz.Peygamber (s.a.s), ordusuna savaş düzeni aldırdı. Bu arada stratejik önemi bulunan Ayneyn tepesine de 50 okçu gönderdi ve onlara görevlerini bildirdi:
- Göreviniz, bize yönelecek atlıları oka tutup, arkamızdan dolanmalarını önlemektir. Düşmanı yendiğimizi görseniz bile sakın yerinizden ayrılmayın!

Savaş’ın Başlaması ve Müşriklerin Yenilmeye Başlaması
Sonra Müslümanlara hitap etti ve onları cihada, sabra ve gayretli olmaya teşvik etti. Savaş teke tek çarpışmalarla başladı. Ardından çarpışmalar şiddetlendi. Özellikle sancaktarlarının peş peşe öldürülmesi müşrikleri sarstı. Halid bin Velid’in atlılarla yaptığı hücumlar da tepenin üzerine yerleştirilen Müslüman okçular tarafından geri püskürtüldü. Çok geçmeden müşrik ordusu dağılmaya başlanmıştı. Sayıca ve kuvvetçe kat kat üstün olan müşrikler korkuya kapılmış, mücahidlerin önünde kaçıyorlardı.

Müşrik ordusunun dağıldığını gören okçular birbirlerine,
- Ne duruyorsunuz? Allah düşmanı bozguna uğrattı. Kardeşleriniz ganimet toplamaya koyuldular. Siz de ganimet toplayın!
dediler. Bazıları ise,
- Siz Resulullah (s.a.s)ın, “Bizi arkadan koruyunuz, yerinizden ayrılmayınız! Öldürüldüğümüzü görseniz de yardımımıza koşmayınız! Ganimet topladığımızı görseniz de bize katılmayınız!” buyurduğunu bilmiyor musunuz?
diye karşı çıktılar. Komutanları Abdullah bin Cübeyr (r.a) de bunların arsındaydı. Fakat okçuların çoğu aşağıya inmekten vazgeçmediler. Tepede Abdullah bin Cübeyr ile 10 kadar okçudan başka kimse kalmadı.

Zaferin Yenilgiye Dönüşmesi
Müşrik ordusunun atlı birliklerinin komutanı Halid bin Velid, dağda okçuların azaldığını, Müslümanların ganimet toplamakla meşgul olduklarını görünce atlıları hücuma geçirdi. Tepede kalan okçuları şehid edip, Müslümanlara arkalarından saldırdı. Bu durumu gören müşrik ordusu da toparlanarak yeniden Müslümanların üzerine yürüdü.
Müşriklerin ileri gelenlerinden Dırar bin Hattab o günü şöyle anlatıyor:
Biz, Uhud’a çıkıp geldiğimiz zaman,
- “Eğer onlar kalelerinde otururlarsa, onları yenmeye yol bulamayız. Bir süre oturur, sonra dönüp geliriz. Eğer kalelerinden çıkıp yanımıza gelirlerse, onları yeneriz. Çünkü sayımız onlarınkinden çoktur. Hem biz öç almak için yanıp tutuşuyoruz. Bedir’de öldürülenleri hatırlatan kadınlar da bizimle gelmiş bulunuyorlar. Bizim yanımızda atlar var, onların atları yok. Bizim silahlarımız da onlarınkinden çok”
dedim. Nihayet onlar gelip bizimle karşılaştılar. Vallahi, onlarla çarpışmaya kalkışmamızla, bozulup dağılmamız bir oldu! Kendi kendime,
- Bu Bedir’den de büyük bir yenilgi!
dedim. Halid bin Velid’e ,
- Müslümanlara saldırsana!
dedikçe, o bana bunun zor ve faydasız olduğunu söylüyordu. Bir ara, üzerinde okçular bulunan dağı bomboş görünce, Halid bin Velid’e:
- Ebu Süleyman! Arkanı dön de bir bakıver!
dedim. Halid, atının gemini çekip arkasına doğru eğilince, atını mahmuzlayıp hücuma kalktı. Biz de onunla birlikte hücuma kalktık. Dağın üzerinde 5-10 kişi bulduk. Onları öldürdük. Sonra Müslümanların ordugahına girdik.

Zafer yenilgiye dönüşmüş, Müslümanlar bir anda darmadağın olmuşlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), çevresinden ayrılmayanlarla birlikte dağa doğru çekiliyordu. O günkü durum, Kur’an-ı Kerim de şu şekilde anlatılıyor:
Gerçekten Allah, (size olan yardım) vaadini doğruladı (yerine getirdi). Hani O'nun izniyle onları (Uhud'da) kırıp geçiriyordunuz. Fakat sevdiğiniz (zaferi ve bıraktıkları ganîmet)i size gösterdikten sonra, (Peygamberin verdiği) emir hakkında gevşediniz, (yerlerinizde kalıp kalmamak hususunda) tartıştınız ve (emre) karşı geldiniz: Kiminiz dünyayı (ganîmeti) istiyor, kiminiz de (emre bağlı kalarak) âhireti istiyordu. Sonra (Allah), sınamak için onlar(a karşı başarı)dan sizi geri koydu (yenilgiye uğrattı). Bununla beraber sizi bağışladı. Allah mü'minlere karşı çok lütufkârdır.
3/152
(Uhud Gazvesi'nde Ayneyn gediğine yerleştirilen nöbetçi okçular, düşmanın bir an bozulması üzerine ganîmet alınıyor zannıyla, Rasûlullah (s.a.v.)'den emir gelmeden yerlerini terketmişlerdi. Mekkeli müşrikler de hemen oradan geçerek müslümanları arkadan sarmışlar ve müslümanlar bunun üzerine birden paniğe kapılmışlar, kaçmışlardı.)

O vakit (Uhud Gazvesi'nde) Peygamber arkanızdan: ("Ey Allah'ın kulları! Ben Allah'ın Peygamberiyim, bana gelin" diye) çağırdığı halde, siz sürekli (savaş meydanından) uzaklaşıyor, (kaçıp dağa çıkıyor) kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bunun üzerine (Allah), ne elinizden giden (zafer)e ne de başınıza gelen (musîbet)e üzülmemeniz için size keder üstüne keder verdi. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.
3/153
(Sonunda müslümanlar savaşı kazanmasalar da, Allah'ın bağışlamasıyla tekrar toparlanıp mutlak bir bozgundan kurtuldular ve müşrikleri Mekke'ye doğru kovaladılar.)

Hz.Peygamber’in (s.a.s) ve Yanındaki Sahabilerin Mücadelesi
Hz.Peygamberin (s.a.s) yanındaki sahabeler yağan oklara ve müşriklerin saldırılarına karşı kendilerini siper ediyor, Hz.Peygamberi (s.a.s) korumaya çalışıyorlardı. Sahabenin önde gelenlerinden pek çok kimse şehid oldu. Hz.Peygamberin (s.a.s) amcası Hz.Hamza (r.a) da bunlar arsındaydı.

***
Katade (r.a) de o gün Hz.Peygamberin (s.a.s) yanında bulunanlardandı. Hz.Peygamberin (s.a.s) önünde dikilerek müşriklere ok atıyordu. Sonunda kendisi de bir okla vuruldu ve göz bebeği yanağının üzerine aktı. Çıkan gözüyle birlikte Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına geldi. Onu görür görmez Hz.Peygamberin (s.a.s) gözleri yaşardı:
- Ey Katade bu ne hal!
- Görmüyor musun ya Resulallah! (s.a.s)
- İstersen sabredersin, Cennet senin için hazırlanır. İstersen senin için Allah’a yalvarayım, gözün eski haline gelsin?
- Muhakkak ki, Cennet büyük bir mükafat fakat benim genç ve güzel bir hanımım var. Onun gözümü bu halde görmesini istemem. Ya Rasulallah! (s.a.s) Sen hem gözümü eski haline getirsen, hem de benim için Allah’tan (c.c) Cennet dilesen olmaz mı?
- Ey Katade! Öyle yapayım!

Katade’nin gözünü yerine koydu ve dua etti:
- Allah’ım Katade, kendisini Resulüne feda etti. Sen de onun bu gözünü öbüründen güzel yap!
Ardından da Cennetlik olması için dua etti. Katade’nin (r.a) okla vurulan gözü, diğerinden daha dayanıklı ve daha güzeldi.

***
Çarpışmalar sırasında Hz.Peygamber (s.a.s) de yaralandı. Atılan taşlarla alnı ve alt dudağı yarıldı. Alt çenesindeki kesici dişi kırılmıştı. Aldığı kılıç darbeleriyle de sağ omuzu yaralandı ve başındaki miğferi parçalandı. Miğferin halkalarından ikisi şakaklarına saplandı.

Hz.Ebubekir (r.a) anlatıyor:
- Uhud günü, halk Resulullah (s.a.s)’ın yanından dağılıp uzaklaştığı zaman, ben onun yanına koşanlardan ilkiydim. Arkamdan birisinin de kuş gibi Resulullah (s.a.s)’ın yanına erişmek istediğini gördüm. O da Ubeyde bin Cerrah’tı. Resulullah (s.a.s)’ın miğferinin halkalarından ikisinin şakaklarına battığını görünce Ebu Ubeyde bana: “Allah aşkına Rasulullah (s.a.s) ile aramdan çekil de Resulullahın (s.a.s) yanağındaki halkayı ben çıkarayım!” dedi. Halkalardan birisini, ön dişleriyle çekip çıkarırken, bir dişi çıktı. Sonra Resulullah’ın (s.a.s) diğer yanağına baktı. Yine bana “Benimle Resulullah’ın (s.a.s) arasından sen çık!” dedi. Halkalardan ikincisini çekip çıkarırken de ikinci dişi çıktı. Bunun için iki dişi eksikti.

Hz.Peygamber (s.a.s), zırhı üzerinde olduğu halde Sad bin Muaz (r.a) ve Sad bin Ubade’nin (r.a) arasında, her ikisine de dayanarak, Uhud dağının yukarılarına doğru çıkarıldı. Yaralı ve güçten düşmüş durumda bulunduğu için, öğle namazını ancak oturarak kılabildi.

Bu arada Hz.Peygamberin (s.a.s) öldürüldüğü haberi yayılmıştı. Müslümanlar Hz.Peygamberi (s.a.s) sağ salim olarak görünce ferahladılar. Hz.Peygamber de (s.a.s) Müslümanların yeniden toparlandığını görünce rahatladı. O sırada müşrikler Uhud dağına tırmanmaya çalışıyorlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), müşriklerin dağdan indirilmelerini emretti. Müslümanlar taş ve ok atarak müşrikleri indirmeyi başardılar.

Bu sırada Müslümanları tatlı bir uyku sardı. Zübeyr bin Avvam (r.a) der ki:
- Uhud’da korkunun üzerimize en çok çöktüğü bir sırada, ben Rasulullah’ın (s.a.s) yanındaydım. Derken Allah (c.c), bize uyku verdi. Mü’minlerden bir kimse yoktu ki, çenesi, uyumaktan göğsüne düşmüş olmasın.

Ebulyeser (r.a) der ki:
- Müşriklerin aşağımızda bulundukları sırada, Rasulullah’ın (s.a.s) yanında kavmimden ondört kişi görmüştüm ki, hepimiz uyukluyorduk. Uykuya dalıp da başı, yayı ile tokuşmayan kimse yoktu.

Kur’an- Kerim de o günden şöyle bahseder:
Sonra (Uhud Gazvesi'nden kesin zafer elde edememekle gelen) bu kederinin arkasından Allah üzerinize öyle bir güven ve (bunun yol açtığı bir) uyku hâli getirdi ki, o hal içinizden bir kısmını sarıyordu. (Münâfık olan) diğer bir kısım da canlarının derdine düşmüş, Allah'a karşı, câhiliye devrindeki gibi haksız bir zanda/düşüncede bulunarak: "Bu işten bize ne?" diyordu. (Ey Rasûlüm!) "Bütün iş (yetki ve karar) Allah'ındır" de. Onlar, senin huzûrunda açığa vuramadıklarını, içlerinde gizliyorlar ve: "Bu işte bizim bir payımız olsa (sözümüz tutulsa veya Muhammed'in vaadi yerine gelse) idi, biz burada, öldürülmezdik" diyorlar. (Rasûlüm! Yine) de ki: "Evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, devril(ip öl)ecekleri yerlere mutlaka çıkıp gideceklerdi. Bu, Allah'ın gönlünüzdeki (ihlâs ve fitne gibi) şeyleri yoklaması ve kalplerinizdeki (vesveseleri) temizlemesi içindir. Allah, sînelerdekini hakkıyla bilicidir."
3/154

Savaşın Sona Ermesi
Müşrik ordularının başında bulunan Ebu Süfyan, artık Uhud’dan ayrılıp gitmek istiyordu. Atı üzerinde Müslümanların yakınına doğru geldi:
- Müslümanlar, aranızda Muhammed var mı?
diye üç kere seslendi. Hz.Peygamber (s.a.s) cevap verilmesini istemedi. Ebu Süfyan,
- Aranızda Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebubekir) var mı?
diye sordu. Hz.Peygamber (s.a.s) yine cevap verilmemesini istedi.
- Aranızda Hattab’ın oğlu var mı?
diye sordu. Yine Hz.Peygamber (s.a.s) cevap verilmemesini istedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan, arkadaşlarına dönerek,
- Herhalde hepsi öldürülmüşler!
dedi. Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a) dayanamayarak,
- Ey Allah’ın düşmanı! Vallahi sen yalan söylüyorsun! İsimlerini saydığın kişilerin hepsi de sağdırlar! Allah (c.c) seni zelil ve hakir bırakmak için onları sağ bıraktı! İşte Rasulullah, (s.a.s) işte Ebubekir (r.a), işte ben!
dedi. Ebu Süfyan, sesini olanca gücüyle yükselterek,
- Bizi zafere eriştirdin, Hübel! Bu Uhud günü, o Bedir gününün karşılığıdır! Yükselt dinini Hübel! Yükselt dinini Hübel!
diye bağırdı. Hz.Ömer, (r.a)
- Ya Resulallah! (s.a.s) Cevap vereyim mi?
- Cevap ver!
- Ne şekilde cevap verelim?
- “En yüksek ve yüce olan Allah’tır! (c.c)” diyin.
- Bir gün yenildik, bir gün yendik! Bir gün üzüldük, bir gün de güldük! Filana karşı, filanı; filana karşı da filanı öldürdük!
- Biz sizinle bir değiliz. Bizden öldürülenler Cennette, sizinkiler Cehennemdedir!
- Yanıma gel ey Ömer!
Hz.Peygamber (s.a.s),
- Git gör derdi nedir onun?
buyurdu. Hz.Ömer Ebu Süfyan’ın yanına indi:
- Ey Ömer! Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?
- Hayır vallahi, öldürmediniz. Şimdi O, söylediklerinizi dinliyor!
Ebu Süfyan ve arkadaşları ayrılacağı sırada,
- Gelecek yıl, Bedir’de sizinle çarpışmaya söz veriyoruz!
diye seslendiler. Hz. Ömer (r.a) durdu. Hz.Peygamberin (s.a.s) ne söyleyeceğini bekledi. Hz.Peygamber (s.a.s),
- Olur! “Orası, İnşallah bizim ve sizin buluşma yerimiz olsun” de!
buyurdu. Hz.Ömer (r.a) de,
- Olur!
diye cevap verdi. Ebu Süfyan ve arkadaşları, ordugahlarına döndüler ve Medine’ye doğru yola çıktılar.

Medine’ye Dönüş
Müslümanların bozulduğu ve Hz.Peygamberin (s.a.s) şehid edildiği haberi Medine’ye ulaşır ulaşmaz, On civarında kadın, yaralılara yardımcı olmak için Uhud’a kadar koşup gelmişlerdi. Hz.Peygamberin (s.a.s) kızı Hz.Fatıma (r.a) da onların arasındaydı. Hz.Peygamberi (s.a.s) kanlar içinde görünce göz yaşlarıyla boynuna sarıldı. Hz.Ali (r.a) kalkanıyla yaraların üzerine su döküyor, eşi Hz.Fatıma (r.a) ise akan kanı yıkıyordu. Uğraşmalarının sonunda kanamaları durdurdular.

Diğer hanımlar da savaş meydanındaki diğer yaralılara su veriyor ve yaralarını sarıyorlardı. Şehid olan Müslümanların sayısı 70 kişi civarındaydı. Çoğunluğunu Medineli Müslümanlar oluşturuyordu. Müşriklerden öldürülenlerin sayısı ise 22 kişiydi. Hz.Peygamber (s.a.s), şehidlerin çokluğu sebebiyle, her kabire ikişer, üçer kişi konulmasını emir buyurdu. Cenaze namazları Hz.Peygamber (s.a.s) tarafından onar kişilik gruplar halinde kılındı.

Şehidlerin gömülme işi bittikten sonra, Hz.Peygamber (s.a.s) atının getirilmesini istedi. Atına bindi. Yaralılar ve Uhud’a yardım için gelen kadınlar da yanlarında oldukları halde Medine’ye doğru yöneldiler. Hz.Peygamber (s.a.s), kapısının önüne kadar atının üzerinde geldi. Yardım edilmeden de atından inemedi. Sad bin Muaz (r.a) ve Sad bin Ubade’ye (r.a) dayanarak evine girdi. Kılıcını yıkaması için kızı Fatıma’ya (r.a) verdi ve
- Allah bize Fethi nasib edinceye kadar, müşrikler bir daha bizi bunun gibi bir musibete uğratamayacaklar.
buyurdu.

Bişr bin Akrabe (r.a) anlatıyor:
Babam Akrabe, Uhud günü şehid olunca, ağlayarak Hz.Peygambere (s.a.s) gittim:
- Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus, ağlama! Senin baban ben, annen de Aişe olursa, razı olmaz mısın?
buyurdu.
- Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah! (s.a.s) Razı olurum!
dedim. Eliyle başımı okşadı. Başımda elinin değdiği yerin saçları siyah kaldı. Diğer yerlerin saçları ağardı.

Uhud’da uğranılan yenilgi üzerine inen ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
(Bedir Gazvesi'nde kâfirlerin başına musîbetin) iki katını getirdiğiniz halde (Uhud Gazvesi'nde) size bir (kat) musîbet gelince mi "(Peygamber bizimle beraber ve biz de müslüman olduğumuz halde) bu nereden geldi?" dediniz. De ki: "O (belâ), kendi tarafınızdan (ve Peygambere itaat etmeyişinizden)dir." Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.
3/165
(Bedir Gazvesi'nde müşrikler yetmiş ölü ve yetmiş esir vermişler, Uhud Gazvesi'nde ise müslümanlardan yetmiş şehid verilmiştir.)

Eğer siz (Uhud'da) yara aldı iseniz, (Bedir Gazvesi'nde düşmanınız olan) o kavim de benzeri bir yara almıştı. İşte biz, o günleri (bazen gâlibiyet ve bazen mağlûbiyet şeklinde) insanlar arasında döndürür dururuz. Bu da, Allah'ın gerçekten îman edenleri ortaya çıkarması ve sizden şâhitler edinmesi içindir. Allah, zâlimleri sevmez.
3/140
(Bir de) Allah'ın, mü'minleri (seçerek, günahlarından) temizlemesi ve kâfirleri mahvetmesi içindir.
3/141

Takip
Hz.Peygamber (s.a.s) ertesi gün sabah namazını kıldırdıktan sonra Bilal’e (r.a) bir duyuru yapmasını emretti. Bilal (r.a) de istenilen duyuruyu yaptı:
- Resulullah (s.a.s), düşmanınızı takip etmenizi size emrediyor! Dün Uhud’da bizimle çarpışmada bulunmayanlar gelmeyecek, ancak çarpışmada bulunanlar gelebilecekler!

Hz.Peygamber (s.a.s) bu tedbire, Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önüne alarak başvurmuştu. Yerine Medine’de İbn-i Ümmü Mektum’u (r.a) bırakarak yola çıktı. Uhud’da bulunan mücahidlerden 70 kadarı davetine hemen icabet ettiler. Çoğunluğu yaralı olmalarına rağmen yolda başkaları da onlara katıldılar. Yolda yanlarına Medine’deki münafıkların reisi, Abdullah bin Übey, gelerek “Ben de hayvanıma binip seninle birlikte takibe çıkayım mı?” diye sordu fakat “Hayır!” cevabını aldı.

Bu sırada müşrikler geri dönüp dönmeme konusunu aralarında konuşuyorlardı. Bir kısmı savaşı kazanmış durumdayken Medine’ye de girmeleri gerektiğini söylüyordu. Fakat içlerinden Saffan bin Ümeyye buna karşı çıkıyordu:
- Siz onları yendiniz. Artık Mekke’ye dönün. Üzerlerine gitmeyin. Bu taktirde zafer sizde kalacaktır. Bedir’de yenilerek Mekke’ye dönüp gittiğiniz zaman, onlar da sizi takip etmediler. Zafer onlarda kaldı. Şimdi Müslümanlar bize çok kızmış durumdalar. Savaştan önce ayrılıp Medine’ye dönenlerin de toplanıp gelmelerinden korkarım. Zafer bizde iken, Mekke’ye dönelim. Mekke’ye dönmezsek, zaferin bizde kalacağından emin değilim.

Gece olduğunda Medine’nin 12 km. kadar dışında konaklandı. Müşrikler de kendilerinden fazla uzak olmayan bir yerde konaklamışlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), mücahidlerin mümkün olduğunca geniş bir alana yayılmasını ve herkesin kendisi için bir ateş yakması istendi. Yakılan ateşlerin sayısı beş yüzü buluyor ve ışıkları en uzak yerlerden görülebiliyordu. Çok sayıdaki ateş öbekleri uzaktan sanki büyük bir ordunun konakladığı izlenimini veriyordu. Durumu haber alan müşriklerin tüm hırs ve niyetleri kayboldu. Kalplerine korku düştü. Medine’ye dönme tartışmalarına son vererek acele bir şekilde Mekke’ye geri döndüler. Müslümanlar, üç gece aynı şekilde konakladıktan sonra Medine’ye döndüler.

23 Mart 2021 Salı

519-) TİMURTAŞ HOCA ZARARLI ALIŞKANLIKLAR


519-) TİMURTAŞ HOCA ZARARLI ALIŞKANLIKLAR

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ

مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
‘’Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.’’ (Maide, 5/90)
Allah Teâlâ, insanın sağlığına zarar veren her şeyi haram kılmış ve yasaklamıştır.

### İçki:

Aklın sıhhatli düşünme ve muhakeme yeteneğini gideren, sarhoşluk denilen hale sebep olan içeceklerdir.
İçki, fuhuş, bali, tiner, ve kumar bu kötü alışkanlıklardan sadece bir kaçıdır.

### İçkinin zararları ve haramlığı hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır;

يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا
“Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları menfaatlerinden daha büyüktür.” (Bakara, 2/219)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لا تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ
“Ey mü’minler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (Nisa, 43) âyeti nazil olmuştur.”

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ
مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey mü’minler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durunuz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/90)

اِنَّمَا يُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِى الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلوةِ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ
”Şeytan içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/91)

Şarap dışındaki sarhoşluk verici içkilerin de şarap hükmünde olduğu, yani onların da haram olduğunu

### Peygamberimiz bildirmiş ve haramlığı hakkında şöyle demiştir:

عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: قالَ رسُولُ اللّهِ: كُلُّ شَرابٍ أسْكَرَ فَهُوَ حَرَامٌ. أخرجه الستة .
“Sarhoş edici her içki haramdır.” (Buhari, Eşribe, 235)

### Bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır:
قَالَ مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ
“Çoğu sarhoşluk veren her şeyin azı da haramdır.”
(Tirmizi, Eşribe, 3/1788 )


Toplumu ahlaki çöküntüye ve sosyal felaketlere sürükleyen, toplum içinde onulmaz yaralar açan,yuvaları param parça eden,toplum binasının temeline dinamit koyan içkinin zararlarını şöyle sıralayabiliriz:

İçki insanın bedenine zarar verir.Alkol insanın bünyesinde başta sinir sistemi olmak üzere bir çok tahribata sebep olmaktadır.

Bu problemler direkt ve en direkt olarak onlarca çeşittir.

**Burada kısaca ana başlıklarla verelim.**
**1.** Sindirim sistemindeki tahribatlar neticesinde siroz, mide ülseri, gastrit, pankreas, yemek borusu ve 12 parmak bağırsağı iltihabı başta olmak üzere bir çok mide rahatsızlığının sebebi olarak alkol kabul edilmiştir.
**2.** Kalbin can düşmanı alkoldür. Kalp yetmezliği, kalpte büyüme, kalp atışlarında düzensizlik ve hipertansiyonun en önemli sebeplerinden birisi alkoldür.
**3.** Kanda meydana getirdiği tahribatlar ise kansızlık, tüberküloz ve kansere çeşitli vesilelerle yardımcı etken olmaktadır.
**4.** Kaslarda erime ve zayıflama özellikle uzun süreli içki kullanımında insan bünyesinde içkiden oluşan başka bir zarardır.
**5.** Alkol beyinde bulunan santral sinir sisteminin baş düşmanıdır. özellikle el ve ayaklarda bulunan sinirler hasara uğradığında titreme olur buna vitamin eksikliği de eklendiğinde organik beyin rahatsızlıkları da olur.
**6.** Alkole bağlı olarak B 12 gibi bazı vitaminlerin eksikliği sonrasında ise; anemi, beriberi gibi hastalıklar oluşur.
**7-** Özellikle hamile kadınların alkol alması, büyük bir ihtimalle doğacak çocuğun sakat doğmasına neden olmanın yanında, böylesi çocuklar içki kullanmayan ailelerin çocuklarına oranla 2-3 kat daha fazla potansiyel suçlu olmaktadırlar.
**8.** Bunama ve şuur bozukluğunun en önemli etkenleri alkoldür.
**9.** Bunların haricinde alkol zehirlenmesi, uyku bozukluğu, vücutta oluşan aşırı stres, sıkıntı panik, huzursuzluk, depresif mizaç bozukluğu gibi şeyler alkolün kişi bünyesinde meydana getirdiği rahatsızlıklardır.
Yüce Mevla bu bedenimizi ve sıhhatimizi lutfundan bir emanet olarak vermiştir ama bu emaneti de korumamızı emrederek bedene ve sıhhate gelecek zararlardan da korunmamızı istemiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:

وَلاتُلْقُوا بِاَيْديكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ
“Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195)

Sevgili Peygamberimiz de;
أَنَّ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَضَى أنْ لا َضَرَرَ وَلا َضِرَارَ.
“Zarar vermek de zararı zararla karşılamak da yoktur.” (İbn Mace, Ahkam, 2331)
Hadisinde kişinin hem kendine hem de başkalarına zarar vermesini yasaklamaktadır.
Son dönemde yapılan bir araştırma Toplumun felaketine zemin hazırlayan içkinin, zararlarını göz önüne sermektedir.

**Söz konusu araştırma şöyledir.**
Ülkemizde meydana gelen taciz olaylarının %80’inin sebebi alkoldür.
Yaya ölümlerinin %35
Evdeki yaralanmaların %20
Boğulmaların%50
Cinayetlerin%70
Ana baba cinayetlerinin %20
İş yeri kazalarının%25
Yangın ve ölümcül yanıkların%50
Trafik kazalarının %61’inin ayrıca ülkemizdeki bütün kaza suçlarda alkolün kaynaklık ettikleri %35 dir. (Mehmet Kocatepe, Gençliğin Can Düşmanı, Ankara 2000)
**Uyuşturucu:**
Az önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim’de haram olan bütün içkiler sayılmamış, kötü, pis ve insan sağlığına zararlı olan her şey yasaklanmıştır. Peygamberimiz hadislerinde bir nitelikten söz etmiş, bu nitelik de kendisinde “sarhoş etme ve uyuşturma” niteliğidir. Bu nitelik kendisinde bulunan her şey haramdır. Esrar, afyon, kokain, eroin ve morfin gibi maddelerde de bu nitelik bulunduğu için bunlar da yasak kapsamındadır. Hatta bunlar alkollü içkilerin etkisini fazlası ile taşımakta, zararları da etki ölçüsünde daha çok olmaktadır.Bu uyuşturucu maddelerin en önemli ve ortak özelliklerinden birisi, çok az miktarda alınmaları halinde bile kısa zamanda alışkanlık yapmalarıdır.

Bir defa olsun onu kullanmaya başlayanların bir daha ondan kurtulmaları çok zordur. Bunun örnekleri televizyon ekranlarına ve basına yansımakta, seyredenleri dehşete düşürmektedir.
Uyuşturucunun kötü bir sonucu da aile hayatını yıkması ve sosyal ilişkileri yok etmesidir. Uyuşturucu bağımlısı ailesine, çocuklarına akraba ve komşularına, toplumuna, hatta insanlığa karşı sorumluluk duygusunu kaybeder. Tek aradığı şey uyuşturucudur. Onu bulmak için feda etmeyeceği hiçbir şey olmaz. Çünkü onun için hayatta hiçbir şey değer taşımaz.

Ne acıdır ki uyuşturucu müptelası insan, uyuşturucu almak için para bulamadığında hırsızlık etmekten, adam öldürmekten ve maalesef namusunu satmaktan bile çekinmez.
İşte bunun içindir ki, insana büyük değer veren dinimiz uyuşturucunun her çeşidini yasaklamış, alım ve satımını caiz görmemiştir.

### İslam’ın bizler için yasak ve haram olarak kabul ettiği zararlı alışkanlıklarının sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:

**Bilgisizlik:** Tehlikeden habersiz ve bu sebeple konuyu hafife almak.
**Özenti:** Özenti sergilemede en önemli payın medyaya ait olduğu rahatlıkla söylenebilir.
**Merak:** Denerim, bırakırım anlayışı. Fakat bir veya iki deneme genci belki de dönüşü olmayan yola sokmaya yeterli gelmektedir.
**Moda:** Çevreye uyma havası… Bozuk çevre ve hasta toplum. Bilindiği gibi hastalıklar da insandan insana kolaylıkla geçebilir.
Gençlerdeki manevi boşluk, inanç zaafı.
Bozuk aile ve hasta toplumdan kaynaklanan güvensizlik duygusu.
Gelecek karşısındaki kaygılar strese, sıkıntıya ve yalnızlığa itiyor.
Aile yapısındaki bozukluklar, geçimsizlikler. Ahlaki manevi zaaflar. Yine ailelerdeki ekonomik bozukluklar çoklukla normaliteyi bozar.

Bilhassa yokluktakini bunalıma ve intihara, varlıktakini şımarıklığa , taşkınlığa, tahribe yöneltir.
Eğitimdeki zafiyet , yetersizlik ve yanlışlıklar iten temeldeki sebeplerdir.

Rasulullah efendimiz müslümanların hem dinen kuvvetli olmalarını, hemde bedenen kuvvetli olmalarını isteyerek şöyle buyurmuştur:
اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِىُّ خَيْرٌ وَاَحَبُّ الى اللّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّعِيفِ
“Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlı ve Allah katında daha sevimlidir.” ( Müslim , Kader, 8 )

### Önemli uyarı:
Yazılı ve görsel basında da gördüğümüz gibi zararlı alışkanlıkları kullanma yaşı her geçen gün gittikçe düşmektedir.
Türkiye Diyanet Vakfı 10 yıldır Suriye’de yaraları sarıyor





Yapılan araştırmalara göre zararlı alışkanlıkları kullanma yaşı ilkokul yaşlarındaki çocuklara kadar inmiş durumdadır.

Bunun sebebi yukarıda değindiğimiz nedenler olmakla beraber çocuklarımızın okul içindeki ve dışındaki arkadaşlarıdır. Onun için çocuklarımıza göz kulak olalım ve onları kötü çevre ve arkadaşlardan korumaya çalışalım.

### Kumar:
Söz konusu içki, kumar ve zararlı alışkanlıkları yasaklayan Maide 90. ayetinde men edilen hususlardan birisi de kumardır.

İnsanın maneviyatını kirleten ve ruhunu karartan kumar illeti İslam’ın yasakladığı ve şiddetle karşı durduğu haramların başında gelmektedir.

Her çeşidi İslam tarafından yasaklanan kumar illeti bir çok zarar ve nedenden dolayı yasaklanmıştır. Bu yolla kazanılan para da haram kılınmıştır.

### Bu yasaklamanın birkaç nedenini şöyle sıralayabiliriz.

Kumar, insanı meşru kazanç yollarından uzaklaştırır.
Oysa İslam temiz ve helâl olan rızkı yememizi emrediyor.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. (Bakara, 2/168)

Bu helâl ve temiz rızkı elde etmenin, ticaret, ziraat ve sanat gibi çeşitli meşru yolları vardır. Bu yollardan birisiyle kendimizin, çoluk çocuğumuzun geçimini sağlamalıyız. Sonra da bize verdiği bu temiz ve helal rızıktan ötürü Allah’a şükretmeli, o kazancın bir kısmını da Allah için yoksullara vermeliyiz.

Bundan dolayı kendimizin ve ailemizin geçimini temin etmek için daima hela lokma peşinden koşmamız lazım. Kumar, faiz gibi haksız ve İslam tarafından yasaklanmış kazançlardan kaçınmamız gerekir.

İslam’a göre Kumar, meşru olmayan bir kazanç yoludur. Çünkü kumarda kişi kazanırsa başkasını, kaybederse kendisini zarara uğratır. Başkasının zararına sebep olan bir kazanç, helal kazanç değildir. Başkasına zarar vermeden kazanmak varken bu yolu seçmek elbette doğru olmaz.

Yine Kur’an-ı Kerim, içkide olduğu gibi kumarda da şeytanın aramıza düşmanlık sokacağı ve bizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoyacağını ifade etmektedir.
Mal canın yongasıdır. Parasını bir anda kaybeden kimse bunalıma girer. Oyun arkadaşlarıyla kavgaya tutuşur ve bu kavga çoğu zaman cinayetle sonuçlanır.

Ayrıca kumar oynayan kimse en değerli varlığı olan zamanını boşa geçirecek ve yükümlü olduğu ibadetlerini zamanında yapamayacaktır. Aynı zamanda Kumar, kişinin sağlığını da olumsuz şekilde etkiler.

Kendini kumara verip, çocuklarını haram lokma ile besleyen kişi aynı zamanda toplumun geleceği olan çocukları ile de ilgilenemez. Neticede sorunlu ve suçlu çocukları topluma sunmuş olmaktadır.

Bu davranışta hem toplum hem de ülke açısından tehlikeli bir davranıştır. Onun için kendimizi , ailemizi, ehlimizi Kur’an’ın ifade ettiği gibi :

يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْليكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
“Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyalım.” (Tahrim, 66/6)

### Sigara:
Bağımlılıkların en yaygını ve belki de üzerinde en çok konuşulanı sigara bağımlılığıdır. Batı’da yaklaşık on asırlık bir geçmişi bulunan tütün ve sigara XV. yüzyıldan itibaren yeni dünyadan İslâm dünyasına da sirayet etmiştir.

Sigara insan vücudunda bağımlılık meydana getirmekte, kurtulunması giderek güçleşen bir alışkanlık halini almaktadır. Ağız, boğaz ve üst solunum yollarında tahribata, mide ve kalp hastalıklarına, damarlarda, sinirlerde fonksiyonel bozukluklara yol açmakta olan sigaranın kanserle de yakın bağlantısı vardır.

Sigara içmenin meydana getirdiği ağız, beden ve çevre kirliliği, diğer şahıslara verdiği eziyet de çok ciddî boyuttadır. Öyleyse sigaranın bu kadar zararlı olmasından dolayı, acaba sigaranın İslâm dinindeki hükmü nedir?
Bu konuda son dönem İslâm bilginleri sigarının dînî hükmü konusunda üç gruba ayrılmışlardır.

**1-** Sigara hakkında dinde açık bir hüküm bulunmadığını, açık bir yasak gelmediğini ileri sürerek, sigarının mübah olduğunu söyleyenler.
**2-** Bir grup İslâm bilgini ise sigara içmeyi doğru bulmamakla birlikte mekruh olduğunu söyleyenler.
**3-** Diğer bir grup ise sigara içmeyi özellikle tiryakilik derecesinde sigara alışkanlığını; sağlık açısından zarara ve ekonomik yönden israfa yol açtığı, nafaka yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle haram diyenler.
Bu kötü alışkanlıklar insana dini yönden , sağlık yönünden , aile , toplum , ülke, hatta tüm insanlık açısından zararlı olduğu açıktır.

### Sonuç olarak :
İslam dini, bütün bu zararlı alışkanlıkları yasaklamıştır. İslam’ın yasakladığı bu illetlerin hiçbirini bir müslüman olarak yapma salahiyetimiz olmadığı gibi müslümanların bu günkü durumları ve geri kalmışlığı ortadayken hiçbir müslümanın içki, eroin, afyon… gibi zararlı alışkanlıklarla sıhhatini, bedenini, aklını bozmaya, kıymetli zamanını bunlarla uğraşarak boşa geçirmeye, ailesinin nafakasını bu illete sarf etmeye hakkı yoktur.

### Peygamberimizin sorumluluğumuzu hatırlatan şu ifadeleri ile noktalayalım:

عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: قالَ رسولُ اللّه: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhari, Cuma, 844)

وعن علي بن الحسين عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: مِنْ حُسْنِ ِاسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَاَلايَعْنِيهِ.
Ali İbnu’l-Huseyn, Ebu Hureyre (r.a)’den naklediyor: “Resulullah (a.s) buyurdular ki:”Kişinin malayani şeyleri terki İslam’ının güzelliğinden ileri gelir.” [Tirmizî, Zühd 11, (2318, 2319); Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 3, (2, 903).]

وعن النعمان بن بشير رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّ الحلالَ بَيِّنٌ وَإنَّ الْحَرامَ بَيِّنٌ، وَبيْنَهُمَا أُمُورٌ مُشْتَبِهَاتٌ لاَ يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنَ النّاسِ، فَمَنِ اتّقى الشُّبُهَاتِ اسْتَبْرَأ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ في الشُّبُهَاتِ وقَعَ في الْحَرَامِ، كَالرَّاعِي يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى، يُوشِكُ أنْ يَقَعَ فيهِ. أَلا وَإنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمَى، وإنَّ حِمَى اللّهِ مَحَارِمُهُ. أَلا وإنَّ في الْجَسَدِ مُضْغَةً إذَا صَلَحَتْ صَلحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وإذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلا وهِيَ الْقَلْبُ.
Nu’man İbnu Beşir (r.anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (a.s) buyurdular ki:”Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” [Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241).]

وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النّارُ بِالشّهَواتِ[. أخرجه مسلم والترمذي.
2. (5125)- Hz. Enes (r.a) anlatıyor: “Resulullah (s.a.s) buyurdular ki:”Cennetin etrafı mekarihle (nefsin hoşlanmadığı şeylerle) sarılmıştır. Cehennemin etrafı da şehevî (nefsin arzuladığı, cazip) şeylerle sarılmıştır.”