pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: İMAN
İMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İMAN etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2022 Çarşamba

TİMURTAŞ HOCA ORUÇ VE İMAN


 TİMURTAŞ HOCA ORUÇ VE İMAN

17 Mart 2021 Çarşamba

467-) TİMURTAŞ HOCA İMAN KONUSU



467-) TİMURTAŞ HOCA İMAN KONUSU
İMANIN TARİFİ
İman, bildirilen altı esasa inanmak ve Allahü teâlâ tarafından bildirilen, Muhammed aleyhisselamın Allahü teâlâ tarafından getirdiği emir ve yasakların hepsine inanmak ve inandığını dil ile söylemek demektir.
Amentü şöyledir:
Âmentü billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rüsülihi vel yevmil ahiri ve bilkaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ vel ba'sü ba'del mevti hakkun. Eşhedü en lâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resülühü.
[Yani, Allah’a, meleklerine, gönderdiği kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, öldükten sonra dirilmeye inanıyorum. Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed aleyhisselamın da Allah’ın kulu ve son Peygamberi olduğuna şehadet ediyorum.]
İman, Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği dini, akla, tecrübeye ve felsefeye uygun olup olmadığına bakmadan tasdik etmek yani kabul edip, beğenip, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik etmek, aklı tasdik etmek olur, Resulü tasdik etmek olmaz. Yahut Resulü ve aklı birlikte tasdik etmek olur ki, o zaman Peygambere itimat tam olmaz. Tam olmayınca, iman olmaz. Allahü teâlâ, (Onlar gayba [görmedikleri halde Resulümün bildirdiği her şeye] iman ederler) buyuruyor. (Bekara 3) Resulü de, (Dini [hükümleri, dinde bildirilenleri] aklı ile ölçenden daha zararlısı yoktur) buyurdu. (Taberani)
Nazara yani göz değmesine inanmayan bir kimse, (Bugün fen, gözle görülemeyen şuaların iş yaptığını açıklıyor. Mesela bir kumanda ile TV’yi, radyoyu veya arabamızı açıp kapatabiliyoruz. Bunun için gözlerden çıkan şuanın zarar verebileceğine artık inanıyorum) dese bunun kıymeti olmaz. Çünkü bu insan dine değil, kumandadan çıkan şuaya inanıyor. Yahut şua ile birlikte Peygambere inanıyor. Yani fen kabul ettiği için, şuaların etkisini gözü ile gördüğü için inanıyor ki bu iman olmaz. Dinde bildirilen her şeyi, fen ispat edemese de, fayda veya zararını gözü ile görmese de, yine inanmak lazımdır. Hakiki iman gayba inanmaktır yani görmeden inanmaktır. Gördükten sonra artık o iman olmaz. Gördüğünü itiraf etmek olur. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmayı gerektirmektedir. Çünkü hiç birini görmüş değiliz.
Peygamber efendimiz, aşağıda bildirilen iman ile ilgili âyetleri açıklayarak imanı şöyle tarif etti:
(İman; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere, ahiret gününe, [yani Kıyamete, Cennete, Cehenneme, hesaba, mizana], kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, ölüme, öldükten sonra dirilmeye, inanmaktır. Allah’tan başka ilah olmadığına ve benim Onun kulu ve resulü olduğuma şehadet etmektir.) [Buhari, Müslim, Nesai]
Kur’an-ı kerimde mealen buyuruluyor ki:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]
(Onlar gayba [Allah'a, meleklere, kıyamete, cennete, cehenneme görmedikleri halde] inanırlar.) [Bekara 3]
(Onlar, sana indirilene, senden önceki kitaplara ve ahirete iman ederler.) [Bekara 4]
Bu üç âyette, Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve gayba inanmak bildiriliyor.
(Allah, onların işlediklerini ve işleyeceklerini bilir.) [Bekara 255]
(Ölümü Allah’ın iznine bağlı olmayan hiç kimse yoktur.) [Al-i İmran 145]
(Ölüm zamanını takdir eden ancak Allah’tır.) [Enam 2]
Bu üç âyet, takdirin Allah tarafından olduğunu bildirmekte, kadere iman etmeyi göstermektedir.
(Kendilerine bir iyilik dokununca, "Bu Allah’tan" derler; başlarına bir kötülük gelince de "Bu senin yüzünden" derler. “Küllün min indillah” [Hepsi Allah’tandır] de, bunlara ne oluyor ki bir türlü laf anlamıyorlar.) [Nisa 78]
Bu âyet, hayır ve şerrin Allah’tan olduğunu bildirmektedir.
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
Bu âyet de, Resulullahın peygamber olduğunu bildirmektedir.
Amentü’nün manası
Allah’a inanmak:
Allahü teâlânın varlığına, birliğine, Ondan başka ilah olmadığına, her şeyi yoktan yarattığına, Ondan başka yaratıcı olmadığına kalben inanmak, kabul etmek demektir. Âlemlere rahmet olarak gönderdiği son Peygamberi Muhammed aleyhisselam vasıtasıyla bildirdiği dinin hepsini kabul etmek, beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin!) [Araf 158]
Meleklere inanmak:
Melekler nurani cisimlerdir. Hiçbirinde erkeklik dişilik yoktur. Hepsinin günahsız, emin olduğunu kabul etmek, tasdik etmek, yaptıkları işleri beğenmek şarttır. Bir âyet-i kerime meali:
(Asıl iyilik; Allah’a, ahirete, meleklere, kitaplara, nebilere inanmaktır.) [Bekara 177]
Kitaplara inanmak:
Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an ve diğer kitapların Allahü teâlâ tarafından gönderildiğine, hepsinin hak olduğuna inanmak lazımdır. Ancak, Kur’an-ı kerimden önceki kitapların insanlar tarafından değiştirildiğini, Allah kelamı olmaktan çıktıklarını bilmek, bunu kabul ve tasdik etmek demektir. Önceki kitapların hiç biri değişmemiş bile olsa, Allahü teâlâ tarafından nesh edildiğine yani yürürlükten kaldırıldığına iman etmek gerekir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar, sana indirilene [Kur’an-ı kerime], senden önceki indirilen kitaplara iman ederler.) [Bekara 4]
Peygamberlere inanmak:
Peygamberlerin hepsinin Allahü teâlâ tarafından seçilmiş olup, sadık, doğru sözlü, günahtan masum olduklarını kabul ile tasdik etmek demektir. Onlardan birini bile kabul etmeyen, beğenmeyen kimse, kâfir olur. Peygamberlerin ilkinin Âdem aleyhisselam ve sonuncusunun, Muhammed aleyhisselam olduğuna iman etmek, kabul ve tasdik etmek demektir. Peygamber efendimizin bildirdiği dini hükümlerin hepsini, en güzel şekilde ve eksiksiz tebliğ ettiğine inanmak, bu emir ve yasakların hepsini kabul edip, hepsini beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Bütün Peygamberlere iman edip, hiçbirini diğerinden ayırmayanlar Allah’ın mükafatına kavuşacaktır.) [Nisa 152]
Kaza ve kadere inanmak:
Allahü teâlânın insanlara cüzi irade verdiğini, insanların bu cüzi iradeye göre tercih ettikleri ve yaptıkları her şeyi Allahü teâlânın yarattığına iman etmek demektir. Hayır ve şer, her şeyi kulların talep ettiklerini, Allah’ın da bunu dilediği takdirde yarattığını bilmek, bunu kabul ile tasdik etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Allah’ın emri mutlaka yerine gelecek, yazılmış bir kaderdir.) [Ahzab 38]
Ahirete inanmak:
İnsanların kıyamet kopunca, dirileceklerine, hesap ve mizandan sonra, Müslümanların Cennete, kâfirlerin Cehenneme gideceklerine ve orada ebedi kalacaklarına iman etmek, bunu kabul etmek ve beğenmek demektir. Bir âyet-i kerime meali:
(Onlar [Müslümanlar], ahiret gününe iman ederler.) [Bekara 4]
Kelime-i şehadete inanmak şöyle olmalı:
Ben şehadet ederim ki, yani görmüş gibi bilirim ve bildiririm ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve yine şehadet ederim ki, Muhammed aleyhisselam Onun kulu, resulü ve son Peygamberidir. İki âyet-i kerime meali:
(Muhammed [aleyhisselam], Allah’ın Resulü ve nebilerin sonuncusudur.) [Ahzab 40]
(Allah’a ve resulüne inananlara, rableri katında nurları ve ecirleri vardır.) [Hadid 19]
İnanmak ne demek?
İnanmak, görmüş gibi, kabul etmek, tasdik etmek, beğenmek demektir. Bir insanın Müslüman olabilmesi için, iman sahibi olması, yani dinimizin emir ve yasaklarına inanması şarttır. Yalnız inanması da kâfi değildir; bu emirleri beğenmesi ve sevmesi de şarttır. Bu da bir bilgi işidir. Yapıp yapmamak ayrı, bunları kabul etmek, beğenmek ve sevmek ayrı şeydir. Yapıp yapmamak günah ve sevapla ilgili, kabul etmek ve beğenmek imanla ilgilidir. İmanın altı esası bir bütün olup, çok önemlidir. Ufak bir şüphe götürmez. İnandığı halde, birini bile beğenmemek kâfirliktir.
İmanın tarifi nedir?
İmanı şöyle tarif ediyorsunuz:
"İman, Muhammed aleyhisselamın, peygamber olarak bildirdiği şeyleri, tahkik etmeden, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş olur, resulü tasdik etmiş olmaz. Veya, resulü ve aklı birlikte tasdik etmiş olur ki, o zaman peygambere itimat tam olmaz. İtimat tam olmayınca, iman olmaz. İman, Amentü’deki 6 esasa kesin olarak inanmaktır. Çünkü iyiler övülürken, (Onlar gayba inanır) buyuruluyor." Bu tarif, Kur'ana zıttır, Bekara suresinin 62. âyetine aykırıdır. İman sadece Allah’a ve ahirete olması gerekir. Bu tarifin Muhammedi tavırla hiç bir alakası yoktur.
CEVAP
(Muhammedi) ifadesi uygun değildir. Bu, Peygamber efendimizin Allah’ın Resulü olduğuna inanmayan, Kur'anın Allah’ın kelamı değil, Muhammed aleyhisselamın sözü olduğunu savunan müsteşriklerin ve misyonerlerin ifadesidir. İman edilmesi gereken hususlar sadece Bekara 62 de mi bildiriliyor? Diğer âyetleri niye gizliyorsunuz? Güneş balçıkla sıvanmaz. İman sadece Allah’a ve ahirete değil, Amentü’deki altı esasa inanmaktır. Bekara suresinin 3. âyetinde, gayba inanmak, görmeden inanmak övülüyor. İmanın altı şartı da gayba inanmaktır. Çünkü hiç birini görmüş değiliz.
Peygamberlerden sonra bütün insanların en üstünü olan Hazret-i Ebu Bekir bu üstünlüğe kavuşup nasıl Sıddık lakabını aldı biliyor musunuz? (Allah ne diyorsa doğrudur, Allah’ın resulü ne diyorsa doğrudur) demesi yüzünden bu dereceye yükselmiştir. Kâfirler, (Muhammed, Ebu Bekir’e galiba sihir yapmış, çünkü görmeden inanıyor, bir anda onun Miraca gidip geldiğini tasdik ediyor) diye hayrette kaldılar.
İslamiyet’i beğenmek
Sayılmaz. Amentü’nün içinde Allah’a iman vardır. Allah’a iman, bütün sıfatlarıyla birlikte Ona imandır. Ayrıca emir ve yasaklarının yani İslamiyet'in doğru ve yerinde olduğuna da inanmak şarttır. Böyle inanmayan iman etmiş sayılmaz. Demek ki, Amentü’ye inanan kimsenin İslamiyet’i beğenmesi şarttır, çünkü İslamiyet, Allahü teâlânın emir ve yasaklarıdır. Emir ve yasakların birini bile beğenmemek küfür olur.
Bunun gibi hubb-i fillah, buğd-i fillah da imanın esaslarındandır. Allahü teâlâyı sevmek de, emir ve yasaklarının hepsini yerinde ve güzel bulmakla olur. Allah’ı ve onun dostlarını sevmek, sevmediklerini sevmemek de lazımdır. Bir hadis-i şerif:
(Allah için seven, Allah için buğzeden, Allah için veren, Allah için yasaklayan, gerçek iman sahibidir.) [Ebu Davud]
İman herkese lazım
İmanı olmayan kimsenin sonsuz olarak Cehennem ateşinde yanacağını Peygamber efendimiz haber verdi. Bu haber elbette doğrudur. Buna inanmak, Allahü teâlânın var olduğuna, bir olduğuna inanmak gibi lazımdır. Sonsuz olarak ateşte yanmak ne demektir? Herhangi bir insan, sonsuz olarak ateşte yanmak felaketini düşünürse, korkudan aklını kaçırması lazım gelir. Bu korkunç felaketten kurtulmak çaresini arar. Bunun çaresi ise, çok kolaydır. (Allahü teâlânın var ve bir olduğuna ve Muhammed aleyhisselamın Onun son Peygamberi olduğuna ve Onun haber verdiği şeylerin hepsinin doğru olduğuna inanmak ve beğenmek) insanı bu sonsuz felaketten kurtarmaktadır.
Bir kimse ben bu sonsuz yanmaya inanmıyorum, bunun için böyle bir felaketten korkmuyorum, bu felaketten kurtulmak çaresini aramıyorum derse, buna, (İnanmamak için elinde senedin, vesikan var mı? Hangi ilim, hangi fen inanmana engel oluyor?) denirse ne cevap verecektir? Elbette hiçbir vesika gösteremiyecektir. Senedi, vesikası olmayan söze ilim, fen denir mi? Buna zan ve ihtimal denir. Milyonda, milyarda bir ihtimali olsa da, (sonsuz olarak ateşte yanmak) korkunç felaketinden sakınmak lazım olmaz mı? Az bir aklı olan kimse bile, böyle felaketten sakınmaz mı? Sonsuz ateşte yanmak ihtimalinden kurtulmak çaresini aramaz mı? Görülüyor ki, her akıl sahibinin iman etmesi lazımdır.
İman etmek için vergi vermek, mal ödemek, yük taşımak, zevkli tatlı şeylerden kaçınmak gibi sıkıntılara katlanmak lazım değildir. Yalnız kalb ile, ihlas ile, samimi olarak inanmak yeterlidir. Bu inancını inanmayanlara bildirmek de şart değildir. İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki, (Sonsuz ateşte yanmaya inanmayanın, buna çok az da bir ihtimal vermesi, zannetmesi akıl icabıdır). Sonsuz olarak ateşte yanmak ihtimali karşısında, bunun yegane ve kesin çaresi olan iman nimetinden kaçınmak, ahmaklık, hem de çok büyük şaşkınlık olmaz mı?
İmandan mahrum olan
Hüküm, neticeye göre verilir. Ebedi kâr ve zarara bakılır. Ebedi nimetlere kavuşmanın veya ebedi azaplara düşmenin sebebi, insanda bir hazinenin varlığına veya yokluğuna bağlıdır. Bu hazine imandır, Müslüman olmaktır. Bu hazineye malik olanın her şeyi var demektir. Bu hazineden mahrum kalanın da, hiçbir şeyi yok demektir. Mesela dünyanın en fakir insanı salih bir Müslüman olsun. Bu çok fakir Müslümana, (Dünyanın bütün servetini, her şeyin tapusunu sana vereceğiz, dünyanın lideri de, sen olacaksın, ama; imanını bırak) deseler. O, çok fakir Müslüman, bunu asla kabul etmez. Demek ki, iman sahibi, dünyadaki bütün servetin satın alamayacağı bir hazineye ve erişilemeyecek bir makama sahiptir.
Netice olarak, Allahü teâlâya iman eden kimse, o haliyle de ölürse, ebedi Cennetliktir. Başka hiç bir şeyi olmasa da, ne önemi var? İmandan mahrum olanın akıbeti ise, ebedi Cehennemdir. Bütün dünya onun olsa da, neye faydası olur? Onun için bir iş yaparken, bu işten Allahü teâlâ razı mı, değil mi ona bakmak gerekir. O, razı ise başka hiç kimse razı olmasa da, önemi yoktur. O razı değilse, herkes razı olsa da, beğense de, hiç kıymeti olmaz. O halde her işte ölçümüz, Allahü teâlânın rızası olmalıdır.
Dil ile ikrar
Evet iman etmek için kalb ile tasdik dil ile de ikrar gerekir. Ancak, onun dil ile başkalarına ikrar etmesi gerekmez. İslam ülkesinde ikrar etmesi gerekir ki, Müslüman olarak bilinsin ve Müslümanlara yapılan muamele ona yapılsın ve Müslüman mezarlığına defnedilsin.
İnanmak ve beğenmek
Sual: Cennete, Cehenneme ve Allah’a inanan herkes mümindir ve Cennete gider deniyor. Böyle bir şey var mıdır?
CEVAP
Çok yanlış bu! Şeytan da Allah’a inanıyor, o da Cennete Cehenneme inanıyor. Hatta imanın diğer şartlarına da inanıyor. Meleklere inanıyor, Peygamberlere inanıyor, gönderilen kitaplara inanıyor. Öldükten sonra dirilmeye inanıyor. Hesaba, kitaba inanıyor yani bunları biliyor. Demek ki Amentü’ye sadece inanmakla, bunları bilmekle iman olmuyor. Amentü’de bildirilen altı esasa inanmakla birlikte, Allahü teâlâ tarafından bildirilen emir ve yasakların tamamını kabul etmek ve hepsini beğenmek de şarttır. Birini bile beğenmeyen müslüman olamaz. Bir de, Hubb-i fillah, buğd-i fillah ile gayba iman var. Yani Allah dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek ve gayba inanmak gerekir. Tersi, yani Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da dost bilen ve gayba inanmayan kimse mümin olamaz.
Demek ki Amentü’ye şeytan da inanıyor, hepsini teker teker biliyor. Ancak şeytan, inandığı, teker teker bildiği bu şeyleri kabul etmiyor, beğenmiyor ve Allah dostlarını düşman, düşmanlarını da dost biliyor. Şeytan gibi bilen ve inanan kimse mümin olmaz.
En faziletli iman
İmanın altı şartına inanıp, hubb-i fillah ve buğd-i fillah ile gayba inandıktan sonra, hep Allahü teâlâyı hatırlamak, her işini dine uygun olarak, Allah için yapmaktır. Bir hadis-i şerif meali:
(En faziletli iman, nerede olursan ol, Allahü teâlânın seninle beraber olduğunu bilmendir.) [Taberani]
İman mahlûk mudur?
İslam âlimleri buyuruyor ki: İman, Allahü teâlânın hidayeti olması bakımından mahlûk değildir; fakat kulun tasdik ve ikrar etmesi bakımından mahlûktur. İş sahibi, işi yaratan değil, bu işi yapandır. İnsan, mahlûk olduğu gibi, insanın küfrü de, imanı da mahlûktur. (Milel ve Nihal)
Müslüman olmak için
O ifade eksik değildir. Orada imanın esası veciz olarak anlatılmıştır. (Resulullah'ın bildirdiği her şeye, onun bildirdiği şekilde inandım, kabul ettim hepsini beğendim) denince özet olarak her şey bildirilmiş oluyor.
Bir insan, imanın altı esasına inansa da, yine Müslüman olmayabilir. Her maddenin şartları vardır. Amentüyü okuyup hepsine inandım demek yetmez. Her birine birer örnek verelim:
1- Allah'a inanmak: (Allah'a inandım) demek yetmez. Bir kimse, (Allah kutuplardadır) veya (Merih gezegenindedir) yahut (Arş’tadır) dese kâfir olur. Çünkü Allah mekândan münezzehtir. (Allah’ın her şeye gücü yetmez) diye inansa küfür olur. Demek ki, sadece (Allah'a inanıyorum) demek yetmez. Bildirilen kâmil sıfatlarıyla Allah'a inanmak lazımdır.
2- Meleklere inanmak: (Meleklere inandım) demek yetmez. Hristiyanlar gibi, (Melekler Allah'ın kızlarıdır) diye inansa kâfir olur. Demek ki, sadece (Meleklere inanıyorum) demek yetmez. Dinimizin bildirdiği sıfatlarıyla meleklere inanmak lazımdır.
3- Kitaplara inanmak: (Kitaplara inandım) demek yetmez. Bozuk kitaplardaki yanlış iman bilgilerine inansa kâfir olur. O hâlde dinimizin bildirdiği şekilde kitapların vasıflarına da inanmak lazımdır.
4- Peygamberlere inanmak: (Peygamberlere inandım) demek yetmez. Peygamberlere hâşâ (Yalancı, cahil kimselerdir) diye inansa kâfir olur. Demek ki, dinimizin bildirdiği şekilde peygamberlerin vasıflarına da inanmak lazımdır.
5- Âhirete inanmak: (Âhirete inandım) demek yetmez. (Âhirette Cennet ve Cehennem diye bir şey yok) veya (Cennet Cehennem var, ama ebedî değildir) dese kâfir olur. O hâlde, âhiretle ilgili dinimizin bildirdiği her şeye inanmak lazımdır.
6- Hayır şer Allah'tandır: (Hayrın ve şerrin Allah'tan olduğuna inandım) demek yetmez. Mesela bir kimse, (Şer, kötülüktür, günahtır. Allah bize kötülüğü, günahı zorla işletiyor) diye inansa kâfir olur. Demek ki, hayra, şerre dinimizin bildirdiği şekilde inanmak lazımdır.
Bu örneklerden anlaşıldığı gibi, bu saydıklarımızı kabul etmeden (İmanın altı esasına inandım) dese Müslüman olamaz. Makamat-ı Mazheriyye’deki husus, şahane bir bilgidir. Orada, (Allahü teâlâdan getirdiklerinin hepsine inandım. Beğendim, kabul ettim) deniyor. Allahü teâlâdan getirdiklerinin içinde, imanın altı şartı da vardır. Altı şarta nasıl inanılacağı da vardır. Haramların, helâllerin, ibadetlerin hepsi vardır. Yani tek eksik yoktur. Bu şekilde inanan kimse, tam Müslüman olur.
Kalble inanmak yeter mi?
Elbette Müslüman sayılır. Çünkü kitaplarda, (Söylemeye mâni bulunduğu zaman, söylememek affolur) buyuruluyor.
Dille ikrarın faydalarından biri, o kimseye Müslüman muamelesi yapılır, ölünce cenaze namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına konur. Müslümanlar ona dua eder. Dille ikrar etmezse, bunlardan mahrum kalır. Onun için bir mâni yoksa, göğsümüzü gere gere, (Elhamdülillah ben Müslümanım) demelidir. Amentü’yü sonuna kadar okumalıdır.
İman; tasdik ve ikrardır
İman ettiğini dil ile de söylemeye mâni bulunduğu zaman, söylememek affolur. Mesela korkutulunca [zarar görme durumu varsa], hasta, dilsiz veya söyleyecek vakit bulamadan öldüğü zaman, söylemek icap etmez. (İslam Ahlakı)
Hanefî mezhebindeki âlimlerin çoğuna göre, iman; dille ikrar, kalble tasdiktir. Muhakkik zatlara göre, ikrar etmek yani dille de söylemek, dünyada İslâm ahkâmının icrası için şarttır. Bu âlimlere göre, imanı kalbiyle tasdik eden kimseden, her ne zaman diliyle söylemesi istenir de, bir mâni olmadan söylemezse, bu inat küfrüdür ki, kalbindeki tasdiki fayda vermez. (Dürr-ül muhtar)
Çevresinden zarar görme veya başka bir mazeretten dolayı Müslüman olduğunu söylemeyen kimse, imanla ölmüş olur.
Din, insanı ebedi saâdete götürür
Din, insanları ebedi saâdete götürmek için Allahü teâlâ tarafından gösterilen yol demektir. Din ismi altında insanların uydurduğu eğri yollara din denmez. Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede, bir Peygamber vâsıtası ile, insanlara bir din göndermiştir. Bu Peygamberlere Resûl denir. Her asırda, en temiz bir insanı Peygamber yaparak, bunlar ile dinleri kuvvetlendirmiştir. Resûllere tâbi olan bu Peygamberlere de, Nebî denir.
Bütün Peygamberler, hep aynı îmânı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere îmân etmeyi istemişlerdir. Fakat dinleri, yani kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri başka başka olduğundan, Müslümânlıkları da ayrıdır.
İmân edip de kendini İslâmiyetin bildirdiklerine uyduran Müslümandır. İslamiyetin bildirdiği hükümleri kendi arzularına, keyiflerine uydurmak isteyen ise, kâfirdir. Zira Allahü teâlâ, dinleri, nefsin arzularını, keyiflerini kırmak ve taşkınlıklarını önlemek için göndermiştir.
Her din, kendisinden önce gelen dîni neshetmiş, değiştirmiştir. En son gelen ve her dîni değiştirmiş, daha doğrusu dinlerin hepsini kendinde toplamış olup, kıyâmete kadar hiç değişmiyecek olan din, Muhammed aleyhisselâmın dînidir. Bugün, Allahü teâlânın sevdiği, beğendiği din de, İslam dînidir. Bu dînin bildirdiği farzları yapanlara ve harâmlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, âhırette nimetler, iyilikler verecektir. Farzları yapmayanlara ve harâmlardan kaçınmayanlara, âhırette cezalar vardır. Îmânı olmayanların farzları kabul olmaz. Farzları yapmayan müminlerin, sünnetleri kabul olmaz, yani bunlara sevap verilmez. Bunlar Peygamber efendimize tâbi olmuş olmaz. Bir kimse, bütün farzları yapıp da, bir farzı özürsüz terk ederse, bu borcunu ödemedikçe, bu cinsten olan hiçbir nâfile ibâdetine ve sünnetine sevap verilmez. Peygamber efendimiz, hazret-i Ali'ye hitâben;
(Yâ Ali, insanlar fedâil, nâfilelerle meşgûl oldukları zaman, sen farzları tamamlamaya çalış!) buyurmuştur.
Mubahlar iyi niyetle, güzel düşüncelerle yapılınca, insan sevap kazanır. Kötü niyetlerle yapılırsa veya bunları yapmak, bir farzı vaktinde eda etmeye mâni olursa, günah olurlar. Farzlar yapılırken, kötü niyetler karışırsa, borç ödenmiş ise de, sevap kazanılmaz, belki günah da olur.
Harâm işleyenlerin farzları ve sünnetleri sahih olur. Yani borçlarını ödemiş olurlar ise de, sevap kazanamazlar. Hadîka'da;
“Günahlardan sakınmayan Müslümanların ibâdetleri sahîh olsa da kabul olmaz” buyurulmaktadır...
İmanı, farz ve haramları öğrenmek
İman etmek, Muhammed aleyhisselâma tâbi olmaya başlamak, saâdet kapısından içeri girmek demektir. Allahü teâlâ Onu, dünyadaki bütün insanları saadete davet için gönderdi ve Sebe sûresinin 28. âyetinde meâlen;
(Ey sevgili Peygamberim! Seni, dünyadaki bütün insanlara ebedî saadeti müjdelemek ve bu saadet yolunu göstermek için, beşeriyete gönderiyorum) buyurdu.
Muhammed aleyhisselâma uyan bir kimsenin, gün ortasında bir parça uyuması, Ona uymaksızın, birçok geceleri ibâdetle geçirmesinden, kat kat daha kıymetlidir. Çünkü kaylûle etmek, yani öğleden önce biraz yatmak âdet-i şerîfesi idi. Mesela, Onun dîni emrettiği için, bayram günü oruç tutmamak ve yiyip içmek, Onun dîninde bulunmayıp senelerce tutulan oruçlardan daha kıymetlidir. Onun dîninin emri ile fakire verilen az bir şey ki, buna zekât denir, kendi arzusu ile, dağ kadar altın sadaka vermekten daha efdaldir. Hazret-i Ömer, bir sabah namazını cemâat ile kıldıktan sonra, cemâate bakıp, bir kimseyi göremeyince, nerede olduğunu sordu. Yanındakiler dediler ki:
-Geceleri sabaha kadar ibâdet ediyor. Belki şimdi uyku bastırmıştır. Bunun üzerine hazret-i Ömer;
-Keşke bütün gece uyuyup da, sabah namazını cemâat ile kılsaydı, daha iyi olurdu, buyurdu.
İslamiyetten sapıtmış olanlar, sıkıntı çekip ve mücâhede edip, nefislerini körletiyor ise de, bu dîne uygun yapmadıklarından kıymetsizdir ve hakîrdir. Eğer bu çalışmalarına ücret hasıl olursa, dünyada birkaç menfaatten ibaret kalır. Hâlbuki, dünyanın hepsinin kıymeti ve ehemmiyeti nedir ki, bunun birkaçının itibarı olsun! Bunlar, mesela çöpçüye benzer ki, çöpçüler herkesten daha çok çalışır ve yorulur. Ücretleri de herkesten aşağıdır. İslamiyete tâbi olanlar ise, latîf cevâhir ve kıymetli elmaslar ile meşgul olan mücevherciler gibidir. Bunların işi az, kazançları pek çoktur. Bezen bir saatlik çalışmaları, yüzbinlerce senenin kazancını hasıl eder. Bunun sebebi şudur ki, İslamiyete uygun olan amel, Allahü teâlânın makbulüdür, ondan râzıdır ve çok beğenir.
O hâlde, her mümine önce lazım, birinci farz olan şey, imanı, farzları, haramları öğrenmektir. Bunlar öğrenilmedikçe, Müslümanlık olamaz, iman elde tutulamaz. Hak borçları ve kul borçları ödenilemez. Niyet, ahlâk düzeltilemez ve temizlenemez. Düzgün niyet edinilmedikçe de, hiçbir farz kabul olmaz. Bunun için herkesin ilmihâl bilgilerini öğrenmesi lazımdır. Hadîs-i şerîfte;
(Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevaptır) buyuruldu...
İnanmak, iman etmek kolaydır
Allahü teâlânın varlığına ve Peygamberleri vasıtası ile bildirdiklerine inanmak, imana gelmek çok kolaydır. Yaratılan bütün mahluklardaki hesaplı düzene bakmak ve bunlardaki incelikleri düşünmek, herkese vaciptir. Atomdan güneşe kadar bütün varlıklardaki düzen, bunların birbirlerine bağlılıkları, kendiliklerinden tesadüfen var olmadıklarını, bilgili, hikmetli ve sonsuz kudret sahibi, kuvvetli bir varlık tarafından yaratıldıklarını açıkça göstermektedir. Aklı başında olan bir kimse, astronomi, fen, biyoloji ve tıp bilgilerini öğrenince, bu varlıkların bir yaratıcısı, bu yaratıcının da her türlü kusur ve eksiklikten uzak olduğunu ve Muhammed aleyhisselamın Onun Peygamberi, bildirdiklerinin hepsinin de Ondan gelmiş olduğunu hemen anlar ve bu yaratana hemen inanır, iman eder. İnkâr edenlerin yani imansız olarak ölenlerin sonsuz Cehennemde kalacaklarını, müminlerin de sonsuz olarak Cennet nimetleri içinde yaşayacaklarını öğrenince seve seve Müslüman olur. Zira Allahü teâlâ merhametinden, Cennete ve Cehenneme gitmeye sebep olanları bildirmiştir. Marifetname’de buyuruluyor ki:
“Fen ve astronomi bilgileri, makineler, fabrikalar, akıl, tecrübe ile hasıl oldukları için zamanla yenileri bulunmuş, birçok eski bilgilerin yanlış olduğu anlaşılmıştır. Eski ve yeni, yanlış ve doğru bütün fen bilgileri, bu âlemin yoktan var edildiğini, sonsuz ilim ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığına inanmak lazım olduğunu göstermektedir.”
Allahü teâlânın güzel isimleri vardır. Bu isimleri de kendi varlığı gibi ezelîdir. Yani başlangıcı yoktur. Her şeyin yoktan var olduğu gibi, bütün varlıkların sonradan yok oldukları da görülmektedir. Bu hâl sonsuzdan böyle gelmiş ve böyle devam etmiş olamaz. Bunları her şeyi yoktan var eden ve hiç yok olmayan bir yaratıcı yaratmıştır. Bu yaratıcı, varlığını bildirmek için Peygamberler ve kitaplar göndermiştir. Peygamberlerin ve kitapların isimleri, dünyanın her yerindeki kütüphanelerde yazılıdır. Meydanda olan şey, inkâr olunamaz. Allahü teâlânın varlığına inanmamak, meydanda olan şeyi inkâr etmek olur. Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inanmamak, günlük hadiseleri, olayları, kitaptan okuyup inanmamak gibidir. Bu da akıllı bir kimsenin yapacağı bir şey değildir.
Muhammed aleyhisselamın hayatını, güzel ahlakını ve mucizelerini okuyup anlayan insaflı bir kimse de, Onun peygamber olduğunu, bildirdiklerinin de doğru olduğunu anlar ve iman eder.
Allahü teâlânın bütün kullarına birinci emri, iman etmektir. Birinci yasak ettiği şey de küfür, inkârdır. İman etmek demek de, Muhammed aleyhisselamın, Allahü teâlânın son Peygamberi olduğuna ve getirdiklerine, bildirdiklerinin hepsine inanmaktır.
İnsanlar, dört kısma ayrılmıştır
İslâm âlimleri, gönderilen Peygamberlere inanıp inanmama konusunda insanları dört kısma ayırmışlardır:
1- Peygambere inanır ve buna uyar. Bunlar dünyada rahat ve huzur içinde yaşar, ahirette, doğru Cennete gider. Nefsine uyarak hasıl olan günahları, kalp ile tövbe, dil ile istiğfar ederek ve dünyada sıkıntılar çekerek, af edilecek, doğru Cennete giderek, nimetler içinde sonsuz yaşayacaktır. Bunlara Salih kul denir.
2- Peygambere inanır ve buna uyar. Dünyada dert, sıkıntı ve hastalık içinde yaşar. Dertlere sabır ve şükreder. Sabırları, derecelerinin, sonsuz nimetlerinin artmasına sebep olur. Bunlar, nefislerine uymaz. Bunlara Veli, Evliya denir. Böyle kimseler azdır.
3- Peygambere inanır. Peygambere değil, nefsine uyar. Dünyada sıkıntı çeker. Bunlar, nefislerine uyarak hasıl olan günahlar kadar Cehennemde kaldıktan sonra, Cennete gireceklerdir. Bunlara Fasık kul denir.
4- Peygambere inanmaz. İslâmiyetin emir ve yasak ettiği şeyleri akıl ile bulup, bunlara ve Müslümanlara uyan kafirler, dünyada saadete kavuşur ise de, ahirette faydası olmaz.
Çok habis kimselerin daha çok azmaları için, işlerinde başarı, kolaylık ve rahatlık da verilir. İslâmiyetin bir emrini beğenmeyen kâfir olur. Kâfirler, Cennete girmeyecek, Cehennemde sonsuz kalacaklardır.
Resûlullah Efendimizin söylediklerinin, bildirdiklerinin hepsini beğenip kalbin kabul, tasdik etmesine, yani inanmasına İman denir. Bu şekilde inanan insanlara, Mümin denir. Peygamber Efendimizin sözlerinden birine bile inanmamaya veya iyi ve doğru olduğunda şüphe etmeye Küfür denir. Böyle inanmayan kimselere de Kâfir denir.
İman, herkeste aynı mıdır?
Konu ile alakalı olarak İmâm-ı Rabbânî hazretleri Mektûbât kitabında buyuruyor ki:
“İman; ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarında yazılı olan, Peygamber efendimizden gelen haberlere inanmak ve inandığını söylemek demektir. Her lisan ile söylemenin caiz olduğu, Dürr-i yektâda yazılıdır. İbadetler, imandan değildir. Fakat, imanın kemalini arttırır ve güzelleştirirler. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe aleyhirrahme, iman artmaz ve azalmaz, buyuruyor. Çünkü iman, kalbin tasdik etmesi, kabul etmesi, inanması demektir. İnanmanın azı, çoğu olmaz. Azalan ve çoğalan bir inanışa, inanmak değil, zan ve vehim denir. İmanın kâmil veya noksan olması, ibadetlerin çok ve az olması demektir. İbadet çok olunca, imanın kemâli çok denir. O hâlde, müminlerin imanları, Peygamberlerin imanları gibi olmaz. Çünkü bunların imanları ibadetler sebebi ile kemâlin tepesine varmıştır. Diğer müminlerin imanları oraya yaklaşamaz. Her ne kadar, her iki iman, iman olmakta ortak iseler de, birincisi, ibadetler vasıtası ile, başka türlü olmuştur. Sanki aralarında benzerlik yoktur. Müminlerin hepsi, insan olmakta, Peygamberler ile ortaktır. Fakat, başka kıymetler, üstünlükler bunları yüksek derecelere çıkarmıştır. İnsanlıkları, sanki başka türlü olmuştur. Sanki, müşterek olan insanlıktan daha yüksek insandırlar. Belki, insan bunlardır, başkaları sanki insan değildir.
İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe aleyhirrahme; (Ben elbette müminim) demelidir, diyor. İmâm-ı Şâfiî aleyhirrahme ise; (Ben inşâallah müminim) demelidir, buyuruyor. Bunun ikisi de doğrudur. İnsan şimdiki imanını söylerken (Ben elbette müminim) demelidir. Son nefesteki imanını söylerken (Ben inşâallah müminim) der. Fakat, burada da, şüpheli söylemektense, elbette demek daha iyidir.”
İman, bildirilenlere inanmaktır
Dinin bildirdiği inanılması lazım şeyler için, tecrübi ilimlere danışıp, tecrübeye uygun ise, inanır, tecrübe ile ispat edemeyince, inanmaz veya şüpheye düşerse, o zaman, tecrübesine inanmış olup, Resulullah efendimize inanmamış olur ki, böyle iman, kâmil, olgun değil, zaten bu iman da olmaz. Çünkü iman parçalanamaz, az ve çok olmaz.
Din bilgileri, felsefe ile ölçülmeye kalkışılırsa, bu sefer filozofa inanılmış olup, Peygambere inanılmış olmaz. Evet, Allahü teâlânın var olduğunu, Muhammed aleyhisselamın, Allahın Peygamberi olduğunu anlamakta, aklın, felsefi ve tecrübi ilimlerin yardımı büyüktür. Fakat, bunların yardımı ile Peygambere inanıldıktan sonra, Onun bildirdiği şeylerin her biri için akla, felsefeye ve tecrübi ilimlere danışmak doğru olmaz. Çünkü, akıl, tecrübe ve felsefe yolu ile elde edilen birçok bilgilerin, zamanla değişmekte, yenileri bulununca, eskilerinin atılmakta olduğunu gösteren misaller, literatürlerde az değildir. O hâlde iman, Resulullah efendimizin, Allahü teâlâ tarafından, Peygamber olarak, bütün insanlara getirdiği ve bildirdiği emirlerin hepsine itimat etmek, güvenmek ve inanmaktır. Bu emirlerin, bilgilerin herhangi birine inanmamak veya şüphe etmek küfürdür, inkârdır. Çünkü, Resulullah efendimize inanmamak veya itimat etmemek, güvenmemek, Resulullah efendimize yalancı demek olur. Yalancılık kusurdur ve kusuru olan kimse, Peygamber olamaz.
İman demek, Nasslarda, yani, Kur’ân-ı kerimde ve icmâ ile ve zaruri olarak bilinen hadis-i şeriflerde açıkça bildirilen şeylerin hepsine, inanmak demektir. Burada icmâ demek, Eshâb-ı kiramın söz birliği demektir. Bir şeyi, Eshâb-ı kiram, söz birliği ile bildirmedi ise, Tâbiinin söz birliği bu şey için icmâ olur. Tâbiin de bu şeyi söz birliği ile bildirmedi ise, Tebe-i tâbiinin söz birliği ile bildirmeleri, bu şey için icmâ olur.
İman; Muhammed aleyhisselamın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, tecrübeye ve felsefeye danışmaksızın, tasdik ve itikat etmektir, inanmaktır. Akla uygun olduğu için tasdik ederse, aklı tasdik etmiş, Resulü tasdik etmiş olmaz.
İbadetler, fazla zan edilmekle, doğru olur. İman, itikat ise, çok zan ile doğru olmaz, iyi bilinmekle doğru olur.
İnsanlar yaratılışta din hissine sahiptir
İslâmiyetin meydana çıktığı Arabistan yarımadasında, putlara, heykellere tapılıyordu. Fikirler, çok tanrının varlığına saplanmış idi. Din-i islâm bunun için, şirkin kötülüğü üzerinde çok durmuştur ve bunun için, Müslüman olmak, Kelime-i tevhid ile başlamıştır. İnsanlar yaratılışta din hissine maliktir, sahiptir. Bunun için, Allaha inanmayan kimse, ruh hastası, psikopat demektir. Böyle kusurlu insanlar, büyük manevi bir destekten mahrum olup, pek acınacak bir hâldedirler. Avrupa fikir adamlarından birinin; “Dindarlık büyük bir saadettir. Fakat ben bu saadete kavuşamadım” dediği gibi, bizdeki dinde reformculardan Tevfik Fikret de, Târîh-i Kadîm adını verdiği manzum bir eserinde, Müslümanlık ile ve iman sahibi olmakla alay ettiği hâlde, şairlik ruhundan fışkıran ve önü alınamayan şu şiirinde imanlı olmak ihtiyacını da bildirmiştir:
Bu yalnızlık, bu bir gurbet ki, benzer gurbet-i kabre,
İnanmak! İşte âğûş-i rûhânî, o gurbette.
Sual: Müslüman iken aklını kaybeden bir kimsenin Müslümanlığı devam etmekte midir?
Cevap: İman, ibadetler ve amellerde, Allahü teâlâ, kullarından gücü yetmediği şeyleri istememiştir. Bunun için, Müslüman iken deli olan, gafil olan, uyuyan, ölen kimse, bu halinde tasdik etmekte değil ise de, Müslümanlıkları devam etmektedir.
Sual: Müslüman olmak için, nefsin de iman etme şartı var mıdır?
Cevap: Müslüman olmak için, nefsin de iman etmesi lazım değildir. Nefsinden kalbine küfre sebep olan şeyler gelen kimse, bunları söylemese, imanının kuvvetine alamet olur.

465-) TİMURTAŞ HOCA İMAN ÖRTÜ NAMAZ KADIN



465-) TİMURTAŞ HOCA İMAN ÖRTÜ NAMAZ KADIN

Sözlükte “örtmek” anlamındaki setr ile “vücudun gösterilmemesi gereken mahrem yerleri” mânasındaki avret kelimelerinden oluşan setr-i avret fıkıh terimi olarak namazda ve namaz dışında gereken yerlerin örtülmesini ifade eder. Setr ve avret kelimelerinin türevlerinin birlikte kullanımı hadislerde yaygın olup bu tabir belirtilen sözlük anlamı yanında mecazen “başkasının ayıbını veya hatasını görmezden gelme” mânasında da kullanılmış ve bu davranış ilâhî mükâfata lâyık davranışlardan sayılmıştır (Wensinck, el-Muʿcem, “str”, “ʿavr” md.leri).
“Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin” meâlindeki âyetin (el-A‘râf 7/31) Kâbe’yi avret yerleri açık halde tavaf eden Araplar hakkında nâzil olduğu ve bu âyetle tavaf ve namaz gibi ibadetlerin ifası sırasında öncelikle avret yerlerinin örtülmesinin emredildiği başta İbn Abbas olmak üzere birçok müfessir tarafından bildirilir (Taberî, VIII, 159-162). Hz. Peygamber, değişik vesilelerle erkek ve kadının avret sayılan ve örtülmesi gereken yerleri hakkında açıklamalar yapmıştır (bk. AVRET). Avretin namazda örtülmesinin gerekliliğini ifade eden deliller arasında, “Bulûğa ermiş kadının başörtüsüz kıldığı namaz kabul edilmez” meâlindeki hadis zikredilebilir (Tirmizî, “Ṣalât”, 160).

Namazda örtülmesi gereken yerlerle ilgili asgari ölçüler Hanefî mezhebinde erkek için göbek ile diz kapakları arası (göbek hariç, diz kapakları dahil), kadın için eller, ayaklar ve yüz hariç bütün vücut; Şâfiî ve Hanbelî mezheplerinde erkek için göbekle diz kapakları arası (göbek ve diz kapakları hariç), kadın için eller ve yüz hariç (Ahmed b. Hanbel’den nakledilen bir rivayete göre yalnız yüz dışında) bütün vücut şeklinde belirlenmiştir. Mâlik’e göre erkeğin göbek ve diz kapağı arası avret olmakla beraber, mezhepte yapılan ve örtmede öncelik derecesini belirten avret-i mugalleza - avret-i muhaffefe ayırımına göre namazda örtülmesi zaruri olan yerler mugalleza olan kısım yani tenasül organları ve makattır. Kadının da eller ve yüz hariç bütün vücudu avret sayılmakla birlikte belirtilen ayırıma göre göğüs ve sırtın göğüs hizasına düşen bölümü, baş, boyun, kollar ve dizden aşağısı muhaffefe, bunların dışında kalan yerler mugallezadır. Mâlikî mezhebinde dinî bir hüküm şeklinde muhaffefe kısmı dahil olmak üzere avret yerlerinin örtülmesi farz olarak nitelendirilmekle beraber bir görüşe göre setr-i avret namazın farzlarından, diğer bir görüşe göre sünnetlerinden, tercih edilen görüşe göre ise şartlarından sayılmıştır. Dolayısıyla sünnet nitelemesi yapan yaklaşıma göre muhaffefe kısmının açık olması durumunda namaz bâtıl olmasa da genel anlamıyla örtme vecîbesi ihlâl edilmiş ve günah işlenmiş olur. Giyilen şeyin vücudun rengini göstermeyecek biçimde olması gerekir. Vücut hatlarını belli eden elbise ile kılınan namaz -mekruh olmakla birlikte- geçerlidir. Erkeğin ipekli elbise giymesi gibi dinen yasak kıyafetle kılınan namaz, Hanefî ve Şâfiî mezhebine göre tahrîmen mekruh ve Mâlikî mezhebine göre haram olmakla birlikte geçerlidir. Hanbelî mezhebine göre ise bu namaz geçersizdir.

Namaz kılarken avret mahallinin kişinin iradesi dışında âniden açılması halinde Hanefîler’e göre örtülmesi gereken organ dörtte bir miktarında açılmışsa ve bir rükün eda edebilecek (“sübhânellāhi’l-azîm” diyebilecek) kadar bir süre açık kalırsa namaz bozulur; kendi iradesiyle açılması halinde ise hemen bozulur. Şâfiî ve Hanbelîler’e göre hemen kapatılırsa ve açık kalan süre bakımından kusurlu sayılmazsa namazı bozulmaz. Mâlikîler’e göre avret yerlerinin mugalleza olan kısmı açılırsa namazı bozulur; muhaffefe olan kısmı açılırsa -mekruh olmakla beraber- namazı bozulmaz; vakti içinde (öğle ve ikindiyi güneşin sararmasına kadar, akşam ve yatsıyı gece boyunca, sabahı güneş doğuncaya kadar) yeniden kılması müstehaptır. Zaruret halinde olup avret yerlerini kısmen veya tamamen örtecek elbise bulamayan kişi namazını kılar ve bu namaz sahih olur. Hanefî ve Hanbelîler’e göre bu halde efdal olan namazın oturarak ve ima ile kılınmasıdır.



464-) TİMURTAŞ HOCA İMAN HZ HAMZA



464-) TİMURTAŞ HOCA İMAN HZ HAMZA
569 veya 570 yılında Mekke’de doğdu. Annesi, Hz. Âmine’nin amcasının kızı olan Hâle bint Vüheyb’dir. Ebû Leheb’in câriyesi Süveybe’den süt emdikleri için Hz. Peygamber ile sütkardeşi, aynı zamanda çocukluk ve gençlik yıllarında arkadaş ve dost oldukları bilinen Hamza’nın bi‘setin 2 (612) veya 6. yılında (616) müslüman olduğu nakledilmektedir. Rivayete göre, Ebû Cehil ve adamlarının Resûl-i Ekrem’e hakaret ettiklerine şahit olan Abdullah b. Cüd‘ân’ın câriyesi, av dönüşü Kâbe’yi tavaf etmekte olan Hamza’ya gördüklerini anlatmış, büyük bir öfkeye kapılan Hamza elindeki yay ile Ebû Cehil’i yaralamış ve, “İşte ben de Muhammed’in dinini benimsiyorum, cesareti olan varsa gelsin dövüşelim” diyerek İslâmiyet’i kabul ettiğini ilân etmiştir. Hamza’nın İslâm dinini benimsemesiyle müslümanların güçleri artmış, bu da müşriklerin müslümanlar aleyhine gerçekleştirmek istedikleri cüretkâr teşebbüslerini bir kere daha gözden geçirmelerine sebep olmuştur. Hz. Peygamber, hicretten sonra Medine’de ensar ile muhacirler arasında kardeşlik bağı (muâhât) kurduğu gibi daha önce Mekke’de de müslümanları birbirleriyle kardeş yapmıştı. Nitekim Hamza müslüman olunca Resûl-i Ekrem onu Zeyd b. Hârise ile kardeş ilân etmiştir. Hz. Hamza gazâya çıktığında neyi varsa hepsini Zeyd’e vasiyet ederdi. Hamza Medine’ye hicret ettiğinde Kubâ’da Külsûm b. Hidm’in (veya Sa‘d b. Heyseme’nin) evinde misafir olarak kalmış, Hz. Peygamber muâhât sırasında onu Külsûm b. Hidm ile kardeş yapmıştır.


Hicretten sonra Medine’ye sığınan müslümanları tehdit eden Kureyşliler’i vazgeçirmek için onları ticaret yollarında sıkıştırmak üzere seriyyeler düzenleyen Resûl-i Ekrem, bu seriyyelerin ilki olduğu rivayet edilen Sîfülbahr seferinde Hz. Hamza’yı kumandan tayin etti. Hamza 1. yılın Ramazanında (Mart 623) otuz kişilik bir müfreze ile, aralarında Ebû Cehil’in de bulunduğu yaklaşık 300 kişilik bir süvari birliğince korunan Kureyş kervanını kontrol altında tutmak ve gerektiğinde baskın düzenlemek amacıyla sefere çıktı. Taraflar, Medine’nin batısında Kızıldeniz sahillerine yakın bir yerde Cüheyneliler’in yaşadığı bölgede karşılaştılar. Çarpışma Cüheyne kabilesinden Mecd b. Amr’ın gayretiyle önlendi. Ebvâ ve Zül‘uşeyre seferlerine ve Kaynukā‘ Gazvesi’ne de iştirak eden Hz. Hamza bu seferlerde Resûl-i Ekrem’in sancağını taşımıştır.


Hz. Hamza Bedir Savaşı’nın (2/624) önde gelen kahramanlarındandı. Büyük bir cesaretle savaşarak teke tek vuruşmak için ortaya çıkanlardan Şeybe b. Rebîa’yı öldürdü ve Ebû Süfyân b. Harb’in karısı Hind’in babası Utbe b. Rebîa’nın öldürülmesine yardımcı oldu. Savaş esnasında da Cübeyr b. Mut‘im’in amcası Tuayme b. Adî’yi ve Kureyş’in bazı ileri gelenlerini öldürdü. Bundan dolayı özellikle Hamza’dan intikam almaya çalışan müşrikler, Cübeyr b. Mut‘im’in Habeş asıllı kölesi Vahşî b. Harb’e Uhud Gazvesi’nde Hamza’yı öldürdüğü takdirde âzat edileceğine dair söz verdiler. Hz. Hamza’nın ciğerini çiğneyeceğini ve organlarından yapacağı gerdanlığı boğazına takarak Mekke’ye döneceğini söyleyen Hind ise bütün takılarına ilâveten 10 altın vereceğini vaad etti.


Hz. Hamza, Uhud Gazvesi öncesinde Medine’de kalınıp savunma yapılması veya şehrin dışında düşmanla savaşılması konusu tartışılırken Resûl-i Ekrem’e ikinci şıkkı tercih ettiğini söyledi. Bu gazvede de kahramanca savaşan ve otuz bir kişiyi öldüren Hamza, Hz. Peygamber’in uyarısına rağmen okçuların yerlerini terketmesi yüzünden İslâm ordusu bozguna uğrayınca, “Ben Allah ve resulünün aslanıyım. Allahım! Ebû Süfyân ile adamlarının yaptıkları kötülüklerden sana sığınırım. Müslümanların yanlış hareketlerinden dolayı da senden af dilerim” diyerek düşmanla çarpışmaya devam etti. Bir taşın arkasına gizlenip Sibâ‘ b. Abdüluzzâ ile vuruşmasını seyreden Vahşî, Hz. Hamza’nın Sibâ‘ı öldürdükten sonra kendisinin bulunduğu yere yaklaştığını görünce mızrağını fırlatarak onu şehid etti; daha sonra ciğerini çıkarıp Hind’e götürdü. Düşman askerleri, başta Hamza olmak üzere babası müşrik olan Hanzale b. Ebû Âmir dışında bütün şehidlerin burunlarını, kulaklarını ve diğer organlarını keserek iplere dizip savaşa katılan kadınların boyunlarına gerdanlık diye taktılar ve Mekke’ye o şekilde girmelerini sağladılar.


Resûl-i Ekrem Hz. Hamza’yı bu durumda görünce çok üzüldü, ağladı ve şöyle dedi: “Hiç kimse senin kadar musibete uğramamıştır ve uğramayacaktır. Beni bunun kadar öfkelendiren bir şey olmamıştır. Ey Resûlullah’ın amcası! Ey Allah ve resulünün aslanı Hamza! Allah sana rahmet etsin. İyi bilirim ki sen hısım ve akrabalık haklarını gözetir, daima hayırlı işler yapardın. Eğer yas tutmak gerekseydi sana yas tutardım.” Hz. Peygamber daha sonra yetmiş (veya otuz) müşriği katledip aynı şekilde intikam alacağına yemin etti. Ancak, “Eğer ceza verecekseniz size yapılanın misliyle ceza verin. Ama sabrederseniz elbette bu sabredenler için daha hayırlıdır” (en-Nahl 16/126) meâlindeki âyet nâzil olunca bundan vazgeçti. Resûl-i Ekrem, Hz. Hamza’yı görmek isteyen kız kardeşi Safiyye’ye engel olmaya çalıştıysa da Safiyye kardeşinin bu musibete Allah yolunda uğradığını, Allah yolunda bundan daha beterine de razı olacağını ve sevabı O’ndan bekleyeceğini söyleyerek ısrar etti; fakat Hamza’nın cenazesini görünce göz yaşlarını tutamadı. Hz. Peygamber, Hamza’nın Allah ve resulünün aslanı, şehidlerin efendisi olduğunu söyleyerek halası Safiyye ile kızı Fâtıma’yı teskin etti ve şehidlerin ölmeyip cennette yaşadıklarını belirttikten sonra bu esnada nâzil olan, “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü zannetmeyin. Bilakis onlar diridirler. Allah’ın kendi lutuf ve kereminden kendilerine verdikleriyle sevinçli bir halde rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar. Arkalarından gelecek ve henüz kendilerine katılmamış olan şehid kardeşleri için de hiçbir keder ve korkunun bulunmadığı müjdesinin sevincini duymaktadırlar” (Âl-i İmrân 3/169-170) meâlindeki âyet-i kerîmeyi okudu.


Hz. Hamza’nın cenaze namazını Resûl-i Ekrem kıldırdı; arkasından da diğer şehidlerin namazı kılındı. Şehidler yıkanmadan kendi elbiseleriyle ikişer üçer Uhud’da toprağa verildi. Üzerlerindeki kıyafetler göğüs ve baş kısımlarına sarıldı, alt kısımları da kokulu otlarla örtüldü. Hamza’nın kabrini Ebû Bekir, Ömer, Ali ve Zübeyr kazdılar ve Resûlullah ile birlikte defnettiler. Hamza, kız kardeşinin oğlu Abdullah b. Cahş ile aynı kabre konuldu. Resûl-i Ekrem Medine’ye dönünce Sa‘d b. Muâz, Muâz b. Cebel ve Abdullah b. Revâha ile ensara mensup kadınlar kendisine tâziyede bulundular ve göz yaşı dökerek üzüntüsünü paylaştılar. Ensarlı kadınların ağlamayı gece yarısına kadar sürdürdüklerini haber alan Hz. Peygamber onlara teşekkür ve dua ettikten sonra evlerine yolladı. Ertesi gün de bu şekilde ağlamalarını uygun bulmadığını söyledi.


Akrabalık hukukunu gözeten, mert ve titiz bir insan olan Hz. Hamza, Uhud Savaşı’nda dillere destan olacak şekilde bir kahramanlık göstermiştir. İslâmiyet uğruna kendi hayatını hiçe sayarken savaşın bütün tekniklerini kullanmış, o günün gazileri ve daha sonra hak yolunda savaşacak bütün gaziler için cesaret ve kahramanlık örneği olmuş, gazi ve şehidlerin pîri sayılmıştır. Bundan dolayı İslâm tarihinde “seyyidüşşühedâ” ve “esedullah” unvanları ile anılagelmiştir. Resûl-i Ekrem’in çok sevip saydığı, maddî ve mânevî desteklerine mazhar olduğu Hz. Hamza yaşadığı dönemde ilmî ve idarî faaliyetlere katılamamış, bu sebeple de kaynaklarda hakkında fazla bilgi yer almamıştır. Onun mukadderatı, bir bakıma Resûlullah’ın anne ve babasının mukadderatına benzemiştir. Her ikisi de genç yaşta vefat eden ebeveyn-i resûlün vazifesi, sanki son peygamberi doğurup insanlığa hediye etmekten ibaretti. Hamza’nın da görevi müslüman varlığı uğrunda elden geleni yaptıktan sonra aynı yolda şahâdet şerbetini içmek ve tarih boyunca gazilerin gönüllerinde yaşamaktan ibaret olmuştur.


Vahşî b. Harb Mekke’nin fethinden sonra Tâif’e kaçıp oraya yerleşti. Tâifliler, İslâmiyet’i kabul ettiklerini bildirmek üzere Medine’ye bir heyet gönderdiklerinde Vahşî de onlarla birlikte Medine’ye gelip Hz. Peygamber’in huzuruna çıktı. Amcasının şehid edilişini kendisinden dinlerken büyük bir teessüre kapılan Resûl-i Ekrem ona bir daha gözüne görünmemesini söyledi. Resûlullah’ın Vahşî’yi cezalandırmak şöyle dursun ona kötü bir söz bile söylememekle beraber kendisini görmeye tahammül edemeyeceğini ifade etmesi, Hamza’yı ne kadar çok sevdiğini göstermesi bakımından dikkate değer bir olaydır.


Hamza’nın Havle bint Kays’tan Umâre, Bintü’l-Mille b. Mâlik el-Evsî’den Ya‘lâ ve Âmir adlı üç oğlu ile Selmâ bint Umeys’ten Ümâme adlı bir kızı olmuştu. Ümâme’nin teyzesi Esmâ, Ca‘fer b. Ebû Tâlib’in hanımı olduğundan Hz. Peygamber onun bakımını Hz. Ca‘fer’e tevdi etti. Daha sonraki yıllarda Hz. Ali Resûlullah’a amcasının güzel kızı Ümâme ile evlenmesini teklif etmiş, ancak Hz. Peygamber Ümâme’nin süt kardeşinin kızı olduğunu ve Allah’ın süt kardeş kızı ile evlenmeyi haram kıldığını söylemiştir (İbn Sa‘d, III, 11-12). Resûl-i Ekrem Ümâme’yi Mahzûmoğulları’ndan Seleme b. Ebû Seleme ile evlendirmiştir. Hz. Hamza Resûlullah’tan “Şu meâlde bir hadis rivayet etmiştir: “Allah’ım! Senden ism-i a‘zamın ve rızâyı ekberin hürmetine istekte bulunuyorum” şeklindeki duaya devam ediniz” (İbnü’l-Esîr, II, 55).


Hz. Hamza’nın türbesinin Abbâsî Halifesi Nâsır-Lidînillâh’ın (1180-1225) annesi tarafından yaptırıldığı rivayet edilir. Türbenin yanına daha sonraki dönemlerde mescid ve kütüphane yapılmış, Osmanlılar zamanında buranın bakımına itina gösterilmiştir. Bölgenin yönetimi Osmanlılar’ın elinden çıktıktan sonra türbe ve çevresindeki bütün yapılar yıkılmıştır (DMT, III, 335-336).


Müslümanlar arasında kahramanlığın sembolü olan Hz. Hamza, Türk folklorunda güreşçilerin pîri sayıldığı gibi menkıbevî hayatı müslüman milletlerin edebiyatlarında kendi adıyla anılan eserlere konu olmuştur (bk. HAMZANÂME).

463-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM FARKI



463-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM FARKI
Alimler, akide kitaplarında bu konuda uzun uzun konuşmuşlardır. Ancak bu işin özeti şu şekildedir: Şayet iki sözcüken biri tek başına kullanılırsa İslam dininin tümünü kapsar. Bu durumda İslam ile İman arasında fark olmaz.
Ancak bu iki sözcük bir arada zikredilirse; İmandan maksat gizli ameller amaçlanır; Allah'a iman, Allah'ı sevmek, ondan korkmak ve ihlaslı olmak gibi gibi kalbi ameller olur.
İslam ise: İmanla ile birlikte veya iman olmadan da açıktan görünen ameller anlamına gelir.
İbn Teymiye rahimehullah şöyle dedi: "İman" kelimesi, bazen salih amel veya İslamla birlikte kullanılmaz. Bazen de Cibril hadisinde olduğu gibi "İslam" kelimesi ile birlikte kullanılır. Aynı şekide Ahzab suresinin 35. Ayetinde "Şüphesiz Müslüman erkeklerle Müslüman kadınlar, Mü’min erkeklerle Mü’min kadınlar…..". geçmektedir. Ayrıca Hucurat suresinin 14. Ayetinde: " Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik (Müslüman olduk)” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Geçmektedir.
Madem İslam, İman ile zikredildi o zaman İslam; Kelime-i şehadet, namaz, oruç, hac ve zekat gibi görünen amelleri kapsar. İman ise Allah'a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe iman olarak bilinir.
Şayet İman tek başına zikredilirse o zaman İslamın salih amelleri de içine girer. Zira iman şubeleri hadisinde şöyle geçmektedir: "İman yetmiş küsür şubedir. En üstünü ve yükseği Lailahe illallah'tır. En düşüğü ise yoldan eziyet ve zarar veren bir şeyi kaldırmaktır." Mecmu el Fetava 7/13-15
Şeyh İbn Useymin rahimehullah şöyle dedi: "Şayet biri diğeri ile ele alınırsa o zaman İslam; açık olan teslimiyet, dil ile ikrar ve uzuvlarla amel kast edilir. Bunları kamil imana sahip olanlar da yapar zayıf imanlı da yerine getirebilir. Yüce Allah şöyle buyurdu: "Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik (Müslüman olduk)” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Bu İslam amelleri Münafıktan da ortaya çıkabilir görünüşte Müslüman olarak kabul edilirken içinden kafir olabilir.
İman ise kalbin ikrarı ve ameli olarak anlaşılır. Bu amel ise sadece gerçekten Mümin olan kimseden ortaya çıkar. Yüce Allah şöyle buyurdu: Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler. Onlar namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden Allah yolunda harcayan kimselerdir. İşte onlar gerçekten Mü’minlerdir. Onlara, Rableri katında yüksek mertebeler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş rızık vardır." Enfal 2-4
Böylece İman'ın anlamı İslamın anlamından daha üstün bir anlama sahip olduğu ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine her Mümin, Müslümandır ama her Müslüman Mümin değildir. Mecmu Fetava 4/92
Soruda geçen ayette bu anlama muvafıktır. Zira Lut aleyhisselamın ehli bir kere İmanla bir kere İslam'la nitelenmiştir. Buradaki İslam'dan kasıt açık görünendir. İman ise kalpte gerçek inaçtır. Yüce Allah ailenin tümünü zikrederken İslamla nitelendirdi çünkü Lut aleyhisselamın eşi de onun ehlindendir. Ve işin görünen tarafına bakılırsa o da Müslümandı ama içinden kafir idi. Ne zaman ki oradan çıkarılan ve kurtularılan kişilerden bahsedince Müminler olarak nitelemiştir. Orada (Lût’un yöresinde) bulunan mü’minleri çıkardık. Zaten orada bir ev halkından başka müslüman bulamadık." Zariyat 35-36
İbn Teymiye rahimehullah şöyle dedi:
"Lut aleyhisselam'ın eşi münafıktı; içinden kafir, görünüşte ise eşiyle Müslümandı. Bu nedenle kamvin azabıyla azaplandırıldı. Şüphesiz bu durum Rasulullah sallallahu aleyhi vesellem'le birlikte olan münafıklar için de geçerlidir." Cemiul Mesail 6/221
İbn Teymiye şöyle devam etti: Bazı kişiler bu ayetteki İslam ve İman'ın aynı şey olduğunu görmüş ve diğer ayet ile zıtlık öne sürmüşlerdir. Ancak bu gerçeği yansıtmıyor. Şüphesiz bu ayet, diğer ayetle uyumludur. Çünkü yüce Allah o memlekette bulunan Müminlerin çıkarıldığını haber vermiştir. Bununla sadece bir Müslüman aile bulunmuştur. Çünkü Lut'un eşi bulunan evin içindeydi kurtarılan ve çıkarılanla birlikte değildi. Bilakis azap görenlerdendi. Her ne kadar görünüşe göre eşiyle birlikte aynı dinde ise de ancak gizliden kavminin dini üzerindeydi ve eşine hiyanet etmiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyurdu: "Allah, inkâr edenlere, Nûh’un karısı ile Lût’un karısını örnek gösterdi. Bu ikisi, kullarımızdan iki salih kişinin nikâhları altında bulunuyorlardı. Derken onlara hainlik ettiler de kocaları, Allah’ın azabından hiçbir şeyi onlardan savamadı. Onlara, “Haydi, ateşe girenlerle beraber siz de girin!” denildi."Tahrim /10.
Şüphesiz onun hiyaneti dinde olup yatakta değildi. Bundan maksat Lut'un eşi Mümine değildi ve çıkarılarak kurtarılanlardan değildi. Böylece "Bulunan Mü’minleri çıkardık" ayetin kapsamına girmemiştir. Ancak Müslüman bir ailenin fertlerinde bir kişi olup içinde bulunuyordu. Bu nedenle yüce Allah şöyle buyurdu: "Zaten orada bir ev halkından başka Müslüman bulamadık."
Böylelikle Kur'ânın hikmeti ortaya çıkmıştır. Çıkarılma konusunda İmanı zikretti. Ama varlıkta ise İslamı zikretti. Mecmu el Fetava 7/472-474
En iyisini Allah bilir.

16 Mart 2021 Salı

462-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM KAVRAMLARI

 




462-) İMAN VE İSLAM KAVRAMLARI
İman-İslam Kavramlarının Farklılığı
İman ve islam sözcüklerinin hem kelime anlamı olarak farklılık arzetmesi
hem de birçok ayet ve hadislerde birbirinden farklı anlamlarda kullanılması,
düşünce sisteminde vahye öncelik veren itikadi mezhepleri bu kavramların özdeş
olmadığı fikrine yöneltmiştir. Özellikle Hucurât 49/14’te kalplerine henüz iman
girmediği gerekçesiyle iman iddiaları reddedilen bedevilere teslim olduklarını
ifade etmelerinin önerilmesi ve hadislerde iman ve islamın esasları olarak farklı
ilkelerin beyan edilmesi bu fikri desteklemiştir.
İman ve islam kavramlarının farklılığını savunanların söz konusu
kavramların kendi aralarındaki ilişkinin mahiyetini imanın tanımında amele yer
verip-vermemeleri belirlemektedir. Ameli imanın bir cüzü olarak kabul edenler
önceliği imana vererek imanı, amel; islam’ı ise kalbî tasdikle beraber yapılan ikrar
olarak tanımlarlar.43 “İslam zahirde, iman ise kalptedir.”44 rivayeti bu tanımı
doğrular mahiyettedir. Bu tanıma bağlı olarak imanda istisna ve artma/eksilme


43 Ahmed b. Hanbel, Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybâni, Kitabu’s-Sünne, Riyad 1996, s.
311, 335, 351; İbn Mende, Kitabu’l-İman, c. 1, s. 311-318; Kâdî Ebu Ya’lâ, Muhammed b.
Hüseyin b. Muhammed, Mesâilu’l-İman, Riyad 1410, s. 421-429; İbn Teymiyye, Ahmed b.
Abdulhalim b. Abdusselam Takıyyeddin, Mecmeu’l-Fetava, Kahire 1997, c. 7, s. 257.
44 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 134.
Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
112
mümkün iken, islam’da ise istisna ve artma/eksilme mümkün değildir.45 İmanı
sadece kalbî bir tasdik olarak kabul ederek onda amele yer vermeyenlere göre ise
öncelik islam’da olup, iman diğer esaslar gibi islam’ın esaslarından birisi, belki de
en önemlisidir. İslam’ın üzerine kurulduğu beş esası açıklayan hadislerde iman,
ibadetlerle birlikte islam’ın esaslardan birisi olarak kabul edilmiştir.46
İman tanımı içerisine ameli dahil eden Selefiyye, islam’ı ikrar olarak
tanımladığından iman ile islam’ı iki ayrı kavram olarak kabul eder. Ahmed b.
Hanbel’e göre iman, islam’dan farklı bir şeydir. İslam söz iken, iman ameldir. O,
bu görüşünü “Zina eden, mümin olarak zina etmez, hırsızlık yapan, mümin olarak
hırsızlık yapmaz, içki içen, mümin olarak içki içmez.” hadisi ile
delillendirmektedir.
47
İman ve islam’ı tanımlayan Cibril hadisi, bu kavramların farklılığını
savunanların en önemli argümanlarındandır. Hadis’e göre iman, Allah’a,
meleklerine, kitaplarına, resullerine, ahiret gününe, hayır ve şerriyle kadere
inanmak olarak; islam ise, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Hz. Muhammed’in
O’nun kulu ve resulü olduğuna şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak,
zekât vermek ve hacca gitmek olarak tanımlanmıştır.
48 Rivayette, Cebrail’in iman
ve islama yönelik sorularına verilen cevapların farklılık arz etmesi, söz konusu iki
kavramın birbirinden farklı ıstılahlar olduğunu ortaya koymaktadır.
İman ile islam kavramının özdeşliğini savunanların bu düşüncelerine delil
olarak ileri sürdükleri “Orada müminlerden kim varsa çıkardık. Zaten orada bir ev
(halkın)dan başka Müslüman da bulamadık.”
49 mealindeki ayet, İbn Teymiyye’ye
göre, bu düşüncelerini desteklemekten uzaktır. Aksine mezkûr ayet iman ile islam
kavramlarının farklılığını vurgulamaktadır. Zira Hz. Lut’un eşi görünüşte
kocasının dinine bağlı olup onun tarafında yer alır gibi davranıyor idi ise de,
aslında kabilesinin yanında ve onların dinine bağlı idi. Müminlerden olmadığı için
şehirden çıkarılıp kurtulanlardan değildi. Yani “Orada müminlerden kim varsa
çıkardık.” ayetinin kapsamına girmiyordu. Ancak Müslüman bir aileye mensup
olduğu için müteakip ayetteki “Zaten orada bir ev (halkın)dan başka Müslüman da
bulamadık.” ilahi ifadesindeki Müslüman olma vasfını taşımaktadır. Sonuç
itibariyle ayet ‘müslim’ ile ‘mümin’i birbirinden farklı göstermiştir.50
İmam Eş’ari’ye göre iman, kalbî tasdiktir. İslam ise hükme boyun eğmek,
emre tabi olmak ve teslim olmaktır. İslam, imandan daha geniş olup imanı
kuşatmaktadır.
51 Bu anlamda kişi her ne kadar Müslüman olsa da onun bu durumu
bir tasdikin sonucu “teslim olma” olmayabilir. İtaat ederek boyun eğenin itaat
ettiği şeyin doğruluğunu tasdik etmesi ya da etmemesi mümkündür. Kişinin


45 Kâdî Ebu Ya’lâ, Mesâilu’l-İman, s. 428-429.
46 Buhârî, İman, c. 1, s. 8; Müslim, İman, c. 1, s. 45.
47 Ahmed b. Hanbel, Kitabu’s-Sünne, s. 342, 352.
48 Buhârî, İman, c. 1, s. 18; Müslim, İman, c. 1, s. 36, 37; Tirmizi, İman, c. 5, s. 6-7; Nesâ’i, İman,
c. 8, s. 97-103; İbn Mende, Kitabu’l-İman, c. 1, s. 118, 312.
49 Zâriyât 51/35-36.
50 İbn Teymiyye, Mecmeu’l-Fetava, c. 7, s. 291-292.
51 el-Eş’ari, Ebu’l-Hasan Ali b. İsmail, el-İbane an Usûli’d-Diyâne, Beyrut ty., s. 10.
İtikâdî Mezheplerde İman-İslam İlişkisi
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
113
islam’ı kabul etmesi, tasdik ve iman ile olmasa da o kişi Müslim adını alır. İman
ise daha özeldir ve zorunlu olarak islam’ı kabul etmeyi gerektirir. Bunun için her
mümin aynı zamanda müslimdir. Fakat her müslim, mümin değildir.52
Bakıllani’ye göre islam, teslim olmak ve itaat etmektir. İnsanın rabbinin
emirlerini kabul ederek onlara uyması ve O’nun için yaptığı her taat fiili, islamdır.
Kalbî tasdik anlamındaki iman ise islamın hasletlerinden sadece bir tanesidir.
Ayetlerle de sabit olduğu üzere53 iman, islam değildir.54
Râfizilere göre iman, Allah’ı, elçisini, imamı ve onlardan gelen her şeyi
bilmek ve ikrar etmektir. Bunları bilen ve ikrar eden hem Müslüman hem de
mümindir. Ancak ikrar etmekle birlikte haklarında bilgi sahibi olmayanlar
Müslüman olmakla birlikte mümin değildirler.
55 Görüldüğü üzere iman ve islam
kavramlarının farklılığını benimseyen Rafizilerin, bu ayırımda temel kriterleri
bilgi sahibi olmaktır. Ancak tasdik içermeyen bilginin iman olması mümkün
değildir. Bilgi kişiyi imana sevk eden araçların başında gelmekle birlikte tek
başına iman olamaz. Zira, Ehl-i kitap Hz. Peygamber’i kendi çocukları gibi
bilmelerine rağmen56, bu bilgileri onları tasdike sevk etmediği için iman sahibi
olarak kabul edilmemişlerdir. Bu sebeple bilgiyi, mümin ile Müslüman arasındaki
farkın dayanağı olarak kabul etmek doğru değildir.
İman ile islam kavramlarının hem lügat açısından hem de muhteva
açısından farklı olduğunu savunanlar bu kavramların kendi aralarında birbirlerine
üstünlükleri noktasında ihtilaf etmişlerdir. Bazıları imanın islam’dan daha üstün
ve kapsayıcı olduğunu savunurken, diğerlerine göre ise islam, imandan daha
üstündür.
2.1. İman, İslam’dan Üstündür
İmanın, islam’dan üstünlüğü konusunda başlıca iki delil ileri sürülmüştür.
Bunlardan ilki, Hucurât 49/14 ayetinde iman iddiasında bulunan bedevilerin bu
iddialarının reddedilerek islam olduklarını ifade etmelerinin belirtilmesidir. Diğeri
ise Hz. Peygamberin bir uygulamasıdır. Sa‘d b. Ebi Vakkas’ın (55/764)
anlattığına göre Resulullah’a bir grup insan gelerek ganimetten pay istediler. O,
birisi hariç gelenlerin hepsine verdi. Bunun üzerine Sa‘d: “Ey Allah’ın Resulü!
Onların hepsine verdin, sadece birini ayırdın. Allah’a yemin ederim ki o,
mümindir.” deyince Resulullah, “Hayır o Müslümandır.”, cevabını verdi.
57 Bu
hadiste mümin ganimette hak sahibi iken, Müslümanın aynı hakka sahip
olmaması, imanın islama üstünlüğünü açıkça göstermektedir.


52 el-Bâkıllânî, Kâdî Ebu Bekir Muhammed b. et-Tayyib, Kitabu’t-Temhidu’l-Evâil ve Telhisu’dDelâil, Beyrut 1987, s. 392.
53 Hucurât 49/14.
54 el-Bâkıllânî, et-Temhid, s. 392.
55 Eş’ari, Makalatu’l-İslamiyyin ve İhtilâfu’l-Musallin, Beyrut 1995, c. 1, s. 125.
56 Bakara 2/146.
57 Buhârî, İman, c. 1, s. 12; Müslim, İman, c. 1, s. 132; Nesâi, İman, c. 8, s. 103-104; İbn Ebi
Şeybe, Kitabu’l-İman, s. 24; İbn Mende, Kitabu’l-İman, c. 1, s. 316.
Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
114
İbni Teymiyye’ye göre Cibril hadisinde de belirtildiği üzere dinin ihsan,
iman ve islam olmak üzere üç derecesi vardır. Bunların en yücesi ihsan, ortası
iman, bidayette ise islam gelir. Her muhsin mümindir, fakat her mümin muhsin
değildir. Aynı şekilde her mümin Müslüman iken, her Müslüman da mümin
değildir. Bu anlamda iman, islam’dan daha yüksek ve şümullü bir kavramdır. Zira
islam, itaat fiilleri anlamına gelmektedir. İtaat fiilleri olarak amel, imana dahil
olduğu için iman, islam’ı kapsamaktadır. İslam, imanın bir bölümüdür.
58
Başlangıçta genel anlamda imanın hakikatlerini bilmeden islamı kabul
etme söz konusu olduğu için islama girme hususunda herkes eşit iken aynı durum
iman için geçerli değildir. Zira iman umûmî, islam ise hususidir. İman bir daire
olarak kabul edildiğinde, islam onun içerisinde daha küçük bir dairedir. Yani
islam, iman’ın bir bölümüdür. İman; tasdik, ikrar ve ameldir. Bu sebeple itaat
fiilleri anlamına gelen islam, imanın sadece ameli yönünü ifade eder.
İbni Teymiyye, semantik teorisinden yola çıkarak iman ve islam
kavramlarının ayet ve hadislerde farklı anlamlarda kullanılmasını açıklamaya
çalışır. Bu teoriye göre bir terimin tek başına mutlak kullanımı ile başka terimlerle
bağlantılı bir şekilde kullanılmasında -kendileriyle kastedilen anlam bakımındanfarklılıklar vardır. Benzer şekilde iman terimi de ayet ve hadislerde bazen tek
başına,
59 bazen de islam60 ve salih amellerle61 bağlantılı olarak kullanılmıştır. Bu
kullanımların ilkinde yani iman, herhangi bir sınırlama olmaksızın mutlak bir
şekilde kullanıldığında, kelime doğal ve en geniş anlamında anlaşılmalıdır. Bu
kullanım tarzıyla iman tanımının içine islam ve salih amellerin tamamı girer. Bu
anlamda iman, kalbî tasdikle birlikte bu tasdikin gereklerine uygun hareket etmeyi
kapsamaktadır. İmanın şubelerine ilişkin hadisler,
62 imanın bu kullanımının en
güzel örneğini teşkil etmektedir. İman ve islam birlikte kullanıldığında ise bu
kavramların anlam sahası sınırlanmaktadır. Bu kullanımda iman; Allah’a,
meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe kalben inanmak iken,
islam zahirî ameller olarak; Allah’ın birliğine ve Hz. Muhammed’in risaletine
şehadet, namaz, zekât, oruç ve hac’tır. “İslam zahirde, iman ise kalptedir.”63 hadisi
bu ikinci tarz kullanımı açıklar mahiyettedir.64 Sonuç itibariyle İbn Teymiyye’ye
göre tüm kullanım şekillerinde iman ve islam kavramları birbirinden farklı
anlamlar taşımakla birlikte herhangi bir sınırlama olmaksızın kullanıldığında
iman, islamı kapsamaktadır.
Genel anlamda kullanıldığında kalbî tasdik, ikrar ve amel anlamına gelen
iman, hem yeni dine teslim olmak anlamında hem de imanın zahirî tezahürü


58 İbn Teymiyye, Mecmeu’l-Fetava, c. 7, s. 8.
59 Ahzâb 33/35.
60 Hucurât 49/14; Zâriyât 51/35-36.
61 Bakara 2/277.
62 ‘İmân yetmiş küsur veya altmış küsur şubedir. Bunların efdali ‘La ilahe illallah’ demek, ednası
ise yoldan zahmet verecek şeyi gidermektir. Hâyâ da imanın bir şubesidir’. Hadisin farklı
varyantları için bak. Buhârî, İman, c.1, s. 8; Müslim, İman, c. 1, s. 63; Tirmizi, İman, c. 5, s. 10;
İbn Mace, Mukaddime, c. 1, s. 22; Ebu Davud, Sünnet, c. 5, s. 56; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c.
2, s. 414, 445; Nesai, İman, c. 8, s. 110.
63 Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 134.
64 İbn Teymiye, Mecmeu’l-Fetava, c. 7, s. 13-14, 103-105.
İtikâdî Mezheplerde İman-İslam İlişkisi
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
115
anlamında islamdan daha kapsamlı ve umumidir. Çünkü, iman olmaksızın islamın
varlığı mümkündür. Fakat aksi durum söz konusu olamaz. Zira iman bulunduğu
sürece bu imanın pratik boyutu olan islam da zorunlu olarak vardır. İmanın
olduğu yerde islamın olmaması muhal ve çelişkidir.
2.2. İslam, İman’dan Üstündür
İmanın kalpte, islamın ise fiiliyatta olduğu inancı bu iki kavramın
farklılığını savunan bir grubu, islam’ın daha üstün ve umumi olduğu düşüncesine
sevk etmiştir. Kalbî olması nedeniyle sadece Allah tarafından bilinen iman,
özelken; davranışlarla kendini gösteren islam ise daha geneldir. İmanı; marifet,
ikrar ve amel olarak tanımlayan Hammad b. Zeyd, imana hususi, islam’a ise
umumi bir içerik yükleyerek bu iki kavramın arasını ayırmaktadır. Bu durum
rivayetlerde iç içe geçmiş iki daire ile anlatılmıştır. İslam geniş bir daire iken
iman, bu dairenin içerisinde daha küçük bir dairedir. “Zani, mümin olarak zina
etmez, hırsız, mümin olarak hırsızlık yapmaz, içki içen, mümin olarak içmez.”65
hadisi bu düşünceyi destekler mahiyette yorumlanmaktadır. Buna göre kişi bu
fiilleri işlediği zaman iman dairesinden çıkarak islam dairesine geçiş
yapmaktadır.66
Eşari’ye göre islam, imandan daha geniş ve kapsamlı olduğu için ihtiva
ettiği bütün esaslarıyla islam, iman değildir.67 Yani islam, imana ilaveten başka
şeyleri de ihtiva eder. Bakıllani’ye göre islam, iradeyi terk, inkiyad ve teslim olma
demektir. Yani kişinin Rabbine teslim olduğu ve emrine uygun olarak yerine
getirdiği her taat islam’dır. Kalbî tasdik olan iman ise islam’ın yalnızca temel
öğelerinden biridir. İman, islam’ın esaslarından birisi olduğu için islam, imanı
ihtiva etmektedir.
68
İslam kavramı, imanı kapsadığı için her Müslüman zaruri olarak
mümindir. Müslüman olmak için öncelikle mümin olmak gereklidir. Ancak her
mümin zorunlu olarak Müslüman değildir. Müslüman olabilmek için imana ilave
olarak başka özelliklerinde bulunması gerekir. Mesela ibadet görevlerini yerine
getirmeksizin sadece inanan kişi mümin olmakla birlikte Müslüman sıfatına layık
değildir.
69 Ancak bir anlamda iman, kalbin teslimiyeti demektir. Bu anlamdaki bir
iman sahibi zahirî amellerde bulunmamış olsa bile kalbin fiilleriyle Allah’a itaat
etmiş sayılacağından hem mümin hem de Müslümandır.
Gazzali’ye göre dinî terminolojide iman ve islam kavramlarının üç farklı
şekilde kullanımı söz konusudur:


65 Buhârî, Mezalim, c. 3, s. 107, Eşribe, c. 6, s. 241, Hudud, c. 8, s. 13, 15; Müslim, İman, c. 1, s.
76-77; Tirmizi, İman, c. 5, s. 15; Darimi, Eşribe, c. 2, s. 439; Nesâi, Eşribe, c. 8, s. 313; Ahmed
b.Hanbel, Müsned, c. 2, s. 317; c. 6, s. 139.
66 Ahmed b. Hanbel, Kitabu’s-Sünne, s. 311, 342, 352.
67 Eş’ari, el-İbâne, s. 10.
68 Bakıllâni, et-Temhid, s. 392.
69 Izutsu, İslam Düşüncesinde İman Kavramı, s. 80.
Yrd. Doç. Dr. Hilmi Karaağaç
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
116
a. Aynı anlamı ifade etmek üzere eş anlamlı olarak kullanımı: “Orada
müminlerden kim varsa çıkardık. Zaten orada bir ev (halkın)dan başka Müslüman
da bulamadık.”70 ve “Musa dedi ki: “Ey kavmim, eğer Allah’a inandıysanız,
gerçekten Müslüman insanlar iseniz, O’na dayanın.”71 ayetlerinde iman ve islam
kelimeleri aynı anlamı ifade etmektedirler.
b. Zıt anlamlı kullanımı: “Bedeviler, ‘İman ettik.’ dediler. De ki: “Siz
iman etmediniz, fakat “İslam olduk” deyin. İman sizin kalplerinize henüz
girmedi.”
72 ayetinde imandan kalbî tasdik murat edildiği için, iman iddiasında
bulunan bedevilere, zahirde teslim olmaları dikkate alınarak “teslimiyet
gösterdik.” demeleri tavsiye edilmiştir.
c. Ayrı anlamları ifade etmek üzere iç içe (mütedâhil) kullanımı: Gazzali,
bu tür kullanım için hadislerden delil getirmektedir. “Hz. Peygamber’e soruldu:
“Hangi amel daha üstündür?” “İslam”, dedi. Sonra, “Hangi islam üstündür?” diye
soruldu. “İman”, diye cevap verdi.” Burada iman ve islam kavramları farklı
anlamlarda kullanılmakla birlikle islam, imanı kapsayacak şekilde kullanılmıştır.73
Gazzali’ye göre bu üç farklı kullanımdan iman ve islam kavramlarının
lügat anlamlarına en uygun seçenek üçüncüsü, yani islam’ın imanı kapsayacak
şekilde kullanılmasıdır. Zira sözlük anlamı itibarıyla iman, sadece kalp ile yapılan
tasdikten ibarettir. İslam ise inat ve yüz çevirmeyi terk ederek kalp, lisan ve
amelle yani hem zahiri hem de batıni olarak teslimiyet ve boyun eğmedir. İman
hususi iken, bütün teslimiyet türlerini kapsaması bakımından islam, umûmidir.
Ancak iman, islam’ın en şerefli cüzüdür. Buna göre kalbî tasdik anlamında iman
mevcut ise bu tasdikin meyvesi ve sonucu olarak teslimiyet yani islam da
mevcuttur. Fakat teslimiyet olduğunda her zaman tasdik mevcut olmayabilir.
74
İman ve islam kavramlarının farklılığını kabul etmekle birlikte imanın
sadece kalbî tasdik olarak kabul edilmesi ve amellerin imana dahil edilmemesi
düşüncesi zorunlu olarak islamın imandan daha üstün olduğu ve imanı kapsadığı
düşüncesini ortaya çıkarmıştır. Çünkü iman sadece kalbin tasdiki iken İslam, hem
batıni hem de zahiri olarak teslimiyet demektir. Bu anlamda iman, islamın
esaslarından bir tanesidir ve islamın imandan başka esasları da vardır. Ancak
imansız itaat fiillerinin hiçbir anlamı olmayacağından İslam’ın üstünlüğü içerdiği
imandan kaynaklanmaktadır. Allah katında gerçek Müslüman, amelsiz müminden
daha üstündür. Diğer yandan dünya hayatında her Müslüman gerçek anlamda
mümin olmayabilir. Münafıklar, görünüşte Müslüman olmakla birlikte gerçekte
imandan çok küfre yakındırlar.
İleri sürülen deliller incelendiğinde bu yaklaşım farklılıklarının daha çok
hadislerden kaynaklandığı görülmektedir. Kur’an’da imanın esas olduğunda şüphe


70 Zâriyât 51/35-36.
71 Yûnus 10/84.
72 Hucurât 49/14.
73 Gazzali, Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed et-Tûsi, İhyâu ‘ulûmi’d-din, Kahire ty., c. 1, s.
115-116; Murat Sülün, Kur’an-ı Kerim Açısından İman-Amel İlişkisi, İstanbul 2005, s. 441.
74 Gazzali, İhyâ, c. l, s. 205.
İtikâdî Mezheplerde İman-İslam İlişkisi
Gümüşhane Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 2012/2, c. 1, sayı: 2
117
yoktur. Kur’an’a göre her mümin, Müslüman iken her Müslüman, mümin
olamayabilir.
Sonuç
İslam ve iman kavramlarının özdeş olup-olmaması meselesi, itikâdî
mezhepler nezdinde önemli tartışma konularından birisini oluşturmaktadır.
Mezkûr kavramların özdeşliğini savunanlar, kavram olarak farklı anlamları ihtiva
ettiklerini kabul etmekle birlikte pratikte aynı şeye delalet ettiğini iddia
etmektedirler. Yani bu iki kavram aynı şey olmamakla birlikte birbirinden çok
farklı da değillerdir. Ancak birbirlerinden öyle ayrılmazlardır ki biri olmadan
diğeri de olmaz. Onlar, bir şeyin içi ve dışı gibidir. Farklılığını savunanların temel
argümanını ise ayet ve hadislerde bu iki kavramın farklı anlamlarda kullanılması
oluşturmaktadır.
Konu hakkında itikadî mezheplerin sahip oldukları farklı fikirlerin en
önemli nedeni ayet ve hadislerde söz konusu kavramların farklı anlamlarda
kullanılmış olmasıdır. Öncelikle yaklaşık yirmi üç yıl süren vahiy sürecinde yeni
dini kabul edenlerin kabul gerekçeleri farklı farklı olmasına rağmen hepsi
Müslüman olarak kabul edilmişlerdir. Müslüman topluluğu içerisinde çoğunlukla
hakiki anlamda iman edenler olduğu gibi münafık olanlar ya da öldürülme
korkusu, ganimet elde etme arzusu veya Medine dönemindeki gibi güçlü/zengin
Müslüman toplumunun yanında olma gibi gerekçelerle teslim olanlar da
bulunmaktadır. Risaletin Mekke ve Medine dönemlerinde Müslümanların sosyal,
siyasi ve ekonomik durumlarının farklılık arzetmesinin doğurduğu bu gerekçeler,
kullanılan lafızlarla kastedilen anlamların farklılık arzetmesini doğurmuştur. Bu
süreçte iman ve islam kavramları bazen eş anlamlı, bazen zıt anlamlı, bazen de
biri diğerini kapsayacak şekilde iç içe kullanılmıştır.
Konu hakkında yapılan tartışmalarda iman ve islam kavramlarının birlikte
zikredildiği Hucurât 49/14 ayetine sıklıkla başvurulmaktadır. Bu kavramlardan ne
murat edildiğinin sağlıklı bir şekilde ortaya konulabilmesinde ayetin sebeb-i
nuzûlü bize yol gösterici mahiyettedir. Ayet ganimet arzusuyla İslama giren Beni
Esed b. Huzeyme kabilesi hakkında nazil olmuştur. Rivayet olunduğuna göre bu
kabile bir kıtlık senesinde yardım beklentisiyle Medine’ye gelerek iman ettiklerini
ifade etmişlerdir. Ancak, henüz kalplerinde iman gerçekleşmediği gerekçesiyle
“İman ettik.” ifadesinden men edilerek, “İslam olduk.”, yani “Muharebeyi terk
ederek silm’e girdik.” demeleri tavsiye edilmiştir. Çünkü iman, yalnız dil ile
ikrardan ibaret değil, yürekten sevgi ile bağlılık ve itminana yakın tasdiktir.75
Sebeb-i nuzûlde de görüldüğü üzere söz konusu olayda iman gerçekleşmemiş,
ancak yeni dinin otoritesini kabul etme anlamında islam’a girme meydana
gelmiştir.

461-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM

 




461-) TİMURTAŞ HOCA İMAN VE İSLAM

İMAN-İSLÂM İLİŞKİSİ

İslâm sözlükte, "itaat etmek, boyun eğmek, bağlanmak, bir şeye teslim olmak, esenlikte kılmak" anlamlarına gelir. Terim olarak, "yüce Allah'a itaat etmek, Hz. Peygamber'in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek" demektir.

Kur'ân-ı Kerîm'de iman ile İslâm, bazan aynı bazan farklı anlamda kullanılmıştır. İman ile İslâm aynı anlamda kullanılırsa bu durumda İslâm kelimesi, İslâm'ın gerekleri olan hükümlerin dinden olduğuna inanmak, İslâm'ı bir din olarak benimsemek ve ona boyun eğmek mânasına gelir. İslâm çok geniş bir kavramdır ve teslimiyet demektir. Teslimiyet ise üç türlü olur. Ya kalben olur ki, bu kesin inanç demektir. Ya dille olur ki, bu da ikrardır. Ya da organlarla olur ki, bunlar da amellerdir. İşte İslâm'ın üç şeklinden biri olan kalbin teslimiyetine ve bağlılığına iman denilir. Şu âyette iman ile İslâm aynı anlamda kullanılmaktadır: "...Ancak âyetlerimize inanıp da teslim olanlara duyurabilirsin" (en-Neml 27/81). Eğer iman ile İslâm aynı anlamda kullanılırsa, o zaman her mümin müslimdir, her müslim de mümindir.

İman ile İslâm'ın farklı kavramlar olarak ele alınması durumunda her mümin, müslim olmakta, fakat her müslim, mümin sayılmamaktadır. Çünkü bu anlamda İslâm, kalbin bağlanışı ve teslimiyeti değil de, dilin ve organların teslimiyeti, belli amellerin işlenmesi demektir. Bu durumda İslâm daha genel bir kavram, iman daha özel bir kavram olmaktadır. Meselâ münafık, diliyle müslüman olduğunu söyler, buyrukları yerine getiriyormuş izlenimi verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, dünyada müslümanmış gibi gözükebilir. Şu âyet-i kerîmede iman ile İslâm ayrı kavramlar olarak geçmektedir: "Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi..." (el-Hucurât 49/14).

460-) TİMUR HOCA İMAN VE KÜFÜR



460-) TİMUR HOCA İMAN VE KÜFÜR
İman-küfür mücadelesi, insanlığın var olmasından beri niteliği değişmeyen fıtrî bir mücadeledir. İman-küfür mücadelesi, insanın nefsinde başlayıp dışarıya doğru devam etmesi gereken ve insan olmamızı, insanlık sorumluluğunu yüklenmemizi gerektiren en önemli mücadeledir. Aklını kullanmasını, sorumluluk bilincini yerine getirerek yeryüzünün halifesi olabilenler, bu mücadeleyi başaranlardır. Bunun ölçüsü ise, önce kendi nefsimizde, sonra yakın ve uzak çevremizde, kısacası bütün dünyada; adaletin, emanetin, sosyal ve maddi nizamın sağlanabilmesine yönelik mücadelenin üstesinden gelebilmektir. İnsan olma erdemlerinin kazanılmasıyla ulaşılan bu başarı, benlik şuurundaki gerçek Ben’i, yani İlahi gücü ve “Canlar Canını” fark edebilmekle başlar ve O’nun merhametinin, inayetinin ışığıyla hareket etmekle bütün dünyaya yayılır. Bu mücadelenin esası, insanın; bencilliğini, adaletsizliğini, nankörlüğünü, riya ve gösterişini, müsrifliğini, kibrini, şükürsüzlüğünü ve bunlara dair arzularını yüceltmesini, yani Tanrı edinmesini engellemesine ve bunu cesaretle gerçekleştirmesine dayalıdır. İşte, bütün bu mücadelenin içeriği, imanın küfürle mücadelesini oluşturmaktadır. Buna göre; adaletin, diğergamlık ve fedakârlığın, cömertliğin, cesaretin, merhametin, tevazunun, şükrün ve sosyal barışın olduğu, maddi değil akli ve ahlaki değerlerin yüceltildiği toplumlarda her zaman iman küfre galip gelmiştir. Bu galibiyetin gerçek sebebi de esasında insanın kendisinden değil yükseldiği “Hakça Bakış” noktasından kaynaklanmaktadır. Bu “Hakça Bakış”, insanı, hem kendini söz konusu değerler için gözünü kırpmadan feda eden bir “Alp” yapmakta, hem de O’nu her an benliğinde hissettiği için O’na dair olan aşkını O’nun yarattığı bütün varlıkların nizamına yönelterek “Eren” haline getirmektedir. Bu bütünlükle iman mücadelesini kazanmış toplumlar, en zor zamanlarda bile ayakta kalmayı başarabilmişlerdir. Bu mücadeleyi yitiren toplumlar ise her zaman insanlıktan uzak, silik ve gerçekte imansız yaşayan toplumlardır.


Türk Milleti, tarih boyunca yukarıda bahsettiğimiz mücadeleyi hakkıyla yerine getirmeye çalışmış, İslam ile müşerref olduktan sonra ise, bunu zirveye taşıyarak bugüne kadar sürekli bir hale getirebilmiştir. Taşı, toprağı imana getiren bu zorlu mücadele, bazen çok büyük fedakârlıklar gerektirmiş ve yaklaşık yüzyıl önce neredeyse bütün Anadolu’yu ve başta Medine ve Yemen olmak üzere, Müslüman coğrafyanın önemli bir kısmını kanıyla adeta yeşertmiştir. Bu, öylesine bir mücadeledir ki, aynı asker bir tarafta Çanakkale’de savaşmış, ardından binlerce kilometre ötedeki cephelere giderek küfürle kahramanca mücadele etmiştir. Bunlar içerisinde Çanakkale savunmasının elbette destansı bir yeri vardır. Dünyanın büyük güçlerinin hep birlikte toplanıp saldırdığı Çanakkale’yi imanla dolu vücutlarıyla kale haline getiren Türk milleti, küfre karşı tek yürek olmuş ve devamındaki yıllarda bir Kurtuluş Destanı yazmayı başarabilmiştir. Çanakkale’ye gönüllü savaşmaya giden ve Eceabat’ta şehit düşen Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Niğdeli Hasan Ethem’in, annesine yazdığı son mektupta, şehit olacağını bile bile başlayacağı son muharebeden önceki şu son dua sözleri, anlattığımız hususu özetleyen çok önemli ifadelerdir: “Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle.” Hasan Ethem, bu sözleri yazarak hem kendi mutluluğunu ifade ediyor hem de annesinin gurur duyarak mutlu olmasını istiyordu.


Mustafa Kemal Paşalar, Enver Paşalar, Cevat Paşalar, Hüseyin Avni Paşalar, Kazım Karabekir Paşalar, Fevzi Paşalar, Hasan Askeriler vb. daha nice isimsiz kahraman komutanlar ve askerler, 104 yıl önce bugünlerde çok büyük bir iman mücadelesinin örneğini vererek şehitlik ve gazilik mertebelerine ulaşmışlardır. Türk milletinin küfürle olan tarihi mücadelesinde bu ilk değildi son da olmadı. Halen bu mücadele devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek. Sadece şekli ve mahiyeti değişiyor. İnsanı en çok üzen de bu mücadele, yapılan bütün hatalarla birlikte, günümüze kadar ciddiyetle devam etmesine rağmen, son yıllarda giderek zaafa uğratılmaya çalışılıyor. Bunun temel sebebi; milletimiz içinde milliyetsiz, vatansız, bayraksız ve enternasyonalist sosyalistlerin, sözde muhafazakâr ümmetçilerin, “kindarlık” ve nefret üzerine kurulu ideolojilerle ile zehirlenmiş selefi tabiatlı cahil dindarların, kökleri dışarıda bazı dini grupların, hiçbir değer tanımayan liberal kapitalistlerin, bilinçsiz ve maneviyat düşmanı sözde milliyetçi ve “ulusalcı” tayfanın zihniyetidir. Bu zihniyet, büyük bir gaflet ve hıyanet içerisinde bu milleti tarihi boyunca ayakta tutan Türk milli kimliğini, vatan şuurunu, tarih bilincini ve imanını hedef almıştır. Her yönden ülkenin millet olma yapısını zedelemeye çalışan bu zihniyet; bir taraftan, Sünni-Şii, Alevi-Sünni, Modernist-Gelenekçi şeklinde mezhep ve inanç bölünmelerini hedef alırken, bir taraftan da “yalan söyleyen tarih”, “derin tarih” teraneleriyle tarih şuurunu hedef almakta, Kurtuluş Savaşı’nı küçümsemekte, öte yandan ülkenin bir mozaik olduğunu, bayrağının, isminin ve hatta İstiklâl Marşı’nın değişmesi gerektiğini hafızalara işlemeye çalışmaktadır.


İslam dünyasının kurtuluşu ve imanın küfre galibiyeti için en yakın umut, Türkiye ve Türk dünyasının dirilişi ve tarihi sorumluluğunu yüklenmesidir. Bu yüzden, Türk çocuklarına ve gençliğine eğitimin her aşamasında Çanakkale Ruhu’nu iliklerinde hissettirecek projeler geliştirmemiz gereklidir. Bu çerçevede tarih şuurunu, millet olma bilincini her yönden geliştirecek, vatana ve bayrağa aidiyet duygusunu güçlendirecek bir eğitim modelini kurmamız elzemdir. Bunları yaparken, yukarıda izah edildiği üzere, imanın küfürle mücadelesinin bir medeniyet ve ahlâk meselesi olduğu unutulmamalıdır. Çünkü imanın küfürle başedebilmesi için erdemli bir devlet temelinde hareket etmesi, bilgi ve teknolojiye sahip olması gereklidir. Aksi takdirde benliğe işlemeyen kuru, ezberci, slogancı ve şekilden ibaret bir anlayış hakim olacaktır ki, bu, imanı değil küfrü besleyen bir yaklaşımdır.


Yüce Rabbimiz, başta Çanakkale olmak üzere bütün şehitlerimize rahmet etsin, bizlere de onların bıraktığı emaneti koruyabilme, yaşatabilme şuuru ve erdemi nasip etsin.

459-)TİMURTAŞ HOCA İMAN VE KÜFÜR MÜCADELESİ

459-)TİMURTAŞ HOCA İMAN VE KÜFÜR MÜCADELESİ
Hazret-i Adem’den kıyamete kadar, bütün zamanların en dehşetlisi olan ‘ahir zaman’da yaşıyoruz.
İyi ve kötü karşı karşıya gelmiş durumdadır. İnsanlığın yaratılışında başlayan bu sürecin kıyamete kadar hız kesmeden devam edeceği ise ayrı bir vakıa...


İman-küfür, hayır-şer, sıdk ve kizb gibi birbiriyle kabil-i iltiyam olmayan şeylerin bir arada pazarlandığı böyle dehşetli bir zamanda, Allah’a hakikî kul olma yolunu tutmak gerekir.


Dehşetli savaşlar elbette ki azim ordular ve ustaca taktiklerle kazanılır. İnsanlık tarihinde tek başına savaşıp büyük zaferler kazanan bir kişiyi tarihler kaydetmiyor. Yaratılış âleminin medar-ı iftiharı olan Hz. Muhammed (asm) bile Kur’ân ve İslâmiyet dâvâsını dünyanın yedi iklim ve kıt’asına, her biri beşerin yıldızları olan sahabelerden meydana gelen azim cemaatinin şahs-ı manevî ordularıyla ulaştırmıştır.


O yüce Resul (asm) bu manada “Düşmanın silâhıyla silâhlanınız” diye emrediyor. Ehl-i dalâlet ordularının komite ordularıyla hücum ettiği bir zamanda, eh-i imanın da bu dehşetli hücumlara tek başına karşı koyması kolay değildir. Çünkü içinde bulunduğumuz ahir zaman şahıs zamanı değil, şahs-ı manevî zamanıdır. Bu yüzden, mesleği ve meşrebi ne olursa olsun, her ehl-i iman, hedefi doğru İslâmiyet ve Rıza-yı İlâhî olan meslek, meşrep ve topluluklardan meydana gelen ve bir şahs-ı manevî teşkil eden cemaatlerin faaliyetlerine taraftar olmalıdır.


Bu ölçüler içinde, “cami cemaati dışındakilerin ne gereği var vb.” iddialarda bulunmak, her gün her Müslümanın defaatle okuduğu (Rabbim beni, annemi babamı ve bütün mü’minleri affeyle. (İbrahim Sûresi Âyet: 41) sırrına muhaliftir.


Bir asra yaklaşan ömründe, Kur’ân ve İslâmiyet dâvâsında, bir peygamber varisi olan Bediüzzaman, cemaat halinde Kur’ân ve İslâmiyete yapılan dehşetli hücumları bertaraf çaresini şöylece özetler:


“Aynen öyle de, ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle, cemiyet ve komitecilik mayasıyla bir şahs-ı mânevî ve bir ruh-u habîs olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an’aneyle gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Herbir Müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya meyusâne çabalarken, Risale-i Nur Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihata eden son ordusunu gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî, mânevî imdat getirmek hizmetinde harika bir emirber nefer olarak Âyetü’l-Kübrâ Risalesi’ni İmam-ı Ali (ra) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz, ta o sırrın bir hülâsası görünsün. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 63)


Rabbim bizleri iman ve Kur’ân dâvâsının kara sevdalısı olarak muvaffak ettiği kullarından eylesin. Amin.
Ashâb-ı Kehf kendilerinden sonra geleceklere inanç ve eylemleriyle örnek oluşturmak adına hayatlarını tehlikeye atacak aktif mücâdeleyi ertelemişlerdir. Var olmak adına belli bir süre ‘hicreti' tercih ederek mağaraya sığınmışlardı."
İman-küfür¸ hak ve bâtıl mücâdelesi ilk insanla birlikte başlamış ve kıyâmet gününe kadar devam edecektir. Her peygamberin karşısında bir zorba ya da zorbalar yer almıştır. Tarihin belli bir evresinde yaşanan “Ashâb-ı Kehf” kıssası da bu mücâdelenin önemli örneklerinden birisidir. Özellikle bu kıssa¸ toplumun ıslâhı ve kötüden iyiye doğru değişimi için güzel bir örnektir. Toplumsal ıslâhı ve değişimi gerçekleştirmede rol alan figürler kadar mücâdelede takip edilen yöntem de çok önemlidir. Çünkü bu kıssanın özünde değiştiricilerin nitelikleri ve değişimin dinamikleri üzerinde durulmaktadır.
Tevhîd mücâdelesinin tarihinde değiştiriciliği temsil eden Hak/İman ehli; zayıf¸ mazlum¸ mahrum¸ takip edilmiş ve kovuşturulmuş olan kimselerdir. Bâtıl/Küfür ehli ise¸ güçlü¸ hâkim¸ baskıcı¸ zorba ve dinî özgürlüklere karşı tahammül göstermeyen bir odak olarak ön plana çıkan kimselerdir. Ashâb-ı Kehf kıssasında anlatılanların durumu da böyledir. Ashâb-ı Kehf adı verilen ve Kur'an'da “fetâ” kavramıyla ifade edilen bu gençler¸ inançlarını yaşama ve yayma özgürlüğü olmayan¸ insanın insana kulluk ettiği ve şirkin bütün yönleriyle kurumlaştığı bir dönemde yaşamışlardır. Devrin zâlim iktidarı¸ tevhîdi¸ bir yaşam biçimi olarak seçen mü'minleri dâvâlarından vazgeçirmek için akla hayale gelmeyen çok ağır cezâlar öngörmüştür. Onların bu işkence yöntemleri Kur'an'da şöyle anlatılır: “…..Onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler.”2




Bu âyette “millet” kavramının geçmesi çok anlamlıdır. Millet kelimesi¸ ümmet ve din mânâsına gelir. Sözlükte; “din”¸ “şeriat” ve “millet” denilen kelimeler¸ aynı şeylerdir. Millet¸ cemiyet hâlindeki bir topluluğun etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü¸ diğer bir tabirle cemiyet rûhunun tâbi olduğu¸ cemiyet varlığının bağlı bulunduğu değerler bağlamında hükmedici prensipler ve bu prensipleri kabul edenlerin yoludur. Bu mânâda haktan ayrılmama ve tek Allah'a inanma konusunda alem olmuş olan “millet-i İbrâhîm” tabiri¸ İslâm milletini temsil ederken; haktan ayrılma ve çoklu tanrı anlayışına sahip olanlara da “küfür milleti” adı verilir. Burada Ashâb-ı Kehf¸ millet-i İbrâhîm'i temsil ederken¸ toplumun inancına savaş açmış¸ insanları Allah'a kulluktan kendilerine çağıranlar da küfür milletini temsil etmektedirler.
Tevhîd inancını savunan Ashâb-ı Kehf gençliği hakkında Kur'an-ı Kerim'de “fetâ” sözcüğünün çoğulu olan “gençler¸ yiğitler” mânâsına gelen el-fitye sözcüğü kullanılmıştır.3 Bilindiği gibi “fetâ” sözcüğü; “genç¸ yiğit¸ cömert”; aynı kökten türeyen fütüvvet ise¸ “gençlik¸ kahramanlık ve cömertlik” anlamına gelir. Fütüvvet din dilinde; insanları¸ dünya ve âhirette kendi nefsine tercih etmek mânâsına gelir. Fütüvvet ahlâkının temelini “İslâm kardeşliği” oluşturur: “Mü'minler ancak kardeştirler.”4 Bu kardeşliğin özünde iman birliği vardır. Hasbîliği temel ilke edinmiş olan bu kimseler¸ kendileri muhtaç olsalar bile¸ ihtiyacı olan Müslüman kardeşlerini kendilerine tercih edip yardım ederler.5 Bu bir diğerkâmlık ahlakıdır. Bunu bize öğreten de Ashâb-ı Kehf'tir.
Ashâb-ı Kehf'in Mücâdele Yöntemi
Mağara arkadaşlarının tevhîd mücâdelesinden çıkaracağımız başka sonuçlar da vardır. Onlar¸ sayısal anlamda bir avuç inanmış kimselerdir. İslâm'da nitelikli azınlık¸ niteliksiz çoğunluktan evlâdır. Ashâb-ı Kehf ismiyle anılan bu zayıf ama nitelikli azınlığın her yönüyle güçlü olan müfsitlere karşı fiziksel anlamda direniş göstermesi bir cesâret değildir. Asıl hikmetli iş ve cesâret Kur'an'da önerilen şu stratejiyi izlemektir: “Gizlenin ki kimse sizi fark etmesin.”6 Bu âyetten çıkarılacak sonuç¸ toplumu ıslâh yolunda sabır yöntemi seçilerek oluşum süreci tamamlanıncaya kadar pasif direnişe devam etmektir. Dâvâsı hak olan ve doğru bir mücâdele yöntemini tercih edenler tarihte başarıya ulaşmışlardır. Ashâb-ı Kehf kendilerinden sonra geleceklere inanç ve eylemleriyle örnek oluşturmak adına hayatlarını tehlikeye atacak aktif mücâdeleyi ertelemişlerdir. Var olmak adına belli bir süre “hicreti” tercih ederek mağaraya sığınmışlardı: “Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da¸ “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver¸ içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.”7 demişlerdi. Bu âyette anlatıldığı gibi bu gençler önce fiilî duâda bulundular¸ sonra da lisânî duâya durdular. Onların mağaraya sığınarak fiilî duâyı yerine getirmeleri¸ sonra da lisânî duâya geçmeleridir. Bu lisana dayalı duâda geçen Rahmet¸ Allah'tan kullarına sayısız in'âm ve ihsanda bulunmak; rüşd ise¸ doğru yoldan gitme¸ doğru yolu bulma¸ doğru düşünme¸ akıl ve temyiz sahibi olma anlamlarına gelir. İşte Ashâb-ı Kehf gençliği zor zamanda fiilî duânın akabinde lisana dayalı duâ ile Allah'ın yardımını ve doğru yoldan ayrılmamayı istemişlerdir.
Tevhîd Mücâdelesi
Tevhîd mücâdelesi yolunda sabırla¸ oluşum sürecini bir yöntem olarak tercih eden Ashâb-ı Kehf'in bize bıraktığı en önemli değerlerden birisi de “hicret”tir. Hicret¸ can ve mal güvenliği gibi zorunlu nedenler olmadıkça¸ “coğrafî” anlamda içinde yaşadığı şehirleri terk ederek dağlara ve mağaralara çekilmek değildir. Aksine¸ dinî sorumlulukları yerine getirmenin her türlü imkânının ortadan kalktığı¸ güven içerisinde yaşama hakkının ihlal edildiği¸ takibata mârûz kalınan bir vasatta; din¸ can¸ mal¸ akıl ve nâmus güvenliğini korumak için güvenli bir yere göç etmektir. Mekânın dağ¸ şehir ya da mağara olması farketmez. Bununla birlikte hicret¸ sadece zulümden kurtulmanın bir gerekçesi değil¸ aynı zamanda inisiyatifi ele almanın da bir gerekçesidir.
İnsanı diğer yaratıklardan ayıran iki özellikten birisi aklını doğru bir şekilde kullanma¸ diğeri de düşüncesini özgürce beyan etme hakkıdır. Sünnetullah'a göre Allah kuluna yol göstermeden onu sorumlu tutmaz. Doğru yolu seçen kimse kurtulur¸ yanlış yolu seçen de hüsrâna uğrar. Yüce Allah kulunun eğilimlerine göre bu iki seçimden birisini yaratır: “Allah kime hidâyet ederse işte o doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa¸ artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.”8 İşte Ashâb-ı Kehf¸ hidâyet yoluna yöneldikleri için yüce Allah onlara doğru yolu göstermiştir. Böylece onların hidâyetlerini artırmıştır.9




Gençlerin KıyâmıDevrin zâlim diktatörü kendisinin rablığını ilan etmişti. Ashâb-ı Kehf gençliğinin de kendisini rab olarak tanımalarını istemişti. Zaten toplum da putperest bir toplumdu. Allah'tan başka ilahlar edinmişti. Kalbleri imanla dolu olan bu gençler kıyâm ettikleri zaman şöyle demişlerdi: “Rabb'imiz¸ göklerin ve yerin rabbidir. O'ndan başkasına aslâ ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar¸ şu kavmimiz¸ O'ndan başka tanrılar edindiler.”10 Çünkü kozmik egemenlik Allah'a aittir. Acaba bu âyette dile getirilen¸ “Rubûbiyette tevhîd nedir?” Kur'an'a göre Yüce Allah; yaratan¸ yöneten¸ eğiten¸ sahip olan¸ öldüren¸ dirilten¸ yaşatan¸ rızk veren¸ duâları kabul eden¸ helal ve haram koyan¸ sadece kendisine ibadet edilen¸ evreni sevk ve idare eden¸ fayda ve zarar verme gücüne sahip olan bir varlıktır. Bu bağlamda her mü'min¸ Allah'ın göklerin¸ yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin rabbi olduğuna inanmalıdır. O'na bu konuda bir başkasını ortak kılmamalıdır. İslâm inancında işte buna ‘rubûbiyette tevhîd' adı verilir.11
Diğer taraftan Ashâb-ı Kehf bize ulûhiyette tevhîdin nasıl olması gerektiğini de öğretiyor. İslâm itikadına göre yegâne ve biricik ilah Allah'tır. Çünkü ilah¸ gönüllerin sevgi¸ ümit¸ korku¸ güven¸ tevekkül¸ yardım¸ du⸠kurban¸ adak vb. gibi¸ inanç ve ibadet türlerinde bağlandığı ve yöneldiği¸ kendisine karşı derin saygı beslenen¸ her şeyden daha çok sevilen ve kulluğun sadece kendisine özgü kılındığı bir varlıktır. Bütün bu özellikleri taşıyan sadece Allah'tır. Buna “ulûhiyette tevhîd” denir. İslâm inancında ‘birlik sözü' olarak geçen inancın temelinde Allah'tan başka bütün ilahların izâfî olduğu vurgulanır.12 Bu anlamda tevhîd¸ ulûhiyeti sadece Allah'a tahsis etmeyi öngörür.
Ayrıca Cenâb-ı Hak¸ Ashâb-ı Kehf üzerinden dirilişin¸ kıyâmetin hak olduğunu anlatır. Dünya hayatında yaptıklarından bir gün âhirette hesaba çekileceğine inanan bir kimse daha dikkatli¸ disiplinli¸ kontrollü¸ sorumlu ve erdemli bir hayat yaşar. Öte dünya inancı¸ insan hayatına bir hedef ve bir yön çizer¸ yaratılıştaki gayeyi öğretir. İnsan bu amaç doğrultusunda iyi ve güzel davranışlarda bulunur. Bu inanca sahip insanların oluşturduğu toplum doğruluktan ayrılmaz¸ ahlâkî ilkelere değer verir ve uygulamaya çalışır. Özellikle âhiret inancı¸ insanların kalbine barış duyguları eker. Çünkü insan bu dünyanın geçici olduğunu bilir ve insanlarla iyi geçinmeye çalışır. Bağışlayıcı yönü ön plana çıkar.
Sonuç olarak¸ Ashâb-ı Kehf kıssası bize¸ başta sağlam bir Allah inancı ve bu inancı pekiştiren tedbirli olmayı¸ sonra da Allah'a tam bir güven içerisinde teslim olmayı öğretir. Allah'ın varolduğuna inanan bir mü'min¸ imkânların da varolduğuna inanır. İslâm'ı yayma yolunda¸ içinde yaşadığı toplumda inancının görünür kılınması için farklılaşmayı ortaya koyar. Çünkü semâvî dinler¸ teorik bilgiden ziyâde pratik uygulama ile yayılmışlardır. Ashâb-ı Kehf'in bu noktada bize bıraktığı miras¸ “temekkün yolunu” benimsemek¸ kitleleşmeden önce iyi bir kadro hareketini ortaya koyabilmektir. Bu bağlamda çağımızın genç Müslümanları Ashâb-ı Kehf'in iman¸ yaşama azmi¸ güçlü irade¸ dâvâ şuuru ve tevhîdî duruşu örnek almalıdırlar. Bizler¸ sonuçtan değil¸ bir birey olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirip getirmemekle yükümlüyüz. Sadece yaptıklarımızdan değil¸ yapma imkânı olduğu halde yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. “Allah'ın va'di Hak'tır.”13 Bu sebeple bizler zafere değil¸ sefere talip olmalıyız