pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: VE
VE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
VE etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Mart 2021 Çarşamba

526-) TİMURTAŞ HOCA KURANI ANLAMAK VE YAŞAMAK



526-) TİMURTAŞ HOCA KURANI ANLAMAK VE YAŞAMAK
KURANI KERİMİ ANLAMAK VE YAŞAMAK
Kuran’ın Fazileti:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
"Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmet geldi."[1]
إِنَّ هَـذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا
Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.[2]
Rasulullah’ın Kur’an Tarifi:
Rasulullah buyurdu ki:
Kuran öyle bir kitaptır ki: "O'nda, sizden önceki (milletlerin ahvaliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyamet ahvali ile ilgili haberler.. ayrıca sizin aranızda, (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler vardır. O, hak ile batılı ayırteden tek ölçüdür ve O'nda her şey ciddidir. Kim bir zalimden korkarak ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O'nun dışında bir hidayet ararsa, Allah o kimseyi saptırır.
Zira o, Allah'ın en sağlam ipi (hablu'l-metin)dir. O, hikmet edalı hatırlatan bir beyan ve Hakk'a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana o, usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez.
Öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır: "Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık." (Cin, 72/1) O'nun üslubuyla konuşan, doğruyu konuşmuş olur. O'nunla amel eden, mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur."[3]
Kuran’dan Yüz Çevirenler:
وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى
"Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse, Kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse, ona dar bir geçim vardır ve Biz onu kıyâmet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا
'Ya Rabbi', der, 'ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?'
قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنْسَى
Buyurur ki: 'Bu böyledir. Nasıl âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttuysan, bu gün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ أَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِآيَاتِ رَبِّهِ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبْقَى
İşte inkârda ve günahta hadlerini aşanları ve Rablerinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ahiret azabı ise, elbette daha şiddetli ve daha devamlı olacaktır."[4]
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا
O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا
Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!
لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنْسَانِ خَذُولًا
Çünkü zikir (Kur'an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.
Rivayete göre Ukbe bin Ebi Muayt, verdiği bir ziyafete Rasulullah’ı da davet etmişti. Hz. Peygamber, şehadet getirmedikçe yemeğinden yemeyeceğini söyleyince kelime-i Şehadeti söylemiş; fakat müşriklerin ileri gelenlerinden Ubey b. Halef’in gönlünü hoş etmek için bilahare sözünden dönmüş ve gidip Hz. Peygamber’e hakaretlerde bulunmuştu.
وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا
Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk ettiler.[5]
Âyette "mehcûr" ifadesiyle ilgili şu anlamlar muhtemeldir: Mehcur, terk edip uzak durmak, onunla amel etmemektir. Zira bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْآنَ وَعَلَّقَ مُصْحَفَهُ لَمْ يَتَعَاهَدْ وَلَمْ يَنْظُرْ فِيهِ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مُتَعَلِّقًا بِهِ يَقُولُ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ إِنَّ عَبْدَكَ هَذَا اتَّخَذَنِي مَهْجُورًا فَاقْضِ بَيْنِي وَبَيْنَهُ
"Kim Kur'ân'ı öğrenir ve kendisine ilgi duymaksızın ve içindekileri tefekkür etmeksizin onu bir mushaf olarak başucuna asarsa, kıyâmet günü o Kur'ân onun yakasına yapışır ve: 'Ey Âlemlerin Rabbi, bu kulun beni mehcûr (terkedilmiş-unutulmuş) kıldı. Benimle onun arasında bugün hükmü sen ver' der."[6]
Kur’an’a Göre Yaşamak:
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
إِنَّ اللهَ يَرْفعُ بِهَذَا الْكِتَابِ أَقْوَامًا وَيَضَعُ بِهِ آخَرِينَ.
“Allah Teâlâ şu Kur'ân-ı Kerîm ile âmil olan kavimleri yükseltir. Onun yolundan (usulünden) gitmeyenleri de alçaltır.”[7]
Rasulullah buyurdu ki:
مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ وَاسْتَظْهَرَهُ، فَأَحَلَّ حَلَالَهُ، وَحَرَّمَ حَرَامَهُ أَدْخَلَهُ اللَّهُ بِهِ الْجَنَّةَ وَشَفَّعَهُ فِي عَشَرَةٍ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ كُلُّهُمْ قَدْ وَجَبَتْ لَهُ النَّارُ
“Kim Kur’an’ı okur ve onu güzelce ezberler, helâlini helâl, haramını haram kabul ederse, Allah bu sayede o kimseyi cennetine sokar. O kişi de kendi ailesinden hepsi cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat eder”[8]
Rasûlullah buyurdu ki:
يَخْرُجُ فِيكُمْ قَوْمٌ تَحْقِرُونَ صَلاَتَكُمْ مَعَ صَلاَتِهِمْ ، وَصِيَامَكُمْ مَعَ صِيَامِهِمْ ، وَعَمَلَكُمْ مَعَ عَمَلِهِمْ ،
«Aranızdan öyle bir grup çıkacak ki onların namazları yanında siz kendi kıldığınız namazları, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, amelleri yanında da kendi amellerinizi azımsayacaksınız.
وَيَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لَا يُجَاوِزُ حَنَاجِرَهُمْ ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ ،
Onlar Kur'an okuyacaklar fakat kalpten okumadıkları için boğazlarından aşağı geçmeyecek; okun yaydan çıktığı gibi onlar da dinden çıkacaklar…[9
Kuran’ı Anlamadan Okumak:
إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.[10]
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِيهَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
“And olsun ki Biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli verdik.”[11]
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
“And olsun Biz, Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?”[12]
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi?”[13]
Ebû Ümâme anlatıyor: Birisi Peygamber Efendimize geldi ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Falan oğullarının hisselerini alıp sattım, şöyle şöyle kâr elde ettim.” dedi. Allâh Rasûlü:
“–Sana bundan daha kârlı bir şeyi haber vereyim mi?” dedi. Adam:
“–Öyle bir şey var mı?” diye sordu.
Rasûl-i Ekrem:
“–Kur’ân’dan on âyet öğrenen, senden daha kazançlıdır!” buyurdu.
Bunun üzerine adam gitti ve hemen on âyet öğrenip geldi ve bunu Rasûlullâh’a bildirdi.[14]
Rivâyete göre Ebû Hamza, Abdullâh bin Abbâs’a:
“–Ben Kur’ân’ı çok hızlı okuyorum. Kur’ân’ı üç günde hatmediyorum.” dedi.
İbn-i Abbas ise ona şu mânidar karşılığı verdi:
“–Bakara Sûresi’ni düşünerek, tertîl ile bir gecede okumam, bana senin okuduğun şekilde okumamdan daha hayırlı görünüyor.”[15]
Süleyman Dârânî de, Kur’ân-ı Kerîm okuma hakkındaki görüşlerini şöyle ifâde eder:
“Ben bir âyet okurum, dört-beş gece onu düşünürüm, onu iyice anlamadan başka bir âyete geçemem.”[16]
Iyâs bin Muâviye, Kur’ân-ı Kerîm’i tefekkürsüz okuyanlar için şu teşbîhte bulunur:
“Kur’ân’ı okuyup da onun mânâlarını, inceliklerini bilmeyen ve düşünmeyen kimse, karanlık bir gecede hükümdardan kendisine bir mektup gelen, fakat mektupta ne yazdığını okuyup öğrenemediği için kendisini korku saran kimse gibidir. Kur’ân’ın mânâ ve inceliklerine intikâl eden kimse de, lamba getirip ortalığı aydınlatarak mektubun içindekileri okuyan kimse gibidir.”[17]
Hazret-i Ömer: “Bakara Sûresi’ni on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.
Hz. Ömer, bir bakıma bu sûrenin ancak on iki senede tatbikâtına muvaffak olabildiğini ifâde etmektedir.
Nitekim Ebû Ömer, Kur’ân hâfızını şöyle târif etmektedir:
“Kur’ân hâfızları Kur’ân’ın hükümlerini, helâl ve haramını bilen ve içindekilerle istikâmetlenendir.”[18]
Bu okuyuşa benzer bir misâl de şöyledir: Ebû Bekir Verrâk isimli bir zâtın küçük bir oğlu vardı. Kur'ân-ı Kerîm öğrenmek için bir hocadan ders okumaktaydı. Birgün mektebden benzi sararmış bir şekilde titreyerek erkenden eve geldi. Ebû Bekir Verrâk, buna şaşırarak oğluna sordu:
"-Hayırdır evlâdım, mektebden niçin erken geldin?“
Oğlu, o küçücük yüreğine yerleşmiş bulunan Allâh korkusu neticesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:
"-Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur'ân'dan bir âyet öğretti. Onun mânâsını idrâk edince, korkumdan bu hâle geldim!.." dedi.
Bu sefer babası:
"Evlâdım, o hangi âyet-i kerîmedir?" dedi.
Küçük çocuk okumaya başladı:
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا
"Eğer inkâr ettiğiniz takdîrde, çocukları ak saçlı ihtiyarlara döndürecek günden nasıl korunabileceksiniz?" (el-Müzzemmil, 17)
Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehşet ve heybetinden hasta oldu. Ölüm döşeğine yattı. Çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.
Babası Ebû Bekir Verrâk, bu hâdise üzerine çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oğlunun kabrine gider ve ağlayarak kendi kendine şöyle derdi:
"-Ey Ebû Bekir! Senin oğlun Kur'ân'dan işittiği bir âyet ile Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise, bunca zamandır Kur'ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-i ilâhiyyeden bir çocuk kadar da korkmazsın!..”
Kuran’ı Nasıl Okumalıyız?:
Hafız Münâvî, büyük bir hadis alimi, fakih ve sûfîdir. Miladi 1545 ile 1622 yıllarında Mısır’da yaşamıştır.
Bu büyük alimin talebelerinden biriyle aralarında geçen bir hatırayı aktarır kaynaklarımız. Hafız Münâvî’nin genç bir talebesi varmış. Kur’an’ı hıfz etmek için sabahlara kadar yatmaz, çalışır ve en az gecede bir hatim edermiş.
Sabah olunca rengi solmuş, benzi sararmış bir halde hocasının karşısına gelir, zorlanarak dersini arz etmeye çalışırmış.
Hocası talebesindeki bu hali görünce meraklanmış ve arkadaşlarından bu talebesinin halini sormuş. Arkadaşları bu talebenin sabahlara kadar Kur’an hıfzı ile meşgul olduğunu ve her gece bir hatim indirdiğini söylemişler.
Hafız Münâvî bu talebesini uyarma ihtiyacı duymuş, onu karşısına oturtarak demiş ki:
“Evladım! Kur’an indiği gibi okunmalıdır. Maharet çok okumak değil, asıl maharet okunan o ayetler üzerinde tefekkür etmektir. Bundan sonra geceleri Kur’an okurken sanki ben karşındaymışım ve bana okuyormuş gibi oku.”
Hocasının bu tavsiyelerini dinleyen talebe o gece sanki rahlesinin önünde hocası varmış gibi, Kur’an’ını okumuş.
Sabah olunca hocasının önüne dersini arz etmeye gelince, hocası sormuş:
“Evladım! Bu gece ne kadar Kur’an okudun.”
Talebe hocasına demiş ki: “Hocam! Ancak Kur’an’ın yarısını okuyabildim. Çünkü sizi önümde hayal edince yanlış yapmamak için daha dikkatli ve yavaşça okudum.”
Hocası bu başlangıca sevinmiş ve talebesine demiş ki: “ Bu gece ise sanki rahlenin önünde Efendimiz (s.a.v.) varmış gibi Kur’an’ını oku. Sanki dersini O’na arz ediyormuş gibi oku.”
Talebe hocasının dediği gibi, o gece Efendimiz’in ruhaniyeti ile beraber olmaya çalışmış ve sanki dersini O’na okuyormuş gibi büyük bir hassasiyet ile okumaya çalışmış ve sabah olunca yeniden hocasının karşısına geçmiş.
Hocası sormuş; “Ne yaptın bu gece?” Talebe demiş ki;
“Ancak Bakara Sûresini okuyabildim” Hoca yine sevinmiş, “tamam bu iş kemale erecek diye içinden geçirmiş” ve;
“Bu gece de sanki karşında Vahiy meleği Cibril varmış gibi oku” demiş.Talebe o gecede sanki Cebrail’e okuyormuş gibi Kur’an’ını okumaya çalışmış. Sabah olunca hocası yine sormuş; “Ne yaptın bu gece?”
Talebe demiş ki; “Hocam! Sadece Fatiha Sûresini okuyabildim.”
Hoca talebesindeki bu olumlu gelişmeden dolayı daha da sevinmiş ve en son merhalede talebesine;
“Bu gece sanki karşında alemlerin Rabbi olan ALLAH varmış gibi oku. Sanki O’nunla konuşuyormuş gibi, dersini O’na arz et” demiş.
Talebe hocasının istediği gibi o gece öyle yapmış. Sabah olunca yeniden hocasının karşısına geçmiş, hocası ne yaptığını sormuş; talebe demiş ki;“VALLAHi! Hocam, Fatiha’dan başladım; İyyake na’büdü’ ya geldim, ama bir türlü bu ayeti tamamlayamadım. Bu ayeti her dilime aldığımda, karşımda duran Rabbime karşı tam anlamıyla kulluğumu yerine getirememe utancı ile, kendi kendime;
“Sen gerçekten her halin ile ALLAH’a kulluk yapıp, başka hiçbir şeye yönelmiyor musun?” diye sorguladım.
Bu sorgulamayı o kadar çok yapmışım ki, birde baktım sabah olmuş ve ben hala “İyyake na’büdü” ayetini geçememişim.”
Talebenin bu samimi sözleri hocayı da, orada bulunan diğer talebeleri de, gözyaşlarına boğmuş ve hoca talebesinin sahabe şuurunda bir Kur’an anlayışına vardığından dolayı sevinmiş ve bu talebesini kutlayarak, ona hayır dualarında bulunmuş.
Sahabeden yıllar sonra gelip, ama onların Kur’an anlayışını yeniden yakalamanın mümkün olduğunu bize göstermesi bakımından bu menkıbe güzel bir örnektir.
Demek ki; o ideal anlayışı yakalamanın yollarından biri Kur’an’ı ALLAH ile konuşuyormuş gibi okumaktır.
Kur’an-ı Sanki Bize İniyormuş Gibi Okumak:
Pakistan’ın Mehmet Akif’i olarak bilinen büyük İslam şairi Muhammed İKBAL, Kuran-ı Kerim okumasına ait bir hikâyeyi kendi kaleminden şöyle nakletmektedir:
“Her sabah namazdan sonra Kuran-ı Kerim okumayı adet edinmiştim. Rahmetli babam beni gördükçe “Ne yapıyorsun?” diye sorardı ben de ‘Kuran-ı Kerim okuyorum’ derdim.
Babam aynı suali tam üç sene tekrarladı. Artık bir gün “Babacığım! Her gün bana aynı suali soruyor benden de aynı cevabı alıyorsunuz. Acaba bu suali tekrarlama maksadınız nedir?” deyince şöyle söyledi:
“Evladım demek istiyordum ki Kuran-ı Kerim’i Cenabı Kibriya’dan sanki sana iniyormuş gibi okumalısın!”
“Artık o günden sonra Kuran-ı Kerim'i yepyeni bir zevk ilahi bir neşeyle okumaya başladım. İşte o tarihten itibaren bütün yazdıklarım o güneşten bir zerre, denizden bir katredir…”
Reşid Rıza, tıpkı hocası Abduh gibi, “Kur’an hayatı doğru yaşamanın kılavuzudur” önermesinde ifadesini bulan düşünceyi her fırsatta tekrar eder. Bu çerçevede Kur’an’ın hidayet misyonunun on temel maksadın tahakkukuna matuf olduğunu söyler ve bu maksatları şöyle sıralar:
(ı) Dinin tevhid, ölümden sonra diriliş, hesap ve amel-i salihten oluşan rükunlarını beyan etmek;
(ıı) Nübüvvet risalet ve rasullerin görevlerini beyan etmek;
(ııı) İslam’ın selim fıtrat, akıl, fikir, ilim, hikmet, fıkh, burhan, hüccet, vicdan, özgürlük ve bağımsızlık dini olduğunu beyan etmek;
(ıv) Beşerî, ictimai ve siyasi ıslahı beyan etmek,
(v) Emir ve yasaklarla ilgili olarak İslam’ın genel özelliklerini beyan etmek;
(vı) İslam’da devlet ve siyasetin temel esaslarını beyan etmek,
(vıı) Ekonomik ıslahı beyan etmek;
(vııı) Savaş nizamını ıslah etmek, savaşın felsefesini çürütmek;
(ıx) Kadına beşerî, dinî ve medenî haklarının tümünü vermek;
(x) Köleyi özgürleştirme hususunda İslâmî çözüm yolunu göstermek

521-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZLİK VE ÇEVRECİLİK


520-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZLİK VE ÇEVRECİLİK

MADDİ MANEVİ TEMİZLİK VE ÇEVRE TEMİZLİĞİ BİLİNCİ

Temizlik kişinin maddi ve manevi kirlerden arınması, iç ve dış dünyasının temiz olması demektir. Dinimiz genel olarak temizliği emretmekle birlikte bazı ibadetlerin de şartı kılmış, aynı zamanda temizlik sağlıklı yaşamın da bir gereğidir. Allahın rızasını kazanmaya vesiledir. Kur’an-ı Kerim’de konumuzla ilgili olarak

إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Şüphesiz Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever” (Bakara, 2/222) buyurulmuş; Hadisi Şerifte de temizliğin imanın yarısı (Müslim, Tahâret 1) olduğu ifade edilerek İslam dininin temizliğe verdiği önem belirtilmiştir. Temizlik maddi ve manevi temizlik şeklinde iki kısımda ele alınabilir.

İlk inen surelerden olan Müddesir suresinde elbiseni, temizle-temiz tut” emrinin verilmesi İslam’ın daha işin başında maddî ve manevî anlamda temizliğe verdiği önemi ifade ediyor.



MADDÎ TEMİZLİK

Maddî temizlik; eşyanın, mekânın, giysilerin, bedenin, ev, işyerinin, mabet ve yaşadığımız çevrenin temizliğidir.

Maddi temizliğin en önemli unsurlarından biri beden temizliğidir. Sağlıklı yaşayabilmemiz ve toplumda saygın bir insan olarak yerimizi alabilmemiz için beden temizliğine özen göstermemiz gerekmektedir. Müslümanın gerektiği zaman günlük ve haftalık beden temizliği yapması gerekir. Yüce Rabbimiz ve sevgili Peygamberimiz bu temizliğe çok önem vermiştir.

ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ

“Orada (Kuba’da) temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever.” (Tevbe, 9/108). Bu ayet inince Peygamberimiz,

يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ! أَنَّ اللَّه قَدْ أَثْنَى عَلَيْكُمْ فِيْ الطُهُورِ فَمَا طُهُورُكُمْ؟ قَالُوا نَتَوَضَّأُ لِلصَّلَاةِ وَنَغْتَسٍلُ مِنْ الْجَنَابَةِ وَنَسْتَنْجِي بِالَمْاءِ

“Ey Ensar topluluğu! Allah sizi temizlik konusunda övüyor. Övgüye layık olan bu temizliğiniz nedir diye sordu. Onlar da “Biz namaz için abdest alırız, cünüplükten guslederiz, su ile istinca ederiz yani büyük ve küçük abdesti bozduğumuzda o mahalli güzelce temizleriz” (İbni Mace, Taharet, 28). cevabını vermişlerdir

إِذَا أَرَادَ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْتِيَ الْجُمُعَةَ فَلْيَغْتَسِلْ

Peygamberimiz (a.s.), “Sizden biriniz Cuma namazına geldiğiniz zaman, yıkansın, boy abdesti alsın. (Müslim, Cuma, 2.)

غُسْلُ يَوْمِ الْجُمًعَةِ عَلَى كُلِّ مُحْتَلِمٍ وَسِوَاكٌ. وَيَمَسّ مِنَ الطِّيبِ مَا قَدَرَ عَلَيْهِ

“Cuma günü, boy abdesti almak, dişleri fırçalayıp temizlemek ve güzel koku sürünmek ergenlik çağına gelmiş her kişiye gereklidir.” (Müslim, Cuma, 7.)

حَقٌّ لِلّٰهِ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ أَنْ يَغْتَسِلَ فِي كُلِّ سَبْعَةِ أَيَّامٍ يَغْسِلُ رَأْسَهُ وَجَسَدَهُ

“Her Müslümana en az haftada bir gusul abdesti almak, başı ve vucudu yıkamak Allah’ın hakkıdır.” (Müslim, Cuma, 9.)

Bu itibarla her gün kirlenen uzuvlarımızı temizlemek dinî görevmizdir. Aynı zamanda kirlenen elbiselirimiz ve çamaşırlarımızı da muhakkak temizlemeliyiz.

Her insan kendi temizliğinden kendisi sorumludur. Ancak çocuklarımızın da temiz olmasından ve temizlik alışkanlığı kazanmalarından başta anne baba olmak zere bütün toplum sorumludur.

Cilt, ağız ve diş temizliği

Cildimizin temizlenmesi önemli bir görevdir. Pek çok bulaşabilecek hastalıkları cilt temizliği ile önleyebiliriz. Günde beş vakit kılınan namaz için alınan abdestler el, yüz, ayak ve cildin temizliğinde önemli bir görevi yerine getirmektedir.

Temizliği gerektiren bir husus da vücuttta kötü kokuların giderilmesidir. Özellikle camiye gelirken diğer insanlara eza verecek şeklde kötü kokuyla dışarıya çıkmak hem yasaklanmış hem de kul hakkını ihlal eden bir husustur. Efendimiz bu konuda biz müminleri şöyle uyarmaktadır:

"Kim sarmısak veya soğan yemişse, bizden ve mescidimizden ayrılsın! (Buhari Ezan, 160)

Bir adam saçı sakalı dağınık bir vaziyette Hz. Peygamber’in yanına gelir, Hz. Peygamber eliyle, adama işaret ederek sanki saç bakımını yapmasını emreder. Adam saçını sakalını düzelterek geri gelir ve Peygamber (asm);

“Şu hâl, sizden birinizin şeytan gibi saçı dağınık bir vaziyette gelmesinden daha hayırlı değil mi?” (Muvatta, Şaar, 7) buyurur.

Ağız ve diş temizliği de dinimiz ve sağlığımız açısından çok önemlidir.

تَسُوكُوا فَإِنَّ السِّوَاكَ مُطَهِّرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ

“Dişlerinizi fırçalayın. Çünkü dişleri fırçalamak, ağzı temizler, Rabbi razı eder.” (Nesâî, Taharet7)

لَوْلاَ أَنْ أَشُقُّ عَلَى أُمَّتِي لأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلاَةٍ

“Ümmetime zor gelmeyecek olsaydı her namaz öncesinde dişlerin fırçalanması ve temizlenmesini emrederdim” (Tirmizi, Taharet, 23.) buyrumuştur.

Dişleri düzenli olarak fırçalar ve bakımına özen gösterirsek, islami ve insani davranmış olur aynı zamnada sünnete ittiba ederiz.



Avret mahallinin temizliği

Küçük ve büyük abdest bozduktan sonra bu mahaller güzelce temizlenmeli ve kurulanmalıdır. Aksi takdirde hem sağlık sorunları ortaya çıkar hem de namazın geçerliliğine engel olur. Çünkü namazın geçerli olabilmesi necasetten taharet şarttır. İdrarın da elbise ve vucuda bulaştırılmamasına özen gösterilmelidir. Peygamberimiz

أَكْثَرُ عَذَابِ الْقَبْرِ مِنَ الْبَوْلِ

“Kabir azabının çoğu idrar yüzünden” İbni Mace, Taharet, 26.) olduğunu bildirmiştir. Bir gün iki kabir görmüş ve şöyle buyurmuştur.

إِنَّهُمَا يُعَذَّبَانِ وَمَا يُعَذَّبَانِ في كَبِيرٍ أَمَّا هَذَا فَكَانَ لاَ يَسْتَتِرُ مِنْ بَوْلِهِ وَأَمَّا هَذَا فَكَانَ يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ

“Bu iki kabirde yatan insanlar azap görmektedir ve azap görmeleri de çok büyük günah sebebiyle değildir. Bunlardan biri, üzerine idrar sıçramasından korunmazdı, diğeri de koğuculuk, gıybet yapardı.” (Tirmizi, Taharet, 51.)



El, ayak ve tırnak temizliği

Günlük yaşamda en fazla kirlenen organların başında ellerimiz gelmektedir. Kirli yüzeylere sürülen ve dokunan eller yıkanmazsa birer mikrop barınağı haline gelir. Bu nedenle ellerin, içi, dışı ve parmak araları düzenli olarak sabun ile yıkanmalı, durulanmalı, başkası tarafından kullanılmamış havlu, kâğıt havlu ya da kâğıt mendille kurulanmalıdır.

Ellerimizi özellikle yemeklerden önce ve sonra, yemek hazırlamadan önce ve sonra, diş, ağız, yüz, göz temizliği yapmadan önce, tuvalet gereksiniminin giderilmesinden önce ve sonra, kirli ve tozlu bir işi tamamladıktan sonra, dışarıdan eve ve işe geldikten sonra, hasta olan bir yakınımızı ziyaretten sonra yıkamaya özen gösterilmelidir. Efendimiz bir hadiste

Evinin hayrını, bereketini çoğaltmak isteyen, yemekten önce ve sonra, elini ve ağzını yıkasın (Ebu Dâvud, Et'ime, 12.) buyurmuştur.

El ve ayak tırnakları periyodik olarak kesilmelidir. Bu konuda da

Tırnaklarınızı kesip gömün! Ağzınızdaki yemek kırıntılarını temizleyin ve misvak kullanın! Yanıma, dişleri sarı, ağzı kokar vaziyette gelmeyin! Hadisi bizi yönlendirmktedir.

Genel olarak beden uzuvlarımızın temizliği ile ilgili olarak peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

مِنَ الْفِطْرَةِ الْمَضْمَضَةُ وَالْاِسْتِنْشَاقُ وَالسِّوَاكُ وَقَصُّ الشَّارِبِ وَتَقْلِيمُ الْأَظَافِرِ وَنَتْفُ الْإِبْطِ وَالْاِسْتِحْدَادِ وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ وَالْاِنْتِضَاحُ وَالْإِخْتِتَانُ

“Mazmaza ve istinşak yani ağzı ve burnu bol su ile yıkamak, dişleri temizlemek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altlarını temizlemek (ve etek tıraşı olmak), saç tıraşı olmak, parmak aralarını yıkamlak, kirlenen giysileri yıkamak ve çocukları sünnet ettirmek fıtratın geriğidir.” (İbni Mace, Taharet, 8.)
GİYSİLERİN TEMİZLİĞİ

Güzel ve temiz elbise kişiye toplumda saygınlık kazandırır. Müslümanın elbisesi eski olabilir ama kirli olamaz, olmamalıdır. Müslüman yakası, paçası, kolu vesair yerleri kirlenmış elbise giyip toplum içine çıkamaz. Bu, yüce dinimizin bizden istediği bir görevdir. Bu görevin terk edilmesi bir kusurdur, kendimize, Rabbimize ve topluma karşı saygısızlıktır. Efendimizin bu konudaki bir hadisi şöyledir:

Elbiselerinizi yıkayın, fazla kıllarınızı temizleyin, dişlerinizi misvaklayın, temiz, güzel giyinin! Nezafet sahibi olun! (İbni Asakir, Tarih)



EV, MABET, HASTANE VE OKUL GİBİ ORTAK KULLANILAN MEKÂNLARIN TEMİZLİĞİ

Müslüman bedenini, uzuvlarını ve giysilerini temiz tuttuğu gibi ev ve iş yerini, mabet, hastane ve okul gibi ortak kullanılan yerleri de temiz tutar ve temizler. Yüce Allah mabetlerin temizlenmesi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

وَعَهِدْنَآ اِلٰىٓ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّآئِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُود

“İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.” (Bakara, 2/125.)

Özellikle camilere kirli çorap ve çıplak ayaklarla gedilmemelidir. Çünkü kirli çoraplar ve çıplak ayaklarla halılar kirletilir veya bazı hastalalıkların bulaşmasına sebeb olur.



MANEVİ TEMİZLİK

Manevî temizlik kişinin kalbini kötü duygu ve düşüncelerden, bedenindeki organlarını günahlardan arındırmasıdır. Kalp (gönül) temizliği diğer temizliklerden önce gelir.

Peygamberimiz (SAV): “Şüphesiz ki Allah, sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33) buyurdu ve parmakları ile göğsüne işaret etti.

İşte imanın mahalli nazargahi ilahi kalptir. Bu kadar önemli olan kalbin kötü duygu ve düşüncelerden temiz tutulması gerekir. Kalbin temiz olması, insan vücudunda bulunan bütün organları olumlu şekilde etkiler. Çünkü insan bedeninde bulunan bütün organlar kalbe bağlıdır, onun emrindedir. Peygamberimiz (SAV) bu hususu şöyle ifade buyuruyor:

“İyi biliniz ki, insan vücudunda bir çiğnem et parçası vardır. Bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün vücut bozulur. Bu et parçası kalptir.”(Buhari, İman 39)

İslâm’ın beş esasından biri olan zekât da bir çeşit manevî temizliktir. Zekât, Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile servetin içinde yoksulun hakkıdır ve aynı zamanda servet için bir kir ve lekedir. Diğer taraftan servet sahibinin gönlü de cimrilik gibi hasis huyla kirlidir. Maldaki bu lekeyi, gönüldeki bu kiri yalnız zekât temizleyebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ:

“Servet sahiplerinin mallarından zekât al. Zekât onların mallarını temizler ve vicdanlarını arıtır.” (Tevbe,103)

Kalbi temiz olan kimsenin elinden ve dilinden insanlar rahatsız olmazlar, olmamalıdırlar. Diliyle elleri ve gözleri ile başkalarını inciten, zarar veren bir kimsenin, “kalbim temizdir.” demesi bir anlam taşımaz ve gerçeği yansıtmaz.

Kulun işlediği günah kalbinin kirlenmesine ve kararmasına sebeptir. Nitekim Peygamberimiz (SAV): “Kul bir günah işlediği vakit kalbinde siyah bir nokta, bir leke yapar. Eğer tövbe edip vazgeçer, mağfiret dilerse kalbi temizlenir ve parlar. Döner tekrar yaparsa o leke artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’an’da Allah’ın zikrettiği: “Hayır hayır, onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.” ayetindeki ran budur.” (İbn Mace Zühd 19) buyurmuştur.

Kalbi bu günah kirinden ancak tövbe temizler. İşlenen günaha pişmanlık duyarak tövbe eden ve Allah’tan bağış dileyen kimsenin kararan kalbi tekrar aydınlığa kavuşur. Kıyamet gününde insana fayda verecek olan böyle günahlardan arınmış bir kalp ile Allah’ın huzuruna gelmek. Nitekim Allah’ın dostu olma şerefi ile şereflenmiş bir Peygamber olan İbrahim (AS)’ın duasını Kur’an-ı Kerim şöyle anlatıyor:

وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ: يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُو :إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ:

“İbrahim (AS): ‘(Allah’ım) İnsanların dirilip huzuruna gelecekleri gün beni utandırma. O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (o günde fayda bulur).” (Şuara 87,89)



ÇEVRE TEMİZLİĞİ BİLİNCİ

Çevre temizliği; cadde, sokak ve parkların, orman ve piknik alanlarının, deniz, göl, baraj ve ırmakların temizliği, her türlü pislik, atık ve çöplerden korunması, hava kirliliğinin önlenmesidir. Çevre Allah’ın bize bir lütfu, ihsanı ve emanetidir. Çevreyi kirletmek nimete nankörlük ve emanete kötülük etmektir. Çevreyi maalesef en çok biz insanlar kirletiyoruz; piknik alanlarını atıklar, cadde, sokak ve parklar sigara izmariti, çekirdek kabuğu, atık kâğıt ve çöplerle, deniz, göl ve ırmaklar atık ve kirli sularla, bacalardan ve motorlu taşıtların egzozlarından çıkan duman ve gazlarla havayı biz kirletiyoruz.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ

"İnsanların kendi işledikleri (hatalar ve kötülükler) sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıkmıştır." Ayeti kerimesiyle bu konuya atıf yapılmaktadır. (Rum, 30/41.)

Dinimiz, çevrenin temiz tutulmasını, insanlara zarar verecek şekilde bırakılmamasını ve kirletilmemesini istemektedir. Bu konuda şu hadisi şerife kulak verelim.

اَلْإِيمَانٌ بِضْعٌ وَسِتُّونَ شُعْبَةٌ فَأَفْضَلُهَا قَوْلُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَدْنَاهَا إِمَاطَةُ الْأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ

“İman altmış küsur bölümdür. Bunların en fazıletlisi ‘lâ ilahe illallah’ (Allahtan başka ilah yoktur) demektir. En alt mertebesi ise yollardan insanlara eziyet veren şeyleri kaldırmaktır.” (Müslim, iman, 58.)

Yine Peygamberimiz bir gün ashabına her sağlıklı gün için her uzuv için sadaka verilmesi gerektiğini belirtir. Ebu Zer, her gün için sadaka verecek imkânlarının olmadığını söyler. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.) Ebu Zere’e

وَ تَعْزِلُ الشَّوْكَةَ عَنْ طَرِيقِ النَّاسِ وَ الْعَظْمَ وَالْحَجَرَ

“İnsanların yolundan diken, taş ve kemik (gibi zarar veren şeyleri) kaldırman sadakadır” buyurur. (Ahmed, V. 168–169, 154.)

Peygamberimiz (a.s.) çevre ve onun korunması ile yakından ilgilenmiş, bu kunuda ashabını çevrenin temiz tutulması ve korunmasına teşvik etmiştir.

عُرِضَتْ عَلَىَّ أَعْمَالُ أُمَّتِى حَسَنُهَا وَسَيِّئُهَا فَوَجَدْتُ فِى مَحَاسِنِ أَعْمَالِهَا الأَذَى يُمَاطُ عَنِ الطَّرِيقِ وَوَجَدْتُ فِى مَسَاوِى أَعْمَالِهَا النُّخَاعَةَ تَكُونُ فِى الْمَسْجِدِ لاَ تُدْفَنُ.

“Ümmetimin iyi ve kötü bü­tün amelleri bana arz edilip gösterildi. İyi amelleri a­ra­sında, yoldan atılmış olan “eza”yı gördüm. Kötü amelleri arasında ise yere gömülmemiş tükürük de var­­dı” (Müslim, Mesâcid, 57, I, 390; Müslim, Zekât, 56, I, 699) anlamınadaki hadisinde Peygamberimiz, çevre temizliği ya da çevrenin kirletilmesi konusunda en ufak bir ayrıntının bile iyilik ya da kötülük olarak hesap gününde karşımıza çıkacağına vurgu yapmıştır.

Bu şuurla sokakta ufak bir çöp atığı gördüğü zaman üzülen, gücü nispetinde onları temizlemeye çalışan, insanlara eziyet verici şeyleri gidermeye çalışan insanlar, inananlar İslam’a uygun ve imanın gereği bir davranış ortaya koymuş olur.

Denizler ve göller akarsular nehirler yeşil alanlar da özenle korumamız gereken tabiat güzellikleridir.

Peygamberimiz (a.s.)

لاَ يُبَولَنَّ أَحَدُكُمْ في الْمَاءِ الدَّائِمِ

“Bizzat suya idrar yapmayın.” (Tirmizi, Taharet, 51.)

اِتَّقُوا اللَّعَّانَيْنِ قَالُوا وَمَا اللَّعَّانَانِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الَّذ۪ى يَتَخَلَّى فِى طَرِيقِ النَّاسِ أَوْ فِى ظِلِّهِمْ

“Lânet edilen iki şeyden sakının!" buyurdular. Ashap, “Lanet edilen iki şey ne­­dir?” diye sordular. Hz. Peygamber de, “İnsan­la­rın yo­­lu ve gölgelendikleri yeri helâ olarak kul­lan­mak­tır” (Müslim, Tahare, 68, I, 226.) anlamındaki hadis-i şeriflerinde çevre temizliğinin gerekliliğine işaret etmektedir.

Günümüzde, insanların dinlenme ve piknik yeri olarak kullandıkları yeşil alan, ormanlık, ağaçlık veya park yerlerine, yiyecek ve piknik atıklarını bıraktıklarını ve bazı yerleri de tuvalet gibi kullanarak kirlettiklerini görünce; Hz. Peygamber’in asırlar önce yaptığı bu uyarının ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz.

Yüce Allah, varlıkalrı biz insanmarın hizmetine vermiştir. Öyle ise bize hizmet eden caddelerin, sokakların, parkların, ormanların, akarsuların, göllerin, denizlerin, doğal çevrenin temiz tutulması ve korunması temel görevmizidir. Saydığımız bu varlıklar olmadan insanın hayatını sürdürmesi mümkün değildir. Bu itibarla bizim için birer nimet olan bu varlıkalrın kıymetini bilmeli ve onları temiz tutmalı ve korumlayız.

Yeryüzü ve çevre insanlar için bir adeta yttığı kullandığı dinlendiği bir hanedir. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre, kendi evini koruduğu gibi, yani çevreyi de kirletmemesi ve koruması gerekir.

Peygamber Efendimiz doğal hayatın korunmasını, bu çerçevede kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta veya yavrularının alınmamasını istemiştir. Anneleri gördüğü halde, yuvalarından kuş yavrularını alarak yanına gelen bir kişiye;

ضَعْهُنَّ عَنْكَ فَوَضَعَتْهُنَّ، وَأَبَتْ أُمُّهُنَّ إِلاَّ لُزُومَهُنَّ

“Onları aldığın yere götürerek annelerinin bıraktığı şekilde (yuvalarına) koy” (Ebu Davud, Cenaiz, 1, III, 469.) buyurmuştur. Çünkü yavruları yuvasından alırken anneleri bunu görüyor ve yuvanın üzerinde dönüyordu. Hz. Peygamberin bu emri üzerine yavruları alan kişi, onları geri götürüp yuvalarına koymuştur.

Dünya hayatının vazgeçilmez nimetlerinden biri de ağaç ve yeşilliktir. Ağaç, kapımıza eşik, soframıza kaşık, bebeğimize beşiktir. Ciğerlerimize oksijen taşıyan, erozyonu önleyerek sel sularıyla sürüklenen topraklarımızı koruyan, kökünden, yaprağından, kerestesinden, çiçeğinden, meyvesinden gölgesinden, kokusundan, güzelliğinden yararlandığımız ilahi bir lütuftur.

Peygamberimiz hicretten sonra Medine ve çevresini ağaçlandırmaya ve yeşillendirmeye çalışmış, Medine ve Mekke çevresini haram bölge ilen ederek korumaya almıştır.

اَلْمَدِينَةُ حَرَمٌ ، مِنْ كَذَا إِلَى كَذَا، لاَ يُقْطَعُ شَجَرُهَا، وَلاَ يُحْدَثُ فِيهَا حَدَثٌ، مَنْ أَحْدَثَ حَدَثًا فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلاَئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

“Medine, haremdir. Bu sahanın ağacı kesilmez, burada bidat çıkarılmaz. Kim bu Medine haremi içinde bida’t ortaya koyarsa, Allahın meleklerin ve bütün insanların laneti o kimse üzerine olsun.” (Buhârî, Fedâilu’l- Medine, 1, II, 220.)

لاَ يُعْضَدُ عِضَاهُهَا، وَلاَ يُنَفَّرُ صَيْدُهَا، وَلاَ تَحِلُّ لُقَطَتُهَا إِلاَّ لِمُنْشِدٍ، وَلاَ يُخْتَلَى خَلاَهَا

“(Mekke’nin) di­ken­­­li ağacı kesilmez, av hayvanı ürkütülmez, yitik ilan ediciden başkası tarafından alınıp kaldırılamaz, ye­­­şil otu koparılamaz.” (Buhârî, Lukata, 7, II, 94.)

Haram bölgelerinde, bir bit­ki­yi yolmak, bir karıncayı öldürmek dinen yasaktır. Ya­­pılan her bir yasak için ceza olarak verilecek belirli sa­dakalar vardır. Burada, dini bir anlayışla doğanın korunması sağlanmaktadırhemde bu şuur ibadet anlamındadır.

Peygamberimiz Medine yakınlarında “Zureybu’t-Tavil” denilen mevkiye “Kim bura­dan bir ağaç kesecek olursa, onun yerine bir ağaç diksin” (Belazuri, Futûhu’l-Buldan, I, 17.) talimatını verdi. Bunun üzerine herkes buraya ağaç dikti. Kısa süre sonunda brası el-Ga­be diye şöhret bulan bir ormanlık oldu.

Görülüyor ki Peygamberimiz, yeşil alanları korumayı, ağaç dikimini yaygınlaştırmayı İslâmi ve insanî bir görev olarak göstermiş ve bu konuyla ilgili olarak:

إِنْ قَامَتِ السَّاعَةُ وَبِيَدِ أَحَدِكُمْ فَسِيلَةٌ فَإِنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لاَ يَقُومَ حَتَّى يَغْرِسَهَا فَلْيَفْعَلْ

“Kıyamet kopmaya baş­ladığında, birinizin elinde bir ağaç fidanı bu­lunsa, kıyamet kopmadan onu dikmeye gücü ye­terse, hemen diksin” (Ahmed, III, 191, 184.)

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا، أَوْ يَزْرَعُ زَرْعًا، فَيَأْكُلُ مِنْهُ طَيْرٌ أَوْ إِنْسَانٌ أَوْ بَهِيمَةٌ، إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ

“Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir bitki ekerse, ondan kuş, insan ve­ya hayvan yerse, bu onun için sadaka olur” (Müslim, Musakat, 2, II, 1188.) sözleriyle de peygamberimzi oürmanların, yeşil alanların ve çevrenin korunmasını teşvik etmiştir.

Sonuç olarak dinimiz temizliğe büyük önem vermiştir. Dinin direği olan namazın geçerli olabilmesi için de temizliğin ve abdestin şart koşulması, cünüp olan kimsenin boy abdesti alınmasının farz olması, asgari haftada bir defa yıkanmanın, giysilerin ve mabetlerin temizlenmesinin emredilmesi temizliğe verilen önemin göstegesidir.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ

“Şüphesiz Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever” anlamınadki ayet temizliğe önem verenlerin değerini ifade etmektedir. (Bakara, 2/222.)

22 Mart 2021 Pazartesi

509-) TİMURTAŞ HOCA RÜŞVET VE YOLSUZLUK





509-) TİMURTAŞ HOCA RÜŞVET VE YOLSUZLUK

Rüşvet ve Yolsuzluk

لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِّن بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِهِ يَحْفَظُونَهُ مِنْ أَمْرِ اللّهِ إِنَّ اللّهَ لاَ يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُواْ مَا بِأَنْفُسِهِمْ وَإِذَا أَرَادَ اللّهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلاَ مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُم مِّن دُونِهِ مِن وَالٍ

“İnsanı önünden ve ardından takip eden melekler vardır. Allah’ın emriyle onu korurlar. Şüphesiz ki, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur.” (Rad, 13/11)

Toplum kendi üzerine düşen vazifeyi yerine getirmedikçe Allah (c.c.) o toplum hakkındaki hükmü değiştirmeyecektir.

Toplum rüşvet toplumu olursa, toplumda meydana gelen adaletsizliklerden şikâyet etmek hakkımız olabilir mi?

Toplum kendi yanlışını doğru ve meşru görürse yanlışlardan dönme imkânını elde edebilir mi?

Toplum yolsuzluklarla mücadele etmek yerine yolsuzlukları hayat tarzı haline getirirse ve bu durumdan dolayı toplumda huzursuzluklar meydana gelirse şikayetçi olmak çözüm getirebilir mi?

“Bizim yanlışımız doğru, bizim gayri meşru işimiz meşrudur” anlayışı Müslüman’ın yaşam tarzı değildir.

Başkasından şikâyetçi olmak doğru bir davranış modeli değildir. Öğrenci isem ben kopya çekmeyeceğim. İmtihana girmiş isem hakkımla o imtihanda başarılı olmak için çaba göstereceğim. İşe girme ihtiyacını hissetmişsem haramdan olandan değil helalinden olana yönelmeye çalışacağım. İfade ettiğim bu hususları dinleyen kardeşlerim! Akla şu gelebilir: Ben yapmazsam başkası yapacak. Benim yerime başkası işe girecek. Başkası daha çok kazanacak. Biz hep güçsüz olacak, diğerleri ise hep güçlü olacak. Bu sözler bir Müslüman tarafından bir gerekçe olarak ortaya konmamalı ve bu gerekçeler mazeret gösterilerek hiçbir gayri meşru iş meşru hale getirilmemelidir.

Nefsimizin bize verdiği vesveselere aldanmamak gerek. Çünkü Rabbimiz niyetlerimizi en iyi bilendir ve bize bizden daha yakındır. Rabbimiz şöyle buyuruyor.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ وَنَعْلَمُ مَا تُوَسْوِسُ بِهِ نَفْسُهُ وَنَحْنُ أَقْرَبُ إِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

“Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi de biz biliriz. Çünkü biz, ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf, 50/16)

Günümüzün bozulan şartlarını ön plana almamız doğru olana ulaşmamıza engeldir.

21. Yüzyıl için modern yüzyıl ifadesi kullanılmaktadır. Oysaki durumun böyle olmadığın çok iyi bilmekte ve yaşanan olayları hep beraber müşahede etmekteyiz. Güçlü devletlerin güçlerini korumak için güçsüzleri sömürdüğü yüzyıla modern denmez. Çağımız modern bir çağ olmak yerine menfaat çağı haline geldi. İnsanlar dindar olmak yerine kendi menfaatlerine yöneldiler ve bunu din adına yaptıklarını iddia ettiler. Oysaki menfaatlerle din çatıştığında kişinin dinini tercih etmesi onun dindar olduğunun göstergesidir. Şimdi bu “modern!” çağda insanlar iş, aş, eş vb. elde etmek için menfaatlerini ön plana aldı, dinini terk etti. Oysaki âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Fahr-i kainat (s.a.s) Efendimiz bir hadislerinde şöyle buyuruyor.

لأَنْ يَأْخُذَ أَحَدُكُم أَحبُلَهُ ثُمَّ يَأْتِيَ الجَبَلَ ، فَيَأْتِيَ بحُزْمَةٍ مِن حَطَبٍ عَلى ظَهِرِهِ فَيَبيعَهَا ، فَيَكُفَّ اللَّه بها وَجْهَهُ ، خَيْرٌ لَهُ مِنْ أَن يَسأَلَ النَّاسَ ، أَعطَوْهُ أَوْ مَنَعُوهُ

“Herhangi birinizin iplerini alıp dağa gitmesi ve sırtına bir bağ odun yüklenip getirerek onu satması ve Allah’ın bu sebeple onun yüzsuyunu koruması, verseler de vermeseler de insanlardan bir şeyler dilenmesinden çok hayırlıdır.” (Buhari, Zekat 50)

Tercihler dindarlık değil de maddiyat olursa rüşvet ve yolsuzluklar artar.

Kız istenmeye geldiğinde ilk sorulan soru damat adayının işi nedir. Bu önemli soru. Ancak ilk sırayı teşkil edemez, etmemeli. Ancak gelin görün ki modern! çağın gerekliliği. İş iyi odlumu, ev ve araba lüks odlumu her şey tamammış gibi sunuluyor. Oysaki tercihler dindarlık üzerine kurulmayınca problemlere sabır gösterilemiyor ve neticesinde evlilikler yıkılıyor, insanlar üzülüyor. Bu hususun konumuzla hiçbir bağının olmadığı akla gelebilir. Oysaki çok önemli. Çünkü temelde yapılan yanlışlıklar toplumun tüm kesimine aktarılabiliyor. Evlenmenin gerekli olduğunu düşünen ve evlenmek içinde paranın bir şin olması gerekliliğine inanan ve inandırılan veya böyle olmasını isteyen aile büyüklerinin olduğunu bilen bir genç, evlenmek için işe ihtiyaç duyacak. Böyle bir zihin yapısına sahip olan bir genç ise bir işe girmek için haram helal dinlemeyecek. Yolsuzlukmuş, rüşvetmiş, adam kayırmakmış vb. hepsinden istifade edebilecek. Sonrada dünyasını ve ahreti perişan edecek. Efendimizin şu hadisini dikkatlerinize arz edeceğim.



“Dini hayatını ve ahlaki tutumunu beğendiğiniz bir erkek, kızınıza talip olursa, onunla kızınızı hemen evlendiriniz. Eğer böyle yapmazsanız, yeryüzünde büyük fitne ve fesat meydana gelir.” (Tirmizi, Nikah, 3)

Kur’an-ı Kerim hep bize güzellikleri bildirdi. İyi olanı emretti. Kötü olanı yasakladı. Dünyamız ve ahretimiz cennet olsun diye kendisiyle hükümler bildirildi. Bu ramazanda bu hükümleri hayat tarzı haline getirip, ferdi ve içtimai hayatımızı iyiliğe kavuşturmamız bizim menfaatimize olacaktır. Rüşvet ve yolsuzluklarla ilgili işte hepimize Kur’an tavsiyesi:

وَلاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُم بَيْنَكُم بِالْبَاطِلِ وَتُدْلُواْ بِهَا إِلَى الْحُكَّامِ لِتَأْكُلُواْ فَرِيقاً مِّنْأَمْوَالِ النَّاسِ بِالإِثْمِ وَأَنتُمْ تَعْلَمُونَ

“Aranızda birbirinizin mallarını haksız yere yemeyin. İnsanların mallarından bir kısmını bile bile günaha girerek yemek için onları hâkimlere (işbaşındakilere) (rüşvet olarak) vermeyin.” (Bakara, 2/188)

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لاَ تَأْكُلُواْ أَمْوَالَكُمْ بَيْنَكُمْ بِالْبَاطِلِ إِلاَّ أَن تَكُونَ تِجَارَةً عَن تَرَاضٍ مِّنكُمْ وَلاَ تَقْتُلُواْ أَنفُسَكُمْ إِنَّ اللّهَ كَانَ بِكُمْ رَحِيماً

“Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda batıl yollarla yemeyin. Ancak karşılıklı rıza ile yapılan ticaretle olursa başka. Kendinizi helak etmeyin. Şüphesiz Allah size karşı çok merhametlidir.” (Nisa, 4/29)

Kıymetli Kardeşlerim!

Bizler Sevgili Peygamberimizi (s.a.s.) örnek edinmişleriz. O’nu (s.a.s.) örnek almakla O’na (s.a.s.) tabi olmakla mecburuz. Çünkü O’na (s.a.s.) tabi olursak Rahman bizi sevecek ve bizi affedecek.

قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

“De ki: 'Allah'ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder'.”(Al-i İmran, 3/31)

وَمَا آتَاكُمُ الرَّسُولُ فَخُذُوهُ وَمَا نَهَاكُمْ عَنْهُ فَانتَهُوا وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ…

“…Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr, 59/7)

Bu ayetleri konumuzla ilgili şunun için dile getirdik. Kendisine tabi olmamız emredilen Peygamberimiz, Efendimiz, (s.a.s) rüşvet ve yolsuzluklarla ilgili şöyle buyuruyor.

لعنَ رسُولُ اللَّهِ صلَّى اللَّهُ عليهِ وسَلَّم الرَّاشي والمُرتَشي في الحكمِ

“Resûlullah (SAV); hükümde rüşvet alan ve rüşvet veren -ve aracılık eden- kimseyi lanetlemiştir.” (Tirmizi, Ahkâm 9)

Bu ramazan lokmalarımızı helal hale getirmenin çabası içinde olmalıyız. Geçmişte yaptığımız hataların bilincinde olmalı, bunlara tövbe etmeli ve bir daha hatalara dönmemenin yollarını bulmalıyız. Özellikle toplumsal adaleti sekteye uğratan, insanlar arası diyalogları alt-üst eden rüşvet, yolsuzluktan ve adam kayırmadan kendimizi çekip almalıyız. Yoksa dünyamızda ahretimizde perişan olacaktır.

Vaazımızı Kur’an-ı Kerimin adam gibi adamları tabir ettiği şu ayetle sonlandırıyorum.

فِي بُيُوتٍ أَذِنَ اللَّهُ أَن تُرْفَعَ وَيُذْكَرَ فِيهَا اسْمُهُ يُسَبِّحُ لَهُ فِيهَا بِالْغُدُوِّ وَالْآصَالِ

رِجَالٌ لَّا تُلْهِيهِمْ تِجَارَةٌ وَلَا بَيْعٌ عَن ذِكْرِ اللَّهِ وَإِقَامِ الصَّلَاةِ وَإِيتَاء الزَّكَاةِ يَخَافُونَ يَوْمًا تَتَقَلَّبُ فِيهِ الْقُلُوبُ وَالْأَبْصَارُ

“Allah’ın, yüceltilmesine ve içlerinde adının anılmasına izin verdiği evlerde hiçbir ticaretin ve hiçbir alışverişin kendilerini, Allah’ı anmaktan, namazı kılmaktan, zekâtı vermekten alıkoymadığı birtakım adamlar, buralarda sabah akşam O’nu tesbih ederler. Onlar, kalplerin ve gözlerin dikilip kalacağı bir günden korkarlar.” (Nur, 24/26-37)

Yüce Rabbim helal kazançlar, helal lokmalar nasip eylesin. Yüce Rabbim rızasına uygun bir yaşam cümleye nasip eylesin. Allah’a emanet olun. Geceniz nurla, gündüzünüz bereketle dolsun.

507-) TİMURTAŞ HOCA FİTNE VE FESAT


507-) TİMURTAŞ HOCA FİTNE VE FESAT

FİTNE VE FESADIN ZARARLARI
AYET : ENFAL SURESİ 73. AYET
وَالَّذينَ كَفَرُواْ بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاء بَعْضٍ إِلاَّ تَفْعَلُوهُ تَكُن فِتْنَةٌ فِي الأَرْضِ وَفَسَادٌ كَبِيرٌ:
MEALİ :
“Kâfir olanlar bile birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (ENFAL SURESİ - 73. AYET)
Fitne insanların hak yoldan ayrılmasına, cemiyetin nizamının ve halkın ahlakının bozulmasına sebep olan hadisedir. Geçmiş zamanlarda bir takım fitneler olmuş, zamanımızda da olmaktadır. Gelecek yıllarda da böyle sarsıntılar olacaktır. Tarih boyunca bir takım fitneler zuhur etmiş ve beşeri toplulukları çeşitli felaketlere sürüklemiştir. Geçmişteki bazı fitneler siyasi kanallardan gelmiş, bir kısmı da İslam dinini içten parçalamak isteyen din düşmanları tarafından tezgâhlanmıştır.

Fesat insanlar arasındaki sevgiyi sarsan, cemiyette tedavisi imkânsız yaralar açan, kardeşi kardeşe düşüren, hısımları hasım haline getiren davranıştır. Fitnenin tesiri altında kalmış bulunan kimseler kendi taraftarlarından kötü bir şahsı, başka gruptaki iyi insana tercih eder. Hak ve hakkaniyet ölçüsü terk edilerek nefsaniyet ve tarafgirlik esas olarak alınır.

Dinimizin yasakladığı fitne ve fesattan korunabilmemiz için bizleri uyaran Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor:



ألفتنة نآئمة لعن الله من أيقظها.



“Fitne uyumaktadır. Allah onu uyandırana lanet etsin.”

Fitne ve fesattan kurtulabilmenin yolunu Peygamberimiz (SAV) şöyle açıklıyor:



ستكون فتن ألقاعدفيهاخيرمن القآءم فيهاخيرمن الماشى والماشىفيهاخيرمن الساعىومن يشرف لها تستشرفه ومن وجدملجأأومعاذفاليعذبه.



“Yakın bir gelecekte bir takım fitneler olacaktır. O sırada oturan ayakta durandan, dikilen yürüyenden, yürümekte olan koşandan hayırlı olacaktır. Kim de fitnelere yönelirse fitne onu kendine çekecektir. Kim bir barınak veya sığınacak yer bulursa oraya sığınsın da fitneye karışmasın.”

Allah kullarına bir takım mükellefiyetler yüklediği gibi toplumsal görevler de yüklemiş bulunmaktadır. Toplumun yararına olacak işleri yapmaya çalışacak ve halkın zararına sebep olacak davranışlardan kendimizi ve insanları sakındırmaya çalışacağız. Bu cümleden olmak üzere fitne yangınını söndürmek de vazifelerimiz arasındadır. Buna gücümüz yetmediği takdirde yangına benzin döken konumda olmamalıyız. Bu konuda Peygamberimiz (SAV) bu konudaki tavsiyesi şudur:



سلامة الرجل فىالفتنة أن يلزم بيته.



“Fitne vaktinde kişinin selameti evinde oturmaya bağlıdır.”

Peygamberimiz (SAV)’in bu konudaki diğer bir ikazı da şöyledir:



ستكون فتن صمآءبكمآءعميآءمن أشرف لهاإستشرفت له وإشراف اللسان فيهاكوقوع السيف.



“Yakın bir gelecekte kişiyi sağırlaştıran, dilsiz gibi bir hale sokan, köre benzeten fitneler olacaktır. Kim ona yaklaşırsa fitne onu kendine çeker. Ona dil uzatmak, kılıçla içine düşmek gibidir.”

Fitne ve fesadın değişik sebepleri vardır. Bu farklılıkları fitneden korunmada dikkate alma zarureti vardır. Peygamberimiz (SAV), meydana gelecek fitnelerin vahametini ve sebep olacağı fitneleri şöyle anlatıyor:



بادروابالأعمال فتناكقطع الليل المظلم يصبح الرجل مؤمناويمسىكافراأويمسىمؤمناويصبح كافرايبيع دينه بعرض من الدنيا.



“Karanlık gece kıtaları gibi fitneler gelip çatmadan önce hayırlı işlere acele ediniz. Zira o sırada kişi mümin olarak sabaha erdiği halde kâfir olarak akşama girecek veya mümin olarak geceye girdiği halde kâfir olarak sabaha ulaşacak. Dünya metaından küçük bir şey karşılığında dinini satacak.”

Salih ameller, yıldırıma karşı korunmak için tesis edilmiş paratoner gibidir. İyi işler fitneyi etkisiz hale getirir. İmanımız sağlam, işlerimiz iyi olursa fitneden korunmuş oluruz. Zira fitneyi tamamen ortadan kaldırmak mümkün değildir. Böyle olunca kendimizi korumamız için tedbirli olmamız lazımdır. Bu hükmü açıklayan ve bizleri uyaran Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor:



مامن عام إلاينقص الخير فيه ويزيد الشر.



“Hiçbir yıl yoktur ki onda hayır azalmış, şer artmış olmasın.”

Fitne ve fesat alevlenecek ve halk bölük bölük ayrılacak olursa aralarında başlayacak mücadele şiddetlenir ve savaşa dönüşür, vaziyetin vahameti bu derece ilerlerse, hadiselerin önü alınamaz hale gelir. Geçmiş zamanda Müslümanlar arasında cereyan eden savaşların ve fitnelerin sonu kesilmemiştir. Fitne ve kargaşa bazen halkın birbiriyle cedelleşmesinden doğar ve alevlenir. Bazen de iş başındaki idarecilerin kötülüğe meyli ve kötü kimselere taraf olmasından kaynaklanır.

Peygamberimiz (SAV) bir hadisinde şöyle buyuruyor:



سيكون بعدىسلاطين:ألفتنة علىأبوابهم كمبارك الإبل لايعطون أحداشيأإللآأخذوامن دينه مثله.



“Benden sonra bir takım hükümdarlar gelmiş olacaktır. Fitne onların kapıları üzerine develerin çöktüğü gibi çullanacak. Onlar bir ferde bir şey vermeye dursunlar ille onun bir mislini dininden tutup alacaklardır.”

Fitne nereden kaynaklanırsa kaynaklansın ve kimin başı altından çıkarsa çıksın, iman-ı kâmil ve akl-ı selim sahibi bir mümin, bozgunculuğa sebep olacak hareketlerden sakınmalıdır. Peygamberimiz (SAV) bizleri şöyle uyarıyor:

إن السعيدلمن جنب الفتن إن السعيد لمن جنب الفتن إن السعيد لمن جنب الفتن ولمن أبتلي فصبر فواها.

“Said, fitnelerden uzaklaştırılandır. Saadeti bulan fitnelerden uzak tutulandır. Said olan fitnelerden uzak kılınan ve bir belaya uğratılıp ta hayıflanmasına sabredendir.”

Aklını nefsinin emrine teslim eden daima zarar görür. İslami ilimlerle mücehhez olan bir mümin daima kötülüğü emreden nefsine uşak olmaktan fitne ve fesada bulaşmaktan kendini korumuş olur. Allah Kur’an’da bizleri şöyle uyarıyor:

وَاتَّقُواْ فِتْنَةً لاَّ تُصِيبَنَّ الَّذِينَ ظَلَمُواْمِنكُمْ خَآصَّةً:

“Bir de öyle bir fitneden sakının ki o içinizden yalnız zulmedenlere çatmaz.” (ENFAL SURESİ – 25. AYET)

Müslümanlar arasında fesat alevlenir ve kıyasıya mücadele başlarsa ihtiyat yolu tutulmalı ve fitneye karışmamalıdır. Ahir zamanda zuhur edecek olaylara işaret eden ve bizi tedirgin eden hadiseler karşısında hislerimize mağlup olmamayı tavsiye eden Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor:



ستكون أثرة وأمورتنكرونهاقالوايارسول الله فماتامرونا.قال:تؤدون الحق الذىعليكم وتسءلون الله الذىلكم.



“Yakın bir gelecekte haksız yere tercih yapma ve hoşlanmayacağınız işler olacaktır.” Ashab-ı Kiram: “Ey Allah’ın Rasülü, o sırada bize ne şekilde hareket etmemizi emredersiniz?” dediler. Peygamberimiz (SAV): “Üzerinizdeki hakları verir, sizin için olan hakları Allah’tan istersiniz.”

Diğer bir hadis-i şerif te şöyledir:

عن أسامة (رض)قال أشرف النبي (صعلم)فقال:هل ترون مآأرىإنىأرىالفتن تقع خلال بيوتكم مواقع القطر.

“Üsame (RA) şöyle rivayet ediyor: Peygamberimiz (SAV) Medine kalelerinden biri üzerine çıkıp oradan bakmış ve şöyle buyurmuştu: Benim görmekte olduğumu siz de görüyor musunuz? Ben evlerinizin arasına yağmur düşen mevkilere fitnenin düştüğünü görüyorum.”

Fitnelerin hepsi bir takım tahribatlara sebep olmuştur. Sonuncusu kâinatın tarumar olmasına sebep olacaktır. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyuruyor: “Şu ümmet içinde dört büyük fitne olacaktır. Âlemin yok olup gitmesi sonuncusudur.”

Hadiste bahsi geçen dört fitnenin ve sonuncusunun ne olduğunu İmran b.Hüseyin’in rivayet ettiği hadisten anlıyoruz. İlk defa kan dökmenin helal kabul edileceği, bunu takiben başkasın ait malın helalmiş gibi hareket edileceği, ondan sonra zinanın yaygınlaşacağı, sonuncusunun da Deccal’ın çıkıp âlemi fesada vereceği açıklanmaktadır. Zira Deccal âdemoğlunu sapkınlaştırıp âlemin nizamını sarsacaktır.

504-) TİMURTAŞ HOCA İSLAM VE MUHARREM AYI



504-) TİMURTAŞ HOCA İSLAM VE MUHARREM AYI
MUHARREM AYI VE AŞURE GÜNÜ

Haram Aylar


إِنَّ عِدَّةَ الشُّهُورِ عِنْدَ اللَّهِ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا فِي كِتَابِ اللَّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلَا تَظْلِمُوا فِيهِنَّ أَنْفُسَكُمْ


“Şüphesiz, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin.”[1]

“Haram aylar” Cahiliye devri uygulamasına göre, hürmet edilmesi gereken, savaş yapılması ve kan dökülmesi yasak olan Kameri aylar demektir. “Haram aylar” nitelemesinin, bu aylarda yapılacak ibadetlere daha çok sevap, günahlara ise daha çok ceza verilecek olmasına dayandığı da ifade edilmiştir.


Bu aylardan Muharrem birinci, Recep yedinci, Zilkade on birinci ve Zilhicce de on ikinci aydır.

Hz. Peygamber Veda Haccı sırasında Mina’da irad ettiği hutbede şöyle buyurmuştur:


إِنَّ الزَّمَانَ قَدِ اسْتَدَارَ كَهَيْئَتِهِ يَوْمَ خَلَقَ اللَّهُ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ السَّنَةُ اثْنَا عَشَرَ شَهْرًا مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ثَلَاثٌ مُتَوَالِيَاتٌ ذُوالْقَعْدَةِ وَذُو الْحِجَّةِ وَالْمُحَرَّمُ وَرَجَبُ مُضَرَ الَّذِي بَيْنَ جُمَادَى وَشَعْبَانَ


“İşte zaman, hakikaten Allah teala’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü durumu gibi bir devre girdi: Yıl on iki aydır. Bunlardan dördü haramdır ki; üçü birbirinin ardında Zilkade, Zilhicce Muharrem, biri de Cumâdâ ile Şa’ban arasındaki Receb’dir.”[2]

Muharrem Ayının Ayrıcalığı:


“Haram aylar” içinde Muharrem ayının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Bu ayrıcalığı “Muharrem” adından da fark etmek mümkündür. Zira “muharrem” kelimesi, “haram kılınmış”, “hürmete layık” anlamlarına gelmektedir.


Bu aya verilen önem İslam kültür ve tarihi sürecinde de devam ede gelmiştir. Zira İslam Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği Hanif dini esaslarının devamı niteliğinde olması sebebi ile o geleneğin değerlerinin de sahibidir, dolayısı ile bu ayı değerli kılan tarihi olayları önemser.


Diğer yandan, İslam’ın zuhurundan sonra da Muharrem ayı, dini, sosyal ve tarihi önemi haiz olaylara sahne olmuştur. Bu durum Muharrem ayını, İslam kültürü açısından daha da ön plana çıkarmaktadır.


Muharrem Ayını önemli kılan özellikleri kısaca şöyle sıralamak mümkündür:


Hicri Yılbaşı:


Muharrem ayı, 12 ay ve 355 gün olan kameri yılın ilk ayıdır. Adından da anlaşılacağı üzere, kameri yılda -güneşin değil- ayın hareketleri esas alınmaktadır. Hicrî tarih, Hz. Muhammed’in Mekke'den Medine'ye göç edişi ile başlar. Hicretin takvim başlangıcı olarak kabul edilmesi Hz. Ömer devrinde olmuştur. Onun devrine gelinceye kadar, Araplar, düzenli bir tarih belirleme sistemine sahip değillerdi. Fil vakası gibi önemli olayları kıstas olarak benimsemişlerdi. Hz. Ömer devrinde, Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yıl (Miladi 622) İslami takvimin başlangıç yılı olarak, Muharrem ayı da bu takvimin ilk ayı olarak kabul edildi.

2. Aşûre Günü (On Muharrem):


Bilindiği üzere Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde orada yaşayan ve Hz. Musa ile İsrailoğullarının, Firavunun zulmünden Aşûre günü kurtulduğunu söyleyen Yahudileri Hz. Peygamber yalanlamamış ve hatta bu yönde olumlu bir tavır sergilemiştir. Bunun yanı sıra tüm Samî dinlerde özel bir yere sahip görünen aşûre günü, Cahiliye Araplarınca da önemli kabul edilmiştir. Hatta Rasulullah’ın da peygamberlik öncesi ve sonrası dönemde bir süre bu günde oruç tuttuğuna dair rivayetlere de rastlanır. Medine döneminde bu orucu Müslümanlara tavsiye ettiği bilinen bir husustur.

Muharrem Ayının Fazileti:


Rasulullah buyurdu ki:


أَفْضَلُ الصِّيَامِ، بَعْدَ رَمَضَانَ، شَهْرُ اللهِ الْمُحَرَّمُ، وَأَفْضَلُ الصَّلَاةِ، بَعْدَ الْفَرِيضَةِ، صَلَاةُ اللَّيْلِ


“Ramazan ayından sonra tutulan oruçların en hayırlısı, Allah’a izafetle (Allah’ın ayı denilerek) şereflendirilen Muharrem ayında tutulan oruçtur. Farz namazlardan sonra en faziletli namaz ise geceleyin kılınan namazdır.”[3]





Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin "On geceye yemin olsun" mealindeki ikinci âyetinin tefsirinden öğrenmekteyiz.


Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in ilk on gecesi olduğu beyan edilmektedir.

Aşure Günü Orucu:


İbnu Abbâs anlatıyor: "Rasulullah Medine'ye gelince, Yahudileri Aşûre günü oruç tutar gördü. Onlara:


"Bu da ne (niçin oruç tutuyorsunuz)?" diye sordu. Yahudiler şöyle dedi:


يَوْمٌ صَالِحٌ نَجَّى اللَّهُ تَعَالَى فِيهِ بَنِى إِسْرَائِيلَ مِنْ عَدُوِّهِمْ فَصَامَهُ مُوسَى


"Bu, hayırlı bir gündür. Allah, o günde İsrâiloğullarını düşmanlarından kurtardı. (Şükür olarak) Hz. Musa o gün oruç tuttu" dediler.


Rasulullah şöyle buyurdu:


أَنَا أَحَقُّ بِمُوسَى مِنْكُمْ فَصَامَهُ وَأَمَرَ بِصِيَامِهِ


"Ben Musa'ya sizden daha layığım" buyurup o gün oruç tuttu ve Müslümanlara da tutmalarını emretti."[4]


Rasulullah’ın eşlerinden Hafsa anlatıyor:


اَرْبَعٌ لَمْ يَكُنْ يَدَعُهُنَّ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ:صِيَامُ عَاشُورَاءَ وَالْعَشْرُ ثَلَاثَةُ اَيَّامٍ مِنْ كُلِّ شَهْرٍ وَالرَّكْعَتَيْنِ


"Dört şey var ki, Rasulullah (yaşadığı müddetçe) hiç bırakmadı: 1- Aşûre orucu, 2- (Zilhicce'den) on gün oruç, 3- Her aydan üç gün oruç, 4- Sabah namazından önce iki rek'at namaz."





Hz. Ali anlatıyor: Bir adam Rasulullah’a gelerek şöyle dedi:


Ya Rasulallah! Ramazan ayından sonra hangi ayda oruç tutmamı emredersiniz? diye sorduğunu işittim.


Hz. Peygamber şöyle buyurdu:


إِنْ كُنْتَ صَائِمًا بَعْدَ شَهْرِ رَمَضَانَ فَصُمُ الْمُحَرَّمَ، فَإِنَّهُ شَهْرُ اللَّهِ، فِيهِ يَوْمٌ تَابَ فِيهِ عَلَى قَوْمٍ، وَيَتُوبُ فِيهِ عَلَى قَوْمٍ آخَرِينَ


"Eğer Ramazan ayından sonra oruç tutacaksan, Muharremi tut. Çünkü o, ALLAH Teâlâ'nın ayıdır. O ayda bir gün var ki, ALLAH Teâlâ o günde bir kavmin (İsrailoğullarının) tevbesini kabul etmiştir, diğer bir kavmin de tevbesini kabul eder."[5]


أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ سُئِلَ عَنْ صِيَامِ يَوْمِ عَاشُورَاءَ؟ فَقَالَ:


Resûlullah’a aşûre günü tutulan oruç soruldu;


Hz. Peygamber de şu cevabı verdi:


يُكَفِّرُ السَّنَةَ الْمَاضِيَةَ


"Geçmiş bir senenin günahlarına kefâret olur"[6]


******


Resûlullah (s.a.v) buyurdular ki:


صِيَامُ عَاشُورَاءَ إِنِّى أَحْتَسِبُ عَلَى اللَّهِ أَنْ يُكَفِّرَ السَّنَةَ الَّتِى قَبْلَهُ


Aşûre orucunun önceki yılın günahlarına kefaret olacağını Allah(ın rahmetin)dan umarım.[7]


Aşure Orucunun Fazileti hakkında İmam Gazzali şöyle demektedir: "Muharrem ayı Hicrî senenin başlangıcıdır. Böyle bir yılı oruç gibi hayırlı bir temele dayamak daha güzel olur. Bereketinin devamı da daha fazla ümit edilir"


Aşûre günü oruç tutulması uygulaması, Ramazan orucunun farz kılınmasına kadar devam etti. Bakara, 183 âyeti inince Aşûre orucu isteğe bağlı hale geldi. Hz. Aişe bunu şöyle anlatıyor:


كَانَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَمَرَ بِصِيَامِ يَوْمِ عَاشُورَاءَ فَلَمَّا فُرِضَ رَمَضَانُ كَانَ مَنْ شَاءَ صَامَ وَمَنْ شَاءَ أَفْطَرَ


“Resülullah (s.a.v.) Aşûre günü oruç tutulmasını emretti. Ramazan orucu farz kılınınca, dileyen Aşûre günü oruç tuttu, dileyen tutmadı.”[8]


Aynı konuda yine Hz. Aişe’den gelen diğer rivayet de şöyledir:


كَانُوا يَصُومُونَ يَوْمَ عَاشُورَاءَ قَبْلَ أَنْ يُفْرَضَ رَمَضَانُ وَكَانَ يَوْمٌ فِيهِ تُسْتَرُ الْكَعْبَةُ فَلَمَّا فَرَضَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ رَمَضَانَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَنْ شَاءَ أَنْ يَصُومَهُ فَلْيَصُمْهُ وَمَنْ شَاءَ أَنْ يَتْرُكَهُ فَلْيَتْرُكْهُ


Ramazan orucu farz kılınmadan önce (Kureyşliler) Aşûre günü oruç tutarlardı. Aşûre günü, Kabe’nin örtüsünün değiştirildiği gündü. Allah Teâla Ramazan orucunu farz kılınca Resülullah (s.a.v.) ‘Dileyen Aşûre günü oruç tutsun, tutmak istemeyen de tutmasın’ dedi.”[9]


Aşure Orucunda Yahudilere Muhalefet:

Hz. Peygamber (s.a.v.) Muharrem ayının 9,10 ve 11. günlerinde oruç tutmayı ashabına tavsiye etmiştir. Bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:


صُومُوا يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَخَالِفُوا فِيهِ الْيَهُودَ صُومُوا قَبْلَهُ يَوْمًا أَوْ بَعْدَهُ يَوْمًا


Aşure günü oruç tutunuz. Ancak yahudilere muhalefet edin. Onun için ya bir gün öncesi veya bir gün sonrası da oruç tutun.[10]

Aşure Günü İkramda Bulunmak:

Rasulullah buyurdu ki:


مَنْ وَسَّعَ عَلَى أَهْلِهِ يَوْمَ عَاشُورَاءَ وَسَّعَ اللهُ عَلَى أَهْلِهِ طُولَ سَنَتِهِ


Kim aşure günü ailesine cömert davranırsa, Allah da onun ailesine yıl boyunca cömert davranır.[11]

Aşure Günü Meydana Gelen Diğer Önemli Olaylar:


1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.


2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir.


3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.


4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.


5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.


6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve o gün semâya yükseltilmiştir.


7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.


8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.


9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.


10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.

Aşure Günü Yapılan İşler:


Aşûre günü oruç tutmanın faziletine ilişkin sahih hadisler bulunmasına karşılık, o günde hububat karşımı aş (aşûre) pişirmek, sadaka vermek, mescitleri ziyaret etmek ve kurban kesmek gibi fiiller hakkında sahih habere rastlanmamaktadır.


Bununla birlikte, Müslüman Türklerin dînî halk geleneğinde önemli bir yer tutan aşûre, aynı zamanda Muharremin onuncu günü başlamak üzere, daha sonraki günlerde de özel merasimle pişirilip dağıtılan tatlıya isim olmuş ve sosyal dayanışmaya önemli katkılarda bulunmuştur.


Çok eskiden beri devam eden aşûre aşı, Osmanlılar döneminde sarayda da pişirilmiş, “aşûre testisi” adı verilen özel kaplarla da saray dairelerine ve halka birkaç gün süreyle dağıtılmıştır.


Osmanlılar döneminde yeni yılın başlangıcı olması sebebiyle, bu ayda devlet erkanı, padişahın huzuruna çıkarak yeni yılı tebrik ettiği ve padişahın "Muharremiye" denilen hediyeler dağıttığı nakledilmektedir.
Aşure Tatlısı

Rivayete göre iman edenler sel felaketinden, tufandan kurtulduklarında azıklarını açtılar; buğday, nohut, fasulye vs. yiyecek maddelerinden karıştırarak pişirdiler... Pişirilen aş öyle bereketlenmişti ki, herkes doymuştu. Aradan nice bin yıllar geçmesine rağmen iman edenlerin kurtuluş günü, zaman içinde aşure denilen bir tatlı yaparak anılır ve yaşatılır oldu. Özellikle Müslüman milletimizin örf ve âdetleri arasında aşure tatlısı yaparak eşe dosta, konu komşuya ikram etme hususu vazgeçilmeyecek ölçüde yerleşmiştir. Her yıl 10 Muharrem'den başlayarak bir ay süre içinde köylüsü ile, kentlisi ile Müslüman aileler aşure sofralarında bir ara­ya gelerek Hz. Nuh'a inananların kurtuluşunu ve sapıkların acıklı akıbetini hatırlatırlar; bundan, kendilerine ders ve ibret çıkarırlar.

Hicri Takvim Uygulamasının Başlaması:

Hicretten on altı yıl sonra (638), dönemin halifesi Hz. Ömer'in emriyle Medine'de bir meclis toplanarak, tarih meselesine bir çözüm bulunması istendi. Hz. Ali'nin teklifi ve mecliste bulunanların kabulü ile Hz. Muhammed (a.s)'in hicreti, İslâm tarihine başlangıcı ve Muharremin de bu yılın ilk ayı olması kararlaştırıldı. Böyle bir uygulamanın konulmasına sebep olarak şu iki husus gösterilmektedir. Hz. Ömer devrinde ibraz edilen bir borç senedinde ödeme için vâde tarihi olarak gösterilen Şaban ayının, geçen yılın mı yoksa gelecek yılın mı olduğu kestirilememişti. Ayrıca aynı dönemde Basra valisi olan Ebu Musa el-Eş'arî'den gelen bir yazıda; Hilâfet makamından gönderilen kâğıtların hangisi önce hangisi sonra olduğu ve hangisinin hükmüyle hareket edilmesi gerektiğinin bilinmediği cihetle, bu sorunun acilen halledilmesi isteniyordu. Bu nedenlerle Hicret İslam tarihine başlangıç teşkil etmişti.



21 Mart 2021 Pazar

498-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KADIN VE ERKEK



498-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KADIN VE ERKEK

Kadına yapılan ve hala yapılmaya devam eden birçok haksızlığın olduğunu inkâr etmemiz ya da görmemezlikten gelmemiz mümkün değildir. Ancak bu sorunları belirli kalıplarda irdelemek, meselenin sosyal boyutunu ve her iki tarafında(kadın-erkek) yaratılış özelliklerini ele almadan çözüm aramak doğru değil. Yanlışlık başka bir yanlışlıkla çözülmez. Haksızlığa uğrayan, yıllarca, ezilen itilen kakılan kadınlara yardımcı olayım, haklarını koruyayım, özgürleştireyim derken farkında olmadan haksızlık etmiş ve onları köleleştirmiş oluyoruz. Bazı kanunlarla, pozitif ayrımcılık adı altında ailenin başka bir dengesini bozmuş, erkeklerin ve çocukların mağduriyetlerine de sebep olmuş oluyoruz.

Hele-hele erkek olsun kadın olsun yapılan yanlışlıkların faturasını İslam’a çıkarmaktan daha cahilce bir tutum olamaz. İlle de bir günah keçisi bulmak gerekiyorsa bunu beşeri sistemlerde aramalı. Yoksa Allah, yarattığı insanı en iyi bildiğinden, fıtratlarına ve yaratılışlarına en uygun ve en mükemmel din olan İslam’ı göndermiştir. Kadın ve erkeği yaratıp eşler olarak var etmesi huzurlu olmanın bir vesilesi olarak saymıştır. Huzur ise herkesi aynı yarışta koşturmakla sağlanamaz. Bir ayetinde şöyle buyuruyor Yüce Allah:

“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun( varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır”(Rum,21)

Eşitlik sözünün cazibesinden midir nedir her zaman insanın kulağına hoş gelir. Lakin kulağa hoş gelen her şey hoş olmaya bilir. Her eşitlikte adil olmayabilir. Adaletin olmadığı yerde de zulüm vardır. Bu nedenle eşitlik kavramından ziyade “Adalet” kavramını kullanmamız gerekir. Mesela Allah, gücü yetmeyen birisine zekât vermeyi, kurban kesmeyi emretmemiştir, aklı olmayanı emirlerinden sorumlu tutmamıştır. Şimdi bunlar bazı emirlerden muaf diye kendilerine-hâşâ- haksızlık mı edilmiş olunuyor. Hâlbuki merhametin ve adaletin gereği budur.

Kadın ve erkeğin eşitliğini ateşli bir şekilde savunanlara soruyorum! Acaba eşitlik, kadının her işte çalışması mı demektir. Mesela kadını inşaat işinde çalıştırmaya, eşitlik anlayışıyla eşi zorlasa kadına iyilik mi edilmiş olunur. Erkek evinin geçiminden birinci derecede sorumlu olduğundan erkeğe haksızlık mı söz konusudur. Ya da bir an roller değişse erkek çocuklara baksa, evin işleriyle ilgilense, kadında evin geçimiyle uğraşsa erkeğe mi, yoksa kadına mı haksızlık söz konusudur. Bütün bunları iyice düşünmek gerek. Beylik cümlelerle, emri vakilere bu işler olmaz. Eğer kadınlara iyilik etmek istiyorsanız onların istidadı ve kabiliyetine yani yaratılış hamuruna bakmanız gerekir. Görevler ve sorumluluklar belli olduktan İslam’a uygun olmak şartıyla, kadının evine katkıda bulunmak için çalışması ilim tahsilini yapması birçok önemli görevlerde yer alması; erkeğinde asli görevlerinin yanında ev işlerinde eşine yardımcı olmasının hiçbir mahsuru yoktur. Her konuda olduğu gibi hususta da Peygamberimiz en

güzel örnektir. Onun dönemine baktığımız zaman kadın bizzat sosyal hayatın içindeydi. Lakin biz vur derken öldürüyoruz, yapalım derken yıkıyoruz. Bugün en önemli problemlerin başında ifrat ve tefrit hususunda dizginleyemediğimiz bir eşitlik ve özgürlük anlayışının hâkim olmasıdır. Bu anlayış nedeniyle bugün roller karışmış, fıtrata müdahale söz konusu olduğundan huzur kalmamış ailelerde. Evlenmek için sıraya girenler birkaç ay sonra boşanmak için adliyenin kapısını aşındırıyorlar. Kadın “ben özgürüm” diyor her şeyi meşru sayıyor. Erkek “güç bende, o zaman ben haklıyım” deyip zulmediyor kadına. Kadını korumak adına onun beyanını esas alan mahkeme erkeği apar topar evinden kovuyor. Yıllarca verilen nafaka mağduru erkekler bunalıma giriyor. Cinnet geçiren, hanımını sokak ortasında katleden erkeklerin haberini duyuyoruz? Eşinden ayrılan erkekler ve kadınlar ancak icra yoluyla çocuklarını görebiliyorlar.

Evet, batılı altın tepside bize medeniyet denilen illeti, özgürlük adı altında zilleti enjekte etti. Kadını daha da köleleştirdi. Erkeği mağdur ve mazlum durumuna düşürdü. Adeta cahiliye döneminin medeniyet adı altında son versiyonunu yaşıyoruz. Cahiliye toplumunda kadın insan yerine konmaz, mal gibi alınır satılır, köle gibi çalıştırılır, Kullanılır bir paçavra gibi bir köşeye atılırdı. Bugün eşitlik adı altında kadını bir vitrin malzemesi olarak kullanan medeniyetin müntesipleri şimdi size soruyorum: Kadını bu şekilde mi özgürleştirmiş oluyorsunuz. Sonuna kadar soyundurarak onu daha eşit bir hale mi sokmuş sayıyorsunuz. Kadının cazibesini reklamın vazgeçilmez malzemesi olarak kullananlar ondan nemalanmaya çalışırken nasıl olurda kadın haklarından dem vurabilirler.

Kadını korumak onun değerlerini muhafaza etmekle olur. Onu sözde değil, özde baş tacı etmekle olur. İslam dini kadına ana gibi en yüksek mertebeyi vermiştir. "cennet anaların ayakları altındadır" sözü peygamberimizin değil de batılı bir bilim adamının ağzından çıkmış olsaydı o sözün kitabını basar okullarda kutulardı herhalde "sizin en hayırlınız hanımlarına karşı iyi davrananızdır hadis-i şerifi feminist geçinenlere ne ifade ediyor. Hanımları hususunda Allahtan korkun, onlar hassastır, hemen kırılabilir; kırmayın dikkat edin. Onların iyi taraflarını görün. Onlara fırsat verin, Onlar emanettir, gibi birçok tembihlerle erkekleri uyaran İslam kadar kadını koruyan hiç bir beşeri sistem yoktur. Erkek çoğu şeyden sorumlu olduğuna göre yetkili olması, kendisine meşru hususlarda itaat edilmesi kadar doğal bir şey olamaz. İslam’da Allah’a ibadet ve itaat etmede, kulluk görevlerini yerine getirmede kadın erkek eşittir. Her ikisi de dünyayı imar ve ıslah etmek için gönderilmiştir. Dünyayı huzur ve saadet yurdu haline getirmek için kadın ve erkeği birbirinden farklı ve üstün görmek yerine biri birini tamamlayan bir bütün olarak algılamalı en üstün olmayı Allah’tan en fazla korkmakla mümkün olacağını bilmeliyiz. Allah korkusu insanın kalbinde olursa o insan hiç kimseye zulmetmez. Herkese hakkını verir. Görev ve sorumluluğunu bilir. Kimseyi ezmez, kimseyi üzmez. Kimseden kendini üstün görmez, görev ve yetkisini iyice, adaletle yerine getirir. Kadınların ve çocukların kendisine emanet olduğu bilinciyle hareket eder. Harama göz dikmez, helalini memnun etmenin telaşını yaşar. İsraf etmez, kem gözlere zemin hazırlamaz.



18 Mart 2021 Perşembe

476-) TİMURTAŞ HOCA ŞERİAT VE İSLAM



476-) TİMURTAŞ HOCA ŞERİAT VE İSLAM
İslam dini, diğer konularda olduğu gibi idari mekanizma hususunda da görüş belirtmiştir. Devlet yönetimi ile ilgili belli ilkeler koymuştur. Ayrıntı kısımlarda bu ilkelere bina edilerek uygulanır. Adalet, hukuk, insanların haklarını ihlal etmemek, devlet yönetimini kötüye kullanmamak vs. gibi ilkere sadık kalınmak suretiyle devlet yönetilmelidir.
Şeriat, İslam'ın getirdiği hükümlerin genel adıdır. Devlet yönetimi de bunun içine girmektedir.
Doğru İslamiyeti ve İslama uygun doğruluğu anlatmak ve yaşamak zorundayız. Bu nedenle İslam adına yapılan, ama İslama uymayan bazı uygulamalar İslamiyete ve Müslümanlara zarar vermektedir.
Birisiyle karşılaşıyorsunuz. Namaz kıldığından, oruç tuttuğundan söz ediyor. Sohbetiniz sürüyor ve sonunda, şeriatın en önemli iki emrini yerine getiren bu adamın, şeriata karşı olduğunu görüyor ve hayret ediyorsunuz.
Bir başkasıyla görüşüyorsunuz. Şeriatı hararetle savunuyor. İç âlemine, ibadet dünyasına iniyorsunuz, İslâm’ın ceza hükümlerinin tatbiki için gösterdiği heyecanın yüzde birini, ibadet hayatında göstermediğine şahit oluyorsunuz. Yine hayrete düşüyorsunuz.
Bu iki farklı adam hakkındaki kanaatiniz aynı oluyor: Bunlar şeriatı bilmiyorlar!..
- Şeriat nedir, ne değildir?
Şeriat: “Din”, “Allah’ın emri”, “İlâhî emir ve yasaklar” gibi manalara geliyor.
İnsan, bir kavramı reddederken de kabul ederken de anlamını bilmeli, diye düşünüyoruz. Taraftar olmak veya olmamak ayrı mesele.
En çok tartışılan kavramlardan biri de “şeriat.” Bu konuda bir çok kişinin kafası bir hayli karışık. Anlamını bilen de konuşuyor, bilmeyen de.
Önce, Şemseddin Sami Efendinin, dilimizin en esaslı lugati olarak bilinen “Kamus”una bakalım:
Şeriat, “evamir ve nevahi-yi İlahiyye ve âyet ve hadis ve icma-ı ümmet esasları üzerine müesses kanun-u İlahi” diye tarif ediliyor.
Tarifte iki unsur dikkat çekiyor. Biri, şeriatın “İlahi emirler ve yasaklar” oluşu. Diğeri, bu İlahi kanunların “âyet, hadis ve icma” denilen temeller üzerine kurulu bulunduğu.
Ömer Nasuhi Bilmen ise, “Hukuk-u İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu” adlı mükemmel eserinde bu ıstılahı ayrıntılı biçimde şöyle açıklıyor:
“Şeriat, din lisanında, Cenab-ı Hakk'ın, kulları için vazetmiş olduğu dini, dünyevi ahkamının heyet-i mecmuasıdır. Bu itibarla şeriat, din ile müradif olup, hem ahkam-ı asliye denilen itikadiyatı, hem ahkam-ı fer'iye-i ameliye denilen ibadet, ahlak ve muamelatı ihtiva eder.”
“Şeriat, umumi manasına nazaran bir peygamber-i zişan tarafından tebliğ edilmiş kanun-u İlahi demektir. Ahkam-ı şer'iye denilince, bundan kanun-u İlahi hükümleri manasını anlamak lazımdır. Ve bununla asıl Kur'an'a, Hadise, İcmaa sarahaten müstenid olan hükümler kastedilmiş olur.”
Bu ayrıntılı tarifte şu temel noktalar ustalıkla sıralanmış:
1. Şeriatı, kulları için Allah koymuştur.
2. Şeriat, dini ve dünyevi hükümlerin tamamıdır.
3. Şeriat, “din” kelimesiyle eşanlamlıdır.
4. Şeriat kavramının içinde, imani hükümlerin yanında ahlaka, ibadete ve günlük hayattaki işlere dair hükümlerin hepsi vardır.
5. Genel anlamda, her peygamberin getirdiği İlahi kanunlara da şeriat denilir.
6. Şeriat kelimesiyle, açıkça Kur'an'a, Hadise ve İcmaa dayanan hükümler kastedilmiş olur.
Asrımızın en büyük müfessirlerinden olan Elmalılı Hamdi Efendinin, “Hak Dini Kur'an Dili” isimli pek kıymetli tefsirindeki şeriat tarifi de şöyledir:
“Lugatte bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir. Bunda, insanların hayat-ı ebediyeye ve saadet-i hakikiyeye ulaşması için, Allah Teala'nın vaz u teklif ettiği ahkam-ı mahsusaya ve mezheb-i müstakime bilistiare ıtlak edilmiştir ki, din demektir.”
Bu tarifte de bazı önemli noktalar dikkati çekiyor:
1. Şeriatı Allah koymuş ve kullarını sorumlu tutmuştur.
2. Allah, şeriatı kullarının ebedi hayata ve hakiki saadete ulaşması için göndermiştir.
3. Şeriat, müstakim, yani doğru yolun adı olup, hususi hükümlerden ibarettir.
4. Şeriat, din demektir.
Asrımızın büyük âlim ve mütefekkiri Bediüzzaman ise, şeriatı tarif ederken şunları söylüyor:
“Şeriat ikidir. Birincisi, alem-i asgar olan insanın ef'al ve ahvalini tanzim eden ve sıfat-ı kelamdan gelen bildiğimiz şeriattır. İkincisi, insan-ı ekber olan alemin harekat ve sekenatını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübra-yı fıtriyedir ki, bazan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir.”
Bu tanımda da önemli noktalar vardı. Şeriatı ikiye ayırarak tarif ediyor, tabiat mefhumuna da açıklık getiriyordu Bediüzzaman.
1. “Küçük âlem” olan insanın fiillerini ve işlerini düzenleyen ve Allah'ın “kelam” sıfatından gelen bildiğimiz şeriat.
2. “Büyük insan” olan âemin hareketlerini ve durumlarını düzenleyen şeriat.
3. Maddi âlemdeki kanunlara “tabiat” demek yanlış. Çünkü, bu kavram Allah'ı hatıra getirmiyor. Oysa, bu “fıtri” kanunları koyan ve tatbik eden O'dur.
Bu izah, başka bir manayı da hatırlatıyor: Kainattaki varlıklar, Allah'ın “fıtri” kanunlarına isyansız itaat ettikleri için, bu alem muntazam ve mükemmel. Hiçbir yerde en küçük bir karışıklık yok. Demek insanlar da yaşayışlarında İlahi kanunlara isyansız itaat etseler, özlenen ahenge kavuşacak ve aradıkları saadete erecekler. Uyumsuzluğun ve huzursuzluğun sebebi, isyan ve tuğyanlarıdır. Ahiret saadeti gibi, dünyevi huzurun da çaresi İslam'dadır.
Bütün bu tanımlara göre, “şeriat” diyen birisi, “din kuralları” demektedir. İnsan ise, hür bir varlıktır.
Kabul de edebilir, red de... “Dinde zorlama yoktur.”
- Şeriat nasıl yaşanır?
Bir çekirdeğe ağaç olma kâbiliyeti yükleyen, onu meyve verebilecek şekilde programlayan Allah, bu gayenin tahakkukunu birtakım şartlara bağlamış. Bu şartlar manzumesine şeriat-ı fıtriye deniliyor. O çekirdek, toprağını bulacak, suyuna kavuşacak, güneşle sohbet edecektir ki ağaç olabilsin.
İnsanın mahiyeti de o çekirdek gibi. Cennet hayatını netice verebilecek bir çekirdek. İşte şeriat, bu insan mahiyetinin rıza beldesi olan cennete lâyık olabilmesi için uyması gereken kanunlar manzumesi.
Akıl, O’nun koyduğu sınırlar içinde düşündüğü takdirde, mârifetullaha eriyor. Dil, hayır söylediği ölçüde o ebed ülkesinde ulvî sohbetler yapmaya aday oluyor. Beden, Allah için yorulduğu nispette o saadet beldesinin maddî nimetlerinden faydalanmaya hak kazanıyor.
Sevgi, korku, şefkat, merhamet gibi hislerden, göze, kulağa, ele, ayağa kadar her şey ancak Allah’ın emir dairesinde çalışmaları hâlinde terakki ediyor, ulvîleşiyor ve ulvî âlemlere yöneliyorlar. Şeriat, hakikate giden yolun ismi. Lügat manası, “Su membaından su almak için girilen yol.”
Hakk’a ermenin ve hakikati bulmanın yolunu, Yunus’umuz ne güzel özetler:
"Şeriat, tarikat yoldur varana,
Hakikat meyvesi andan içerü."
Yola girmeden, menzile erişilemez. Şeriatsız, hakikate erme iddiaları, sahibini oyalamaktan öte bir işe yaramayan kuruntulardır.
Tarikat, nâfile ibadetlerin simgesi. Şeriat yolunda sağlam yürüyebilmek, nefis ve şeytana karşı daha güçlü olabilmek için konulmuş bir terbiye ameliyesi. Kulu, Rabbine daha fazla yakınlaştırmaya vesile. Nefsini daha tesirli bir şekilde terbiye etmesine yardımcı.
Kısacası, hakikate ulaşmak için öncelikle İlâhî emirlere harfiyen riayet etmek ve bu vadide kalbini daha sağlam, ruhunu daha güçlü kılmak için de nâfile ibadetlere devam etmek gerek. Büyük müceddid İmam-ı Rabbani’yi dinleyelim:
“Dilin yalan söylememesi ve doğru konuşması şeriattır. Kalpten yalan düşüncesini uzaklaştırmak, eğer zorlayarak ve çalışarak olursa tarikat, eğer zorlanmaksızın müyesser olursa hakikattir.”
Büyük İmamın bu güzel misalinden şunu anlamıyor muyuz? Doğru sözlü olmak, Allah’ın razı olduğu güzel bir ahlâk, yâni hakikat. Kul, bu hakikate ermek için, ilk olarak, şeriatın “yalan söylemeyiniz” emrine uyar; dilini bu günahtan uzak tutar. Daha sonra kalbine yalan söyleme arzusu gelmemesi için ruhunu tedavi etmeye başlar. Bu vadide bir gayretin, bir faaliyetin içine girer. Sonunda kalp hiçbir zorlamaya, çalışmaya lüzum kalmaksızın yalan söylemekten nefret eder hâle gelir. Artık o kalbe, yalan yanaşamaz olur. Konuştu mu mutlaka ve büyük bir rahatlıkla doğruyu söyler. İşte bu adam doğru söylemenin hakikatine ermiştir.
Büyük imamın bu ifadelerinden hakikate ermenin, bu mutlu neticeye kavuşmanın tarikatsız da olabileceği anlaşılıyor. İnsan, doğrudan, şeriattan hakikate geçebilir. Ama, bu ermenin, bu varmanın şeriatsız olmayacağı muhakkaktır.
Burada bir tasavvuf tahlili yapmak istemiyorum. Bunları sadece şunun için yazdım. Şeriat denilince, sadece, İslâm’ın ceza hukukuna dair hükümlerini anlamak eksik olur. Yalan söylememek de şeriattır. Yalan söylemeyen, gıybet etmeyen, başkasının malına, canına, ırzına, namusuna kötü nazarla bakmayan, helâl kazanç peşinde olan bir insan da şeriat üzeredir ve hakikat yolundadır. Böyle birinin şeriata karşı çıkması, kendisiyle tenakuza düşmesi demektir.
Dinin temeli, şeriatın esası, insanın yaratılışına dayanır. Karşımızda bir cansızlar âlemi mevcut. Bu âlemde her zerre, her yıldız, hava, toprak, su, ziya her şey Allah’ın küllî iradesine tâbi. O’nun koyduğu İlâhî kanunlara uygun hareket etmede. Ama bu uymada, irade söz konusu değil. Her şey O’nun emrine, yine O’nun iradesiyle boyun eğiyor. Melekler âlemi de bu hakikatin bir başka görüntüsünü sergiliyorlar. İbadet için, tesbih için, hamd için yaratılan bu varlıklarda da insandaki manasıyla bir irade mevcut değil. Onlar, Allah neyi emrederse onu işliyorlar.
İnsana gelince o, hilkat tablosunda apayrı bir manzara sergiler. Her şeyiyle Allah’ı tesbih eden şu kâinatın bu şuurlu meyvesinin de her hücresi, her organı daima tesbihte, daima ibadettedir. Zaten bunların idaresi ona verilmiş değil. Ne ciğerini kendisi çalıştırıyor, ne kanını kendi iradesiyle deveran ettiriyor. İşte, hepsi Allah’a itaat üzere bulunan bu beden ülkesine, bir sultan tayin ediliyor: Ruh. Bu ruha, büyük bir lütuf ve yine büyük bir imtihan olarak irade takılıyor.
İnsan ihtiyar ve irade sahibi bir varlık. Parmağıyla dilediği yöne işaret edebiliyor, yüzünü istediği tarafa dönebiliyor. Kendisindeki bütün duyguları dilediği gibi kullanabiliyor. Nereye isterse oraya gidiyor, neyi arzu ederse onu yiyor, neden hoşlanmazsa ondan kaçıyor.
Bu iradenin önüne teklif çıkarılmış, bu iradenin önüne imtihan çıkarılmış ve netice itibariyle bu iradenin önüne cennet ve cehennem çıkarılmış.
İşte, şeriat insan iradesinin Allah’ın razı olduğu sahalarda dolaşmasını emreden ve O’nun razı olmadığı sahalardan kaçınmasını ikaz eden bir emir ve yasaklar zinciri. Kul bu İlâhî ipe sımsıkı sarılmakla emrolunuyor.
İnsan iradesinin önünde iki ayrı saha var. Biri dünya, diğeri ise âhiret işleri. Ama şu var ki, İslâm’da dünya işlerinin hepsi için de getirilmiş kanunlar, kaideler mevcut. Kul, bunlara uyduğu takdirde hem ibadet etmiş, hem de dünya hayatını daha rahat, daha mesut yaşamış oluyor.
Şeriat üzerinde yapılan münakaşaların daha çok bu ikinci grupta merkezleştiğini görüyoruz. Bu ikinci kısım da ikiye ayrılıyor. Biri muamelât, diğeri ceza. Ve şeriat üzerindeki tartışmaların ağırlık merkezi, bu son kısım. Elbette, ceza hukuku yönünden de İslâm’ın koyduğu birçok hükümler mevcut. Bunlar da şeriat ve bunlara da inanmak farz. Her emir gibi bunlara riayet etmeyen de mesul olmakta. Böyle bir emre uymayış, ona karşı bir vurdumduymazlık, bir isyan mahiyeti taşıyorsa sahibini günahkâr eder. Şayet, o İlâhî emri, o Kur’anî hükmü inkâr etmek, onu reddetmek tarzında ortaya çıkıyorsa küfre sokar. Ama, İslâm sadece bu hükümler değil ve din sadece bunlardan ibaret değil. Meseleyi yalnız bu sahaya çekmek, kısır bir değerlendirme, yanlış bir anlayış olur.
İslâmî hükümler şu üç ana gruba ayrılırlar. Biri, ferdin kendi nefsine karşı vazifeleri. Diğeri, ailesine karşı vazifeleri. Üçüncüsü de cemiyet hayatındaki vazifeleri. Şeriatın bunların her üçüne de getirdiği ölçüler, hükümler var. Her birinin inkârı küfür ve her birine karşı isyan etmek günah. Ama bunlar arasında öncelikli olanlar, ferdin kendi nefsine ait vazifeleri. Bunların başında da ibadet geliyor.
İnsanın kendi nefsine ve ailesine ait mükellefiyetleri hususunda, bütün semâvî kitaplarda hükümler mevcut. Hepsinde ibadet emredilmiş, hepsinde günahlardan sakınma esas tutulmuş.
Bu ibadetlerin şeklinde, vaktinde, miktarında farklılıklar var, ama ibadeti emretmeyen, ahlâkı emretmeyen bir hak din göstermek mümkün değil. Lâkin, sosyal kaideler, hele devlet yönetimine dâir hükümler, dinlerin en mükemmeli ve en sonuncusu olan İslâm’da kemâliyle yer almış.
Şunu özellikle ifade etmek isteriz: İnsanın yaratılış gayesi, bütün dinlerde müşterek. Bu gaye, Kur’an-ı Kerim’de:
“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56)
âyetiyle ifade buyurulmuş. Bir de belli şartların tahakkukuna bağlı emir ve yasaklar var. Bunlardan biri de ceza hukukuna dair hükümler. Bu hükümler şarta bağlı. Bugün Almanya’da, İngiltere’de, Fransa’da yaşayan Müslümanların bu emirleri tatbik güçleri yok. Ve bunlardan sorumlu da değiller.
Bu konuda yapılan tartışmalarda, muhatabı olan mümini İslâm’ın bir kısım emirlerini kabul etmiyormuş gibi göstermek ve onu insafsızca tenkit etmek, tek kelimeyle zulüm olur. İslâm kardeşliğini baltalayan ve âhirette cezası pek büyük olan bu tarz ithamlardan hassasiyetle kaçınmak gerek.
Bütün insanları fakir bir ülke hayal ediniz. Siz bu ülkenin fertlerini, İslâm’ın zekât farîzasını yerine getirmemekle suçlayabilir misiniz? Elbette ki hayır. İslâm’ın ceza hükümlerine inandığı halde bunu tatbike gücü yetmeyen bir Müslüman da böyle değil midir? Bunları tatbik etmek devletin vazifesidir, ferdin değil. Dolayısıyla da ferde herhangi bir sorumluluk terettüp etmez.
İslâm’ın temel hükümleri, hangi beldede olursa olsun, ferdin uymak zorunda olduğu İlâhî emirlerdir.
Devlet yönetimiyle ilgili hükümler de İlâhîdir, onlara inanmak da her mümine farzdır; ama onların uygulanmasından sorumlu değildir.
“Şeriatta; yüzde doksan dokuz ahlâk, ibadet, âhiret ve fazilete aittir. Yüzde bir nispetinde siyasete mütealliktir. Onu da ulû'l-emirlerimiz düşünsünler.” (Bediüzzaman)
İslâmî hükümler hakkında getirilen bir sınıflandırmayı da burada nakletmek isterim. İlâhî hükümler iki kısma ayrılıyor: Bir kısmı sadece Müslümanlara uygulanan hükümler, diğeri ise bir İslâm beldesinde yaşayan herkese tatbik edilen hükümler. İşte bu ikinci kısım, “muamelât” ve “ceza” hükümleri. Bir gayri müslim cizye vererek İslâm beldesinde yaşıyorsa, o beldenin bir vatandaşı olarak bütün muamelat ve ceza hükümlerine muhatap olur. Hırsızlık ederse eli kesilir, birisine zina iftirasında bulunursa cezalandırılır.
Bazı çevreler meseleyi ters değerlendirerek, İslâm’ın ceza hükümlerinin uygulanmadığı bir ülkede namaz kılmanın, oruç tutmanın da bir mana ifade etmeyeceği gibi çok saptırıcı ve bir o kadar da mesuliyetli sözler söylüyorlar. Kendilerine karşı çıkan mü’minleri de Allah’ın hükümlerinden bir kısmını dikkate almamakla suçluyorlar.
Halbuki bu iddia asıl kendileri hakkında geçerli oluyor. Şeriatın yüzde doksan dokuzunu teşkil eden ve dinin temeli olan hükümleri hafife almak ve dinde sadece Müslim - gayrı müslim herkese uygulanan ve cemiyetin huzur ve saadetini temin eden muamelât ve ceza hükümlerine ağırlık vermek gibi bir hatanın içine düşüyorlar.
Namazın her rekâtında Fâtiha’yı okuyan ve Rabbinden “sırat-ı müstakime” hidayet talebinde bulunan bir mü’minin, çok dikkatli olması gerek. Aşırılığın her türlüsü, yâni ifratı da tefriti de insanı istikametten uzaklaştırır.
- Asrımızda Şeriat geçerli midir?
Bu noktada düşülen iki aşırılığa kısaca temas edeceğiz: Bazı insanlar, bu asırda İslâmî hükümlerle hükmetmenin mümkün olmadığını iddia ederken, diğerleri de İslâm hükümleriyle hükmetmeyen herkesi, niyetlerine bakmaksızın, hemen küfürle itham ediyorlar. Bunların biri ifrattadır, diğeri tefritte. Yâni ikisi de aşırı, ikisi de istikametten sapmış.
Önce birinci yanılmadan söz etmek isteriz. Meşhur bir kaide vardır. “Bir şey sabit olursa, levazımıyla sabit olur.” El dendi mi, parmaklar onun lâzımıdır. Eli, parmaksız düşünemezsiniz. Ve böyle bir elden istifade edemezsiniz. Yüz dendi mi, gözü ondan ayıramazsınız. Gözsüz bir yüzün önemli bir yanı eksik demektir. Gözün de akını karasından ayıramazsınız. Parmak elin, göz yüzün, gözbebeği de gözün lâzımıdır. Ondan ayırır ve tek olarak düşünürseniz bir fayda elde edemezsiniz. İslâmî hükümler de öyledir. Bir bütün olarak düşünülmelidir. Ve ancak o zaman, ferdi ve cemiyeti terakki ettirir; huzura, saadete kavuşturur.
İslâm’ın temel şartlarının ihmale uğradığı, ferdî ve ailevî hayatın yanlış esaslar üzerine bina edildiği bir cemiyette, sadece muamelât ve ceza hükümlerinin tatbiki fazla bir fayda sağlamaz. Yahut bu hükümlerin, böyle bir cemiyete tatbiki mümkün olmayabilir. Olsa bile, birçok kimse, bunlara, inanmadan ve istemeyerek uymakla nifaka düşer. Müslüman görünür, ama bir İslâm düşmanı olarak yaşar.
Şeriatın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine bir misal vermek isterim. İslâm’da faiz haramdır, yasaktır. Bu yasağı getiren âyet-i kerimeyi “Müminler ancak birbirinin kardeşidirler.” âyetiyle birlikte düşünmek gerekir. O zaman şu hakikat ortaya çıkar:
“Bir mü’min, ihtiyaç içinde kıvranan ve kendisinden borç isteyen bir kardeşine borç verirken, şer’î ifadesiyle ona karz-ı hasende bulunurken, bu parayı fazlasıyla geri alma talebinde bulunamaz. Bunun kardeşlikle bağdaşması mümkün değildir.”
İslâmî kardeşliğin son derece zayıfladığı, kişinin kendi öz kardeşine oyunlar oynadığı, tuzaklar kurduğu, devlet malının acımasızca yağmalandığı bir cemiyette, İslâm’ın faiz yasağı icra edilemiyorsa, kabahat o bozulan bünyenindir; ilâcın, yahut gıdanın değil.
Gelelim, istikamet sınırlarını aşan ikinci iddiaya. Bir cemiyette, İslâm’ı tam tatbik etmeyen, hükmünü ona göre vermeyen veya veremeyen bir insana hemen kâfir damgası vurmak da insaf değildir. Zira, iman küfre zıttır. Bir insan İslâm’a zıt bir hüküm veriyor, bir icraat yapıyorsa, bunu İslâm’ı reddederek yapacaktır ki küfre girsin. Aksi halde onun küfründen değil günahından, isyanından söz edilebilir. İman gibi küfürde de niyet ve irade şartı vardır. Bir adam ancak, “İslâm’ın şu husustaki hükmü şöyle ama, ben onu kabul etmiyor ve şöyle hareket ediyorum.” derse küfre girer. Böyle bir niyeti ve iradesi yoksa, işlediği hata, verdiği yanlış hüküm tamamen bilgisizliğinden yahut irade zaafından kaynaklanıyorsa, yaptığının da yanlış olduğunu biliyorsa bu adama kâfir demek Ehl-i sünnet itikadınca mümkün değildir. Bunu ancak, büyük günah işleyenin kâfir olduğuna hükmeden “Haricîler”, yahut böyle bir kimsenin imanla küfür arasında kalacağını savunan “Mûtezile” iddia edebilir. Bunların ise ehl-i dalâlet olduklarında bütün Ehl-i sünnet âlimleri müttefiktir.
Çok dikkatli olmamız gerekiyor; İslâm’ı savunuyorum derken, bilmeden dalâlet ehlinin yoluna girebiliriz.

475-) TİMURTAŞ HOCA ŞEVVAL AYI VE ÖNEMİ

 




475-) TİMURTAŞ HOCA ŞEVVAL AYI VE ÖNEMİ
11 ayın sultanı mübarek Ramazan ayının ardından Şevval ayı başladı. İslam alimleri, bir ay boyunca oruç tutan bedenlerin normal hayata sağlıklı bir şekilde adapte olabilmeleri için şevval orucu tutmalarını tavsiye ediyor. Peki Şevval Orucu nedir? Ne zaman ve kaç gün tutulur?




Ramazan boyunca kazandığımız maneviyatı sürdürebileceğimiz yeni bir zaman dilimine girdik. Bu maneviyatı korumanın en iyi yolu ise şevval orucunu tutmak…


Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Başkanvekili Doç. Dr. Cenksu Üçer Şevval ayının önemine dair şunları söyledi.


“Ramazan’dan sonra Şevval’i de tutan sanki bir yılı oruç tutmuş gibi sevaba nail olur mahiyetinde bir takım metinler var. O çerçevede o metinleri geleneğimiz iyi anlamış hakikaten şevval orucunu tutmak konusunda çok büyük bir iştiyak var toplumumuzda.”


Şevval ayında 6 gün oruç tutmak peygamber efendimiz Hz. Muhammed’in (s.a.v) hiç terk etmediği bir sünnet…


“Şevval ayında 6 gün Ramazan’dan sonra, 6 gün oruç tutmak nihayetinde sevap bir ibadet olarak geleneğimizde yer almış Hazreti Peygamber’in tavsiyelerinde yer almış bir ibadet şevval orucu.”


Şevval orucu bir ay boyunca oruç tutan müminlerin sağlıklı bir şekilde normal hayata adapte olmalarına da yardımcı oluyor…


“Şevval orucunu bön şöyle görüyorum. Sanki oh be Ramazan’dan kurtulduk dememek adına, belki hürmeten biraz da vücudumuzun o alışkın olmuş olduğu o seyri devam ettirmek anlamında. Kazandığımız o güzellikleri devam ettirmek anlamında mutlak surette Peygamberimiz’in tavsiye ettiği ve bizim geleneğimizde de insanımızın da hassasiyetle tuttuğu bir oruç bu.”
Ramazan ayından sonra Kameri aylardan Şevval ayı gelir. Şimdi bizler Şevval ayı içindeyiz. Şevval ayı Ramazan bayramıyla başlayan bir aydır. Bu ayda Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in hiç terk etmediği altı gün oruç vardır.


Hz. Eyyüb el-Ensarî’den rivayetle Peygamber (s.a.s.) Efendimiz:


"Bir kimse Ramazan ayı orucunu tutar ve ona ilaveten Şevval ayında altı gün oruç tutarsa bütün bir seneyi oruçla geçirmiş gibi olur" buyurmuştur.[1]


Bu hadis, Ramazan-ı Şerif ayından sonraki Şevval ayında altı gün oruç tutmayı teşvik etmektedir. Böylece, bir yıllık oruç tutmanın sevabı vaad edilmektedir. Bunu her sene böyle yapan da ömür boyu oruç tutmuş gibi olur. Ramazan orucundan sonra Şevval ayında da altı gün oruç tutmakla, bütün sene oruç tutmuş gibi mükafat verilmesi, yapılan ibadetler ve taatler on misli katlandığı içindir. Çünkü Cenab-ı Hak:


“Her kim hayırlı bir işle gelirse, kendisine, onun on misli sevab vardır.”[2] buyurmaktadır. Öyle ise tutulan oruç on ay yerine geçer. Altı günün on misli de altmış gün yani iki ay olur, ikisini toplarsak, hepsi 360 (üç yüz altmış) eder. Ki, miladi-şemsi takvime göre sene 365 gündür. Yani bu müslüman, 365 günün 360’ını oruç tutmuş olarak geçirecek. Niye 365 değil de 360 denilirse, cevabı şudur: Çünkü bu beş gün bayram günleridir. Bir gün Ramazan, diğer dört gün de Kurban Bayramıdır. Bu beş günde oruç tutmak haramdır. Yüce Allah’ın katında her şey bir ölçüye göredir.


Demek oluyor ki, Ramazan ayında orucunu tutup, Şevval ayında da altı gün oruç tutan bir müslüman senenin tamamında oruç tutmuş sayılacaktır. Bu orucun meşru kılınmasındaki sır şudur: Ramazan ayının peşindeki oruç, farz namazların peşinden kılınan sünnet namazları gibidir. Nasıl ki bu sünnetler, farzlardan olması muhtemel kusurları telâfi ediyorsa, Şevval ayında tutulan oruç da Ramazan orucunda bulunması muhtemel kusurları telâfi eder. Ayrıca oruç ibadetinden usanılmadığı da ifade edilmiş olur.


Şevval ayında altı gün oruç tutmak müstehaptır. Zira Sevgili Peygamberimiz bu günler de hem oruç tutmuşlar ve hem de tutulmasını tavsiye etmişlerdir. Bu oruçların bayramın hemen arkasından peş peşe tutulması daha faziletli olmakla birlikte ay içerisinde aralıklı tutmak da mümkündür. Kaza ve adak oruçlarının bugünlerde tutulmasıyla da aynı sevap elde edilir.[3]


İçinde bulunduğumuz Şevval ayında mutlaka bu orucu tutmaya gayret gösterelim. Bu oruç, bizler için bir müjdedir. Bu fırsatı kaçırmayalım ve iyi değerlendirelim.


[1] Müslim, Sıyâm 204, (1164); Tirmizi, Savm 53, (759); Ebu Dâvud, Savm 58, (2432)


[2] En’am,6 /160.


[3] İlmihal, İman ve İbadetler, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi Yayınları, İstanbul, 1998, c.1, s.386.