Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
Sayfalar
- Ana Sayfa
- İNSAN HAYATI VE ÖNEMİ
- TEVHİDİN ÖNEMİ
- İNSAN İNANÇSIZ OLAMAZ
- İNSAN VE HAYVAN FITRATI
- İNSAN YALNIZ YAŞAYAMAZ
- İNSANA DEĞER VERİLMİYOR
- İNSANI İNSAN YAPAN DEĞERLER
- İSLAM ZAFERE ULAŞACAKTIR
- İNSANIN BAŞINDAKİ BELALAR
- İNSANLAR GAFLET İÇİNDE
- MÜSLÜMANLARIN EN HAYIRLISI
- MÜSLÜMANLAR PERİŞAN
- MADDİ MANEVİ TEMİZLİK
- İSLAM BİR BÜTÜNDÜR
- İSLAM DÜNYAYA HAKİM OLACAKTIR
- İSLAMI ANLAMAK VE TANIMAK
- ) İSLAM İNSANI
- )SLAMDA TEBLİĞ NASIL OLMALI
- PEYGAMBERİMİZ NE GETİRDİ
- İSLAM VE ADALET
İSLAMDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İSLAMDA etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Mart 2021 Pazar
500-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA EVLİLİK
500-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA EVLİLİK
Makalemize, başlığın tahlili ile başlayabiliriz. Öncelikle neden bu konuyu seçtik? Konumuz bildiğimizi zannettiğimiz, fakat bilmediğimiz birçok şeyi içinde barındıran geniş bir konudur. Müslüman olan ve hatta kendini dindar / muhafazakâr gören, öyle hisseden kimselerin bile çok defa yanlış ve hatalara düştüğü mühim bir konuyu seçmek istedik. “Ben Müslüman'ım ve dinime göre nasıl eş seçimi yapmalıyım, bu süreci İslâmî olarak nasıl doğru bir şekilde yürütebilirim, "helâl daire"yi ihlâl etmeden yapmam gerekenler nelerdir?..” ve benzeri akla gelebilecek birçok soruya cevaplar aradık. Ve bu konuda insanların bir nebze de olsa şuurlanması için bu konuya temas edilmesi gerektiği kanaatine vardık.
Makalemizin ismini de geniş ve şümullü bir başlığı ihtiva eden "İslâm'a Göre Evlilik Nasıl Olmalı?" şeklinde koymayı uygun gördük. En fazla günümüz gençlerini ve anne-babaları ilgilendiren bu konuda, "İslâmî hükümler" muvacehesinde ele alarak konuyu izah etmeye çalışacağız inşallah.
Yazdığımız makaleden amacımız ise; "bu vatan gençleri"(1) ve umum Âlem-i İslâm'daki "gençlere büyük bir rehber"(2) olmaya masadak bir konu derlemesi yapmak ve tahlillerde bulunmak, yol gösterilmesine küçük de olsa yardımcı olmaya çalışmaktır.
Bu makaleyi kaleme almamızdaki önemli birkaç sebebi de zikretmek istiyorum:
1. Müslüman olan gençlerin "keyfe kâfi" olan "helâl daire"deki(3) "evlilik müessesi"ne giden yolda yapacakları hakkında az bilgiye sahip olmalarıdır.
2. İnsanlarda "haram daire"ye girmeden evliliğe giden yolda neler yapılacağı hakkında kafa karışıklıklarının olması.
3. İslâmî bir misyon üstlenmesi gereken "ahir zaman gençleri"nin yaptığı yanlış davranışlara "emir bi'l-marûf ve nehiy ani'l-münker" vazifesi gereğince, gerekli bilgileri vermek gerektiği kanısına varmamız.
Mesela, sözlüsü veya nişanlısı ile arasındaki mesafenin ne olduğunu bilmeden hareket etmeleri, yanlış davranışlarda bulunmaları. Hâlbuki söz ve nişan bir akit değildir. İleriki bölümlerde inşallah bu konuyu ele alıp, izah edeceğiz.
4. İslâmî olduğu zannedilen, ama İslâm'da yeri olmayan davranışların gençler arasında sergilenmesi.
Bu ve buna benzer onlarca madde sıralayabiliriz. Ama biz bir kısmını verip geri kalanını akla havale ederek devam edelim.
Evlilik ve nikâhlanma hakkında Yüce Rabbimiz şöyle buyurur:
"...Mü'min kadınlardan iffetli olanlarla, daha önceden kendilerine kitap verilenlerden iffetli olan kadınlar da mehirlerini vermeniz kaydıyla; evlenmek, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere size helâl kılındı…"(4)
Bu âyet-i kerîmede dikkat edilirse "iffet" üzerinde durulmuştur. Hem "mü'min" hem de "daha önceden kitap verilen" kadınlarla âyette "iffetli olanlar" kaydı ile evliliğe izin verilmiştir. "İffet" üzerinde durulması; İslâmiyet'in "iffet-nâmus" olgusuna verdiği önemi gösterir.
Daha sonra ise "mehirlerinizi vermeniz kaydıyla" denilir. Erkeğin kadına, (kadının istediği miktarda) altın, para ve benzeri türünden bir "mehir" vermesi istenilir.
Alıntı yaptığımız mezkûr âyette 2 şart daha sayılıp, "helâl kılındı" denilmiştir. Bunlardan birincisi "zina etmemek", ikincisi ise "gizli dost tutmamak"tır. Buradan anlaşılacak birçok şey vardır. En basitinden evliliğin, "zina" ve "gizli dost tutma"ya engel olma yönü anlaşılır.
"Kur'ân'ı tefsir edecek, yine Kur'ân ve hadîs-i sahîhtir."(5) Onun için konuyla ilgili Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz'in şu sözleri nazar-ı dikkati celb etmelidir:
"Ey gençler! Sizden evlenmeye güç yetirenler evlensin."(6)
Bir başka hadiste ise şöyle buyurulur:
"Kimin evlenmeye gücü yetiyorsa evlensin. Çünkü evlilik, gözü haramdan alıkoyar ve iffet en iyi şekilde korur."(7)
Şimdi başlıklar halinde konuları ele alıp, izah etmeye başlayalım.
1. Evlilik Görüşmesi Yapılırken Nelere Dikkat Edilmeli?
Evlilik görüşmesinde iki taraf, bir yer belirleyip birbirlerini görmelidirler. Ama unutmamak gerektir ki "paketlenmiş-hazır" bir şekilde birini bulup, evlenmek gibisinden bir şey yoktur. Kız ile erkek buluştuğunda yanlarında mutlaka "üçüncü" birisi olmalıdır. Üzerine basarak ve altını çizerek söylüyorum. Bunu unutmamak gerekir. Ya kız tarafından ya da erkek tarafından bir kişinin de yanlarında bulunmasıyla ilk görüşme yapılabilir.
Her iki taraf karşılıklı olarak şartlarını dile getirmeli ve beklentilerini söylemelidir. Görüşmede karşı tarafın gözlerine bakın. Bu utanılacak bir şey değildir; aksine bu bir "tavsiye-i Peygamberî" (asm)’dir.
Bir adam (Mekkeli bir Muhacir sahabi) Ensar'dan bir kadınla evlenmek istedi. Resûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz ona şöyle dedi:
"Onu gör. Çünkü Ensar'ın gözlerinde bir şey (küçüklük ya da çakırlık) vardır."(8)
Ayrıca bir başka hadîste şöyle buyurulmuştur:
"Biriniz bir kadına tâlip olur da onun hoşuna gidecek ve kendini ona çekecek taraflarına bakma imkânı bulursa baksın."(9)
Bu konuda "...evlenme gâyesiyle bakmış olduktan sonra, ona bakmasında günah yoktur."(10) buyurulur.
"Peki, bakmaktaki ölçü nedir ve bakılmasına izin verilen yerler neresidir?" diye aklınıza gelmiş olabilir. O sınır da belirlenmiştir. Kadın erkeğe daha dikkatli bakıp inceleyebilir. Erkek de kadının yüzü ve eline bakabilir. Ulema-i İslâm'a göre yüz güzelliği "ahlâk güzelliği"ni, el güzelliği de "beden güzelliği"ni gösterir. Bazı âlimlere göre ayaklarında açık olması ve oraya da bakılmasında sakınca yoktur. Bakma konusunda bu kadar izah yeterlidir sanırım.
İlk görüşme 10-15 dakika civarında olabilir. İlk görüşme heyecanının da olduğu düşünülürse, bu süre 20-30 dakikayı geçmeyecek şekilde ayarlanmalıdır. Daha sonra birkaç gün geçsin. O süre zarfında da değerlendirmeler yapılmalıdır.
Etkileşim oldu ise, iki tarafta müsbet (olumlu) değerlendirdi ise, o zaman iş "istihare namazı"na kalır. İstihare namazının kılınışına ilmihallerden bakarak "istihare"ye yatılmalıdır.(11)
İstihareden sonra işler yolunda giderse "söz" ve "nişan" aşamasına geçilebilir. Bunlar örf ve âdettendir. Dinen bir sakıncası yoktur.
Burada bir parantez açalım ki; söz ve nişan akit değildir. Sözlü ve nişanlı olan kimseler, birbirlerine o süre zarfında hâlen nâmahrem durumdadır. Çünkü nikâh akdi ortada yoktur. Nikâh olmadan o süre zarfında evliymiş gibi tavır ve davranışlar, İslâm'a aykırıdır. Bu durumda bulunmaktan şiddetle kaçınalım, o durumda bulunanlara da izin vermeyelim.
İslâmiyet, "tanışma-görüşme" sürecinde bir "gün sınırlandırması" koymamıştır. Ama günümüz şartlarında tavsiye edileni "90 gün" civarıdır. Birbirini tanıma süresi bu miktarı aşmamalıdır. Unutmamak gerektir ki; "Her şeyin ifrat ve tefriti iyi değildir."(12) İfrat, aşırı ileri ve çok fazla; tefrit ise aşırı geri ve çok az anlamlarına gelir. 3 aylık süre zarfında "mahremiyet" gözetilerek görüşmeler yapılmalıdır. Bir yandan karşınızdaki kişiyi tanırken, bir yandan da onun çevresini tanıyın. Çevresindeki kişilerin anlatımlarına bakın. Bilinmesi gerekir ki, "Herkesin, yağmur yağdığında dökülecek boyaları vardır."
Evlilik görüşmelerinde en önemli hususlardan bir de asla tek kalınmaması gerektiğidir. Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz'in buyurduğu gibi;
"Sakın bir erkek, yanında mahremi olmadıkça, yabancı bir kadınla yalnız kalmasın."(13)
Bir başka hadis-i şerifte ise, bir kadın ile bir erkeğin yalnız kalması durumunda üçüncülerinin "şeytan" olduğu ifade buyurulur.(14)
2. Evlenirken Doğru Eş Adayını Bulduğumuzu Nasıl Anlayabiliriz?
Öncelikle halk tabiriyle, "beklentiniz full olmayacak." Yani her yönüyle mükemmellik istenilmeyecek. Çünkü, "İnsan hatadan hâlî olamaz."(15) Ve insan "kusurlardan, nisyandan, sehivden hâli değil"(16)dir. İnsanoğlunda kusur etmek, unutmak ve hata yapmak vardır. Onun için "mükemmel ve kusursuz" kavramlarını evlilikte karşı tarafta aramaya çalışmayın. Yoksa evlendikten sonra umduğunuzu bulamadığınız için üzülürsünüz.
Daha sonrasında evliliğinizin sizin için bir "imtihan" olduğunu unutmayın. Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı Hakîm'de;
"Onlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz."(17)
buyuruyor. Buradaki "elbise" veya "örtü"yü bazı mealler şöyle izah etmiştir;
"Onlar sizin iyiliğiniz için bir elbise, vazgeçilmez birlikteliğinizin, sizi koruyan, sırlarınızı saklayan ortağı, rahat ve huzur kaynağıdırlar."(18)
"Onlar, sizin için fenalığa karşı koruyucu bir elbise ve siz de onlar için koruyucu bir elbise gibisiniz."(19)
"Onlar sizin için (günahlardan koruyan) bir elbise, siz de onlar için bir elbise (gibi)siniz." (20)
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere "elbise / örtü "; "günahlardan korumak", "sırları saklamak", "fenalığa karşı bir koruyucu" niteliğindedir. Anlamamız gereken şu ki, evlilik bu hâsiyetleri câmi olan bir müessesidir, öyle basit bir şey değildir.
"İmtihan sırrı" gereği, yukarıda saydıklarımızı unutmamalıyız. Ona göre davranmalı ve birbirine tam uygun -Kur'ân'ın tabiriyle- "elbise / örtü" olacağı kanaatine vardığınız kimse "doğru eş adayı"dır.
"Sen nasıl olursan, eşin de öyle biri olur." Bunu unutma. Nitekim Kur'ân-ı Azîmüşşan'da şöyle geçer;
"Kötü kadınlar, kötü erkeklere; kötü erkekler de kötü kadınlara layıktırlar. Temiz kadınlar temiz erkeklere; temiz erkekler de temiz kadınlara lâyıktırlar."(21)
Yani buradan anlamamız gerektir ki, bizim durumumuz ve davranışlarımıza göre Cenâb-ı Hak, bize en hayırlı nasibi takdir edecektir. "Kadere iman eden, gamlardan kurtulur."(22) kaidesince biz kadere iman etmeliyiz. Ama bunun yanında Cenâb-ı Hakk'ın bize cüz'-i iradeyi verdiğini de unutmamalıyız. (Kader ve cüz'i irade hakkında bk. Bediüzzaman Said Nursî, Sözler, Yirmi Altıncı Söz / Kader Risalesi) Bize düşen, yapmamız gerekenleri yaptıktan sonra tevekkül etmektir.
Evlilikten önce yapılan edebiyatın %90'ı palavradır. Evlilik öncesi edebiyata kanmayın da yapmayın da. İmkânsız ve çok büyük hayaller kurmayın. Çünkü sonucu büyük hayal kırıklığıdır. Onun için, gerçekçi olun. Hayallere çok dalmayın. Ardından elem ve üzüntü verici olaylar olmasın istiyor iseniz, başlangıcınızı ve temelinizi sağlam atın. "Laf ile peynir gemisi yürümediği" gibi, "Aşk edebiyatı ile de evlilik yürümez!"
Evlilik, bilinmeyen bir meçhuldür; bu meçhulün izinde malum olmaz. Yani istediğiniz kadar evlilik hakkında kitap, yazı, makale ve benzeri okuyun; evlenmeden asla bunu hakkıyla anlayamazsınız.
Evlilik bir cihaddır; risklidir. Riski olduğu için zaten cihaddır. Onun için yaralanmaya ve sıkıntıya sabredebilmek gerekir. Evleneceğiniz eşte bu vasıfları arayın. “Bu, evlilik riskini göze alabilecek biri midir?” diye düşünün. Eğer alabilecek biri ise, demek ki "doğru eş adayı"dır.
Doğru eşi seçip seçmediğinizi anlayabilmek için, tecrübeli evli kimselerden danışmanlık isteyin. Mutlaka istişare edin. Müşavere etmeden, asla iş yapmayın. Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan'da istişare şöyle geçer;
"Onların işleri de kendi aralarında istişare iledir."(23)
Hazreti Resûl-i Kibriya Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz de
"İstişare eden mahrum kalmaz. İstişare eden pişman olmaz."(24)
Mutlaka her iki taraf da istişareler yapmalı ve elde edilen bilgiler kulak ardı edilmemelidir.
Doğru eş seçimi yapmak isteyen kişiler, öncelikle kendilerinin doğru eş adayı olup olmadıklarına bakmalıdırlar. Eksikliklerini tamamlamalı, gediklerini kapatmalı, yanlışlarını düzeltmelidir.
Evlilik aşamasında bulunanlar hakkında bir başka tespiti belirtmek istiyorum; "Namuslu bir erkek ya da kız çok çabuk aldanır. Çünkü herkesi kendi gibi zanneder. Hile yapmasını bilmez." Aldanmamak için iyice araştırma yapılmalıdır.
Evlilik çağına gelmiş kişi için eş bulma noktasında, anneden ziyade teyze veya abla daha idealdir.
Fizikî yapılar beğenilmeli ve güzellik beklentisi karşılanmalıdır. Kadın ve erkek birbirlerini %100 beğenmelidirler. Birbirini beğenmeyen çiftlerin evliliklerinde illaki sıkıntılar vuku bulacaktır. "Doğru eş" seçiminde buna dikkat etmek gerekir.
"Aradığım kişi bu!.." diyebilmeli her iki taraf da. Ve zevkler de uyuşmalıdır. Bu mühimdir.
3. İslâm'a Göre Nişan ve Nişanlının Sorumlulukları Nelerdir?
Öncelikle üstteki paragraflarda dediğimiz gibi nişan, nikâh gibi akit değildir; bağlayıcılığı yoktur. Ama Rasûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz zamanında da örnekleri bulunan bir uygulamadır. Yani evlenmeden önce bir söz verme şeklinde olmuştur.
Takılan yüzüğün dinen bir hükmü yoktur. Nişan yüzüğünün niteliği; yüzük takılan kızı bir başkasının istememesi içindir.
İslâm dininde nikâhtan önce hiçbir şey beraberlik izni vermez.
Mahremiyet durumu olarak; nişandan önce ve sonra arasında hiçbir fark yoktur. Dışarıdaki birbirini tanımayan iki karşı cinsteki kişi nasıl birbirlerine nâmahrem iseler; nişanlı çiftler de aynı şekilde birbirlerini nâmahremdirler.
Erkek veya kız tarafından biri nişandan vazgeçebilir. Bunda herhangi bir vebal yoktur. Hiçbir hak durumu da olmaz.
Nişan atılırsa; götürülen eşya, altın, para ve benzeri hediyeler geri istenilebilir. Bunda bir beis, yani aykırı / yanlış bir durum yoktur.
Nişanlılık, birbirini tanıma sürecidir; bundan öte bir şey değildir.
Nişan için aşırı yatırım yapmak israftır, gösteriştir.
Nişanlılar, evliliğin "yürek feda etme işi" olduğunu unutmamalıdırlar. Önemli olan birbirlerinin yüreklerine sığabilmektir.
Nişanın en doğru şekli; iki tarafın yakın akrabaları arasında sade bir yüzük takılma töreni şeklinde yapılmasıdır. Maksat, daha sonra taraflardan biri nişanı atarsa zor durumda kalmamalıdır.
Halk arasında yaygın olarak yapılan bir yanlış uygulama ise şudur:
Nişanlı çiftin rahat rahat gezebilmeleri için imam nikâhı (veya dinî nikâh) kıydırmalarıdır. Nikâh akittir ve eğer bu dönemde vazgeçseler boşanmaları gerekir. Çünkü nikâh kıymışlardı. (Bu arada İslâm dininde nikâh tektir; şahitler huzurunda kıyılır. Dinî / imam ve resmî nikâh diye bir ayrım yoktur.) Asla böyle uygulamalar yapmayınız. Nikâhın bir ciddiyetinin olduğunu unutmayınız.
Nişan süresinin maksimum 3 ayı geçmemesi en idealidir. 90 günlük bir süre nişan için yeterlidir. Çünkü tanışma süresinin bir miktar demlenmesi gerekir.
Aileler, birbirlerini araştırmalıdırlar.
Asla halvet durumuna maruz kalınmamalıdır. Yani bir alanda kız ile erkek tek başlarına kalmamalıdırlar.
Telefon ile mesafeli bir şekilde konuşulabilir. Mesafeli bir şekilde de mesajlaşma olabilir.
Taraflar tatmin olurlarsa, evlenmekte bir sıkıntı çıkmaz inşallah.
4. Mutluluğun Esaslarından: Nikâh
Evlilik, ebedî cennet yoludur. Bu yolun ilk giriş kapısı ise nikâhtır. Asrımızın Büyük İslâm Âlimi Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri, "nikâh" hakkında şöyle demektedir:
"Saadetin esaslarından 'nikâh' ise: Evet, insanın en fazla ihtiyacını tatmin eden, kalbine mukabil bir kalbin mevcud bulunmasıdır ki her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini mübadele etsinler ve lezaizde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de yekdiğerine muavin ve yardımcı olsunlar. Evet, bir işte mütehayyir kalan veya bir şeye dalarak tefekkür eden adam velev zihnen olsun, ister ki birisi gelsin, kendisiyle o hayreti, o tefekkürü paylaşsın. Kalplerin en latîfi, en şefiki; 'kısm-ı sânî' ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhî imtizacı (geçimi) ikmal eden, kalbî ünsiyet ve ülfeti itmam eden, surî ve zahirî olan arkadaşlığı samimileştiren; kadının iffetiyle, ahlâk-ı seyyieden temiz ve pâk bulunması ve çirkin arızalardan hâlî olmasıdır."(25)
Mutluluğun esaslarından biri olan "nikâh" ele alınıyor. Ve ardından güzel tespitler yapılıyor. İnsanın en fazla ihtiyacını karşılayan, kalbine karşılık verecek bir kalbin var olmasıdır. Bu şekilde her iki taraf sevgilerini, aşklarını, şevklerini, kuvvetli arzularını karşılıklı olarak değiş tokuş yapsınlar. Ve lezzetlerde, zevklerde birbirine ortak, gam ve kederli şeylerde de birbirlerine yardımcı olsunlar. Daha sonra ise bir misal verilir. Bir işte hayrette kalmış, şaşırmış bir kişi veya bir şeye dalarak tefekkür eden, düşünen adam zihnen de olsa ister ki birisi gelsin. O gelen kişi kendisiyle o hayreti ve o tefekkürü paylaşsın. Daha sonra ise "kadın kalbi" ile ilgili mükemmel bir tarif yapılır ve der ki: Kalplerin en yumuşağı-mülayimi, en şefkatlisi "kısm-ı sânî / ikinci kısım" ile tabir edilen kadın kalbidir. Fakat kadın ile ruhsal uyuşma ve kaynaşmayı tamamlayan, kalbe ait tanışıklık, sûrete ait ve dış görünüşle ilgili olan arkadaşlığı samimileştiren; kadının iffetiyle, kötü ahlâktan temiz ve saf / katıksız bulunması ve çirkin arızalardan uzak durmasıdır.
5. Kim Hayal Ettiği Gibi Bir Evlilik Yapabilmiş?!.
Evlilik, uzun soluklu bir koşudur. Ebedî refika-i hayat (hayat arkadaşı) bulma işidir.
Evlilik, imtihandır. Sıkıntı da hastalık da problem de olacaktır.
Evlilik kısa süren değil, uzun süren; 24 saatlik büyük bir imtihan sürecidir.
6. Evlilik Vakti Ne Zaman Gelmiş Olur; Bunu Nasıl Anlarız?
Hayat arkadaşlığı öyle kolay değildir. Hayat şartları zordur. Evlilik oruç gibi değildir ki; iftar olduğunda bitsin. 24 saat süren bir hayattır. Hatta hayatın tâ kendisidir.
Evliliğin ne zaman geldiğini anne-babalar hissetmelidirler; gözlem yapmalıdırlar. Hadis-i şerifte şöyle buyurulur:
"Üç şeyi geciktirmeyin. Vakti gelince namazı, hazır olunca cenazeyi ve denk birini bulunca evlendirmeyi."(26)
Hadisten de anlaşılacağı üzere "geciktirilmemesi" gerekir evliliğin. Ve zamanı da "denk birini bulunca"dır. Tabi şartlar haiz, yani uygun bir halde ise.
Kadının da erkeğin de şehvânî ve nefsânî ihtiyaçları vardır. Evlilik onun için yemek, içmek, uyumak gibi bir ihtiyaçtır. Bu ihtiyacın tatmin olmaması durumunda kişiler sıkıntıya girerler.
Evlilik vaktinin geldiğini anlamada ailelerin ve çevrelerinin iyice teşhis etmeleri gerekir.
7. Neden Evlilik Konusunda Acele Edilmeli?
Aileler öncelikle fizyolojik durumuna bakıyor ve "Askerlik yapmış mı?", "Okulu bitmiş mi?", "İyi bir mesleği var mı?" gibi soruları başa alıyor. Ve bunları evliliğin önüne bir engel olarak koyuyorlar. Hâlbuki Rahmet Peygamberi Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz;
"Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!"(27)
"Kim evlenirse imanın yarısını tamamlamış olur; kalan diğer yarısı hakkında ise Allah'tan korkun!"(28)
buyurmaktalardır.
Gençlerin evlenmelerine önayak olunmalıdır; engel olunmamalı, engeller kaldırılmalıdır.
"En faziletli şefaatlerden (teşvik edilen amellerden) biri, evlilik hususunda iki kişiye aracı ve yardımcı olmaktır."(29)
hadis-i şerifi de bu noktaya bakmaktadır.
Cuma günleri camilerin yapım, onarım ve masrafları için para toplandığı gibi; evlenmek isteyen, ama maddî imkânı olmayan gençlerin evlendirilebilmeleri için de para toplanmalıdır. Bir gencin zinaya düşmemesi için yapılan faaliyet ve çaba, bu ahir zamanda diğer birçok teferruat-ı hayriyeden daha faziletlidir.
8. Bir Nidâ-i Peygamberî (asm): Evleniniz!
Fahr-i Kâinat Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz;
"Evleniniz! Zira ben, diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuz ile iftihar edeceğim. Kimin maddî imkânı varsa, hemen evlensin. Kim maddî imkân bulamazsa, nâfile oruç tutsun. Çünkü oruç, onun için şehvet kırıcıdır."(30)
buyurur. Başka hadis-i şeriflerde de benzer ifadeler vardır.(31)
Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri de "evlenme" konusunda şöyle der;
"Evlenmeli. Bekârlık bîkârların kârıdır. Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir. Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur. İzdivac, tasfiye tezhib eder."(32)
Bu cümlenin kısaca şerh ve izahı şöyledir;
"Evlenmeli" diye söze başlanılır. Zaten birçok hadiste de bu şekilde tavsiye geçmektedir.
"Bekârlık bîkârların kârıdır." cümlesinden kastedilen, “Bekârlık, geçimini temin edemeyen, yani kârı olmayanların kârıdır, işidir.”
"Bâkire, iki sülüs kadın, bir sülüs erkektir." cümlesinden kastedilen; bekâr hanımın fıtratının üçte ikisi kadındır. Geri kalan üçte biri ise erkektir, yani erkek gibidir.
"Bekâr, iki sülüs erkek, bir sülüs çocuktur." cümlesinden kastedilen; bekâr bir erkeğin fıtratının üçte ikisi erkektir. Kalan üçte biri ise çocuktur, yani çocuk gibidir.
"İzdivac, tasfiye tezhib eder." cümlesinden kastedilen ise; evlilik her iki boşluğu dolduran ve tamamlayan tek yoldur. Kadın, anne olmak ve mesuliyet yüklenmekle tam bir hanım gibi fıtrat kazanır. Erkek ise evlilik sayesinde kişiliğini tam oturtur, çocuksu hallerden kurtulur.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin Yirmi Dördüncü Lem'a olan Tesettür Risalesi eserinde "evlilik" ve "nikâh" konusuna temas eden birçok yer vardır. İnşallah ileriki zamanlarda bu konu müstakil olarak ele alınır. Evli kadın için Bediüzzaman Hazretleri, "müdür-i dâhilî" yani iç işleri bakanı / müdürü ve "muhafaza memuru" yani koruma memuru tabirlerini kullanır.(33)
Rahmete'n-lil Alemîn Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde;
"Kadın dört sebepten biri için nikâhlanır; malı, nesebi, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç ki hayır ve bereket göresin!"(34)
buyurmuştur. Bu hadis-i şerife mutabık olarak Bediüzzaman Hazretleri de şöyle demiştir;
"Şer'an koca, karıya küfüv olmalı, yani birbirine münasip olmalı. Bu küfüv ve denk olmak, en mühimmi diyanet noktasındadır."(35)
İleride anne olacak kişilerin hâl, tutum ve davranışlarına dikkat etmeleri önemlidir. Nitekim "İnsanın en birinci üstadı ve tesirli muallimi, onun vâlidesidir."(36) Çünkü gelecek nesillerin mimarı, öğretmeni valideler, yani annelerdir.
9. Evliler ve Evlenecek Olanlara Birkaç Tavsiye
- Karşınızda bir insan olduğunu asla unutmayın.
- Eşinizin veya müstakbel eşinizi asla üzmeyin.
- Evliliğin aynı evi paylaşmaktan ziyade aynı yüreği paylaşmak olduğunu unutmayın.
- Hayatta şu üç seçimi dikkatli yapmalısınız. Bunlar; iş, eş ve dost seçimidir. Bu seçimlerde hata ederse bir kişi, hem dünyada hem de ahirette tehlikelere maruz kalır.
- Eşinizi cennet vesilesi olarak görün.
- Rasûlullah Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimiz'in; "Kocası kendisinden razı olarak vefat eden kadın, cennete gider."(37) hadîsinden hanım kardeşlerimizin birçok ders çıkarması gerekir.
- Erkekler de "Sahip olunan şeylerin en kıymetlisi; zikreden bir dil, şükreden bir kalp, kocasının imanına yardımcı olan sâliha bir eştir."(38) hadis-i şerifi üzerinde düşünmeli, ders çıkarmalıdırlar.
"Saliha kadın"ın tarifini de Resûl-i Zîşan Aleyhissalâtu Vesselâm Efendimiz şöyle yapmışlardır;
"Saliha kadın, kocası yüzüne baktığı zaman onu sevindirir, kocasının meşrû isteklerini yerine getirir ve onun olmadığı yerde hem malını hem de namusunu muhafaza eder."(39)
Bu güzel tarif üzerine bize ne düşer ki?!.
10. Evlilik ve Cinsellik
Üzerinde durulması gereken konulardan birisi de "Evlilik ve Cinsellik" konusudur. "Dinî konuları öğrenmede, ayıp /utanma yoktur." kaidesi, fıkıhta geçen bir kaidedir. Onun için bu bölümü dikkatlice okumakta fayda var.
Öncelikle çok ayrıntıya girmeyeceğiz. Konuyla ilgili ilmihallere, aile ile ilgili yazılan kitaplara ve mahremiyet bâblarına müracaat edebilirsiniz. Biz konuyu sadece yüzeysel ele alacağız.
Cinsellik denince akla sadece erkeklerin gelmesi yanlış bir durumdur. Çünkü kadında da cinsel arzu vardır. Bu konudaki yanlış algıları yıkmak gerekir.
Erkeğin de kadının da nefsî ve şehvânî istekleri vardır. Bu fıtrî bir durumdur.
Evlilik çift kanatlıdır. Bunun bir kanadında erkek, bir kanadında da kadın vardır. Onun için cinsel tatmin konusunda, her iki tarafın da ihtiyaçlarının giderilmesi gerekir.
Rabbimizin kitabında ve Resulü (asm)’nün de sünnetinde bu konular işlenmektedir. Ve ayıp değildir. Ayıp olsa idi en başta Allah'ın kitabında geçmez ve Allah Resûlü (asm) de ashabına anlatmazdı.
(Kur'ân-ı Kerîm camilere, mescidlere, dinî toplantılara ve dinî grupların toplandığı yerlere hasredilen bir kitap değildir. Ve asla da olmamalıdır. Kur'ân-ı Hakîm, hayatın her alanına inen bir kitab-ı mukaddestir. Hayat kitabıdır. Bizim her işimizi tanzim eder. Ticaretimizden, yatak odamıza ve oradan da devlet yönetimine kadar...)
Kur'ân-ı Mübîn'de; "Kadınlar sizin tarlanızdır."(40) buyurulur. Buradan maksadın cinsî münasebet noktası olduğu herkesin malumudur. Tarlaya yapılacak ekinden maksat da açıktır. Kapalı bir şekilde ifade etmek gerekir ise; neslin devamının olacağı yerden, neslin devamı maksadıyla, şehvetinizi söndürmeye vesile olarak, ilişkiye girin denilmektedir. Ayrıntılı bilgi için ilgili âyetin tefsirine bakabilirsiniz.
Toplumda hayâ edilmesi gereken şeylerden hayâ etmeyip, öğrenmemiz gereken faydalı bilgilerden hayâ edip öğrenmemek, çekinmek; yaptığımız en büyük yanlışlardandır.
Yukarıda alıntı yaptığımız âyet-i kerîmeye, hadis-i şerifte şu kayıt düşülmüştür;
"Kadının üreme organından olmak şartıyla hangi şekilde olursa olsun..."(41)
Diğer önemli konu ise; pek de üzeri açılmayan ama burada yazmak mecburiyetinde kaldığımız bir konudur. O konu da "ters ilişki"dir. Diğer ismi ile "anal ilişki". Konuyla ilgili şunun bilinmesi gerekir ki; kadına arka organdan / anüsten cinsel ilişkiye girmek, ne şekilde olursa olsun kesinlikle haramdır. Şayet kadın bu işe razı olursa, o da bu büyük günaha ortak olur. Eşler arası bile olsa anal ilişki, "livata" olarak adlandırılmış olup, İslâm dininde yasaklanmıştır. Konuyla ilgili hadislerde o fiili yapma halinde eşler için "lânete uğramıştır" ve "Allah, rahmet nazarıyla bakmaz."(42) buyurulmuştur.
Yukarıda bahsi geçen hadislerde dübürden / anüsten cinsel ilişkiye girmenin haram olduğuna delil çıkmaktadır. Bu ilişkiye evli çiftler yaklaşmamalı, eğer yapmış iseler tövbe ve istiğfar etmelidirler. Evlenecek olan çiftler ise, bu konuda burada yazılanları akıllarından çıkarmamalıdırlar.
Şimdi de bir diğer konuya gelelim. Evli çiftler arasındaki "oral ilişki" mevzusuna. Ağız, cinsel ilişki için yaratılmamıştır. Başka işler için var edilmiştir. Oradan cinsel ilişkiye girmek, fıtrata aykırıdır. Hâlbuki İslâmiyet, "fıtrat dini"dir. Fıtratları bozulmamış olanlar bu tür bir ilişkiye asla girmezler.
İlişkiye hazırlık aşamasında çiftlere tavsiye; "karşısındakinin onurunu kırıcı durumda bulunmadan" bunu yapmalarıdır. Oral ilişkinin hükmü konusunda ihtilaf olsa da şu hadis-i şerif ile konuya netlik kazandırabiliriz:
"Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe etmediğini yap."(43)
Bu bağlamda ismini zikretmeyeceğimiz, diğer ilişkiye hazırlık fiillerinin yapılması daha yerinde olur.
Cinsellik konusunda sonucu şu misalle bitirelim; perdenin amacı nasıl içeriyi göstermemek ise, mü'minin tavrı da mahremiyete riayet etmek olmalıdır.
14. Aşk ve Evlilik
Evlilik konusunda bir söylenecek birçok şey var. Şimdi ele alacağımız mevzu ise makalemizin son mevzusu olacaktır.
Unutmayın ki, evliliği ayakta tutan aşktan ziyade idare edebilme kabiliyetidir. Evi idare edebilme, eşlerin birbirini idare edebilmesi, çocukları idare edebilme, eşlerin hoşgörülü davranmaları, yeri geldiğinde alttan alabilme vesaire gibi tutum ve davranışlar evliliğin devamını sağlar.
Evler aşk ile değil, İslâmiyet ve nesli koruma ile yürür.
Tartışma olunca aşk gider, ama İslâmî şuur varsa evlilik ayakta kalır.
Evlilikler kuru kuruya aşk ile değil, iyi idare ve eşler arası saygı-sevgi ile devam eder.
Allah'ın kurduğu düzende ailede hem erkek hem de kadın sorumludur.
Aşk ile evliliğin yürümemesi demek evlilikte aşka gerek yoktur, demek değildir. Aşık olmadan asla evlenmeyin. Aşk çimentosu sizin evliliğinizde mutlaka bulunsun. Ama esas o olduğu zaman sıkıntılar çıkar. Çünkü kuru kuruya aşk bir şey ifade etmez.
“Ev hanımı” kelimesine Arapça'da "Rabbetü'l-Beyt" denir ve terbiye eden, düzenleyen, idare eden anlamlarına gelmektedir. Bu mananın da üzerinde derin bir şekilde düşünülmesi gerekmektedir.
Biraz uzun olan makalemiz elhamdullillah hitâma erdi. Niyâzımız, makaleden istifade edilmesi ve hiç olmazsa okuyan kişiye bir yol gösterebilmesidir. Amelimizde her dâim yalnızca "rıza-yı İlâhî"(44) vardır. Ve Cenâb-ı Hakk'ın Kur'ân-ı Kerîm'in de buyurduğu gibi; "Hayırdan ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilmektedir."(45) İnşallah umumî istifadeye medâr olur ve evlilik gibi derin ve mühim bir meselede, insanlara yardımcı olur. Cenâb-ı Erhamü'r-Râhimîn evlilere mutlu bir yaşam ve hayırlı evlatlar, gençlere ise evleneceği kişi ile mesut bir İslâmî yaşantı nasip eylesin. Âmîn.
499-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA İŞCİ İŞVEREN
498-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KADIN VE ERKEK
498-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KADIN VE ERKEK
Kadına yapılan ve hala yapılmaya devam eden birçok haksızlığın olduğunu inkâr etmemiz ya da görmemezlikten gelmemiz mümkün değildir. Ancak bu sorunları belirli kalıplarda irdelemek, meselenin sosyal boyutunu ve her iki tarafında(kadın-erkek) yaratılış özelliklerini ele almadan çözüm aramak doğru değil. Yanlışlık başka bir yanlışlıkla çözülmez. Haksızlığa uğrayan, yıllarca, ezilen itilen kakılan kadınlara yardımcı olayım, haklarını koruyayım, özgürleştireyim derken farkında olmadan haksızlık etmiş ve onları köleleştirmiş oluyoruz. Bazı kanunlarla, pozitif ayrımcılık adı altında ailenin başka bir dengesini bozmuş, erkeklerin ve çocukların mağduriyetlerine de sebep olmuş oluyoruz.
Hele-hele erkek olsun kadın olsun yapılan yanlışlıkların faturasını İslam’a çıkarmaktan daha cahilce bir tutum olamaz. İlle de bir günah keçisi bulmak gerekiyorsa bunu beşeri sistemlerde aramalı. Yoksa Allah, yarattığı insanı en iyi bildiğinden, fıtratlarına ve yaratılışlarına en uygun ve en mükemmel din olan İslam’ı göndermiştir. Kadın ve erkeği yaratıp eşler olarak var etmesi huzurlu olmanın bir vesilesi olarak saymıştır. Huzur ise herkesi aynı yarışta koşturmakla sağlanamaz. Bir ayetinde şöyle buyuruyor Yüce Allah:
“Kendileri ile huzur bulasınız diye sizin için türünüzden eşler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet var etmesi de O’nun( varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda düşünen bir toplum için elbette ibretler vardır”(Rum,21)
Eşitlik sözünün cazibesinden midir nedir her zaman insanın kulağına hoş gelir. Lakin kulağa hoş gelen her şey hoş olmaya bilir. Her eşitlikte adil olmayabilir. Adaletin olmadığı yerde de zulüm vardır. Bu nedenle eşitlik kavramından ziyade “Adalet” kavramını kullanmamız gerekir. Mesela Allah, gücü yetmeyen birisine zekât vermeyi, kurban kesmeyi emretmemiştir, aklı olmayanı emirlerinden sorumlu tutmamıştır. Şimdi bunlar bazı emirlerden muaf diye kendilerine-hâşâ- haksızlık mı edilmiş olunuyor. Hâlbuki merhametin ve adaletin gereği budur.
Kadın ve erkeğin eşitliğini ateşli bir şekilde savunanlara soruyorum! Acaba eşitlik, kadının her işte çalışması mı demektir. Mesela kadını inşaat işinde çalıştırmaya, eşitlik anlayışıyla eşi zorlasa kadına iyilik mi edilmiş olunur. Erkek evinin geçiminden birinci derecede sorumlu olduğundan erkeğe haksızlık mı söz konusudur. Ya da bir an roller değişse erkek çocuklara baksa, evin işleriyle ilgilense, kadında evin geçimiyle uğraşsa erkeğe mi, yoksa kadına mı haksızlık söz konusudur. Bütün bunları iyice düşünmek gerek. Beylik cümlelerle, emri vakilere bu işler olmaz. Eğer kadınlara iyilik etmek istiyorsanız onların istidadı ve kabiliyetine yani yaratılış hamuruna bakmanız gerekir. Görevler ve sorumluluklar belli olduktan İslam’a uygun olmak şartıyla, kadının evine katkıda bulunmak için çalışması ilim tahsilini yapması birçok önemli görevlerde yer alması; erkeğinde asli görevlerinin yanında ev işlerinde eşine yardımcı olmasının hiçbir mahsuru yoktur. Her konuda olduğu gibi hususta da Peygamberimiz en
güzel örnektir. Onun dönemine baktığımız zaman kadın bizzat sosyal hayatın içindeydi. Lakin biz vur derken öldürüyoruz, yapalım derken yıkıyoruz. Bugün en önemli problemlerin başında ifrat ve tefrit hususunda dizginleyemediğimiz bir eşitlik ve özgürlük anlayışının hâkim olmasıdır. Bu anlayış nedeniyle bugün roller karışmış, fıtrata müdahale söz konusu olduğundan huzur kalmamış ailelerde. Evlenmek için sıraya girenler birkaç ay sonra boşanmak için adliyenin kapısını aşındırıyorlar. Kadın “ben özgürüm” diyor her şeyi meşru sayıyor. Erkek “güç bende, o zaman ben haklıyım” deyip zulmediyor kadına. Kadını korumak adına onun beyanını esas alan mahkeme erkeği apar topar evinden kovuyor. Yıllarca verilen nafaka mağduru erkekler bunalıma giriyor. Cinnet geçiren, hanımını sokak ortasında katleden erkeklerin haberini duyuyoruz? Eşinden ayrılan erkekler ve kadınlar ancak icra yoluyla çocuklarını görebiliyorlar.
Evet, batılı altın tepside bize medeniyet denilen illeti, özgürlük adı altında zilleti enjekte etti. Kadını daha da köleleştirdi. Erkeği mağdur ve mazlum durumuna düşürdü. Adeta cahiliye döneminin medeniyet adı altında son versiyonunu yaşıyoruz. Cahiliye toplumunda kadın insan yerine konmaz, mal gibi alınır satılır, köle gibi çalıştırılır, Kullanılır bir paçavra gibi bir köşeye atılırdı. Bugün eşitlik adı altında kadını bir vitrin malzemesi olarak kullanan medeniyetin müntesipleri şimdi size soruyorum: Kadını bu şekilde mi özgürleştirmiş oluyorsunuz. Sonuna kadar soyundurarak onu daha eşit bir hale mi sokmuş sayıyorsunuz. Kadının cazibesini reklamın vazgeçilmez malzemesi olarak kullananlar ondan nemalanmaya çalışırken nasıl olurda kadın haklarından dem vurabilirler.
Kadını korumak onun değerlerini muhafaza etmekle olur. Onu sözde değil, özde baş tacı etmekle olur. İslam dini kadına ana gibi en yüksek mertebeyi vermiştir. "cennet anaların ayakları altındadır" sözü peygamberimizin değil de batılı bir bilim adamının ağzından çıkmış olsaydı o sözün kitabını basar okullarda kutulardı herhalde "sizin en hayırlınız hanımlarına karşı iyi davrananızdır hadis-i şerifi feminist geçinenlere ne ifade ediyor. Hanımları hususunda Allahtan korkun, onlar hassastır, hemen kırılabilir; kırmayın dikkat edin. Onların iyi taraflarını görün. Onlara fırsat verin, Onlar emanettir, gibi birçok tembihlerle erkekleri uyaran İslam kadar kadını koruyan hiç bir beşeri sistem yoktur. Erkek çoğu şeyden sorumlu olduğuna göre yetkili olması, kendisine meşru hususlarda itaat edilmesi kadar doğal bir şey olamaz. İslam’da Allah’a ibadet ve itaat etmede, kulluk görevlerini yerine getirmede kadın erkek eşittir. Her ikisi de dünyayı imar ve ıslah etmek için gönderilmiştir. Dünyayı huzur ve saadet yurdu haline getirmek için kadın ve erkeği birbirinden farklı ve üstün görmek yerine biri birini tamamlayan bir bütün olarak algılamalı en üstün olmayı Allah’tan en fazla korkmakla mümkün olacağını bilmeliyiz. Allah korkusu insanın kalbinde olursa o insan hiç kimseye zulmetmez. Herkese hakkını verir. Görev ve sorumluluğunu bilir. Kimseyi ezmez, kimseyi üzmez. Kimseden kendini üstün görmez, görev ve yetkisini iyice, adaletle yerine getirir. Kadınların ve çocukların kendisine emanet olduğu bilinciyle hareket eder. Harama göz dikmez, helalini memnun etmenin telaşını yaşar. İsraf etmez, kem gözlere zemin hazırlamaz.
497-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KUL HAKKI
497-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KUL HAKKI
İslâmî kaynaklarda, insanların gereğini yerine getirmekle yükümlü oldukları haklar “Allah’ın hakları” (hukūkullah) ve “kulların hakları” (hukūk-ı ibâd) şeklinde başlıca iki kısma ayrılmış, bazı kaynaklarda bunlara bir de hem Allah hakkı hem kul hakkı sayılan haklar eklenmiştir. Hukūkullaha riayet “Allah’ın emrine saygı” (et-ta‘zîm li-emrillâh), hukūk-ı ibâda riayet ise “Allah’ın yarattıklarına şefkat” (eş-şefekatü alâ halkıllâh) deyimleriyle ifade edilir. Allah’ın emrine saygı, O’nun varlığına ve birliğine iman edip hükümlerine uygun şekilde yaşamakla gerçekleşir. Kul hakları ise genellikle insanların canları, bedenleri, ırz ve namusları, mânevî şahsiyetleri, makam ve mevkileri, dinî inanç ve yaşayışları gibi konulardaki kişilik haklarıyla mallarına ve aile fertlerine ilişkin haklarından oluşmakta ve bunlara yönelik olarak yapılan kötülükler, verilen zararlar kul haklarına tecavüz sayılmakta, bu tecavüz de “mazlime” ve bunun çoğulu olan “mezâlim” kelimeleriyle ifade edilmektedir. Belli bir kişiye verilen zararlar yanında zimmet, irtikâp, karaborsacılık, fitne, idarî baskı ve zulüm gibi ammenin maddî ve mânevî haklarına ve menfaatlerine, huzur, güvenlik ve refahına zarar verme sonucunu doğuran her türlü faaliyet de çeşitli âyet ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda kul hakkına tecavüz sayılıp yasaklanmıştır. Öte yandan kul haklarına dair hükümler aynı zamanda Allah’ın koyduğu hükümler olduğundan bunlar da geniş anlamda hukūkullah içinde görülmüş ve bu hakların gözetilmesi Allah’ın emrine saygı olarak değerlendirilmiştir (meselâ bk. İbnü’l-Arabî, I, 148; Şâtıbî, II, 315 vd.).
Kur’ân-ı Kerîm’de hukūkullah tabiri geçmemekle birlikte birçok âyette hak (meselâ bk. el-İsrâ 17/26; er-Rûm 30/38; ez-Zâriyât 51/19), adalet (el-Bakara 2/282; en-Nisâ 4/58; el-En‘âm 6/152), kıst (en-Nisâ 4/127, 135; el-Mâide 5/8, 42; Hûd 11/85) ve zulüm (el-Bakara 2/279; en-Nisâ 4/10, 30; el-Hac 22/39) gibi kavramlar kul haklarıyla ilgili olarak da kullanılmıştır. Ayrıca birçok âyette insanların haklarına saygı gösterilmesi istenmiş, bu haklara saldırı mahiyetindeki tutum ve davranışlar yasaklanmıştır.
İlgili âyetleri dikkate alarak Kur’ân-ı Kerîm’de kul haklarını biri insanların sahip olduğu maddî ve mânevî haklara tecavüz etmek, zarar vermek, diğeri dinî, ahlâkî ve hukukî hükümlerin onlara verilmesini gerekli kıldığı şeyleri vermemek şeklinde iki kısma ayırmak mümkündür. Bir kimsenin, her ne şekilde olursa olsun kendisine ait olmayan bir şeyi haksız yoldan elde etmeye kalkışması kul hakkına tecavüzdür. Nitekim insanların hırsızlık, ölçü ve tartıda hile yapma, emanete hıyanet, kumar, tefecilik, zimmet, irtikâp vb. gayri meşrû yollarla birbirlerinin mallarını yemeleri (meselâ bk. el-Bakara 2/188; Âl-i İmrân 3/161; en-Nisâ 4/29-30, 161; et-Tevbe 9/34; el-İsrâ 17/34-35); canlarına kıymaları (el-Bakara 2/84-85; en-Nisâ 4/92-93; el-Mâide 5/32); iftira, alay, arkadan çekiştirme, kötü lakap takma, suizan, kusur arama, gıybet gibi tutum ve davranışlarla başkalarının mânevî şahsiyetlerine zarar vermeleri (en-Nisâ 4/112; el-Hucurât 49/11-12; el-Kalem 68/11; el-Hümeze 104/1); inançları, dinî tercih ve yaşayışları üzerinde baskı kurmaları (el-Bakara 2/114, 174; el-A‘râf 7/86); onları yurtlarından yuvalarından uzaklaştırmaları (el-Bakara 2/84-85) Kur’an’ın yasakladığı ilk kısma giren kul hakları ihlâlinin örnekleridir. Bunun yanında Kur’an zenginlerin mallarında yoksulların da haklarının bulunduğunu belirtmekte (ez-Zâriyât 51/19; el-Meâric 70/24-25), pek çok âyette zekât ve zekât dışındaki malî yardımlaşma emredilmekte (meselâ bk. et-Tevbe 9/34-35; el-Fecr 89/17-20; el-Mâûn 107/2-3, 7), cimrilik eleştirilmektedir (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/180; en-Nisâ 4/37; el-Leyl 92/8). Kul haklarıyla ilgili bu genel buyruk ve yasaklar yanında birçok âyette özellikle kadınlar, akrabalar, komşular, çocuklar, ana babalar, yetimler, yolcular, sakatlar ve umumiyetle haklarını korumaktan âciz olanların hakları üzerinde de durulmuştur (meselâ bk. el-Bakara 2/83, 231-232, 241; en-Nisâ 4/2, 4, 6, 10, 19-21, 24-25, 34, 36; el-A‘râf 7/141; el-İsrâ 17/23-27, 34; Abese 80/1-10; et-Tekvîr 81/8-9).
Kur’an’daki hak, adalet, kıst, zulüm gibi kavramlar hadislerde de sıkça geçmektedir. Ayrıca hadislerde mazlime ve mezâlim kelimeleri de kullanılmış, son kelime hadis, ahlâk ve hukuk literatüründe bir terim haline gelmiştir. Kul haklarını ihlâl mahiyetindeki tutum ve davranışları hem toplu olarak hem tek tek veya grup halinde zikrederek yanlışlığını, kötülüğünü, dünya ve âhirette doğuracağı zararları anlatan pek çok hadis vardır. Hadis mecmualarının hemen her bölümünde kul haklarıyla ilgili rivayetler yer almakla birlikte özellikle “mezâlim, ahkâm, hudûd, edeb veya âdâb, isti’zân, et‘ime, imâre, birr, büyû‘, ticârât, tevbe, hüsnü’l-hulk, husûmât, diyât, rikāk, zekât, zühd, fiten, nikâh” gibi başlıklar taşıyan bölümlerde kul haklarına ilişkin hadisler geniş yer tutmaktadır. Bunlardan kul hakları açısından ilke mahiyetinde olan bazı hadislere göre müslüman müslümanın kardeşidir; ona yalan söylemez, ihanet etmez, kötülük yapmaz, onu aşağılamaz, kötülük edebilecek birinin eline bırakmaz (Buhârî, “Meẓâlim”, 3; Müslim, “Birr”, 32, 58; Tirmizî, “Birr”, 18). Hiç kimse kendisi için beğenip istediğini din kardeşi, komşusu için de istemedikçe, komşusu onun kötülüğünden emin olmadıkça olgun bir mümin olamaz (Buhârî, “Îmân”, 7; “Edeb”, 29; Müslim, “Îmân”, 71-73). Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna eziyet edemez (Buhârî, “Edeb”, 31, 85; Müslim, “Îmân”, 74, 75). İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez (Buhârî, “Edeb”, 18; Müslim, “Feżâʾil”, 66). Müslümanların kanları, malları, namusları ve şerefleri kendi aralarında kutsal Mekke kadar, hac ayları ve günleri kadar saygındır, dokunulmazdır (Buhârî, “Ḥac”, 132; Müslim, “Ḳasâme”, 29). Müslüman, elinden ve dilinden başka müslümanların zarar görmediği kimsedir (Buhârî, “Îmân”, 4-5; Müslim, “Îmân”, 64-65). Kul haklarını ihlâl eden kimseyi “müflis” olarak niteleyen Hz. Peygamber bunu şöyle açıklamıştır: Bu kişi âhirette namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerini yerine getirmiş olarak Allah’ın huzuruna gelir. Bununla beraber öyle günahlarla gelir ki kimilerine sövüp saymış, kiminin kanını akıtmış, kiminin malını yemiş, kimine iftira etmiştir. Bu durum karşısında onun ibadetlerinden elde ettiği sevaplardan alınıp hak sahiplerine dağıtılır. Eğer ibadetleri ve iyilikleri bu hakları ödemeye yetmezse hak sahiplerinin günahlarından alınıp hak yiyenin günahlarına eklenir. Böylece sevapları elinden gitmiş, günahları ise daha da artmış, dolayısıyla müflis durumuna düşmüş olan bu kişi cehenneme atılır (Müslim, “Birr”, 59; ayrıca bk. Buhârî, “Meẓâlim”, 10).
İslâm âlimlerinin çeşitli âyet ve hadislere dayanarak tesbit ettikleri büyük günahların (kebâir) çoğu kul haklarıyla ilgilidir. Bunlar arasında adam öldürme, hırsızlık, hıyanet, zimmet ve irtikâp, ana babaya kötülük etme, akrabalık ilişkilerini kesme, yalancı şahitlik, haklıyı haksız, haksızı haklı gösterme amacıyla yalan yere yemin etme, mâsum insanlara iftira etme, yetim malı yeme, tefecilik yapma, halk üzerinde zulüm ve baskı kurma, eziyet ve işkence etme gibi hak ihlâlleri de bulunmaktadır (Zehebî, s. 40-181).
Bir hadiste Allah’ın huzurunda hesabı sorulacak olan günahlar affedilebilecek olanlar, affedilemeyecek olanlar ve affedilmesi şarta bağlı olanlar şeklinde üçe ayrılmıştır. Birincisinin kulun Allah’a karşı işlemiş olduğu günahlar, ikincisinin inkârcılık, üçüncüsünün de kul haklarından doğan günahlar olduğu bildirilmiş (Müsned, VI, 240), başka bir hadiste de üzerinde kul hakkı bulunan kimsenin hiçbir maddî bedelin geçerli olmayacağı kıyamet gününden önce hak sahibiyle helâlleşmesi istenmiştir (Buhârî, “Meẓâlim”, 10; “Riḳāḳ”, 48). İslâm âlimleri, bu tür hadislere dayanarak Allah katında kul haklarıyla ilgili tövbelerin kabul edilip günahların bağışlanabilmesi için bu hakların sahiplerine ödenmesi veya onların rızalarının alınması gerektiğini bildirmişlerdir (bk. TÖVBE).
Ahlâk kitaplarının genel olarak fazilet ve rezîletlere, özellikle de adalet ve zulüm, dostluk ve düşmanlık, cömertlik ve cimrilik, hilim ve gazap, dürüstlük ve yalancılık, emanet ve hıyanet, ahde vefa, tevazu ve kibir gibi beşerî ilişkilere dair bölümleri geniş ölçüde kul haklarıyla ilgili konuları da içermektedir. Bunların içinde, kul haklarının gerek tasnifi gerekse mahiyet ve muhtevalarını ortaya koyması bakımından Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn adlı eserinin “Çeşitli insan grupları arasında ülfet, kardeşlik, dostluk ve muaşeretin âdâbı” başlığını taşıyan bölümünün (II, 157-221) özel bir yeri vardır (ayrıca bk. HAK; İNSAN HAKLARI).
İslâmî kaynaklarda, insanların gereğini yerine getirmekle yükümlü oldukları haklar “Allah’ın hakları” (hukūkullah) ve “kulların hakları” (hukūk-ı ibâd) şeklinde başlıca iki kısma ayrılmış, bazı kaynaklarda bunlara bir de hem Allah hakkı hem kul hakkı sayılan haklar eklenmiştir. Hukūkullaha riayet “Allah’ın emrine saygı” (et-ta‘zîm li-emrillâh), hukūk-ı ibâda riayet ise “Allah’ın yarattıklarına şefkat” (eş-şefekatü alâ halkıllâh) deyimleriyle ifade edilir. Allah’ın emrine saygı, O’nun varlığına ve birliğine iman edip hükümlerine uygun şekilde yaşamakla gerçekleşir. Kul hakları ise genellikle insanların canları, bedenleri, ırz ve namusları, mânevî şahsiyetleri, makam ve mevkileri, dinî inanç ve yaşayışları gibi konulardaki kişilik haklarıyla mallarına ve aile fertlerine ilişkin haklarından oluşmakta ve bunlara yönelik olarak yapılan kötülükler, verilen zararlar kul haklarına tecavüz sayılmakta, bu tecavüz de “mazlime” ve bunun çoğulu olan “mezâlim” kelimeleriyle ifade edilmektedir. Belli bir kişiye verilen zararlar yanında zimmet, irtikâp, karaborsacılık, fitne, idarî baskı ve zulüm gibi ammenin maddî ve mânevî haklarına ve menfaatlerine, huzur, güvenlik ve refahına zarar verme sonucunu doğuran her türlü faaliyet de çeşitli âyet ve hadislerle diğer İslâmî kaynaklarda kul hakkına tecavüz sayılıp yasaklanmıştır. Öte yandan kul haklarına dair hükümler aynı zamanda Allah’ın koyduğu hükümler olduğundan bunlar da geniş anlamda hukūkullah içinde görülmüş ve bu hakların gözetilmesi Allah’ın emrine saygı olarak değerlendirilmiştir (meselâ bk. İbnü’l-Arabî, I, 148; Şâtıbî, II, 315 vd.).
Kur’ân-ı Kerîm’de hukūkullah tabiri geçmemekle birlikte birçok âyette hak (meselâ bk. el-İsrâ 17/26; er-Rûm 30/38; ez-Zâriyât 51/19), adalet (el-Bakara 2/282; en-Nisâ 4/58; el-En‘âm 6/152), kıst (en-Nisâ 4/127, 135; el-Mâide 5/8, 42; Hûd 11/85) ve zulüm (el-Bakara 2/279; en-Nisâ 4/10, 30; el-Hac 22/39) gibi kavramlar kul haklarıyla ilgili olarak da kullanılmıştır. Ayrıca birçok âyette insanların haklarına saygı gösterilmesi istenmiş, bu haklara saldırı mahiyetindeki tutum ve davranışlar yasaklanmıştır.
İlgili âyetleri dikkate alarak Kur’ân-ı Kerîm’de kul haklarını biri insanların sahip olduğu maddî ve mânevî haklara tecavüz etmek, zarar vermek, diğeri dinî, ahlâkî ve hukukî hükümlerin onlara verilmesini gerekli kıldığı şeyleri vermemek şeklinde iki kısma ayırmak mümkündür. Bir kimsenin, her ne şekilde olursa olsun kendisine ait olmayan bir şeyi haksız yoldan elde etmeye kalkışması kul hakkına tecavüzdür. Nitekim insanların hırsızlık, ölçü ve tartıda hile yapma, emanete hıyanet, kumar, tefecilik, zimmet, irtikâp vb. gayri meşrû yollarla birbirlerinin mallarını yemeleri (meselâ bk. el-Bakara 2/188; Âl-i İmrân 3/161; en-Nisâ 4/29-30, 161; et-Tevbe 9/34; el-İsrâ 17/34-35); canlarına kıymaları (el-Bakara 2/84-85; en-Nisâ 4/92-93; el-Mâide 5/32); iftira, alay, arkadan çekiştirme, kötü lakap takma, suizan, kusur arama, gıybet gibi tutum ve davranışlarla başkalarının mânevî şahsiyetlerine zarar vermeleri (en-Nisâ 4/112; el-Hucurât 49/11-12; el-Kalem 68/11; el-Hümeze 104/1); inançları, dinî tercih ve yaşayışları üzerinde baskı kurmaları (el-Bakara 2/114, 174; el-A‘râf 7/86); onları yurtlarından yuvalarından uzaklaştırmaları (el-Bakara 2/84-85) Kur’an’ın yasakladığı ilk kısma giren kul hakları ihlâlinin örnekleridir. Bunun yanında Kur’an zenginlerin mallarında yoksulların da haklarının bulunduğunu belirtmekte (ez-Zâriyât 51/19; el-Meâric 70/24-25), pek çok âyette zekât ve zekât dışındaki malî yardımlaşma emredilmekte (meselâ bk. et-Tevbe 9/34-35; el-Fecr 89/17-20; el-Mâûn 107/2-3, 7), cimrilik eleştirilmektedir (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/180; en-Nisâ 4/37; el-Leyl 92/8). Kul haklarıyla ilgili bu genel buyruk ve yasaklar yanında birçok âyette özellikle kadınlar, akrabalar, komşular, çocuklar, ana babalar, yetimler, yolcular, sakatlar ve umumiyetle haklarını korumaktan âciz olanların hakları üzerinde de durulmuştur (meselâ bk. el-Bakara 2/83, 231-232, 241; en-Nisâ 4/2, 4, 6, 10, 19-21, 24-25, 34, 36; el-A‘râf 7/141; el-İsrâ 17/23-27, 34; Abese 80/1-10; et-Tekvîr 81/8-9).
Kur’an’daki hak, adalet, kıst, zulüm gibi kavramlar hadislerde de sıkça geçmektedir. Ayrıca hadislerde mazlime ve mezâlim kelimeleri de kullanılmış, son kelime hadis, ahlâk ve hukuk literatüründe bir terim haline gelmiştir. Kul haklarını ihlâl mahiyetindeki tutum ve davranışları hem toplu olarak hem tek tek veya grup halinde zikrederek yanlışlığını, kötülüğünü, dünya ve âhirette doğuracağı zararları anlatan pek çok hadis vardır. Hadis mecmualarının hemen her bölümünde kul haklarıyla ilgili rivayetler yer almakla birlikte özellikle “mezâlim, ahkâm, hudûd, edeb veya âdâb, isti’zân, et‘ime, imâre, birr, büyû‘, ticârât, tevbe, hüsnü’l-hulk, husûmât, diyât, rikāk, zekât, zühd, fiten, nikâh” gibi başlıklar taşıyan bölümlerde kul haklarına ilişkin hadisler geniş yer tutmaktadır. Bunlardan kul hakları açısından ilke mahiyetinde olan bazı hadislere göre müslüman müslümanın kardeşidir; ona yalan söylemez, ihanet etmez, kötülük yapmaz, onu aşağılamaz, kötülük edebilecek birinin eline bırakmaz (Buhârî, “Meẓâlim”, 3; Müslim, “Birr”, 32, 58; Tirmizî, “Birr”, 18). Hiç kimse kendisi için beğenip istediğini din kardeşi, komşusu için de istemedikçe, komşusu onun kötülüğünden emin olmadıkça olgun bir mümin olamaz (Buhârî, “Îmân”, 7; “Edeb”, 29; Müslim, “Îmân”, 71-73). Allah’a ve âhiret gününe inanan kimse komşusuna eziyet edemez (Buhârî, “Edeb”, 31, 85; Müslim, “Îmân”, 74, 75). İnsanlara merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez (Buhârî, “Edeb”, 18; Müslim, “Feżâʾil”, 66). Müslümanların kanları, malları, namusları ve şerefleri kendi aralarında kutsal Mekke kadar, hac ayları ve günleri kadar saygındır, dokunulmazdır (Buhârî, “Ḥac”, 132; Müslim, “Ḳasâme”, 29). Müslüman, elinden ve dilinden başka müslümanların zarar görmediği kimsedir (Buhârî, “Îmân”, 4-5; Müslim, “Îmân”, 64-65). Kul haklarını ihlâl eden kimseyi “müflis” olarak niteleyen Hz. Peygamber bunu şöyle açıklamıştır: Bu kişi âhirette namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerini yerine getirmiş olarak Allah’ın huzuruna gelir. Bununla beraber öyle günahlarla gelir ki kimilerine sövüp saymış, kiminin kanını akıtmış, kiminin malını yemiş, kimine iftira etmiştir. Bu durum karşısında onun ibadetlerinden elde ettiği sevaplardan alınıp hak sahiplerine dağıtılır. Eğer ibadetleri ve iyilikleri bu hakları ödemeye yetmezse hak sahiplerinin günahlarından alınıp hak yiyenin günahlarına eklenir. Böylece sevapları elinden gitmiş, günahları ise daha da artmış, dolayısıyla müflis durumuna düşmüş olan bu kişi cehenneme atılır (Müslim, “Birr”, 59; ayrıca bk. Buhârî, “Meẓâlim”, 10).
İslâm âlimlerinin çeşitli âyet ve hadislere dayanarak tesbit ettikleri büyük günahların (kebâir) çoğu kul haklarıyla ilgilidir. Bunlar arasında adam öldürme, hırsızlık, hıyanet, zimmet ve irtikâp, ana babaya kötülük etme, akrabalık ilişkilerini kesme, yalancı şahitlik, haklıyı haksız, haksızı haklı gösterme amacıyla yalan yere yemin etme, mâsum insanlara iftira etme, yetim malı yeme, tefecilik yapma, halk üzerinde zulüm ve baskı kurma, eziyet ve işkence etme gibi hak ihlâlleri de bulunmaktadır (Zehebî, s. 40-181).
Bir hadiste Allah’ın huzurunda hesabı sorulacak olan günahlar affedilebilecek olanlar, affedilemeyecek olanlar ve affedilmesi şarta bağlı olanlar şeklinde üçe ayrılmıştır. Birincisinin kulun Allah’a karşı işlemiş olduğu günahlar, ikincisinin inkârcılık, üçüncüsünün de kul haklarından doğan günahlar olduğu bildirilmiş (Müsned, VI, 240), başka bir hadiste de üzerinde kul hakkı bulunan kimsenin hiçbir maddî bedelin geçerli olmayacağı kıyamet gününden önce hak sahibiyle helâlleşmesi istenmiştir (Buhârî, “Meẓâlim”, 10; “Riḳāḳ”, 48). İslâm âlimleri, bu tür hadislere dayanarak Allah katında kul haklarıyla ilgili tövbelerin kabul edilip günahların bağışlanabilmesi için bu hakların sahiplerine ödenmesi veya onların rızalarının alınması gerektiğini bildirmişlerdir (bk. TÖVBE).
Ahlâk kitaplarının genel olarak fazilet ve rezîletlere, özellikle de adalet ve zulüm, dostluk ve düşmanlık, cömertlik ve cimrilik, hilim ve gazap, dürüstlük ve yalancılık, emanet ve hıyanet, ahde vefa, tevazu ve kibir gibi beşerî ilişkilere dair bölümleri geniş ölçüde kul haklarıyla ilgili konuları da içermektedir. Bunların içinde, kul haklarının gerek tasnifi gerekse mahiyet ve muhtevalarını ortaya koyması bakımından Gazzâlî’nin İḥyâʾü ʿulûmi’d-dîn adlı eserinin “Çeşitli insan grupları arasında ülfet, kardeşlik, dostluk ve muaşeretin âdâbı” başlığını taşıyan bölümünün (II, 157-221) özel bir yeri vardır (ayrıca bk. HAK; İNSAN HAKLARI).
496-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KURBAN KESMEK
496-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA KURBAN KESMEK
Arapça’da gerek maddî gerekse mânevî her türlü yakınlığı ve yakın olmayı kuşatacak bir anlam yelpazesine sahip olan kurbân kelimesi dinî terminolojide kendisiyle Allah’a yaklaşılan şeyi, özel olarak da Allah’a yakınlık sağlamak, yani ibadet (kurbet) amacıyla belli vakitte belirli cinsten hayvanları kesmeyi ve bu amaçla kesilen hayvanı ifade eder. Kurban hemen bütün dinlerin ana temalarından birini teşkil ettiği gibi çeşitli dillerde bu kavramı ifade için kullanılan kelimelerin kök anlamlarında da müşterek taraflar vardır. Latince kökenli Batı dillerinde kurban karşılığı kullanılan sacrifice kökünde “kutsamak, bir nesnenin tanrıya sunularak kutsal hale getirilmesi”, offering de “tanrıya hediye sunma, takdime” anlamını taşır. Eski Ahid’de kurban karşılığında “bağış ve vergi” mânasındaki minha, “yaklaştıran şey” anlamında gorban ve “kutsal kan dökme”yi ifade eden zebah kelimeleri kullanılır (Tekvîn, 4/3, 31/54, 32/14, 33/10; Çıkış 10/25, 12/27; Levililer, 2/1-13; Ezra, 20/28, 40/43). Sâmî gelenek içinde yer alan Arapça’da kurban kelimesi terim anlamındaki kurbanı da kuşatacak biçimde daha genel bir anlam taşırken İslâmî literatürde ibadet amacıyla kesilen hayvana udhiyye (dahiyye) eti için kesilen hayvana zebîha denilir. Udhiyye adlandırması, hayvanın kurban bayramında kuşluk vakti (duhâ) kesilmekte oluşuyla açıklanır. “İbadet” anlamında nesîke, nüsük ve mensek de özelde kurbanı ifade eder. Hac ve umrede kesilen kurbanlar ise genel olarak “sevkedilip götürülen, sunulan şey” mânasında hedy veya kesilen hayvanın büyükbaş ya da küçükbaş oluşuna göre bedene ve dem şeklinde özel isimler almış, doğan çocuk için kesilen kurbana da yeni doğan çocuğun başındaki saçın adından hareketle akîka denilmiştir. Türkçe’de kurban kelimesi yalın olarak kullanıldığında kurban bayramında ibadet amacıyla kesilen hayvanı ve bu kesim işlemini ifade ederken diğerleri türüne göre “adak kurbanı, kefâret kurbanı” gibi özel isimler almıştır.
İslâm Öncesi Dinlerde Kurban. Kurban tapınılan tabiat üstü varlık veya varlıklara yakınlaşma, şükran duygularını ifade etme, bir şey isteme ya da günahlara kefâret olması gibi niyetlerle sunulan varlık ve nesnelerdir. Tabiat üstü bir güce sunulan nesnelere genel anlamda takdime adı verilirken kurban kelimesi özellikle öldürme veya boğazlama yoluyla sunulanlar için kullanılmaktadır. Kurban olayında esas unsur, sunulan hediyeyi kabul etme durumunda olan tabiat üstü gücün veya kendisine böyle bir güç atfedilmiş olan varlığın bulunmasıdır. Kurban sunan kişi bu şekilde tabiat üstü güçle ilişkiye girmeyi veya daha önce girmiş olduğu ilişki-yi sürdürmeyi amaçlar. Öte yandan bazı toplumlarda kurban olarak takdim edilen nesnelerin yok edilmesi işlemi esas kabul edilmiş, buna göre kurban, “objelerin bir tanrıya veya herhangi bir tabiat üstü güce takdim edildiği bir kült faaliyeti” olarak tanımlanmıştır. Takdim edenin, bir şeyi kendi tasarrufundan çıkarıp tabiat üstü bir alıcıya sunduğu düşüncesi esas alınarak kurban, “icra edilişi esnasında bir şeyin sunulduğu veya yok edildiği, objesinin mânevî bir güç kaynağı ile böyle bir güce ihtiyaç duyan kişi arasında ilişkiler tesis ettiği dinî tören” şeklinde tarif edilmiştir.
Erken Paleolitik dönemden itibaren çeşitli kültürlerde kurban ibadetinin farklı uygulamaları ortaya çıkmıştır. Antik Yunan dininde yer altı ve deniz tanrılarına siyah, ateş tanrılarına kızıl renkte hayvanlar, güneş tanrısı Helios’a süratli atlar, tanrı Zeus’a kozmik verimlilik güçlerinin simgesi olarak kabul edilen boğa kurban edilirdi. Kurban vasıtasıyla tanrıların, tanrılar sayesinde de insan ve tabiatın yaşadığına inanılırdı. Arkeolojik bulgular, eski Mısır’da rahiplerin idaresinde âyin haline getirilmiş kurban kültünün bulunduğunu göstermektedir. Sumerler’in yaşadığı eski Mezopotamya’da da rahiplerin eşliğinde zorunlu kurbanlarla iştirak edilen oldukça gelişmiş bayram takvimleri bulunurdu. Hititler’in tanrıların yardım ve affını kazanmak için kurban kestikleri, bazı yiyecekler takdim ettikleri bilinmektedir. Dinî ve mitolojik Ugarit metinlerinde Mezopotamya ve Ken‘ân özelliği taşıyan bir kurban kültünün izleri görülmektedir. Milâttan önce ilk binyıla kadar tarihlendirilen kitâbelere göre Güney Arabistan’ın yüksek kültürlerinde rahiplerce yönetilen, güneş, ay ve Venüs gibi yıldızlarla büyük tanrılara sunulan kurban âyinleri vardı. Eski İranlılar tanrılara kurbanlar, çeşitli bitkiler ve haoma içkisi sunmuşlardır. Zerdüşt hayvan kurbanını yasaklayarak Ahura Mazda’ya adak ve şükürler kurbanını telkin ettiyse de ölümünden sonra canlı kurban âdetine geri dönülmüştür. İranlılar adak ve şükranlarını Hürmüz’e, diğer takdimelerini de kötülüğü engellemesi için Ehrimen’e arzederlerdi. Sâbiî toplumunda güvercin ve koçun kurban edildiği törenleri vaftiz olmuş rahip veya yardımcısı icra eder, kurban edilen hayvanın kutsiyetine inanıldığından vaftiz olmayanların ona dokunmasına izin verilmezdi. Günümüz ilkel kabilelerinde tanrıların yardımlarını sağlamak, gazaplarından korunmak veya günahlardan kurtulmak için tavuk kurbanı yaygındır; ayrıca sığır ve köpek de kurban edilmekte, yiyecek ve içecek maddeleri sunulmaktadır.
Japon dini Şintoizm’de kurban ve takdimeler tanrılara ve ölülere, onların öfkesini yatıştırıp lutuf ve yardımlarını sağlamak veya günahlara kefâret düşüncesiyle sunulurdu. Erken dönemlerde uygulanan insan kurbanlarının yerini sonradan hayvan kurbanları almıştır. Günümüzde pirinç ve pirinç şarabından oluşan yemek takdimeleriyle elbise ve mesken dahil üç aslî ihtiyaca tekabül eden her şey kurban olarak sunulmaktadır.
Eski Çin’de tanrılara ve ölen ataların ruhlarına onları memnun etmek ve ilâhî lutuflar elde etmek amacıyla evcil olan ve olmayan hayvanlar kurban edilir; hububat, mayalandırılmış içki, çeşitli yiyecekler ve ipek gibi takdimeler sunulurdu. Önceleri yaygın olan insan kurbanına Konfüçyüs’le birlikte son verilmiştir. İmparator tarafından kış gün dönümünde göğe ve yere sunulan kurbanın önemli bir yeri vardı. En önemli takdimeler bütün ailenin bir araya geldiği, senenin ilk ve son günlerinde yapılırdı. Güneş tutulması, sel baskını, salgın hastalık, kuraklık, açlık gibi durumlarda da uygun kurbanlar sunulurdu.
Hinduizm’de kurban insanları kurtuluşa götüren yollardan biridir. Brahmanlar döneminde, kozmik gücü meydana getirdiğine inanılan ve yaratılışın sırrı, kâinatın devamının anahtarı olarak kabul edilen kurban merasimi rahiplerin nezaretinde gerçekleştirilirdi. Vedalar döneminde günlük merasimler ateşte yakılan takdimeleri, kutsal soma içkisini yere dökmeyi, atalara, yer tanrılarına ve ruhlara yiyecek takdimelerini ihtiva ederdi. Aylık takdimeler yeni ay ve dolunayda çeşitli tanrılara, özellikle fırtına tanrısı İndra’ya sunulan pastalar ve yiyeceklerdi. Fakat kefâret niyetiyle ve ilkbaharın başlangıcında bolluk düşüncesiyle, yağmurlu mevsim ve serin kış beklentisiyle rahipler tarafından bir yılda üç defa olmak üzere mevsimlik kurbanlar sunulurdu. Upanişadlar sonrası dönemde de kurban sistemi korunmuş, ancak mâbed ibadetinin ortaya çıkışı ve Budizm, Jainizm gibi yeni dinlerin muhalefeti sebebiyle giderek önemini kaybetmiştir. Çünkü Budizm ve Jainizm’de “Ahimsa” (hiçbir canlıyı öldürmemek) prensibi ve tenâsüh inancı gereği canlı yaratıklar kurban edilmemektedir. Ancak her iki din mensupları mâbedlerinde tütsü, mum, buhur, yiyecek ve içecekler takdim ederlerdi.
Yahudilik’te bazı hayvanların veya yiyeceklerin Tanrı’ya bağlılığın bir işareti olarak ve O’nun lutfunu kazanmak, affını sağlamak niyetiyle bir mezbah üzerinde tamamen ya da kısmen yok edilmesinden ibaret olan kurban ibadetinin tarihi Hz. İbrâhim’e kadar götürülmektedir. Onun döneminde sığır, davar, kumru, güvercin gibi hayvanlar Tanrı’ya sunulurdu (Tekvîn, 8/20, 13/18, 15/7-11, 17-21). İshak (Tekvîn, 26/25) ve oğlu Ya‘kūb tarafından da devam ettirilen kurban geleneği İsrâiloğulları’nca, bazı dönemlerdeki farklı uygulamalarla birlikte Kudüs’teki mâbedin 70 yılında Romalılar tarafından yıkılışına kadar sürdürülmüştür.
Ahd-i Atîk’te kurbanı ifade eden en kapsamlı terim İbrânîce’de “vermek” anlamına gelen “manah” fiilinden türetilmiş, “bir bağış veya vergi” mânasındaki “minha”dır. Bu kelime hububat takdimelerini (Levililer, 2; İşaya, 43/2), genel olarak kurbanı (I. Samuel, 2/29, 26/19) ve özellikle de hayvan kurbanlarını (Tekvîn, 4/3, 4; I. Samuel, 2/12-17) ifade etmek üzere kullanılmıştır. Kurban karşılığında kullanılan bir diğer terim, “grb” kökünden “yaklaştıran şey” anlamına gelen ve kanlı kansız bütün takdimeler için kullanılan “gorban”dır (Levililer, 1/2-9; Ezra, 20/28, 40/43). Mezbah üzerinde tamamen yakılan takdime veya kurban çeşidini ifade etmek için kullanılan kelime İbrânîce’de “yükselmek” mânasındaki “olah”tır (Tekvîn, 4/8-20; Çıkış, 10/25; Levililer, 1/17). “Kutsal kanı dökmek” veya “boğazlanan şey” anlamlarına gelen “zebah” ise genellikle komünyon kurbanını ve bir hayvanı sırf etini yemek niyetiyle boğazlamayı ifade etmektedir (Tekvîn, 31/54; Çıkış, 10/25, 12/27). İbrânîce’de hem “günah” hem de “günahı ortadan kaldıran dinî tören” mânasındaki “hattah” ile (Levililer, 4/1-5, 13, 6/17-23) “suç” ve “daha sonra kendisiyle bu suçun düzeltildiği vasıta” mânasındaki “asham” kelimeleri ise kefâret düşüncesiyle sunulan kurbanlar için kullanılmaktadır.
Yahudilik’te kurban uygulaması, Mûsâ şeriatında uygun görülen hayvanları boğazlamak suretiyle sunulan kanlı kurbanlar ve çeşitli yiyecek, su ve şarap gibi içeceklerin takdim edilmesi şeklindeki kansız kurbanlar olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Kurbanlar günlük, haftalık, aylık, mevsimlik ve yıllık olarak sunulurdu. Dâimî kurban (olat tamid) her gün sabah akşam sunulan birer yıllık iki kuzudan ibaretti (Çıkış, 29/38-42). Haftalık kurban olarak sebt gününde yakılan takdimeden başka birer yıllık kusursuz iki erkek kuzu boğazlanırdı (Sayılar, 28/9-10). Aylık kurban niyetiyle her kamerî ayın ilk gününde iki genç boğa, bir koç, birer yıllık kusursuz yedi erkek kuzu, ayrıca suç takdimesi olarak “yeni ay bayramı kurbanı” adı verilen bir erkeç sunulurdu (Sayılar, 28/11-15). Yıllık kurbanlar arasında, senenin belirli zamanlarında kutlanan bayram günlerinde takdim edilen kurbanların ayrı bir yeri vardır. İsrâiloğulları’nın Mısır bölgesindeki esaretlerinden kurtarılışının anısına (Çıkış, 12/12-14) kutlanan Fısıh (Pesah) bayramında bir kuzu kurban edilirdi (Çıkış, 12/1-19, 21-24, 43-49; Levililer, 23/4-8). Fısıh’ın ikinci gecesinden itibaren ellinci güne kadar kutlanan ilk mahsul bayramında çeşitli ziraî ürünlerin turfandası sunulur, bir yıllık kusursuz erkek kuzu da kurban edilirdi (Çıkış, 11/4-5, 12/29-32, 13/1-2, 12, 22/29, 34/19-20). Takdimelerin yapıldığı bir diğer bayram da Roşhaşahan’ın ilk gününden itibaren on günlük tövbe zamanının sonundaki kefâret günüdür (Yom Kipur). Öte yandan Yahova’nın İsrâiloğulları’ndan istediği başka takdime çeşitleri de vardı (Çıkış, 25/1-7, 35/4-9, 20-29, 36/3). Nitekim Tevrat’ta ve Kur’an’da belirtildiğine göre Hz. Mûsâ zamanında İsrâiloğulları’ndan bir de sağlam, kusursuz, üzerine hiç boyunduruk binmemiş inek kurban etmeleri istenmiş ve bu kurbanla ilgili işlemler ayrıca bildirilmiştir (Sayılar, 19/1-10; Tesniye, 21/1-9; el-Bakara 2/67-73). Tevrat’ta kurbanın temiz ve eti yenilen hayvanlardan seçilmesi istenmiştir (Levililer, 1/1-2, 11/47; Tesniye, 14/11, 20).
Kurban edilecek hayvanlar kusursuz olmalıdır. Pek çok durumda hayvanın erkek olması istenmiş, şükür ve ilk mahsul takdimeleri gibi diğer durumlarda erkekle dişi arasında tercih kişiye bırakılmıştır. Kurban olarak sunulan hayvanların doğumdan itibaren yedi günden önce takdim edilmemesi (Levililer, 22/26-27), anne ile yavrusunun aynı günde boğazlanmaması emredilmiştir (Levililer, 22/28). İlk doğanlar bir yıl içinde takdim edilmelidir (Tesniye, 15/19). Pesah kuzusunda olduğu gibi yakılan takdimelerle günah ve şükran takdimelerinin bir yaşından daha fazla olması istenmiştir (Çıkış, 12/5, 29/38; Levililer, 9/3, 23/12, 19). Bazı özel kurbanların bir iş yapmamış, boyunduruk vurulmamış ve henüz yavrulamamış bir hayvandan olması gerekirdi (Sayılar, 19/1-10; el-Bakara 2/67-71). Ayrıca kurbanın onu sunan kimsenin malı olması gerekiyordu (Tesniye, 28/19; II. Samuel, 24/24).
Kurbanın eti hakkında yapılacak işlem kurbanın takdim ediliş amacına göre değişiklik arzetmekteydi. Yakılmak üzere sunulan kurbanın eti tamamen mezbah üzerinde yakılır; komünyon kurbanı kohenler, onu takdim eden ve yakınları tarafından yenirdi (Levililer, 7/15-21, 32-34, 35-36, 22/29-30). Kurbanın kanı ve Tanrı’ya tahsis edilen yağının yenilmemesi ve bütün nesiller boyunca buna riayet edilmesi istenmiştir (Levililer, 3/17, 7/22-31, 17/10-14).
Hz. Îsâ zamanındaki kurban uygulamaları Ahd-i Atîk’e dayandırılmaktaysa da sonradan Hıristiyanlık’ta Îsâ’yı merkezîleştiren farklı bir kurban anlayışı geliştirilmiştir. Kendisi de bir İsrâilli olan Îsâ dünyaya geldiğinde ailesi yahudi şeriatına uyarak (Çıkış, 13/2, 12; Levililer, 12/2-6, 8) kurban sunmak için Yeruşalim’e gitmiş ve Îsâ’yı da götürmüş (Luka, 2/22-24), Îsâ, İsrâiloğulları’nın kutladığı Pesah bayramlarına katılmıştır (Matta, 26/2, 17-19; Markos, 14/12-16). Öte yandan Îsâ, bir cüzzamlıyı iyi ettikten sonra Mûsâ şeriatında belirtildiği üzere (Levililer, 13/49, 14/2-9) bir kurban kesmesini (Matta, 8/4), din kardeşiyle dargın olan birinin barıştıktan sonra takdimesini sunmasını istemiştir (Matta, 5/23-24). Bu uygulamalara rağmen Îsâ’nın çarmıha gerilmesi ve diriltilmesi inancının ardından Hıristiyanlığın Yahudilik’ten ayrı bir din mahiyeti kazanmaya başladığı bilinmektedir. Nitekim hıristiyan geleneğinde Îsâ’nın havârileriyle yediği son akşam yemeğinde insanlar için döküldüğünden bahsettiği kanının Ahd-i Cedîd olduğuna ve insanları Tanrı ile barıştırdığına inanılmış (Matta, 26/26-28; Markos, 14/22-24), Ahd-i Atîk Pesahı’nın icrası sayılan bu yemeğin Îsâ’nın kendisini Baba’sına takdim ettiği bir âyin anlamına geldiği anlayışı benimsenmiştir.
İnciller’deki, “Îsâ’nın kanı birçoklarının günahının bağışlanması için döküldü” (Matta, 26/26-28); “İnsanoğlu kendisine hizmet edilmeye değil, ancak hizmet etmeye ve birçokları için canını fidye olarak vermeye geldi” (Matta, 20/28; Markos, 10/45) ve Pavlus’un mektuplarındaki “günah için bir kurban” (İbrânîler’e Mektup, 10/12) ve “Tanrı’ya kurban” (Efesoslular’a Mektup, 5/2) şeklindeki ifadeleri, Hz. Îsâ’yı insanlığı aslî günahtan kurtaran bir kurban (Romalılar’a Mektup, 5/12-21; I. Korintoslular, 15/21-22) olarak gören inanca esas teşkil etmiştir. Böylece hıristiyan ilâhiyatında Îsâ’nın haç üzerindeki ölümünün tek başına yeterli ve diğer kurban sunma fiillerini faydasız kılan biricik kurban olduğu inancı kabul edilmiş, Îsâ, kendisi ilk ve son kurban olarak Ahd-i Atîk’in kurban sistemini iptal etmiştir (İbrânîler’e Mektup, 10/5-10).
495-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA SEYAHAT
495-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA SEYAHAT
Hareket, eşyaya ve insana hakim olan bir vasıftır. Her şeyin yapısında ve yaratılışında bulunan hücrelerin hareket halinde olduğu, vücudun merkezini ve idare mekanizmasını teşkil eden kalbin de sürekli çalıştığı, çalışması bitince hayatın da biteceği bilinmektedir. Eşyanın yapısında görünmeyen ve anlaşılmayan bu hareketliliğin yanında görülen hayat ve hareket olaylarının değerini ve kıymetini takdir etmemek mümkün değildir. Yerinde çalışmak, verimli olmak, yerinde çalışarak verimli olunamayacağı takdirde yer değiştirmek, verimli olunacak yere gitmek makbul sayılmıştır. Maddi ve manevi yönlerden verimsiz kalınan, atıl olmaya müsaid yerlerde ve yörelerde çakılıp kalmakla insanlar emredil- memiştir. Bilhassa dinî sebeplerle seyahat etmenin seferlere çıkmanın, başka bölgelere hatta ülkelere gitmenin, oralarda icra-i faaliyette bulunmanın, güzel, meşru ve ma’ruf olan işleri oralara taşımanın, gerektiğinde orada bulunan bu cinsten faydalı görülenleri ülkesine getirmenin ehemmiyeti inkar edilemez bir gerçektir.Seferlerden ve seyahatlerden fertleri mahrum bırakılan, kendi sınırları içinde adeta hapsedilen toplumlar ilerleyememişlerdir. Bu esastan hareketle İslâm dini, müntesiplerini seyr-ü sefer etmenin nema ve nimetlerinden faydalanmış ve feyizlenmiş olmalarını temin için asli gaye olarak hac ziyaretini; talî gaye olarak da bununla ilgili memleketlerin seyahati bazı kayıtlarla en az ömürde bir defa da farz kılmıştır. Medenî devletler bu arada T.C.
Devleti seyahat özgürlüğünü vatandaşlarına çok az kayıtlarla hem 1961 hem de 1982 Anayasaları ile tanımıştır. Öyle ki, bunu idârî tasarruflarla ve kararnamelerle önlemek hatta sınırlamak imkansızdır. Anayasamızın 23.maddesinin 1. fıkrası şöyledi: "Herkes yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir." Daha sonraki fıkralarında da bu hürriyetin ancak cezai ve sosyal sebeplerle ve suç işlemesini önlemek maksadıyla gerçek sebeplere dayanarak kanunla sınırlanabileceği, yurtdışına çıkışların da buna ilaveten ülkenin ekonomik krizle karşı karşıya geldiği anlarda tahdit edilebileceği vurgulanmaktadır.
Dinimizde de meşrû ve mübah olan seyahatler tavsiye edilmiş ve övülmüştür. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetlerde yer almaktadır. Bu cümleden olarak, Yüce Allah: "Sizden önce bir kısım şeriatlar gelip geçti. Yeryüzünde bir dolaşın da bakın, peygamberlerini yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş?"", “De ki, yerde bir dolaşın da sonra peygamberlerini yalanlayanların sonucu nasıl olmuş bakın.’"21 buyurmakta ve gezilmesini, ibret gözüyle bakılmasını ve deıs alınmasını istemektedir Diğer yandan yerinde darlık, kıtlık, zorluk ve yokluklarla kıvranıldıgı zamanlar ve zeminler zuhur ettiğinde gezilmesini ve yeryüzünde dolaşılmasını, rızık almaya yeryüzünün müsait yaratıldığını açıklama konusunda Allah-u Teâla:" O (Allah’tır ki) sizin için yeri, uysal kılmıştır. 0 halde, haydi onun omuzlarında üzerinde yürüyün de Allah’ın rızkından yiyin. Sonunda dönüş Ona’dır”.13buyurmuştur.
Pek tabiidir kı, bu ortamı yaratan ve imkanı veren Allah’ın bilinmesi ve ahiretin akıldan ve hayalden her halükârda uzak tutulmaması uyarısını da buradan anlamak, rızkın tahsili ve temini için meşakkatlerle dolu olsa bile yeryüzünde sefere çıkılabilecığinin sakınca doğurmayacağını bilmek lazımdır. Kur’an-ı Ke- rim’de, göçlerde, seyrü-seferde ve seyahatlerde, kara ve denizlerde nakil vasıtaları yaratıldığı, bir kısım yük ve binek hayvanlarının kulların emrine verildiği ifade edilmektedir. ’"Yarı can olmadan ulaşmanız imkansız olan beldelere yüklerinizi taşıyan hayvanatı yarattı. Rabbiniz çok şefkatli ve merhametlidir.’"4’ayetinde yolculuğun zorluklarını azalttığı, insanların işlerine bu konuda yardımcı olduğu beyan edilmektedir. Bundan başka uzun yolculuklardaki ibadetlerde tanınan ruhsatlarla seyahat kolaylaştırılmış, adeta teşvik edilmiştir. Seyahat, kültür, ilim, ibret ve gidilen yerleri ihya ve imar hareketi olarak telakki edilmeli, tahrip vasıtası yapılmamalıdır. Nitekim Şafiî fıkhında ruhsatlardan yararlanabilmek için hac, cihad, gaza gibi ibadet niyetinin en azından mubah bir yolculuğun olması, millete, kişiye ve topluma karşı mal ve can alma gibi cürüm ve cinayetler maksadını taşımaması gerekli görülmüştür.’5
Sözlükte, suyun akmasına “seyahat" denilmiş-, ilim, ibadet, ibret ve rızık için yeryüzünde dolaşan kişiye de "seyyah" denmiştir.’6
Akan suyun toprağı ihyası ile seyyahın irşad ve İslah yolu ile kalpleri ihyası arasındaki bağ ve benzerlik açıktır. Bunlardan İkincisi birincisinden daha verimli sürekli ve önemlidir. Bunun içindir ki seferler ve seyahatler sebebi ile İslam gölgesinin düştüğü her yerde abideler yükselmiş, şehirler ma’mur, insanlar mes’ud olmuş, İslam atmosferinde yepyeni bir hayat filizlenmiş, madde ve manası ile, hakka ve halka uygun düşmeyen her şey iyiliğe ve güzelliğe inkılâp etmiştir. Bu cümleden olarak vaktiyle deniz kenarında küçük bir Bizans şehri olan İstanbul, Romalılar döneminde çok az gelişerek, gerçek hüviyetine ve hususiyetine fetihten sonra kavuşmuştur. Birkaç kilise ve basit birkaç bina ile beraber uyuklayan şehir, fatihan ruhuyla canlanmış, manevi, maddi ve bedii özelliklere ve güzelliklere bürünmüş, altında yatan şehitleriyle, üstünde gezen yiğitleriyle haşmet ve satvet kazanmış, sade ülkemizin değil , dünyanın gıbta ettiği en azından gezip görmeye can attığı müstesna bir yer haline gelmiştir. Bu örneklerden sadece bir tanesini teşkil etmektedir.
Cehalet, dalalet, küfür ve bilhassa zulüm bulutlarını dağıtmak için yapılan seyahatler, Allah katında en makbul seyahatlerdir. Cihad anlamına da gelen bu durum genelde bütün peygamberlerde, özelde de bizim peygamberimizin (s.a.s.) hayatında çokça müşahade edilmiştir. Önceleri kısa mesafelerle başlayan seyahatleri, sonra Taif, Yesrib (Medine) ile devam etmiş ve Mekke’nin fethi muvaffakiyetine ulaşmıştır.
İnsanların despotça davranışları yüzünden dini ve vicdanı baskılara uğrayan, serbestçe ibadet yapma hürriyetine sahip bulunmamanın zulmüne maruz kalan kişi ve kitleleri kısa ve uzun vadede alınacak tedbirlerle kurtarmak için çalışmak topyekün müslümanların görevidir. Bu görev imkan ölçüsünde Batı’da ve Doğu’da kısa ve uzun süreli seyahatlerle yerine getirilmeye çalışılmaktadır. Bu yolla Batı’da müslümanlığı seçme şerefine ulaşan bir muhtedinin, "Bu telkin ve tebliğinizden çok memnun kaldım ve müsterih oldum. Ancak beş sene önce buraya gelseydiniz babam da buyıik ihtimalle müsluman olacak ve öyle ölecekti. Ama malesefdemesi meselenin önemini ve aciliyetini belirtmesi bakımından çok ilginçtir. Bakınız veda hutbesine muhatap olan ashabın yüzyirmi bine ulaştığı, bunlardan çok azının Medine’de Cennetü’l Baki’de defnedildiği gözönüne alınırsa birçoklarının fetihler, keşifler ve tebliğler maksadıyla uzak diyarlara gittikleri, oralarda dini ve ilahi görev ifa ederken vade doldurdukları ve kabirleriyle de o diyarlara şeref verdikleri, hayatlarıyla olduğu gibi mematlarıyla da sanki ikinci bir hizmet ifa ettiklerine bakılırsa seyahatin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Hadis yazarları, Allah uğruna ilahi kelimetullah için cihad edenler ve Allah dostları evliyalar bu yolu takip etmişler, sefer ve seyahatin zorluklarına katlanmışlar, sözlerini dudaktan, gözlerini taştan-budaktan esirgememişlerdir.
Şunu da unutmamak lazımdır ki, imkanlar ve fırsatlar elverdiği halde zulümlere, zulmetlere ve vicdani baskılara ömür boyu katlanmak, mülhitlere ve gayri müslimlere devamlı boyun eğmenin zilletini sineye çekmek, tasvip edilir bir davranış değildir. Nitekim Yüce Allah, "Erkek-kadın ve çocuklardan zayıf düşenler, hiçbir çareye gücü yetmeyenler ve hicret için yol bulamayanlar dışında, o kimseler ki nefislerine zulmetmekte iken, canlarını alacak melekler, onlara siz ne işte idiniz? derler. Onlar da biz yeryüzünde zayıf kimselerdik cevabını verirler. (Bunun üzerine) melekler Allah’ın yeryüzü geniş değil- miydi? Oraya hicret etseydiniz ya! derler. İşte bunların yeri cehennemdir. 0, ne kötü dönüş yeridir."’7
Her ne kadar bu ayetler müslüman olduğu halde hicret etmeyen ve Bedir harbinde kafirlerle beraber öldürülenler hakkında inmişse de, bu özel sebep manasının ve hükmünün genel olmasını engellemez.
Toplumlarda çeşitli yerlere yapılan seyahat notlarını içeren birçok eser, bilginler tarafından meydana getirilmiş, Seyahatname adıyla, bazen de başka adlarla nesillere intikal etmiş kültür hâzineleri vardır. Batı’da Marko- polo’nun yapıtları XIII. yüzyıla ait önemli bir kitap ve ilk eserdir. Y. Gothe’nin İtalyan seyahati yazıları çok ilgi toplamıştır. Arap gezgini İbni Batuta’nın "Tuhfetü’n-Nuzzâr fî Gara- ibi’l-Emsal ve Acaibi’l- Esfar" isimli kitabı İslam dünyası için toplumsal, siyasal ve kültürel yönden dünyanın en ünlü eseridir.’8’
Bizde Şeydi Ali Reisin "Mir’atü’l-Memalik", şair Nabfnin "Tuhfetü’l-Harameyn”i, Cenab Şahabettin’in Hac Yolunda" eserleriyle Evliya Çelebi’nin gezilerini anlattığı on ciltlik -Seyahatnamesi mevcuttur. 1620’den başlayarak elli yılı aşkın bir zamanda büyük bir emekle ve titizlikle gerçekleştirdiği eserinde gezip gördükleri yanında, başkalarından dinlediklerine ve kitaplardan okuduklarına da yer vermiştir.
Seyahat, mü’minlerin önemli bir vasfı olarak Kur’an-ı Kerim’de yer almakta ve çeşitli manalara gelmektedir. “Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler rükû edenler, secde edenler, iyilikleri emr kötülüklerden nehy edenler ve Allah’ın hudutlarını koruyanlar, bu Mü’minleri müjdele."’” ayetinde tevbe, ibadet ve hamdden sonra zikredilen seyahatin manasından, bir kısmı mühacirleri anlarken, bazıları da ilim talebi için diyar diyar dolaşanlardır, demiştir. Bunların oruç tutanlar olduğunu söyleyenler de vardır. Allah’ın yarattıklarında ve kainat kanunlarında gizlediği hikmetleri düşünen ve araştıran kimseler olduğu kanaatim taşıyanlar da mevcuttur. Bu görüşe göre yaratılışın hikmetini düşünmek bütün ömrü teemmül ve ibretle geçirmenin esasına dayalı olarak hayat binasının kurulmasını ve imarını gaye edinme manasını çıkarmak da, bir çeşit seyahat sayılmıştır. Tahrim suresinin 5. ayetinde Yüce Allah, seyahati mü’mine kadınlara da hayır alameti olarak göstermiş ve önemli bir özelliği olarak saymıştır.
Sefer ve seyahatlerin kısa tutulması konusunda Hz. Peygamberimiz (s.a.s.): “Sefer azaptan bir parçadır. Sizden birinizin yemesine, içmesine ve uykusuna engel olur. Sefere çıkan işini bitirince, ehline dönmekte acele etsin.”"0’ buyurmuştur. Ehlü ayalinden uzak kalmak işlerin birikmesine ve sorunların artmasına sebep olacağından tek başına yapılan sefer ve seyahatlerin kısa tutulmasına önem verilmekte hele lüzumsuz uzatılmalarına olumlu bakı İma maktadır.
Hareket, eşyaya ve insana hakim olan bir vasıftır. Her şeyin yapısında ve yaratılışında bulunan hücrelerin hareket halinde olduğu, vücudun merkezini ve idare mekanizmasını teşkil eden kalbin de sürekli çalıştığı, çalışması bitince hayatın da biteceği bilinmektedir. Eşyanın yapısında görünmeyen ve anlaşılmayan bu hareketliliğin yanında görülen hayat ve hareket olaylarının değerini ve kıymetini takdir etmemek mümkün değildir. Yerinde çalışmak, verimli olmak, yerinde çalışarak verimli olunamayacağı takdirde yer değiştirmek, verimli olunacak yere gitmek makbul sayılmıştır. Maddi ve manevi yönlerden verimsiz kalınan, atıl olmaya müsaid yerlerde ve yörelerde çakılıp kalmakla insanlar emredil- memiştir. Bilhassa dinî sebeplerle seyahat etmenin seferlere çıkmanın, başka bölgelere hatta ülkelere gitmenin, oralarda icra-i faaliyette bulunmanın, güzel, meşru ve ma’ruf olan işleri oralara taşımanın, gerektiğinde orada bulunan bu cinsten faydalı görülenleri ülkesine getirmenin ehemmiyeti inkar edilemez bir gerçektir.Seferlerden ve seyahatlerden fertleri mahrum bırakılan, kendi sınırları içinde adeta hapsedilen toplumlar ilerleyememişlerdir. Bu esastan hareketle İslâm dini, müntesiplerini seyr-ü sefer etmenin nema ve nimetlerinden faydalanmış ve feyizlenmiş olmalarını temin için asli gaye olarak hac ziyaretini; talî gaye olarak da bununla ilgili memleketlerin seyahati bazı kayıtlarla en az ömürde bir defa da farz kılmıştır. Medenî devletler bu arada T.C.
Devleti seyahat özgürlüğünü vatandaşlarına çok az kayıtlarla hem 1961 hem de 1982 Anayasaları ile tanımıştır. Öyle ki, bunu idârî tasarruflarla ve kararnamelerle önlemek hatta sınırlamak imkansızdır. Anayasamızın 23.maddesinin 1. fıkrası şöyledi: "Herkes yerleşme ve seyahat hürriyetine sahiptir." Daha sonraki fıkralarında da bu hürriyetin ancak cezai ve sosyal sebeplerle ve suç işlemesini önlemek maksadıyla gerçek sebeplere dayanarak kanunla sınırlanabileceği, yurtdışına çıkışların da buna ilaveten ülkenin ekonomik krizle karşı karşıya geldiği anlarda tahdit edilebileceği vurgulanmaktadır.
Dinimizde de meşrû ve mübah olan seyahatler tavsiye edilmiş ve övülmüştür. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de birçok ayetlerde yer almaktadır. Bu cümleden olarak, Yüce Allah: "Sizden önce bir kısım şeriatlar gelip geçti. Yeryüzünde bir dolaşın da bakın, peygamberlerini yalanlayanların akıbeti nasıl olmuş?"", “De ki, yerde bir dolaşın da sonra peygamberlerini yalanlayanların sonucu nasıl olmuş bakın.’"21 buyurmakta ve gezilmesini, ibret gözüyle bakılmasını ve deıs alınmasını istemektedir Diğer yandan yerinde darlık, kıtlık, zorluk ve yokluklarla kıvranıldıgı zamanlar ve zeminler zuhur ettiğinde gezilmesini ve yeryüzünde dolaşılmasını, rızık almaya yeryüzünün müsait yaratıldığını açıklama konusunda Allah-u Teâla:" O (Allah’tır ki) sizin için yeri, uysal kılmıştır. 0 halde, haydi onun omuzlarında üzerinde yürüyün de Allah’ın rızkından yiyin. Sonunda dönüş Ona’dır”.13buyurmuştur.
Pek tabiidir kı, bu ortamı yaratan ve imkanı veren Allah’ın bilinmesi ve ahiretin akıldan ve hayalden her halükârda uzak tutulmaması uyarısını da buradan anlamak, rızkın tahsili ve temini için meşakkatlerle dolu olsa bile yeryüzünde sefere çıkılabilecığinin sakınca doğurmayacağını bilmek lazımdır. Kur’an-ı Ke- rim’de, göçlerde, seyrü-seferde ve seyahatlerde, kara ve denizlerde nakil vasıtaları yaratıldığı, bir kısım yük ve binek hayvanlarının kulların emrine verildiği ifade edilmektedir. ’"Yarı can olmadan ulaşmanız imkansız olan beldelere yüklerinizi taşıyan hayvanatı yarattı. Rabbiniz çok şefkatli ve merhametlidir.’"4’ayetinde yolculuğun zorluklarını azalttığı, insanların işlerine bu konuda yardımcı olduğu beyan edilmektedir. Bundan başka uzun yolculuklardaki ibadetlerde tanınan ruhsatlarla seyahat kolaylaştırılmış, adeta teşvik edilmiştir. Seyahat, kültür, ilim, ibret ve gidilen yerleri ihya ve imar hareketi olarak telakki edilmeli, tahrip vasıtası yapılmamalıdır. Nitekim Şafiî fıkhında ruhsatlardan yararlanabilmek için hac, cihad, gaza gibi ibadet niyetinin en azından mubah bir yolculuğun olması, millete, kişiye ve topluma karşı mal ve can alma gibi cürüm ve cinayetler maksadını taşımaması gerekli görülmüştür.’5
Sözlükte, suyun akmasına “seyahat" denilmiş-, ilim, ibadet, ibret ve rızık için yeryüzünde dolaşan kişiye de "seyyah" denmiştir.’6
Akan suyun toprağı ihyası ile seyyahın irşad ve İslah yolu ile kalpleri ihyası arasındaki bağ ve benzerlik açıktır. Bunlardan İkincisi birincisinden daha verimli sürekli ve önemlidir. Bunun içindir ki seferler ve seyahatler sebebi ile İslam gölgesinin düştüğü her yerde abideler yükselmiş, şehirler ma’mur, insanlar mes’ud olmuş, İslam atmosferinde yepyeni bir hayat filizlenmiş, madde ve manası ile, hakka ve halka uygun düşmeyen her şey iyiliğe ve güzelliğe inkılâp etmiştir. Bu cümleden olarak vaktiyle deniz kenarında küçük bir Bizans şehri olan İstanbul, Romalılar döneminde çok az gelişerek, gerçek hüviyetine ve hususiyetine fetihten sonra kavuşmuştur. Birkaç kilise ve basit birkaç bina ile beraber uyuklayan şehir, fatihan ruhuyla canlanmış, manevi, maddi ve bedii özelliklere ve güzelliklere bürünmüş, altında yatan şehitleriyle, üstünde gezen yiğitleriyle haşmet ve satvet kazanmış, sade ülkemizin değil , dünyanın gıbta ettiği en azından gezip görmeye can attığı müstesna bir yer haline gelmiştir. Bu örneklerden sadece bir tanesini teşkil etmektedir.
Cehalet, dalalet, küfür ve bilhassa zulüm bulutlarını dağıtmak için yapılan seyahatler, Allah katında en makbul seyahatlerdir. Cihad anlamına da gelen bu durum genelde bütün peygamberlerde, özelde de bizim peygamberimizin (s.a.s.) hayatında çokça müşahade edilmiştir. Önceleri kısa mesafelerle başlayan seyahatleri, sonra Taif, Yesrib (Medine) ile devam etmiş ve Mekke’nin fethi muvaffakiyetine ulaşmıştır.
İnsanların despotça davranışları yüzünden dini ve vicdanı baskılara uğrayan, serbestçe ibadet yapma hürriyetine sahip bulunmamanın zulmüne maruz kalan kişi ve kitleleri kısa ve uzun vadede alınacak tedbirlerle kurtarmak için çalışmak topyekün müslümanların görevidir. Bu görev imkan ölçüsünde Batı’da ve Doğu’da kısa ve uzun süreli seyahatlerle yerine getirilmeye çalışılmaktadır. Bu yolla Batı’da müslümanlığı seçme şerefine ulaşan bir muhtedinin, "Bu telkin ve tebliğinizden çok memnun kaldım ve müsterih oldum. Ancak beş sene önce buraya gelseydiniz babam da buyıik ihtimalle müsluman olacak ve öyle ölecekti. Ama malesefdemesi meselenin önemini ve aciliyetini belirtmesi bakımından çok ilginçtir. Bakınız veda hutbesine muhatap olan ashabın yüzyirmi bine ulaştığı, bunlardan çok azının Medine’de Cennetü’l Baki’de defnedildiği gözönüne alınırsa birçoklarının fetihler, keşifler ve tebliğler maksadıyla uzak diyarlara gittikleri, oralarda dini ve ilahi görev ifa ederken vade doldurdukları ve kabirleriyle de o diyarlara şeref verdikleri, hayatlarıyla olduğu gibi mematlarıyla da sanki ikinci bir hizmet ifa ettiklerine bakılırsa seyahatin önemi daha iyi anlaşılacaktır. Hadis yazarları, Allah uğruna ilahi kelimetullah için cihad edenler ve Allah dostları evliyalar bu yolu takip etmişler, sefer ve seyahatin zorluklarına katlanmışlar, sözlerini dudaktan, gözlerini taştan-budaktan esirgememişlerdir.
Şunu da unutmamak lazımdır ki, imkanlar ve fırsatlar elverdiği halde zulümlere, zulmetlere ve vicdani baskılara ömür boyu katlanmak, mülhitlere ve gayri müslimlere devamlı boyun eğmenin zilletini sineye çekmek, tasvip edilir bir davranış değildir. Nitekim Yüce Allah, "Erkek-kadın ve çocuklardan zayıf düşenler, hiçbir çareye gücü yetmeyenler ve hicret için yol bulamayanlar dışında, o kimseler ki nefislerine zulmetmekte iken, canlarını alacak melekler, onlara siz ne işte idiniz? derler. Onlar da biz yeryüzünde zayıf kimselerdik cevabını verirler. (Bunun üzerine) melekler Allah’ın yeryüzü geniş değil- miydi? Oraya hicret etseydiniz ya! derler. İşte bunların yeri cehennemdir. 0, ne kötü dönüş yeridir."’7
Her ne kadar bu ayetler müslüman olduğu halde hicret etmeyen ve Bedir harbinde kafirlerle beraber öldürülenler hakkında inmişse de, bu özel sebep manasının ve hükmünün genel olmasını engellemez.
Toplumlarda çeşitli yerlere yapılan seyahat notlarını içeren birçok eser, bilginler tarafından meydana getirilmiş, Seyahatname adıyla, bazen de başka adlarla nesillere intikal etmiş kültür hâzineleri vardır. Batı’da Marko- polo’nun yapıtları XIII. yüzyıla ait önemli bir kitap ve ilk eserdir. Y. Gothe’nin İtalyan seyahati yazıları çok ilgi toplamıştır. Arap gezgini İbni Batuta’nın "Tuhfetü’n-Nuzzâr fî Gara- ibi’l-Emsal ve Acaibi’l- Esfar" isimli kitabı İslam dünyası için toplumsal, siyasal ve kültürel yönden dünyanın en ünlü eseridir.’8’
Bizde Şeydi Ali Reisin "Mir’atü’l-Memalik", şair Nabfnin "Tuhfetü’l-Harameyn”i, Cenab Şahabettin’in Hac Yolunda" eserleriyle Evliya Çelebi’nin gezilerini anlattığı on ciltlik -Seyahatnamesi mevcuttur. 1620’den başlayarak elli yılı aşkın bir zamanda büyük bir emekle ve titizlikle gerçekleştirdiği eserinde gezip gördükleri yanında, başkalarından dinlediklerine ve kitaplardan okuduklarına da yer vermiştir.
Seyahat, mü’minlerin önemli bir vasfı olarak Kur’an-ı Kerim’de yer almakta ve çeşitli manalara gelmektedir. “Tevbe edenler, ibadet edenler, hamd edenler, seyahat edenler rükû edenler, secde edenler, iyilikleri emr kötülüklerden nehy edenler ve Allah’ın hudutlarını koruyanlar, bu Mü’minleri müjdele."’” ayetinde tevbe, ibadet ve hamdden sonra zikredilen seyahatin manasından, bir kısmı mühacirleri anlarken, bazıları da ilim talebi için diyar diyar dolaşanlardır, demiştir. Bunların oruç tutanlar olduğunu söyleyenler de vardır. Allah’ın yarattıklarında ve kainat kanunlarında gizlediği hikmetleri düşünen ve araştıran kimseler olduğu kanaatim taşıyanlar da mevcuttur. Bu görüşe göre yaratılışın hikmetini düşünmek bütün ömrü teemmül ve ibretle geçirmenin esasına dayalı olarak hayat binasının kurulmasını ve imarını gaye edinme manasını çıkarmak da, bir çeşit seyahat sayılmıştır. Tahrim suresinin 5. ayetinde Yüce Allah, seyahati mü’mine kadınlara da hayır alameti olarak göstermiş ve önemli bir özelliği olarak saymıştır.
Sefer ve seyahatlerin kısa tutulması konusunda Hz. Peygamberimiz (s.a.s.): “Sefer azaptan bir parçadır. Sizden birinizin yemesine, içmesine ve uykusuna engel olur. Sefere çıkan işini bitirince, ehline dönmekte acele etsin.”"0’ buyurmuştur. Ehlü ayalinden uzak kalmak işlerin birikmesine ve sorunların artmasına sebep olacağından tek başına yapılan sefer ve seyahatlerin kısa tutulmasına önem verilmekte hele lüzumsuz uzatılmalarına olumlu bakı İma maktadır.
20 Mart 2021 Cumartesi
492-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA TEMİZ TOPLUM
492-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMDA TEMİZ TOPLUM
Uyarı¸ uygulama ve anlatımda doğru örneklerle başlar. Sözgelimi¸ eğer çocuğumuzun namaz kılmasını istiyorsak¸ önce biz büyükler kılmalı; eğer çocuğumuzun yalan söylemesini istemiyorsak¸ öncelikle biz büyükler yalan söylememelidir."
"Uyarı¸ uygulama ve anlatımda doğru örneklerle başlar. Sözgelimi¸ eğer çocuğumuzun namaz kılmasını istiyorsak¸ önce biz büyükler kılmalı; eğer çocuğumuzun yalan söylemesini istemiyorsak¸ öncelikle biz büyükler yalan söylememelidir."
Son yıllarda ülkemizde ahlâkî ve millî değerler alanında bir yozlaşma ve savrulmanın yaşandığına tanık oluyoruz. Ahlâkî değerlerde meydana gelen bu yozlaşma¸ her şeyi mubah sayan bir zihniyetin oluşumuna ortam hazırlıyor. Kitle iletişim araçlarından ve çevremizde olup-bitenlerden öğrendiğimiz kadarıyla¸ ülkemizde gün geçtikçe suç işleme oranlarının arttığını görüyoruz. Özellikle kapkaççılık¸ cinsel tâciz¸ adam öldürme¸ cinayet¸ yaralama¸ hortumculuk¸ ailelerde parçalanma¸ adam kaçırma¸ toplumun sağlığını bozma girişimleri¸ trafikte kural ihlalleri sebebiyle kazalara neden olma¸ rüşvet verip-alma¸ uyuşturucu madde kullanma¸ haksız kazanç vb. gibi suç türlerinde önemli artışlar söz konusudur. Suçlular çalıp-çırpmakla kalmıyor¸ yaralama ve öldürme gibi masum ve suçsuz insanların canına kasteden davranışlar sergiliyorlar. Elbette bu toplumsal suçların sebepleri araştırılmalıdır. Eğitimsizlik midir¸ işsizlik midir¸ gelir dağılımındaki adaletsizlik midir? Aile hayatındaki çözülme midir? Ahlak eğitiminin yetersizliği midir? Televole programlarının etkisi midir? Her neyse sosyal çözülmeyi hızlandıran nedenler¸ mutlaka giderilmeli¸ çözüm yolları aranmalıdır.
Elbette devlet¸ vatandaşlarının suç işlemelerini önlemek için¸ suç kontrolünde etkili bir mekanizma olan yasal tedbirleri alacaktır. Acaba sadece yasal tedbirler¸ bireysel ve toplumsal suçları önlemede ne derece başarılı olur? Sosyal bilimcilerin yaptığı bilimsel araştırmalara göre¸ dinin/dindarlığın suç üzerinde azaltıcı etkisinin olduğu gerçektir. Bu yargı¸ her din için geçerlidir. (el-Halîfe¸ M.¸ “İslâm'da Suç Eğilimine Karşı Koruyucu Bir Mekanizma Olarak Dindarlık”¸ çev. M. Kayani¸ İslâmî Sosyal Bilimler Dergisi¸ 1994¸ S:2¸ ss. 12) Çünkü her dinde¸ adâlet¸ merhamet¸ şefkat¸ sevgi¸ hak-hukuk¸ sosyal yardımlaşma ve dayanışma¸ canlıların masumiyeti¸ her can taşıyan varlığın korunması¸ insana verilen değer¸ paylaşma gibi erdemler dindarlık derecesine göre bireyin iç dünyasında şekillenir¸ gündelik hayat da buna göre anlamlandırılır. Hele hele¸ İslâm'da ferdin dindarlığı¸ hayatın tüm alanlarına yansıyacak boyuttadır. Bu da İslâm'ın kapsamlı bir şekilde hayatı anlamlandırma projeksiyonundan kaynaklanır. Bundan dolayı Kur'an'da¸ hukuk düşüncesinden önce ahlâk düşüncesi üzerinde durulur. Örneğin¸ fuhuş¸ zina¸ yetim malı yemek haramdır hükmünden önce; “…zinaya yaklaşmayın”¸ “yetim malına yaklaşmayın” (el-İsrâ 17/32¸ 34); içki¸ kumar gibi birey ve toplumun akıl¸ ruh ve beden sağlığını bozmada birer araç olan davranışlardan caydırmak için önce¸ 'bunlardan kaçının ki¸ kurtuluşa erersiniz'¸ ' bunlar size Allah'ı unutturur da aranıza düşmanlık ve kin salar' şeklinde işin ceza boyutundan önce ahlâki boyutuna dikkat çekilir. (el-Mâide 5/90-91). Yine Kur'an'da verilen pek çok örnekten birisi de¸ duydukları zaman insanların sevmeyeceği bir çeşit yargısız infaz türü olan kötü zan ve gıybet gibi davranışlara karşı tedbir almak için; 'birbirinizin kusurunu araştırmayın' ¸ 'biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz¸ ölmüş kardeşinizin etini yemekten hoşlanır mı?' (bkz. el-Hucurat 49/12) gibi uyarılarla ahlâkiliğe vurgu yapılır. Çünkü¸ yerleşik bir ahlak telakkisi olmadan¸ yasal tedbirler suç işlemede istenilen düzeyde caydırıcı olmayabilir. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi maalesef ülkemizin değişmeyen gündem maddeleri arasında yolsuzluk¸ usûlsüzlük¸ adam kayırma ve rüşvet gibi hak-hukuk ihlâlleri olağan durumlar arasında sayılır hale gelmiştir. Herkes temiz toplumdan bahsediyor¸ ama bir türlü böyle bir toplum yapısını nasıl yeniden inşâ edeceğiz? sorusu üzerinde ciddi anlamda fikir üretmiyoruz. Elbette bu işin yasal¸ sosyolojik boyutları vardır. Fakat bütün bunların üstünde¸ ahlâkî-teolojik boyut gelmektedir.
Bilindiği gibi 'ahlâk' kavramı; seciye¸ huy¸ tabiat anlamlarına gelir. İnsan¸ iyi ve kötü yargısına ahlâkî bilgi ve duyarlılık sonucunda ulaşır. Bütün semavî dinler¸ “iyi insan” yetiştirmek için gelmişlerdir. Bu manada son din olan İslamiyet'i tanımlamak gerekirse¸ “iyi insan yetiştirme projesi” denilebilir. Yine bütün dinlerin dünyaya yönelik bir yüzü vardır. Bu sebeple İslâm'da münzevî hayat hoş görülmez¸ rasyonel ahlâk anlayışı öne çıkarılır. Çünkü insan¸ Allah'ın kendisinden beklediği sorumlulukları¸ toplumsal hayatta yaşayarak davranışlarıyla bizzat gösterecektir. Dolayısıyla “temiz toplum”¸ o toplumu oluşturan bireylerin bulunduğu konuma göre sorumluluk duygusu taşımalarıyla gerçekleşebilir. Bu sorumluluğun din ve ahlâkla desteklenmesi gerekir. Yoksa¸ bu sorumluluk duygusu her zaman için suiistimal edilebilir¸ kötüye kullanılabilir. Zaten yolsuzluk da¸ kamu gücünü kişisel çıkarlar için kullanma davranışı olarak tanımlanamaz mı? Herkes kendi gücüne göre hak-hukuk ihlalleri yapıyor. Halbuki hukuku¸ ayakta tutan unsurlardan birisi de din fikridir. Din¸ hukuk ve ahlak kurallarını iyi dengelemek gerekir. Zira¸ dini düşüncenin zayıfladığı toplumlarda hak-hukuk fikri yara alır. Kur'an'a göre¸ insan gizli-açık yaptığı bütün davranışlardan sorumludur. (Mâide 5/44). İslâm insanın bütün davranışlarını Allah'a itaat ve ibadet fikri altında birleştirir; hukuk ve ahlâk ayrımı yapmaz. Örneğin¸ yalan söylememek¸ hırsızlık yapmamak vb. gibi fiiller Allah'a karşı vazifelerimiz kapsamına girmesi sebebiyle başta ahlâkî-dini alana¸ sonra da kamu alanına aittir. İslâm¸ insana bu fiilleri ihlal ettiği takdirde¸ kamu vicdanında muhakeme edilmeden önce bireyin kendi kişisel vicdanında muhakeme etmesi gerektiğini öğretir. Bunun yolu da birey ve toplumu ahlâkî değerler alanında eğitmekten geçmektedir.
Eğitim¸ bireyin davranışında¸ kendi yaşantısı yoluyla ve kasıtlı olarak istendik değişme meydana getirme sürecidir. (Ertürk¸ S.¸ Tutum ve Demokrasi¸ Ankara¸ 1981¸ 12). Bu tanımda da görüldüğü gibi eğitim¸ belli bir süreci izleyerek bireyin davranışlarını belli amaçlar doğrultusunda değiştirmeyi hedefler. Dolayısıyla¸ ülkemizin en büyük sorununu¸ “toplumsal ahlâk sorunu” olarak tanımlamak mümkündür. Millet olarak “temiz toplum” yapısını oluşturmada tepeden tırnağa ahlâki anlamda bir arınmaya ihtiyacımız vardır. Bu sebeple Kur'an'da insan¸ sadece bireysel değil¸ topyekûn toplumsal manada da arınmaya çağrılır. (Bakara 2/222). Bu arınma faaliyeti¸ toplumun en küçük birimi olan aileden başlamak suretiyle tüm toplum kesimlerine yayılmalıdır. Zira¸ iyiliği emretmek¸ kötülükten sakındırmak görevi¸ sadece bireye ait değil¸ topluma yüklenen bir sorumluluktur da. Bu sorumluluk bilincinin temelleri önce ailede atılır¸ sonra da okul hayatında şekillendirilir.
Çocuk doğar doğmaz aile içinde gözlerini dünyaya açar. Aile¸ bireyin doya doya mensûbiyet duygusunu içselleştirdiği ve sosyalizasyon sürecine katıldığı bir ortamdır. Dolayısıyla¸ çocuklar ilk eğitimlerini aile ortamında yaşayan büyüklerinden alırlar. Çocukluk dönemi bir çeşit alıcı olma dönemidir. Çocuklar ailede gördüklerini gündelik hayatlarında taklit etmeye özenirler. Bu sebeple aile¸ “değerlerin” çocuklara aktarıldığı önemli bir aracı kurumdur. Aile toplumun bir çekirdeği ise¸ ilk önce temiz toplumun tohumları ailede atılacak demektir. Anne ve babalar¸ bu noktada çok dikkatli olmaları gerekir. Uyarı¸ uygulama ve anlatımda doğru örneklerle başlar. Sözgelimi¸ eğer çocuğumuzun namaz kılmasını istiyorsak¸ önce biz büyükler kılmalı; eğer çocuğumuzun yalan söylemesini istemiyorsak¸ öncelikle biz büyükler yalan söylememelidir. Eğer biz¸ çocuklarımızın sigara¸ içki¸ kumar ve uyuşturucu gibi kötü alışkanlıklardan uzak durmalarını istiyorsak¸ öncelikle bu kötü alışkanlıklardan biz yetişkinlerin uzak durması gerekir. Yine eğer¸ çocuklarda yardımseverlik duygularını geliştirmek istiyorsak¸ kapımıza gelen ihtiyaç sahiplerine ya da sosyal yardımlaşma ve dayanışma gibi sivil toplum kuruluşlarına para ve yiyecek vermek gibi işleri onlara yaptırmalıyız. Böylece çocuklarımıza paylaşma alışkanlığını kazandırmış oluruz. Çünkü her türlü dini davranış çocukların saf ve temiz ruhlarında derin izler bırakır. Ailede din ve ahlâk eğitimi çocukların gelecekteki dini hayatlarını şekillendirdiği bilimsel bir gerçektir. Evde okunan bir Kur'an¸ ilahi¸ mevlit¸ yemekten sonra yapılan bir dua¸ besmele ve hamdele gibi kavramlar¸ görerek ve yaşanılarak kazanıldığı için çocukların zihin ve gönül dünyalarında tesir etmekle kalmaz¸ geleceğini de şekillendirir. Ayrıca onlarda sevimsiz bir davranış gördüğümüz zaman¸ kızmadan¸ kazanmayı önceleyip¸ sevgi ve hoşgörü temelli bir yaklaşımla uyarma yoluna gitmeliyiz. Bu konuda Hz. Peygamber'den şöyle bir uygulama aktarılır. Sahabeden Rafi b. Amr anlatıyor: 'Henüz çocuk iken bir hurma ağacını taşlıyordum. Beni Hz. Peygambere götürdüler. O¸ şöyle buyurdu: “Yavrucuğum¸ hurmayı niçin taşladın?” Ben yemek için deyince¸ Allah'ın elçisi : “Yavrum¸ bir daha hurmayı taşlama¸ altına düşenlerden ye” buyurdu ve sonra da başımı okşayarak; “Allah'ım! Bu yavrunun karnını doyur” diye dua etti'. (Ebû Dâvud¸ Cihad 94; Tirmizî¸ Buyû' 54; İbn Mâce¸ Ticaret 67). Bu olayda da görüldüğü gibi Hz. Peygamber¸ sevgi ve hoşgörü ile hareket etmiş¸ yanlış bir davranışı alternatifler göstermek suretiyle kızmadan düzeltme yoluna gitmiştir.
Gençlerin şahsiyet ve karakterlerinin şekillendiği çok önemli yaşam duraklarından bir diğeri de okuldur. Eğitimciler¸ genellikle 14-24 yaş gruplarını bilinçli öğrenme çağı olarak kabul ederler. Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizin akıl¸ ruh ve beden açısından sağlıklı yetişmelerine¸ dolaylı olarak da temiz toplumun oluşumuna katkıda bulunmak adına eğitim kurumlarında da din ve ahlâk eğitimine ciddi anlamda önem verilmelidir. İnsanın hayatını anlamlı bir hale getirebilmesi için aşkın bir varlığa bağlanması kaçınılmazdır. Ekmek gibi¸ hava gibi¸ su gibi ihtiyaç olarak inanma da insan doğasının ayrılmaz bir parçasını oluşturmaktadır. Özellikle Din Psikolojisi alanında yapılan çalışmalar¸ dini inancın doğuşla birlikte varolduğunu göstermektedir. Dini istidat ve yetenek insanın özünde mevcuttur. Bunu en iyi anlatan dini terim¸ fıtrattır. Fıtrat¸ en geniş anlamıyla¸ insanın gerçeği kabul ve idrak etme yeteneğidir. İnsanoğlu bu gezegende varolduğu sürece din de varlığını sürdürecektir. Dolayısıyla¸ doğru kaynaklardan beslenmiş olan dindarlık¸ toplumsal hayatta aynı zamanda 'temiz toplum' oluşturmanın taşıyıcı unsurlarının başında gelir. Sağlıklı din eğitimi alan kuşaklar¸ temiz toplum hayatının öncü ve aktör konumunda bulunan model oluşturucu şahsiyetleridir.
Özellikle içinden geçtiğimiz tarihsel kesitte niçin “din ve ahlak” eğitimi önemlidir?
Bilindiği gibi toplumumuzda son yıllarda tatmin ve zevk alma prensiplerine dayalı yaşam biçimlerini seçmiş bazı gruplar¸ hiçbir dinî¸ ahlakî ve millî değer tanımayan seks ve uyuşturucu kullanmayı temel felsefeleri haline getirmiştir. Üstelik de korkunç eylemleriyle kamuoyunda önplâna çıkan satanizm gibi yeni paganist akımlarda bir patlama yaşanmaktadır. Hele hele aidiyet duygusunu kaybetmiş gençlerimize parlak vaatlerle yaklaşan misyonerlerin çabaları¸ bu tür yıkıcı akımlardan geri kalmamaktadır.
Bütün bu akımlar¸ gençlerimizin inanç dünyalarında tamiri güç problemlerin doğmasına ortam hazırlamakla kalmamakta¸ bu tehlikeler gençlerimizi doğrudan hedef almaktadır. İşte bu tehlikelerden birisi içki¸ madde kullanma ve sigara bağımlılığı gibi bedensel kirlenmeye yönelik çabalar; diğeri ise¸ tanrıtanımazlık¸ satanizm¸ misyonerlik¸ reenkarnasyon¸ hurafe vb. gibi zihinsel kirlenmeye yönelik gayretlerdir. Günümüzde hem bedensel ve hem de zihinsel kirlenme¸ gençlerimize yönelik iki tuzak durumundadır. Geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizin ruh ve beden açısından sağlıklı yetişmelerinde¸ aile ve eğitim kurumlarına büyük tarihsel görevler düşmektedir. Maalesef ülkemizde sigaraya başlama yaşının 10'a¸ alkole başlama yaşının 13'e inmesi¸ ayrıca¸ alkol tüketiminde ülkemizin dünyada üçüncü sırayı alması¸ trafik kazalarının %40'ının alkol yüzünden kaynaklanması¸ geleceğimiz açısından korkunç bir yıkımdır. Bu sebeple son on yılda akciğer kanseri¸ kalp hastalıklarına yakalanmada üç kat artışın olması ve erken yaşta ölümlerin artması¸ bunun en açık göstergesidir. Dünyada her 13 saniyede bir kişi¸ ülkemizde ise yılda 250 000 kişi sigaradan ölmektedir. Yapılan araştırmalarda¸ Türk gençliğinin sigara ve madde bağımlılığına düşmesinde; arkadaş çevresi¸ merak¸ denetimsiz internet-kafe ortamları¸ gencin psikolojik sorunları¸ televizyonlardaki dizi filmleri¸ özendirici televizyon yayınları¸ özellikle de fonksiyonsuz aile yapısı¸ ailenin çocuğuna karşı ilgisizliği¸ ailede şefkat eksikliği ve ihmal edilme gibi sebeplerin etkili olduğu anlaşılmaktadır. Gençliğimizin akıl¸ ruh ve beden sağlığını korumada mutlaka etkili bir şekilde din ve ahlâk eğitimine ihtiyaç vardır.
Ailede başlattığımız bireysel telkin temelli ahlâk ilkeleri eğitimi¸ artık okul hayatında şekillendirici bir boyut kazanmalıdır. Örneğin; yalan söylememek¸ kopya türü bile olsa her türlü hırsızlık yapmamak¸ millet malını korumak¸ insan haklarını her şeyin üstünde tutmak¸ farklı görüş ve düşüncelere tahammül göstermek¸ daima adalet ve hakkaniyet ilkelerini gözetmek¸ haram ve helâl sınırlarını korumak¸ büyüklere saygı¸ küçüklere şefkat ve merhamet göstermek¸ doğruluğu temel ilke edinmek vb. bireyin bütün hayatı boyunca taşıyacağı evrensel ahlak ilkeleri okul çağında kazandırılmalıdır. Bu güzel değerlerle donanan gençler¸ istikbalde sorumluluk üstlendikleri zaman temiz bir toplumun hayatiyet bulmasına büyük katkı sağlayacaklardır. Bütün bu güzelliklerin kalıcılığı gençlerin Allah'a hesap verme duygusu ile yetişmelerine bağlıdır. Allah'a ve ahiret gününe inanan¸ her bakımdan yaşantısını örnek kabul ettiğimiz Hz. Peygamber'in hayat tarzını tanıyan bir kimse; iyiliklerin ve güzelliklerin taşıyıcısı¸ kötülüklerin ve çirkinliklerin engelleyicisi olur. İşte bu açıdan¸ toplumsal ahlâk krizini¸ eğitim sistemimizi baştan aşağı toplumsal ahlâkiliğe katkı yapacak şekilde tekrar yenilemek suretiyle aşabiliriz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)