pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: KÜFÜR
KÜFÜR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KÜFÜR etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2021 Salı

460-) TİMUR HOCA İMAN VE KÜFÜR



460-) TİMUR HOCA İMAN VE KÜFÜR
İman-küfür mücadelesi, insanlığın var olmasından beri niteliği değişmeyen fıtrî bir mücadeledir. İman-küfür mücadelesi, insanın nefsinde başlayıp dışarıya doğru devam etmesi gereken ve insan olmamızı, insanlık sorumluluğunu yüklenmemizi gerektiren en önemli mücadeledir. Aklını kullanmasını, sorumluluk bilincini yerine getirerek yeryüzünün halifesi olabilenler, bu mücadeleyi başaranlardır. Bunun ölçüsü ise, önce kendi nefsimizde, sonra yakın ve uzak çevremizde, kısacası bütün dünyada; adaletin, emanetin, sosyal ve maddi nizamın sağlanabilmesine yönelik mücadelenin üstesinden gelebilmektir. İnsan olma erdemlerinin kazanılmasıyla ulaşılan bu başarı, benlik şuurundaki gerçek Ben’i, yani İlahi gücü ve “Canlar Canını” fark edebilmekle başlar ve O’nun merhametinin, inayetinin ışığıyla hareket etmekle bütün dünyaya yayılır. Bu mücadelenin esası, insanın; bencilliğini, adaletsizliğini, nankörlüğünü, riya ve gösterişini, müsrifliğini, kibrini, şükürsüzlüğünü ve bunlara dair arzularını yüceltmesini, yani Tanrı edinmesini engellemesine ve bunu cesaretle gerçekleştirmesine dayalıdır. İşte, bütün bu mücadelenin içeriği, imanın küfürle mücadelesini oluşturmaktadır. Buna göre; adaletin, diğergamlık ve fedakârlığın, cömertliğin, cesaretin, merhametin, tevazunun, şükrün ve sosyal barışın olduğu, maddi değil akli ve ahlaki değerlerin yüceltildiği toplumlarda her zaman iman küfre galip gelmiştir. Bu galibiyetin gerçek sebebi de esasında insanın kendisinden değil yükseldiği “Hakça Bakış” noktasından kaynaklanmaktadır. Bu “Hakça Bakış”, insanı, hem kendini söz konusu değerler için gözünü kırpmadan feda eden bir “Alp” yapmakta, hem de O’nu her an benliğinde hissettiği için O’na dair olan aşkını O’nun yarattığı bütün varlıkların nizamına yönelterek “Eren” haline getirmektedir. Bu bütünlükle iman mücadelesini kazanmış toplumlar, en zor zamanlarda bile ayakta kalmayı başarabilmişlerdir. Bu mücadeleyi yitiren toplumlar ise her zaman insanlıktan uzak, silik ve gerçekte imansız yaşayan toplumlardır.


Türk Milleti, tarih boyunca yukarıda bahsettiğimiz mücadeleyi hakkıyla yerine getirmeye çalışmış, İslam ile müşerref olduktan sonra ise, bunu zirveye taşıyarak bugüne kadar sürekli bir hale getirebilmiştir. Taşı, toprağı imana getiren bu zorlu mücadele, bazen çok büyük fedakârlıklar gerektirmiş ve yaklaşık yüzyıl önce neredeyse bütün Anadolu’yu ve başta Medine ve Yemen olmak üzere, Müslüman coğrafyanın önemli bir kısmını kanıyla adeta yeşertmiştir. Bu, öylesine bir mücadeledir ki, aynı asker bir tarafta Çanakkale’de savaşmış, ardından binlerce kilometre ötedeki cephelere giderek küfürle kahramanca mücadele etmiştir. Bunlar içerisinde Çanakkale savunmasının elbette destansı bir yeri vardır. Dünyanın büyük güçlerinin hep birlikte toplanıp saldırdığı Çanakkale’yi imanla dolu vücutlarıyla kale haline getiren Türk milleti, küfre karşı tek yürek olmuş ve devamındaki yıllarda bir Kurtuluş Destanı yazmayı başarabilmiştir. Çanakkale’ye gönüllü savaşmaya giden ve Eceabat’ta şehit düşen Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Niğdeli Hasan Ethem’in, annesine yazdığı son mektupta, şehit olacağını bile bile başlayacağı son muharebeden önceki şu son dua sözleri, anlattığımız hususu özetleyen çok önemli ifadelerdir: “Ey benim Rabbim! Şu kahraman askerlerin bütün dilekleri; ism-i Celâlini İngilizlere ve Fransızlara tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle ve huzurunda titreyerek, böyle güzel ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle.” Hasan Ethem, bu sözleri yazarak hem kendi mutluluğunu ifade ediyor hem de annesinin gurur duyarak mutlu olmasını istiyordu.


Mustafa Kemal Paşalar, Enver Paşalar, Cevat Paşalar, Hüseyin Avni Paşalar, Kazım Karabekir Paşalar, Fevzi Paşalar, Hasan Askeriler vb. daha nice isimsiz kahraman komutanlar ve askerler, 104 yıl önce bugünlerde çok büyük bir iman mücadelesinin örneğini vererek şehitlik ve gazilik mertebelerine ulaşmışlardır. Türk milletinin küfürle olan tarihi mücadelesinde bu ilk değildi son da olmadı. Halen bu mücadele devam ediyor, kıyamete kadar da devam edecek. Sadece şekli ve mahiyeti değişiyor. İnsanı en çok üzen de bu mücadele, yapılan bütün hatalarla birlikte, günümüze kadar ciddiyetle devam etmesine rağmen, son yıllarda giderek zaafa uğratılmaya çalışılıyor. Bunun temel sebebi; milletimiz içinde milliyetsiz, vatansız, bayraksız ve enternasyonalist sosyalistlerin, sözde muhafazakâr ümmetçilerin, “kindarlık” ve nefret üzerine kurulu ideolojilerle ile zehirlenmiş selefi tabiatlı cahil dindarların, kökleri dışarıda bazı dini grupların, hiçbir değer tanımayan liberal kapitalistlerin, bilinçsiz ve maneviyat düşmanı sözde milliyetçi ve “ulusalcı” tayfanın zihniyetidir. Bu zihniyet, büyük bir gaflet ve hıyanet içerisinde bu milleti tarihi boyunca ayakta tutan Türk milli kimliğini, vatan şuurunu, tarih bilincini ve imanını hedef almıştır. Her yönden ülkenin millet olma yapısını zedelemeye çalışan bu zihniyet; bir taraftan, Sünni-Şii, Alevi-Sünni, Modernist-Gelenekçi şeklinde mezhep ve inanç bölünmelerini hedef alırken, bir taraftan da “yalan söyleyen tarih”, “derin tarih” teraneleriyle tarih şuurunu hedef almakta, Kurtuluş Savaşı’nı küçümsemekte, öte yandan ülkenin bir mozaik olduğunu, bayrağının, isminin ve hatta İstiklâl Marşı’nın değişmesi gerektiğini hafızalara işlemeye çalışmaktadır.


İslam dünyasının kurtuluşu ve imanın küfre galibiyeti için en yakın umut, Türkiye ve Türk dünyasının dirilişi ve tarihi sorumluluğunu yüklenmesidir. Bu yüzden, Türk çocuklarına ve gençliğine eğitimin her aşamasında Çanakkale Ruhu’nu iliklerinde hissettirecek projeler geliştirmemiz gereklidir. Bu çerçevede tarih şuurunu, millet olma bilincini her yönden geliştirecek, vatana ve bayrağa aidiyet duygusunu güçlendirecek bir eğitim modelini kurmamız elzemdir. Bunları yaparken, yukarıda izah edildiği üzere, imanın küfürle mücadelesinin bir medeniyet ve ahlâk meselesi olduğu unutulmamalıdır. Çünkü imanın küfürle başedebilmesi için erdemli bir devlet temelinde hareket etmesi, bilgi ve teknolojiye sahip olması gereklidir. Aksi takdirde benliğe işlemeyen kuru, ezberci, slogancı ve şekilden ibaret bir anlayış hakim olacaktır ki, bu, imanı değil küfrü besleyen bir yaklaşımdır.


Yüce Rabbimiz, başta Çanakkale olmak üzere bütün şehitlerimize rahmet etsin, bizlere de onların bıraktığı emaneti koruyabilme, yaşatabilme şuuru ve erdemi nasip etsin.

459-)TİMURTAŞ HOCA İMAN VE KÜFÜR MÜCADELESİ

459-)TİMURTAŞ HOCA İMAN VE KÜFÜR MÜCADELESİ
Hazret-i Adem’den kıyamete kadar, bütün zamanların en dehşetlisi olan ‘ahir zaman’da yaşıyoruz.
İyi ve kötü karşı karşıya gelmiş durumdadır. İnsanlığın yaratılışında başlayan bu sürecin kıyamete kadar hız kesmeden devam edeceği ise ayrı bir vakıa...


İman-küfür, hayır-şer, sıdk ve kizb gibi birbiriyle kabil-i iltiyam olmayan şeylerin bir arada pazarlandığı böyle dehşetli bir zamanda, Allah’a hakikî kul olma yolunu tutmak gerekir.


Dehşetli savaşlar elbette ki azim ordular ve ustaca taktiklerle kazanılır. İnsanlık tarihinde tek başına savaşıp büyük zaferler kazanan bir kişiyi tarihler kaydetmiyor. Yaratılış âleminin medar-ı iftiharı olan Hz. Muhammed (asm) bile Kur’ân ve İslâmiyet dâvâsını dünyanın yedi iklim ve kıt’asına, her biri beşerin yıldızları olan sahabelerden meydana gelen azim cemaatinin şahs-ı manevî ordularıyla ulaştırmıştır.


O yüce Resul (asm) bu manada “Düşmanın silâhıyla silâhlanınız” diye emrediyor. Ehl-i dalâlet ordularının komite ordularıyla hücum ettiği bir zamanda, eh-i imanın da bu dehşetli hücumlara tek başına karşı koyması kolay değildir. Çünkü içinde bulunduğumuz ahir zaman şahıs zamanı değil, şahs-ı manevî zamanıdır. Bu yüzden, mesleği ve meşrebi ne olursa olsun, her ehl-i iman, hedefi doğru İslâmiyet ve Rıza-yı İlâhî olan meslek, meşrep ve topluluklardan meydana gelen ve bir şahs-ı manevî teşkil eden cemaatlerin faaliyetlerine taraftar olmalıdır.


Bu ölçüler içinde, “cami cemaati dışındakilerin ne gereği var vb.” iddialarda bulunmak, her gün her Müslümanın defaatle okuduğu (Rabbim beni, annemi babamı ve bütün mü’minleri affeyle. (İbrahim Sûresi Âyet: 41) sırrına muhaliftir.


Bir asra yaklaşan ömründe, Kur’ân ve İslâmiyet dâvâsında, bir peygamber varisi olan Bediüzzaman, cemaat halinde Kur’ân ve İslâmiyete yapılan dehşetli hücumları bertaraf çaresini şöylece özetler:


“Aynen öyle de, ehl-i imana hücum eden ehl-i dalâlet, bu asır cemaat zamanı olduğu cihetiyle, cemiyet ve komitecilik mayasıyla bir şahs-ı mânevî ve bir ruh-u habîs olmuş, Müslüman âlemindeki vicdan-ı umumî ve kalb-i küllîyi bozuyor. Ve avâmın taklidî olan itikadlarını himaye eden İslâmî perde-i ulviyeyi yırtıyor ve hayat-ı imaniyeyi yaşatan, an’aneyle gelen hissiyat-ı mütevâriseyi yandırıyor. Herbir Müslüman tek başıyla bu dehşetli yangından kurtulmaya meyusâne çabalarken, Risale-i Nur Hızır gibi imdada yetişti. Kâinatı ihata eden son ordusunu gösterip ve ondan mukavemetsûz maddî, mânevî imdat getirmek hizmetinde harika bir emirber nefer olarak Âyetü’l-Kübrâ Risalesi’ni İmam-ı Ali (ra) keşfen görmüş, ehemmiyetle göstermiş. Temsildeki sair noktaları tatbik ediniz, ta o sırrın bir hülâsası görünsün. (Sikke-i Tasdik-i Gaybi, s: 63)


Rabbim bizleri iman ve Kur’ân dâvâsının kara sevdalısı olarak muvaffak ettiği kullarından eylesin. Amin.
Ashâb-ı Kehf kendilerinden sonra geleceklere inanç ve eylemleriyle örnek oluşturmak adına hayatlarını tehlikeye atacak aktif mücâdeleyi ertelemişlerdir. Var olmak adına belli bir süre ‘hicreti' tercih ederek mağaraya sığınmışlardı."
İman-küfür¸ hak ve bâtıl mücâdelesi ilk insanla birlikte başlamış ve kıyâmet gününe kadar devam edecektir. Her peygamberin karşısında bir zorba ya da zorbalar yer almıştır. Tarihin belli bir evresinde yaşanan “Ashâb-ı Kehf” kıssası da bu mücâdelenin önemli örneklerinden birisidir. Özellikle bu kıssa¸ toplumun ıslâhı ve kötüden iyiye doğru değişimi için güzel bir örnektir. Toplumsal ıslâhı ve değişimi gerçekleştirmede rol alan figürler kadar mücâdelede takip edilen yöntem de çok önemlidir. Çünkü bu kıssanın özünde değiştiricilerin nitelikleri ve değişimin dinamikleri üzerinde durulmaktadır.
Tevhîd mücâdelesinin tarihinde değiştiriciliği temsil eden Hak/İman ehli; zayıf¸ mazlum¸ mahrum¸ takip edilmiş ve kovuşturulmuş olan kimselerdir. Bâtıl/Küfür ehli ise¸ güçlü¸ hâkim¸ baskıcı¸ zorba ve dinî özgürlüklere karşı tahammül göstermeyen bir odak olarak ön plana çıkan kimselerdir. Ashâb-ı Kehf kıssasında anlatılanların durumu da böyledir. Ashâb-ı Kehf adı verilen ve Kur'an'da “fetâ” kavramıyla ifade edilen bu gençler¸ inançlarını yaşama ve yayma özgürlüğü olmayan¸ insanın insana kulluk ettiği ve şirkin bütün yönleriyle kurumlaştığı bir dönemde yaşamışlardır. Devrin zâlim iktidarı¸ tevhîdi¸ bir yaşam biçimi olarak seçen mü'minleri dâvâlarından vazgeçirmek için akla hayale gelmeyen çok ağır cezâlar öngörmüştür. Onların bu işkence yöntemleri Kur'an'da şöyle anlatılır: “…..Onlar sizi ele geçirirlerse ya taşlayarak öldürürler yahut kendi dinlerine döndürürler.”2




Bu âyette “millet” kavramının geçmesi çok anlamlıdır. Millet kelimesi¸ ümmet ve din mânâsına gelir. Sözlükte; “din”¸ “şeriat” ve “millet” denilen kelimeler¸ aynı şeylerdir. Millet¸ cemiyet hâlindeki bir topluluğun etrafında toplandığı ve üzerinde yürüdüğü¸ diğer bir tabirle cemiyet rûhunun tâbi olduğu¸ cemiyet varlığının bağlı bulunduğu değerler bağlamında hükmedici prensipler ve bu prensipleri kabul edenlerin yoludur. Bu mânâda haktan ayrılmama ve tek Allah'a inanma konusunda alem olmuş olan “millet-i İbrâhîm” tabiri¸ İslâm milletini temsil ederken; haktan ayrılma ve çoklu tanrı anlayışına sahip olanlara da “küfür milleti” adı verilir. Burada Ashâb-ı Kehf¸ millet-i İbrâhîm'i temsil ederken¸ toplumun inancına savaş açmış¸ insanları Allah'a kulluktan kendilerine çağıranlar da küfür milletini temsil etmektedirler.
Tevhîd inancını savunan Ashâb-ı Kehf gençliği hakkında Kur'an-ı Kerim'de “fetâ” sözcüğünün çoğulu olan “gençler¸ yiğitler” mânâsına gelen el-fitye sözcüğü kullanılmıştır.3 Bilindiği gibi “fetâ” sözcüğü; “genç¸ yiğit¸ cömert”; aynı kökten türeyen fütüvvet ise¸ “gençlik¸ kahramanlık ve cömertlik” anlamına gelir. Fütüvvet din dilinde; insanları¸ dünya ve âhirette kendi nefsine tercih etmek mânâsına gelir. Fütüvvet ahlâkının temelini “İslâm kardeşliği” oluşturur: “Mü'minler ancak kardeştirler.”4 Bu kardeşliğin özünde iman birliği vardır. Hasbîliği temel ilke edinmiş olan bu kimseler¸ kendileri muhtaç olsalar bile¸ ihtiyacı olan Müslüman kardeşlerini kendilerine tercih edip yardım ederler.5 Bu bir diğerkâmlık ahlakıdır. Bunu bize öğreten de Ashâb-ı Kehf'tir.
Ashâb-ı Kehf'in Mücâdele Yöntemi
Mağara arkadaşlarının tevhîd mücâdelesinden çıkaracağımız başka sonuçlar da vardır. Onlar¸ sayısal anlamda bir avuç inanmış kimselerdir. İslâm'da nitelikli azınlık¸ niteliksiz çoğunluktan evlâdır. Ashâb-ı Kehf ismiyle anılan bu zayıf ama nitelikli azınlığın her yönüyle güçlü olan müfsitlere karşı fiziksel anlamda direniş göstermesi bir cesâret değildir. Asıl hikmetli iş ve cesâret Kur'an'da önerilen şu stratejiyi izlemektir: “Gizlenin ki kimse sizi fark etmesin.”6 Bu âyetten çıkarılacak sonuç¸ toplumu ıslâh yolunda sabır yöntemi seçilerek oluşum süreci tamamlanıncaya kadar pasif direnişe devam etmektir. Dâvâsı hak olan ve doğru bir mücâdele yöntemini tercih edenler tarihte başarıya ulaşmışlardır. Ashâb-ı Kehf kendilerinden sonra geleceklere inanç ve eylemleriyle örnek oluşturmak adına hayatlarını tehlikeye atacak aktif mücâdeleyi ertelemişlerdir. Var olmak adına belli bir süre “hicreti” tercih ederek mağaraya sığınmışlardı: “Hani o gençler mağaraya sığınmışlardı da¸ “Ey Rabbimiz! Bize katından bir rahmet ver¸ içinde bulunduğumuz şu durumda bize kurtuluş ve doğruluğa ulaşmayı kolaylaştır.”7 demişlerdi. Bu âyette anlatıldığı gibi bu gençler önce fiilî duâda bulundular¸ sonra da lisânî duâya durdular. Onların mağaraya sığınarak fiilî duâyı yerine getirmeleri¸ sonra da lisânî duâya geçmeleridir. Bu lisana dayalı duâda geçen Rahmet¸ Allah'tan kullarına sayısız in'âm ve ihsanda bulunmak; rüşd ise¸ doğru yoldan gitme¸ doğru yolu bulma¸ doğru düşünme¸ akıl ve temyiz sahibi olma anlamlarına gelir. İşte Ashâb-ı Kehf gençliği zor zamanda fiilî duânın akabinde lisana dayalı duâ ile Allah'ın yardımını ve doğru yoldan ayrılmamayı istemişlerdir.
Tevhîd Mücâdelesi
Tevhîd mücâdelesi yolunda sabırla¸ oluşum sürecini bir yöntem olarak tercih eden Ashâb-ı Kehf'in bize bıraktığı en önemli değerlerden birisi de “hicret”tir. Hicret¸ can ve mal güvenliği gibi zorunlu nedenler olmadıkça¸ “coğrafî” anlamda içinde yaşadığı şehirleri terk ederek dağlara ve mağaralara çekilmek değildir. Aksine¸ dinî sorumlulukları yerine getirmenin her türlü imkânının ortadan kalktığı¸ güven içerisinde yaşama hakkının ihlal edildiği¸ takibata mârûz kalınan bir vasatta; din¸ can¸ mal¸ akıl ve nâmus güvenliğini korumak için güvenli bir yere göç etmektir. Mekânın dağ¸ şehir ya da mağara olması farketmez. Bununla birlikte hicret¸ sadece zulümden kurtulmanın bir gerekçesi değil¸ aynı zamanda inisiyatifi ele almanın da bir gerekçesidir.
İnsanı diğer yaratıklardan ayıran iki özellikten birisi aklını doğru bir şekilde kullanma¸ diğeri de düşüncesini özgürce beyan etme hakkıdır. Sünnetullah'a göre Allah kuluna yol göstermeden onu sorumlu tutmaz. Doğru yolu seçen kimse kurtulur¸ yanlış yolu seçen de hüsrâna uğrar. Yüce Allah kulunun eğilimlerine göre bu iki seçimden birisini yaratır: “Allah kime hidâyet ederse işte o doğru yolu bulandır. Kimi de şaşırtırsa¸ artık ona doğru yolu gösterecek bir dost bulamazsın.”8 İşte Ashâb-ı Kehf¸ hidâyet yoluna yöneldikleri için yüce Allah onlara doğru yolu göstermiştir. Böylece onların hidâyetlerini artırmıştır.9




Gençlerin KıyâmıDevrin zâlim diktatörü kendisinin rablığını ilan etmişti. Ashâb-ı Kehf gençliğinin de kendisini rab olarak tanımalarını istemişti. Zaten toplum da putperest bir toplumdu. Allah'tan başka ilahlar edinmişti. Kalbleri imanla dolu olan bu gençler kıyâm ettikleri zaman şöyle demişlerdi: “Rabb'imiz¸ göklerin ve yerin rabbidir. O'ndan başkasına aslâ ilah demeyiz. Yoksa andolsun ki saçma bir söz söylemiş oluruz. Şunlar¸ şu kavmimiz¸ O'ndan başka tanrılar edindiler.”10 Çünkü kozmik egemenlik Allah'a aittir. Acaba bu âyette dile getirilen¸ “Rubûbiyette tevhîd nedir?” Kur'an'a göre Yüce Allah; yaratan¸ yöneten¸ eğiten¸ sahip olan¸ öldüren¸ dirilten¸ yaşatan¸ rızk veren¸ duâları kabul eden¸ helal ve haram koyan¸ sadece kendisine ibadet edilen¸ evreni sevk ve idare eden¸ fayda ve zarar verme gücüne sahip olan bir varlıktır. Bu bağlamda her mü'min¸ Allah'ın göklerin¸ yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin rabbi olduğuna inanmalıdır. O'na bu konuda bir başkasını ortak kılmamalıdır. İslâm inancında işte buna ‘rubûbiyette tevhîd' adı verilir.11
Diğer taraftan Ashâb-ı Kehf bize ulûhiyette tevhîdin nasıl olması gerektiğini de öğretiyor. İslâm itikadına göre yegâne ve biricik ilah Allah'tır. Çünkü ilah¸ gönüllerin sevgi¸ ümit¸ korku¸ güven¸ tevekkül¸ yardım¸ du⸠kurban¸ adak vb. gibi¸ inanç ve ibadet türlerinde bağlandığı ve yöneldiği¸ kendisine karşı derin saygı beslenen¸ her şeyden daha çok sevilen ve kulluğun sadece kendisine özgü kılındığı bir varlıktır. Bütün bu özellikleri taşıyan sadece Allah'tır. Buna “ulûhiyette tevhîd” denir. İslâm inancında ‘birlik sözü' olarak geçen inancın temelinde Allah'tan başka bütün ilahların izâfî olduğu vurgulanır.12 Bu anlamda tevhîd¸ ulûhiyeti sadece Allah'a tahsis etmeyi öngörür.
Ayrıca Cenâb-ı Hak¸ Ashâb-ı Kehf üzerinden dirilişin¸ kıyâmetin hak olduğunu anlatır. Dünya hayatında yaptıklarından bir gün âhirette hesaba çekileceğine inanan bir kimse daha dikkatli¸ disiplinli¸ kontrollü¸ sorumlu ve erdemli bir hayat yaşar. Öte dünya inancı¸ insan hayatına bir hedef ve bir yön çizer¸ yaratılıştaki gayeyi öğretir. İnsan bu amaç doğrultusunda iyi ve güzel davranışlarda bulunur. Bu inanca sahip insanların oluşturduğu toplum doğruluktan ayrılmaz¸ ahlâkî ilkelere değer verir ve uygulamaya çalışır. Özellikle âhiret inancı¸ insanların kalbine barış duyguları eker. Çünkü insan bu dünyanın geçici olduğunu bilir ve insanlarla iyi geçinmeye çalışır. Bağışlayıcı yönü ön plana çıkar.
Sonuç olarak¸ Ashâb-ı Kehf kıssası bize¸ başta sağlam bir Allah inancı ve bu inancı pekiştiren tedbirli olmayı¸ sonra da Allah'a tam bir güven içerisinde teslim olmayı öğretir. Allah'ın varolduğuna inanan bir mü'min¸ imkânların da varolduğuna inanır. İslâm'ı yayma yolunda¸ içinde yaşadığı toplumda inancının görünür kılınması için farklılaşmayı ortaya koyar. Çünkü semâvî dinler¸ teorik bilgiden ziyâde pratik uygulama ile yayılmışlardır. Ashâb-ı Kehf'in bu noktada bize bıraktığı miras¸ “temekkün yolunu” benimsemek¸ kitleleşmeden önce iyi bir kadro hareketini ortaya koyabilmektir. Bu bağlamda çağımızın genç Müslümanları Ashâb-ı Kehf'in iman¸ yaşama azmi¸ güçlü irade¸ dâvâ şuuru ve tevhîdî duruşu örnek almalıdırlar. Bizler¸ sonuçtan değil¸ bir birey olarak üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirip getirmemekle yükümlüyüz. Sadece yaptıklarımızdan değil¸ yapma imkânı olduğu halde yapmadıklarımızdan da hesaba çekileceğiz. “Allah'ın va'di Hak'tır.”13 Bu sebeple bizler zafere değil¸ sefere talip olmalıyız