pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: TEMEL
TEMEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
TEMEL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Mart 2021 Pazartesi

503-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMIN TEMEL ÖZELLİKLERİ



503-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMIN TEMEL ÖZELLİKLERİ
İslam dininin temel özellikleri 14 maddede sıralanabilir.
1. İslam tevhid dinidir.
2. İslam akla önem verir.
3. İslam evrensel dindir.
4. İslam kolaylık dinidir.
5. İslam barış dinidir.
6. İslam sevgi dinidir
7. İslam aşırılıklardan uzak bir dindir.
8. İslam dünya ahiret dinidir.
9. İslam fıtrat dinidir.
10. İslam sosyal adaleti sağlayan bir dindir.
11. İslam son ilahi dindir.
12. İslam ruhbanlığı yasaklar.
13. İslam güzel ahlak dinidir.
14. İslam temizliği emreder.
İSLAMİYET’İN TEMEL ÖZELLİKLERİ
İslam dininin temel özelliklerini ayrıntılı olarak şöyle inceyebiliriz.


1. İslâm Dini, ezberlenen ve orijinal el yazması belgelerle tespit edilen vahye dayanır.


Hz. Peygamber âyetler indikçe, bunları, hangi sûreye yazılacağını da belirterek, sayıları otuzu aşan vahiy kâtiplerine bizzat yazdırmış ve yazılan metni bir defa okutarak kontrolünü yapmıştır. Deri, tahta, mermer veya hurma yaprağı gibi malzeme üzerine yazılan bu ilk belgeler, Hz. Muhammed hayatta iken tek kitap hâline getirilmemiş, ancak onlarca sahabe tarafından bütünü ya da çoğu sûreler ezberlenmiştir. Hz. Ebûbekir (ö.13/634) döneminde Yemâme savaşında (H. 12/M. 634) beş yüzün üzerinde sahabe şehit düşünce, Hz. Ömer, Kur’an’ın zâyi olmasından korktu. Halife Ebûbekir’le bu konuyu görüştü. Sonuçta Zeyd İbn Sâbit (ö. 45/665) başkanlığında toplanan bir komisyon, bütün yazılı Kur’an belgelerini topladı ve bunların Hz. Peygamber’in huzurunda yazıldığını, en az iki tanıkla teyit ettirerek, bir nüsha “Mushaf-ı Şerif” kaleme alındı.


Buna göre Kur’an’ın tespiti; a) Yazılı belge, b) İki tanık, c) Kur’an hâfızı sahabîlerin belleği olmak üzere, “üçlü bir denetimle” yapılmıştır. Hz. Ebûbekir, Ömer ve ondan sonra kızı Hafsa (ö.41/244) yanında korunan bu “İmam Nüsha” dan, Hz. Osman döneminde yine Zeyd İbn Sâbit başkanlığında kurulan ikinci bir komisyon tarafından, “okuma farkı”, kimi harf ya da sözcüklerde görülen “yazım farkı” gibi, kimi bölgelerde ortaya çıkan farklılıklar, bir çeşit edisyon kritik yöntemiyle, çoğaltılan altı nüshaya yansıtılmıştır. Bu nüshalar Mekke, Kûfe, Basra, Şam, Yemen ve Bahreyn’e gönderilmiş, bunlara göre eğitim için de buralara birer muallim görevlendirilmiştir. Bu nüshalardan kimisinin, ya da bizzat bu nüshalardan çoğaltılan el yazması metinlerin, günümüzde İstanbul Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Türk- İslâm Eserleri Müzesi, Taşkent, Kâhire el-Meşhedü’l-Huseynî gibi yerlerde bulunduğu bilinmektedir.[1]


Diğer semâvî kitaplar böyle bir titizlikle korunamamış ve değişikliğe uğradıkları için orijinallikleri kalmamıştır.


2. İslâm, Hz. Adem’den beri devam eden tevhid zincirinin son halkasını teşkil eder. Yeryüzündeki bütün insanları tek Allah inancına çağırır ve son Peygamber Hz. Muhammed’in etrafında toplanmaya davet eder.[2]


3. Fıtrî ve evrensel bir dindir. Diğer semâvî dinler belli bölge veya belli asırların ihtiyacına göre indirilmişken, İslâm bütün yeryüzü halkının kıyamete kadar olan ihtiyaçları dikkate alınarak indirilmiştir. Son din olduğu için de en mükemmeldir. Onun esasları insan yaratılışına uygundur, pozitif bilimlerin belirlediği prensiplerle de çelişmez. Çünkü dünyayı, gökleri ve bunlardaki her şeyi yaratan Allah Teâlâ’dır. Kur’an-ı Kerim’i indiren de O’dur. Kaynak bir olunca bunların arasında çelişme söz konusu olamaz.


4. Hz. Peygamber, insanların ve cinlerin peygamberidir. Diğer peygamberlere veya ümmetlerine verilmeyen bazı üstünlükler ona ve ümmetine verilmiştir. Bütün peygamberlerde ortak olarak bulunan emânet, sıdk, fetânet, ısmet, tebliğ sıfatlarından ayrı olarak, Hz. Muhammed’e beş sıfat daha verilmiştir. Âlemlere rahmet oluşu, şefâat makamının verilişi, yeryüzünün onun ümmetine mescit yapılması, savaş ganimetlerinin helâl kılınması ve bir aylık mesafedeki düşmanın kalbine korku salmakla yardım olunması bunlar arasındadır. Önceki peygamberlerden farklı olarak verilen bu değerleri Rasûlullah (s.a.s) Tebük Gazvesi sırasında ashab-ı kirâma şöyle açıklamıştır: “Benden önce hiç bir Peygambere verilmeyen beş haslet bana verilmiştir. Bunlar şunlardır: a) Bir aylık mesafedeki düşmanın kalbine korku salmakla yardım olundum. b) Yeryüzü bana mescit ve temiz kılındı, ümmetimden bir kişiye nerede namaz vakti olursa, orada namazı kılsın. c) Bana ganimetler helal kılındı. d) Önceki peygamberler belli bir kavme gönderilirken, ben bütün insanlara gönderildim. e) Bana şefâat makamı verildi” [3] Ancak bu üstünlüklerine rağmen Hz. Peygamber övünmeyi ve övülmeyi sevmezdi.[4]


5. İslâm ırk, renk, dil ve servet farkı gözetmeksizin insana insan olarak değer vermiş, üstünlüğün ancak iman, takvâ ve ahlâk güzelliğinden dolayı olabileceğini belirtmiştir. Bu yüzden, Arab’ın Arap olmayana, beyazın siyaha takvâ dışında üstünlüğü yoktur. Herkes Hz. Adem’in soyundan gelmiş ve Adem de topraktan yaratılmıştır. Allah Teâlâ Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur: “Ey insanlar, biz sizi bir erkek ve bir kadından yarattık, birbirinizi tanımanız için de sizi milletlere ve kabilelere ayırdık. Allah katında en şerefliniz takvada en üstün olanınızdır.” [5]


6. İslâm içkiyi, kumarı, tefeciliği, zinayı, yalan söylemeyi, zulüm ve haksızlık yapmayı yasaklamış, iyiliği, yardımlaşmayı, adaleti, yoksulları ve düşkünleri gözetmeyi emretmiştir. Rasûlullah (s.a.s); komşusu açken, tok olarak sabahlayanın; kendisi için sevip arzu ettiği şeyleri, diğer mü’min kardeşleri için de sevip arzu etmeyenin gerçek mü’min olamayacağını haber vermiştir.


7. İslâm beden ve ruh temizliğini istemiştir. Günde beş vakit namaz için alınan abdest ve haftada en az bir defa alınan boy abdesti ile elbise ve ibadet yapılacak yerlerin temiz tutulması, küçük ve büyük abdest bozduktan sonraki temizlikler, yemekten önce ve sonra ellerin yıkanması, dişlerin temizlenmesi maddî temizlik örneklerindendir. Namaz abdesti ile boy abdesti aynı zamanda manevî temizlik niteliğindedir.


İnsanın beden temizliğinin imanın yarısı olduğu, temiz olanın rızkının genişleyeceği ve sağlık kazanacağı hadis-i şerifle bildirilmiştir. Hz. Peygamber de temizliği sever, temiz giyinir, koku sürünür, saçlarını tarar, yemekten önce ve sonra ellerini yıkardı. Yüce Allah’ın ona ilk emirlerinden biri; “Ey örtüye bürünen! Kalk ve insanları uyar. Rabbini büyük tanı ve giysilerini temizle” [6] olmuştur. Câbir İbn Abdillah (r.a)’ten rivâyete göre Nebî (s.a.s) şöyle buyurmuştur: “Ümmetime güçlük olmayacağını bilseydim, her namazda misvak kullanmalarını emrederdim.” [7]


İnsanın ruhu, özünü ve aslını teşkil eder. Beden yalnız ruha kılıf ve onu madde ve fizik alemi olan dünyada taşıyıcılık görevi ifa eder. Dünyada bedenle yapılan ibadet, taat, hayır, hasenat ve diğer salih ameller ruhun terbiye ve yücelmesi içindir. Allah Teâlâ’ya kulluk, zikir, şükür, hamd ve tesbih sayesinde kalbin tasfiye ve tezkiyesi mümkün hale gelir. Kalb bu sayede gurur, kibir, hased, yalan, kin, gaflet ve dalâlet kirlerinden arınır. İlâhî nurla aydınlanır. Kendini tanıyınca Rabbini tanır. Kalbin huzura kavuşması ancak Yüce Allah’ı zikirle gerçekleşir. Kur’an-ı Kerim’de; “Dikkat et, kalplerin huzura kavuşması, mânevi rahatlığa ermesi, ancak Allah’ın zikri ile olur.” [8] buyurulur.


8. İslâm, ilim öğrenmeyi, rızık için çalışıp kazanmayı ibadet saymış, dünya ile ahiret arasında bir denge kurarak her ikisi için çalışmayı emretmiştir. Kur’an-ı Kerim’de ilk inen âyette; “Yaratan Rabb’inin adıyla oku” [9] buyurulmuştur. Rasûlullah (s.a.s), ilim istemenin her müslümana farz olduğunu bildirmiş,[10] dünyası için ahiretini, ahireti için dünyasını terk etmeyen kişinin, en hayırlı kimse olduğunu haber vermiştir. Yüce Allah, dünya ve ahirete yönelmenin ölçüsünü şöyle belirlemiştir: “Allah’ın sana vermiş olduğu nimetlerle ahiret yurdunu gözet. Dünyadaki nasibini de unutma. Allah’ın sana yaptığı iyilik gibi, sen de başkalarına iyilikte bulun. Yeryüzünde bozgunculuk çıkarma. Çünkü Allah bozguncuları sevmez.” [11]


9. İslâm’da amellerin makbul olması için hür iradeyle yapılması gerekir. Korku ve tehdit altında işlenen fiilden dolayı sorumluluk bulunmaz. Bu zorlama imanla ilgili olsa bile, işkence gören kimse, ruhsata uyma hakkına sahiptir. Nitekim, Mekke müşrikleri, işkence ile öldürülen ilk İslâm şehitleri Yâsir ve Sümeyye’den sonra, oğulları Ammar İbn Yâsir’e zorla dinden çıkmayı gerektiren sözler söyletmek istediler. İşkenceye dayanamayan Ammar (r.a), onların isteğini yerine getirdi. Sonra gelip, durumu arz edince, Peygamber (s.a.s) kendisine; “Ey Ammar! Arkanda ne vardı?” diye sormuş, o da; “kötülük vardı; seni kötülükle, onların tanrılarını da iyilikle anmadıkça beni bırakmadılar.” cevabını vermiştir. Hz. Peygamber; “kalbini nasıl buldun” demiş; Ammar ise; “İmanla dolu buldum.” cevabını verince, Hz. Peygamber (s.a.s); “Onlar sana aynı şeyi yaparlarsa, sen de aynı şeyi tekrar edebilirsin” buyurmuştur.[12] Silâhla zorlanan kimsenin söylediği sözlerden dolayı bir sorumluluğunun bulunmadığı Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanır: “Kalbi imanla dolu olduğu halde, inkâra zorlanan dışında, kim iman ettikten sonra Allah’ı inkâr eder, kalbini inkâra açarsa, Allah’ın hışmı onların üzerindedir. Onlar için, büyük bir azap vardır.” [13]


Yine Mekke müşrikleri iki müslümanı ölümle tehdit etmişler, birisini dininden dönmediği için öldürmüşler, diğeri dıştan küfrü kabul ederek ölümden kurtulmuştu. Durum Rasûlullah (s.a.s)’e arzedilince, öldürülen şahıs hakkında; “O şehitlerin en üstünü ve cennette benim arkadaşımdır” [14] buyurmuştur.


10. İslâm’a davet metodunda zorlama, baskı, korkutma ve işkence yoktur. İnsanların sevgi ve ikna yoluyla İslâm’a gönül vermesi asıldır. Hz. Peygamber’in irşad sırasında kendisine sert, kaba ve saygısızca davrananlara karşı bile yumuşak, merhametli ve nazik davrandığı bilinmektedir. Kur’an’da onun güzel davranışı şöyle belirtilir: “Allah’tan olan bir rahmet sayesinde, onlara yumuşak davrandın. Eğer sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç kuşkusuz onlar çevrenden dağılıp giderlerdi. Öyleyse onları bağışla ve onlar için bağışlanma dile...” [15]


Allah’ın Elçisi, Mekke döneminde İslâm’ı tebliğ için gittiği Taif’te, çok kötü karşılanmış, dönüşte taşlandığı ve ayakları kan içinde kaldığı halde, onların helâki için beddua etmemiş ve görevli meleğe; “Ben insanları helâk etmek için değil, onlara rahmet olarak geldim. Bunlar gerçeği bilmiyorlar. Belki bunların neslinden Allah’a ibadet edecekler gelir.” diye cevap vermiştir.[16]


Kur’an-ı Kerim’de İslâm’a davet metodu şöyle belirlenir: “İnsanları Rabb’inin yoluna hikmetle, güzel öğütle çağır; ve onlarla en güzel şekilde mücâdele et..” [17]İslâm’a davetin zorlama ve baskı yaparak değil, insanların akıllarına hitap ederek yapılması gerektiği şu âyette açıkça ifade edilmiştir. “Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğru yol ile eğrisi birbirinden ayrılmıştır. Öyleyse kim azgın şeytanı inkâr edip Allah’a inanırsa o, kopmayan sağlam bir kulpu tutmuştur. Allah her şeyi işitendir, bilendir.” [18]


11. İslâm, toplumun sağlıklı bir yapıya kavuşup, bu durumun sürekli olarak devamını sağlamak için “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” ilkesini getirmiştir. Bir İslâm toplumunda, müslüman daima iyi, güzel ve hayırlı olan işlerin yanındadır. Kötü, çirkin ve zararlı olan işlerin de tabii olarak karşısındadır. Böylece İslâm toplumunda iyilikler kendiliğinden güç bulur ve yayılır. Kötülükler ise güçlenme imkânını bulamaz. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “..İyilik ve takvâda birbirinizle yardımlaşın, günahta ve aşırı gitmede yardımlaşmayın..” [19] “İnanan erkekler ve kadınlar birbirinin dostudurlar. Onlar iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar. Namazı kılarlar, zekatı verirler. İşte Allah, onlara rahmet edecektir.” [20] “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı bir toplumsunuz. İyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanırsınız..” [21] Başka bir âyette, tarihte İsrailoğulları’nın, işlemekte oldukları kötülüklerden birbirini vazgeçirmeye çalışmaması, isyan etmesi ve aşırı gitmesi yüzünden lanete uğradıkları bildirilir.[22]


Kötülüğe engel olmada izlenecek yolu Rasûlullah (s.a.s) şöyle belirlemiştir: “Sizden biriniz bir kötülük gördüğü zaman onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmezse diliyle, onun kötü olduğunu söylesin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle o işi kötü görsün. Bu sonuncusu imanın en zayıf derecesidir.” [23]


12. Bir İslâm ülkesinde müslim ve gayrimüslim bütün halk hâkim önünde eşit haklara sahip olurlar. Zimmet ehli sayılan gayr-i müslim vatandaşlar, kendi dinlerinin sağladığı haklardan da yararlanırlar. Evlenmeleri, boşanmaları, ibadet ve tâatleri kendi dinlerine göre devam eder.


13. İslâm kendi aleyhimize olsa bile doğruluktan ayrılmamayı istemiştir. Hz. Peygamber (s.a.s), Allah’ın hükümlerini uygulamada insanlar arasında hiç bir zaman bir ayrıcalık gözetmemiştir. Nitekim soylu bir aileye mensup olan Esved kızı Fâtıma, hırsızlık yapmıştı. Buna ceza verilmesi, Kureyş’e ağır geldi ve affedilmesi için Allah Elçisi’ne çok sevdiği Üsâme İbn Zeyd’i aracı olarak gönderdiler. Bu durumdan hoşnut olmayan Allah’ın Rasûlü şöyle buyurdu: “Sizden öncekiler şu yüzden helak olmuşlardır: Soylu biri suç işlediği zaman onu affettiler, zayıf biri suç işlediği zaman ise onu cezalandırdılar. Allah’a yemin olsun ki, Muhammed’in kızı Fâtıma da çalsa şüphesiz elini keserdim.” [24]


Hz. Ebû Bekir, ilk halife seçildiği gün, göreve başlarken mü’minlere şöyle hitap etmişti: “Sizin en zayıfınız, başkası üzerinde bulunan hakkını alıp kendisine verinceye kadar yanımda en güçlünüzdür. En güçlünüz de, onun üzerinde bulunan bir hakkı alıp hak sahibine verinceye kadar yanımda en zayıfınızdır.” [25]


14. İslâm bütün mü’minleri kardeş ilân etmiştir. “İnananlar ancak kardeştirler. Öyleyse, iki kardeşinizin arasında barışı sağlayın ve Allah’tan sakının. Belki size merhamet edilir!” [26] âyeti bunu açıkça ifade eder. Nitekim Mekke’den Medine’ye hicretle, muhacirlere kapılarını açan yerli müslümanlar, onlarla malını paylaşmış, öz kardeşten ileri yardımlaşma örnekleri yaşanmıştır. Nesep kardeşliği, iman kardeşliği ile birleşmediği takdirde iki kan kardeşin yolları ayrılır. Dünyada dost olamadıkları gibi ahirette de kendi sıkıntıları ile başbaşa kalırlar. “O gün, kardeş kaçacaktır kardeşinden. Annesinden ve babasından. Eşinden ve oğullarından.” [27] âyetleri bunu anlatır.


İman kardeşliği ise, gönülden sevgiye dayanır, dostluk doğurur. Allah için sevmeyi ve sevilmeyi öğretir. Kişi de ahirette sevdiği ile beraberdir.[28] İşte ashab-ı kiram birbirini sevmede ve Allah Rasûlü’nün etrafında toplanmada bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine kenetlenmişlerdi. Bu birlik ve kardeşlikten güç doğuyor, kendilerinden kat kat üstün düşmanı yeniyorlardı. Çünkü onlar Allah’ın ipine topluca sarılmış ve Allah’ın yardımına mazhar olmuş seçkin bir topluluktu.


İşte birkaçına işaret ettiğimiz bu genel çizgiler İslâm’ın evrensel nitelikli bir din olduğunu göstermektedir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer alan ilkeler ve benzeri pek çok prensip daha yedinci miladi yüzyılda İslâmiyet tarafından ortaya konulmuştur. İnsanlığın bugün ulaşamadığı; ırk, renk, dil ve din gibi ayrılıklardan dolayı insanların kınanmaması ve farklı muameleye tabi tutulmaması esasını İslâm başarıyla gerçekleştirmiştir. Siyahın beyazla, Arap’ın Arap olmayanla, zenginin yoksulla, âmirin memurla yanyana ve omuz omuza beş vakit ve cuma namazında aynı safta buluşması, dünyanın çeşitli ülkelerinden yılda bir kez Mekke’ye hac için gelen müslümanların bu kaynaşmayı daha evrensel biçimde gerçekleştirmesi sınırları aşan kardeşlik görüntüleridi



20 Mart 2021 Cumartesi

493-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMIN TEMEL MESELELERİ



493-) TİMURTAŞ HOCA İSLAMIN TEMEL MESELELERİ
A) Etimoloji ve Tanım. Sözlükte “kurtuluşa ermek, boyun eğmek, teslim olmak; teslim etmek, vermek; barış yapmak” anlamlarındaki silm (selm) kökünden türemiş olan İslâm’ın etimolojisini yapan ilk âlimlerden İbn Kuteybe kelimeyi “boyun eğmek ve iradî olarak uymak suretiyle barış ortamına girmek”, İbn Manzûr da “boyun eğmek (inkıyâd) ve itaat etmek” şeklinde açıklamıştır. Sonraki kaynaklarda genellikle bu açıklamalar tekrar edilmiş, “sulh ve selâmet gayesiyle boyun eğmek, tâbi ve teslim olmak” mânaları öne çıkarılmıştır. İslâm’ın sözlük anlamındaki inkıyâd ve itaat her ne kadar mutlak ise de kelimenin örfteki kullanımı sadece “doğruya ve hakka uyma” mânası taşır. Yanlışa ve kötüye boyun eğme şeklinde bir teslimiyet İslâm’a aykırıdır ve isyan olarak nitelendirilir.


Kur’ân-ı Kerîm’de İslâm kelimesi sekiz yerde geçmekte, ayrıca çok sayıda âyette aynı kökten fiil ve isimler bulunmaktadır (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, “slm” md.). Fiil halinde geçtiğinde daha çok “Allah’a yönelmek” (meselâ bk. el-Bakara 2/112; Lokmân 31/22), “O’na teslim olmak” (el-Bakara 2/131; el-Mü’min 40/66), “tevhid inancına sahip bulunmak” (el-Enbiyâ 21/108), “Allah’a teslimiyetin gereğini yapmak” (ez-Zümer 39/54) mânalarında kullanılmıştır. Kur’an’da İslâm, Allah katındaki hak dinin karşılığı ve özel adı olarak belirlenmiş, ondan başka hiçbir dinin Allah tarafından kabul edilmeyeceği vurgulanmıştır (Âl-i İmrân 3/19, 85). Ayrıca müslümanlara din olarak İslâm’ın uygun görülmesi, hidayete erme yönünde Allah’ın yardım ve desteğinin en üst düzeyi şeklinde nitelendirilmiştir (el-Mâide 5/3). Gerçek ve dosdoğru din anlamındaki “dîn-i kayyim, sırât-ı müstakîm” gibi Kur’ânî terkipler, İslâm’a tekabül eden aslî dini tanıtma amacını taşırken Hz. İbrâhim için “hanîf” ve “müslim” vasıflarının yan yana ve eş anlamlı kullanılması da (Âl-i İmrân 3/67) İslâm’ın saf tevhid inancının ve hak dinin devamı olduğunu göstermektedir.


Hadis kaynaklarında özellikle “îmân” bölümlerinde İslâm kelimesini ihtiva eden çok sayıda rivayet bulunmaktadır. Allah katında dinin İslâm olduğunu vurgulayan (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) ve bunu “kolaylaştırılmış Hanîflik” şeklinde açıklayan (Müsned, I, 236; Buhârî, “Îmân”, 29) hadisler ilgili âyetlerle bütünlük arzetmektedir. Âyet ve hadislerde İslâm kavramı ile hanîf ve fıtrat kavramları arasında bir anlam ilişkisi kurulduğu görülmektedir (meselâ bk. er-Rûm 30/30; Buhârî, “Cenâʾiz”, 79, 80, 93; Müslim, “Ḳader”, 22-25). İslâm âlimleri tarafından genellikle kabul edildiğine göre fıtrat “Allah’ın insan tabiatına bahşettiği yaratıcısını tanıma eğilimi, hakkı benimseme yatkınlığı”, Hanîflik de “Allah’ın başlangıçtan itibaren insanlığa bildirdiği, insan tabiatına en uygun olan tevhid dini, Allah tarafından vazedilen aslî din” anlamındadır. Hz. İbrâhim’in yahudi veya hıristiyan değil hanîf-müslim olduğunu belirten âyetle (Âl-i İmrân 3/67) Allah katında dinin hanîf-Müslümanlık (Tirmizî, “Menâḳıb”, 32) olduğunu vurgulayan hadisten de Hanîflik’le İslâm’ın eş anlamlı kabul edildiği anlaşılmaktadır. Hadislerde ayrıca müslümanın nitelikleriyle itikadî, amelî ve ahlâkî alanda yerine getirilmesi gereken dinî vecîbeler üzerinde durulmuş, İslâm’ı tarif eden meşhur Cibrîl hadisinde bu vecîbelerden kalpteki imanı ızhar ettikten başka dört temel ibadet zikredilmiştir (Buhârî, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 1-7; İslâm’la ilgili diğer hadisler için bk. Wensinck, el-Muʿcem, “slm” md.).


İslâm kelimesini ele alan ilk dönem âlimleri, daha çok iman kavramıyla ilişkisi bakımından ona tanımlar getirmeye çalışmışlardır. Bu çerçevede Eş‘arî İslâm’ı “Allah’a tam teslimiyet, hükümlerine boyun eğme ve emirlerine uyma” şeklinde tanımlarken (İbn Fûrek, s.155; krş. Bâkıllânî, et-Temhîd, s. 392) Mâtürîdî “kişinin kendini bütünüyle Allah’a teslim etmesi, sadece ve tamamıyla O’na kulluk edip ortak koşmaması” diye bir tarif yapmıştır (Kitâbü’t-Tevḥîd, s. 394; krş. Nesefî, II, 817). Sonraki dönemlerde yazılan sözlüklerde ise daha kapsamlı tanımlara rastlanmaktadır. Meselâ Râgıb el-İsfahânî İslâm’ı, “kalpteki inancı dille ifade edip fiillerle gereğini yerine getirmek suretiyle Allah’a takdir ve hükmettiği her hususta boyun eğip teslimiyet göstermek” şeklinde tarif etmiş, Seyyid Şerîf el-Cürcânî de “Hz. Peygamber’in haber verdiklerini samimiyetle benimseyip onlara uymak” diye bir tanım getirmiştir (et-Taʿrîfât, “İslâm” md.). İslâm’ın din olarak tarifinde Allah’ın birliği ilkesinin yanı sıra O’na bütün kuşkulardan arındırılmış bir teslimiyetle bağlanma vurgusu önemli bir yer tutmaktadır.


Klasik kelâm literatüründe imanın içeriği ve sınırı ele alınırken onun İslâm’dan farklı olup olmadığı meselesi de tartışma konusu yapılmıştır. Mu‘tezile ve Mâtürîdî kelâmcıları, kelimelerin terim anlamlarını göz önünde bulundurarak bunların aynı şeyi ifade ettiğini söylemiş (Mâtürîdî, s. 398), Eş‘arîler ise sözlük mânalarından hareketle farklı olduklarını ileri sürmüşlerdir. Eş‘arî’ye göre İslâm imandan daha kapsamlı bir terim olup imanı da içine alır, ancak İslâm diye nitelenen her şey imanı karşılamayabilir. Eş‘arî kelâm ekolünün önde gelen âlimlerinden Bâkıllânî bedevîlerin imanı hakkındaki âyetle (el-Hucurât 49/14) iman, İslâm ve ihsan kavramlarının tanımlandığı Cibrîl hadisini zikrederek imanın “tasdik”, İslâm’ın ise “boyun eğmek” anlamına geldiğini, dolayısıyla bunların birbirinden farklı olduğunu söyler (el-İnṣâf, s. 89-90). Selefiyye âlimleri de bu konuda Eş‘arîler gibi düşünmektedir (İbn Teymiyye, Kitâbü’l-Îmân, s. 30). İtikadî mezhepler arasındaki bu tartışmada iki kavramın aynı şeyi belirttiğini savunanlar, iman ve İslâm’ın birbirini tamamladığı ve her ikisinde tasdik ve teslimiyetin esas olduğu görüşünden yola çıkarken farklılığı savunanlar, tasdik söz konusu olmadığı halde görünürde teslimiyet göstermenin imkânından hareket etmişlerdir.


İslâm kelimesinin semantik tahlilini yapan Toshihiko Izutsu’ya göre Câhiliye döneminin hâkim telakkisi olan şirk inancının aksine Kur’an’ın mesajıyla Allah kâinatın mutlak hâkimi ve tek rabbi olarak kabul edilmiş; O’na yapılan kulluk ise itaat, teslimiyet ve tevazu ifade eden terimler arasında en önemlisi olan, “kişinin bilerek ve samimiyetle kendisini Allah’a teslim etmesi” anlamına gelen İslâm terimiyle belirtilmiştir. İtaat ve teslimiyeti anlatan huşû, tazarru gibi diğer Kur’an terimlerinden farklı olarak İslâm, eskiden başlayıp devam eden bir şeye değil yeni başlayan bir dönüşüme işaret etmektedir. Bu durumda müslim de Allah’a kayıtsız şartsız teslim olmak suretiyle bir atılım cesaretini gösteren kimsedir.


Câhiliye döneminde, insanın kendi gücüne güvenmesi, sınırsız benlik, hiçbir otorite karşısında eğilmeme gibi Kur’an’da “câhiliye karakteri olan taassup (hamiyyete’l-câhiliyye)” (el-Feth 48/26) şeklinde nitelenen ve insanı Allah’a teslim olmaktan alıkoyan özellikler belirginleşmektedir. Bir insanın müslüman oluşu ise onun bencillikten kurtulmasını, gücüne fazlaca güvenmekten vazgeçip alçak gönüllü bir kul olarak Allah’ın huzurunda durmasını ifade eder. Bu durumda bir yanda Allah’a karşı kibir, gurur ve küstahlığı temsil eden câhiliye, öte yanda tevazu ve teslimiyeti simgeleyen İslâm kavramı vardır. Câhiliye kelimesi semantik açıdan tahlil edildiğinde “cehl” kökünün en ufak bir kızgınlık anında iradesini kaybeden, kontrolsüz bir ihtirasla öfkesine kapılıp sonucu düşünmeden ileriyle atılan sabırsız kişinin sorumsuz davranışını nitelemekte kullanıldığı görülür. İslâm öncesi Arap kültüründe bu anlamdaki cehlin karşıtı ise hilimdir. Hilim duygularına hâkim olan, her durumda sakin kalmasını bilen insanın tavrını nitelemektedir. İslâm’ın doğuşuyla birlikte cehl kavramı insanlar arası ilişkilerdeki etkinliğini kaybedip inanmayanların Allah’ın hidayetine ve bunu sağlayan dine karşı gösterdikleri kin ve düşmanlığı temsil eden bir tavır olarak anlaşılmıştır. Fakat cehlin karşıtı olan hilim kavramı da artık dinî anlamda İslâm’a denk bir içerik taşımamaktadır. Çünkü Kur’an’a göre yalnız Allah kullarına karşı halîm olur (el-Bakara 2/225; Âl-i İmrân 3/155), kullar Allah’a karşı halîm olamaz. Gerçek kulluk Allah karşısında tevazu ve teslimiyete ulaşmaktır. Fert bütün kibir ve ihtiraslarından vazgeçip tam teslimiyete eriştiğinde artık bunun adı hilim değil İslâm’dır. Buna göre İslâm âdeta hilim kavramının esaslı bir şekilde tâdil edilmiş halidir (Izutsu, s. 187-207).


İslâm’a farklı açılardan hareketle getirilebilecek değişik tanım ve açıklamalar sonuç olarak birbirini tamamlar niteliktedir. Bu sebeple gerek genel din tasavvuru ve vahiy geleneği ya da diğer semavî dinlerle farklılığı ön plana çıkarılarak, gerekse müslümanların ayırıcı özelliğini oluşturan inanç ve ibadet esaslarına, duygu, düşünce ve davranış yönüyle müslüman fert ve toplumların tarihten günümüze akseden genel görüntüsüne ağırlık vererek yapılacak tanıtımlar ayrı ayrı anlam taşır. Böyle olduğu için de İslâm, Hz. Muhammed’in temel öğreti ve esaslarını vahiy yoluyla Allah’tan aldığı ve ilk uygulamalarını bizzat kendisinin gerçekleştirdiği, zamanla müslüman toplumlar tarafından insanlığın diğer zihnî ve amelî birikimlerinden de istifade ile geliştirilen din ve dünya görüşünün; insan, toplum, devlet gibi insanî konularda kendine has ilkeleri ve felsefesi bulunan tarihî tecrübenin, kültür ve uygarlığın genel adı olmuştur.