Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı
Sayfalar
- Ana Sayfa
- İNSAN HAYATI VE ÖNEMİ
- TEVHİDİN ÖNEMİ
- İNSAN İNANÇSIZ OLAMAZ
- İNSAN VE HAYVAN FITRATI
- İNSAN YALNIZ YAŞAYAMAZ
- İNSANA DEĞER VERİLMİYOR
- İNSANI İNSAN YAPAN DEĞERLER
- İSLAM ZAFERE ULAŞACAKTIR
- İNSANIN BAŞINDAKİ BELALAR
- İNSANLAR GAFLET İÇİNDE
- MÜSLÜMANLARIN EN HAYIRLISI
- MÜSLÜMANLAR PERİŞAN
- MADDİ MANEVİ TEMİZLİK
- İSLAM BİR BÜTÜNDÜR
- İSLAM DÜNYAYA HAKİM OLACAKTIR
- İSLAMI ANLAMAK VE TANIMAK
- ) İSLAM İNSANI
- )SLAMDA TEBLİĞ NASIL OLMALI
- PEYGAMBERİMİZ NE GETİRDİ
- İSLAM VE ADALET
24 Mart 2021 Çarşamba
520-) TİMURTAŞ HOCA UHUT SAVAŞI
520-) TİMURTAŞ HOCA UHUT SAVAŞI
UHUD SAVAŞI
Bedir savaşında müşrikler çok sayıda kayıp vermişler; kalanların bir kısmı kaçarak, bir kısmı da esirliklerinden fidye vererek kurtularak Mekke’ye dönmeyi başarmışlardı. Fakat bu durum Mekkeli müşriklere çok ağır geliyordu. Bedir yenilgisinin öcünü almak için hemen savaş hazırlıklarına başlandı.
Müslümanların ele geçirmesinden son anda kurtulan ticaret kervanının malları satıldı. Hissedarlara yalnız sermayeleri verildi. Elli bin dinarlık kazanç ise ordu hazırlanması için ayrıldı. Mekke dışından Sakif, Kinane ve daha başka kabileler de Müslümanlara karşı savaşmak üzere ikna edildi. Çok geçmeden ordu hazır hale geldi. Orduda 3000 asker ve deve ve 200 at bulunmaktaydı. Hazırlanan ordu Medine’ye doğru yola çıktı ve Uhud’a gelip karargah kuruldu.
***
Strateji Belirleme
Hz.Peygamber (s.a.s) gece bir rüya gördü. Sabah olunca da yanına gelen Müslümanlara anlattı:
- Ben bir rüya gördüm ve hayra yordum. Kendimi sağlam bir zırh içinde gördüm. Sonra kılıcımın ağzında bir gedik açıldığını gördüm. Sonra da boğazlanmış bir sığır gördüm.
- Ya Resulallah! Bunları ne şekilde yorumladın?
- Sağlam zırh giymek, Medine’de kalarak savaşmaya işarettir. Kılıcımın ağzında bir gedik açılması, bir zarara uğrayacağıma işarettir. Boğazlanmış sığır ise ashabımın şehid düşmelerine işarettir.
Hz.Peygamber (s.a.s), durumu değerlendirmek için Mekkeli ve Medineli Müslümanların ileri gelenlerini toplantıya çağırdı. Toplantıya Medineli münafıkların (inanmadığı halde inanıyormuş gibi görünenler) reisi Abdullah bin Übey de katılmıştı. Hz.Peygamber (s.a.s), biraz da görmüş olduğu rüyadan dolayı, Kureyşli Müşriklerle Medine dışında savaşmayı uygun görmüyordu. Toplantıya katılanlardan görüşlerini açıklamalarını istedi. Abdullah bin Übey, Hz.Peygamber (s.a.s) ile aynı görüşteydi:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Medine’de dur, sakın onlara karşı çıkma! Çünkü, biz ne zaman, Medine’den düşmanımıza karşı çıkmışsak, muhakkak musibet ve mahrumiyete uğramışızdır. Tersine ne zaman, düşmanımız Medine’ye gelerek bizimle savaşmışsa, muhakkak yenilgiye uğramışızdır. Ya Resulallah! Sen onları kendi hallerine bırak. Eğer oldukları yerde kalır, üzerimize gelmezlerse, kendileri için çok kötü ve zararlı bir yerde kalmış olurlar. Eğer üzerimize gelecek olurlarsa, erkekler onlarla yüz yüze savaşırlar. Kadın ve çocuklar da, damlardan üzerlerine taş yağdırırlar.
Medinelilerin ve Kureyş’in büyüklerinin çoğunun da görüşü bu yöndeydi. Hz.Peygamber (s.a.s):
- O halde Kureyş müşriklerini, Medine’de bekleyiniz. Kadınlarla çocukları da yüksek evlerde bulundurunuz. Kureyşliler, Medine’ye gelip bize saldırırlarsa, biz de dar yerlerde sıkıştırıp onlarla savaşırız. Dar yerlerde savaşma yöntemlerini biz onlardan daha iyi biliriz. Onları yüksek yerlerden ok ve taşa tutarsınız!
buyurdu.
Fakat Bedir savaşında bulunamamış ve şehid olmayı arzulayan daha genç Müslümanlardan bir kısmı ise Medine dışında savaşmayı arzuluyorlardı:
- Ya Resulallah! (s.a.s) Onlar biz Müslüman olmadan önce bile, Medine’de üzerimize yürümelerine meydan ve imkan vermemiştik. İslamiyet devrinde buna nasıl izin verilir!
diye itirazda bulundular. Hz.Hamza (r.a), Sa’d bin Ubade (r.a) gibi sahabenin ileri gelenlerinden bazıları da onları desteklediler.
Malik bin Sinan (r.a) :
- Ya Resulullah! (s.a.s) Biz vallahi iki iyilik arasında bulunuyoruz. Bu iyiliklerden birisi: Allah (c.c) bizi onlara galip kılarsa, onları rezil etmiş ve alçaltmış olur. Bizim için de bir genişlik olur. İyiliklerin ikincisi de, yüce Allah’ın (c.c) bize şehidlik nasip etmesidir. Vallahi, ya Rasulullah (s.a.s) ! Bence bu ikisinden hangisi olursa olsun, onda hayır vardır!
Hz.Hamza (r.a) :
- Sana kitap indirmiş olan Allah’a (c.c) yemin ederim ki, rüyanda boğazlandığını gördüğün sığırın temsil ettiği kimselerden biri de benim! Bizi Cennet’ten mahrum etme!
İyas bin Evs (r.a) :
- Ya Resulallah! Kureyş müşriklerinin kavimlerinin yanına dönüp, “Muhammed’i (s.a.s) Medine’de kaleler ve evlerinde kuşattık!” demelerini hoş görmem! Hem bu onların cesaretini de artırır. Biz onları karşılayıp kovmazsak, bütün hurmalıklarımızı çiğnerler, ekinlerimizi mahvederler...
Haysemi (r.a) :
- Ya Resulallah! (s.a.s) Kureyşliler, çöl araplarından toplayabildiklerini topladılar. Develerine ve atlarına binip meydanlarımıza indiler...Biz onları karşılayıp kovmayacak olursa, çevremizdeki Araplar da bize göz dikecek ve üzerimize atılacaklardır. Yüce Allah’ın (c.c) bizi galip kılması umulur. Eğer ikincisi olursa, Bedir beni ondan uzaklaştırdı ve mahrum etti. Halbuki, ben onu o kadar özlemiştim ki! Benim, Bedir savaşına çıkmak istediğimi duyunca oğlum benimle kura çekişti. Kura ona çıktı ve şehidlikle o nasiplendi. Dün gece rüyamda oğlumu güzel bir surette gördüm: Cennet meyvaları ve ırmakları arasında dolaşıyordu ve bana “Cennet’te arkadaşlığa katıl! Ben Rabbimin bana vaad ettiğini gerçek buldum!” diyordu. Vallahi, ya Resulallah! (s.a.s) Yaşım çok ilerledi. Kemiklerim inceldi ve zayıfladı. Rabbime kavuşmayı özlemekteyim. Beni, Cennette oğlumun arkadaşlıyla nasiplendirmesi için Allah’a (c.c) dua et!
Hz.Peygamber (s.a.s) de Haysemi’nin (r.a) dileğini yerine getirdi.
Savaş İçin Hazırlıklar
Cuma günü, Cuma namazını kıldıktan sonra, Müslümanlara vaaz etti. Cihadı anlattı. Düşman karşısında güçlüklere göğüs gerenlerin, Allah’ın yardımına kavuşacağını haber verdi.
O gün ikindi namazını da kıldırdı. Halk hazırlanmış, kadınlar kalelere yerleştirilmişlerdi. Hz.Peygamber (s.a.s), onları görünce evine girdi. Hz.Ebubekir (r.a) ve Hz.Ömer (r.a) de Onunla birlikte girdiler ve zırhını giymesine yardım ettiler.
Sa’d bin Muaz (r.a) ve Üseyid bin Hudayr (r.a), halkın saf saf hazırlanmış Hz.Peygamberin (s.a.s) çıkmasını beklediklerini görünce:
- Medine’den çıkmak istemediği halde, siz, çıkması için Rasulallah’a (s.a.s) ısrar edip durdunuz. Halbuki, emir ona gökten gelir. Siz bu işi ona bırakın. Onun emrettiğini yapın!
dedilerse de Hz.Peygamber (s.a.s), zırhını giymiş, silahlarını kuşanmış olduğu halde evinden çıkınca, Medine dışında savaşmak için ısrar edenlerin pişman oldular:
- Ya Rasulullah! (s.a.s) Senin hoşlanmadığın şeyi bezim istememiz yakışmaz! Eğer Medine’de kalmak istiyorsan, Medine’de kal! Sen nasıl istersen öyle yap!
dediler. Hz.Peygamber (s.a.s):
- Bir peygamberin, zırhını giydikten sonra, düşmanla çarpışmadan ve Allah (c.c), onunla düşmanları arasında hükmünü vermeden, zırhını sırtından çıkarması yakışmaz! Ben size ne emredersem, onu yapmaya bakın! Haydi, Allah’ın (c.c) adını anarak gidin! Sabrettiğiniz taktirde, Allah’ın (c.c) yardımı sizin içindir!
buyurdu. Atının üzerine bindi. 950-1000 kişi civarında bir kuvvetle yola çıktı. Biraz ilerledikten sonra 600 kişiye yakın, çoğunluğunu okçuların oluşturduğu bir topluluk gördü:
- Kim bunlar?
- Abdullah bin Übey’in Yahudi müttefikleri...
- Müslüman olmuşlar mı?
- Hayır, ya Resulallah! (s.a.s)
- Onlara gidip söyleyin, geri dönsünler! Biz müşriklere karşı müşriklerin yardımını istemeyiz.
Ordu Uhud’a doğru ilerleyip, köprünün bulunduğu yere kadar geldi. Müslümanlarla müşrikler artık birbirlerini iyice görebiliyorlardı. Kureyş ordusunun başkomutanı Ebu Süfyan, Medineli Müslümanlara elçi gönderdi:
- Ey Evs ve Hazreç kabileleri! Siz bizimle amca oğlumuz arasından çıkın! Bizi onunla baş başa bırakın! Böyle yaparsanız sizinle çarpışmayacak, geri dönüp gideceğiz.
Fakat Medineli Müslümanlar, Ebu Süfyan’ın teklifini sert bir dille redettiler. Bu sırada münafıkların lideri Abdullah bin Übey, “O, gençlerin sözünü dinledi de benim sözümü dinlemedi. Ey ahali, biz ne diye kendimizi öldürteceğiz, bir türlü anlamadık!” diyerek kavminden bir kısmını ve münafıkları yanına alarak Medine’ye geri döndü. Savaş meydanından ayrılanların sayısı 300 kişiyi buluyordu. Böylece Uhud’da savaşan Müslümanların sayısı 650-700 kişiye düşmüş oldu.
Hz.Peygamber (s.a.s), ordusuna savaş düzeni aldırdı. Bu arada stratejik önemi bulunan Ayneyn tepesine de 50 okçu gönderdi ve onlara görevlerini bildirdi:
- Göreviniz, bize yönelecek atlıları oka tutup, arkamızdan dolanmalarını önlemektir. Düşmanı yendiğimizi görseniz bile sakın yerinizden ayrılmayın!
Savaş’ın Başlaması ve Müşriklerin Yenilmeye Başlaması
Sonra Müslümanlara hitap etti ve onları cihada, sabra ve gayretli olmaya teşvik etti. Savaş teke tek çarpışmalarla başladı. Ardından çarpışmalar şiddetlendi. Özellikle sancaktarlarının peş peşe öldürülmesi müşrikleri sarstı. Halid bin Velid’in atlılarla yaptığı hücumlar da tepenin üzerine yerleştirilen Müslüman okçular tarafından geri püskürtüldü. Çok geçmeden müşrik ordusu dağılmaya başlanmıştı. Sayıca ve kuvvetçe kat kat üstün olan müşrikler korkuya kapılmış, mücahidlerin önünde kaçıyorlardı.
Müşrik ordusunun dağıldığını gören okçular birbirlerine,
- Ne duruyorsunuz? Allah düşmanı bozguna uğrattı. Kardeşleriniz ganimet toplamaya koyuldular. Siz de ganimet toplayın!
dediler. Bazıları ise,
- Siz Resulullah (s.a.s)ın, “Bizi arkadan koruyunuz, yerinizden ayrılmayınız! Öldürüldüğümüzü görseniz de yardımımıza koşmayınız! Ganimet topladığımızı görseniz de bize katılmayınız!” buyurduğunu bilmiyor musunuz?
diye karşı çıktılar. Komutanları Abdullah bin Cübeyr (r.a) de bunların arsındaydı. Fakat okçuların çoğu aşağıya inmekten vazgeçmediler. Tepede Abdullah bin Cübeyr ile 10 kadar okçudan başka kimse kalmadı.
Zaferin Yenilgiye Dönüşmesi
Müşrik ordusunun atlı birliklerinin komutanı Halid bin Velid, dağda okçuların azaldığını, Müslümanların ganimet toplamakla meşgul olduklarını görünce atlıları hücuma geçirdi. Tepede kalan okçuları şehid edip, Müslümanlara arkalarından saldırdı. Bu durumu gören müşrik ordusu da toparlanarak yeniden Müslümanların üzerine yürüdü.
Müşriklerin ileri gelenlerinden Dırar bin Hattab o günü şöyle anlatıyor:
Biz, Uhud’a çıkıp geldiğimiz zaman,
- “Eğer onlar kalelerinde otururlarsa, onları yenmeye yol bulamayız. Bir süre oturur, sonra dönüp geliriz. Eğer kalelerinden çıkıp yanımıza gelirlerse, onları yeneriz. Çünkü sayımız onlarınkinden çoktur. Hem biz öç almak için yanıp tutuşuyoruz. Bedir’de öldürülenleri hatırlatan kadınlar da bizimle gelmiş bulunuyorlar. Bizim yanımızda atlar var, onların atları yok. Bizim silahlarımız da onlarınkinden çok”
dedim. Nihayet onlar gelip bizimle karşılaştılar. Vallahi, onlarla çarpışmaya kalkışmamızla, bozulup dağılmamız bir oldu! Kendi kendime,
- Bu Bedir’den de büyük bir yenilgi!
dedim. Halid bin Velid’e ,
- Müslümanlara saldırsana!
dedikçe, o bana bunun zor ve faydasız olduğunu söylüyordu. Bir ara, üzerinde okçular bulunan dağı bomboş görünce, Halid bin Velid’e:
- Ebu Süleyman! Arkanı dön de bir bakıver!
dedim. Halid, atının gemini çekip arkasına doğru eğilince, atını mahmuzlayıp hücuma kalktı. Biz de onunla birlikte hücuma kalktık. Dağın üzerinde 5-10 kişi bulduk. Onları öldürdük. Sonra Müslümanların ordugahına girdik.
Zafer yenilgiye dönüşmüş, Müslümanlar bir anda darmadağın olmuşlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), çevresinden ayrılmayanlarla birlikte dağa doğru çekiliyordu. O günkü durum, Kur’an-ı Kerim de şu şekilde anlatılıyor:
Gerçekten Allah, (size olan yardım) vaadini doğruladı (yerine getirdi). Hani O'nun izniyle onları (Uhud'da) kırıp geçiriyordunuz. Fakat sevdiğiniz (zaferi ve bıraktıkları ganîmet)i size gösterdikten sonra, (Peygamberin verdiği) emir hakkında gevşediniz, (yerlerinizde kalıp kalmamak hususunda) tartıştınız ve (emre) karşı geldiniz: Kiminiz dünyayı (ganîmeti) istiyor, kiminiz de (emre bağlı kalarak) âhireti istiyordu. Sonra (Allah), sınamak için onlar(a karşı başarı)dan sizi geri koydu (yenilgiye uğrattı). Bununla beraber sizi bağışladı. Allah mü'minlere karşı çok lütufkârdır.
3/152
(Uhud Gazvesi'nde Ayneyn gediğine yerleştirilen nöbetçi okçular, düşmanın bir an bozulması üzerine ganîmet alınıyor zannıyla, Rasûlullah (s.a.v.)'den emir gelmeden yerlerini terketmişlerdi. Mekkeli müşrikler de hemen oradan geçerek müslümanları arkadan sarmışlar ve müslümanlar bunun üzerine birden paniğe kapılmışlar, kaçmışlardı.)
O vakit (Uhud Gazvesi'nde) Peygamber arkanızdan: ("Ey Allah'ın kulları! Ben Allah'ın Peygamberiyim, bana gelin" diye) çağırdığı halde, siz sürekli (savaş meydanından) uzaklaşıyor, (kaçıp dağa çıkıyor) kimseye dönüp bakmıyordunuz. Bunun üzerine (Allah), ne elinizden giden (zafer)e ne de başınıza gelen (musîbet)e üzülmemeniz için size keder üstüne keder verdi. Allah yaptıklarınızdan haberdârdır.
3/153
(Sonunda müslümanlar savaşı kazanmasalar da, Allah'ın bağışlamasıyla tekrar toparlanıp mutlak bir bozgundan kurtuldular ve müşrikleri Mekke'ye doğru kovaladılar.)
Hz.Peygamber’in (s.a.s) ve Yanındaki Sahabilerin Mücadelesi
Hz.Peygamberin (s.a.s) yanındaki sahabeler yağan oklara ve müşriklerin saldırılarına karşı kendilerini siper ediyor, Hz.Peygamberi (s.a.s) korumaya çalışıyorlardı. Sahabenin önde gelenlerinden pek çok kimse şehid oldu. Hz.Peygamberin (s.a.s) amcası Hz.Hamza (r.a) da bunlar arsındaydı.
***
Katade (r.a) de o gün Hz.Peygamberin (s.a.s) yanında bulunanlardandı. Hz.Peygamberin (s.a.s) önünde dikilerek müşriklere ok atıyordu. Sonunda kendisi de bir okla vuruldu ve göz bebeği yanağının üzerine aktı. Çıkan gözüyle birlikte Hz.Peygamberin (s.a.s) yanına geldi. Onu görür görmez Hz.Peygamberin (s.a.s) gözleri yaşardı:
- Ey Katade bu ne hal!
- Görmüyor musun ya Resulallah! (s.a.s)
- İstersen sabredersin, Cennet senin için hazırlanır. İstersen senin için Allah’a yalvarayım, gözün eski haline gelsin?
- Muhakkak ki, Cennet büyük bir mükafat fakat benim genç ve güzel bir hanımım var. Onun gözümü bu halde görmesini istemem. Ya Rasulallah! (s.a.s) Sen hem gözümü eski haline getirsen, hem de benim için Allah’tan (c.c) Cennet dilesen olmaz mı?
- Ey Katade! Öyle yapayım!
Katade’nin gözünü yerine koydu ve dua etti:
- Allah’ım Katade, kendisini Resulüne feda etti. Sen de onun bu gözünü öbüründen güzel yap!
Ardından da Cennetlik olması için dua etti. Katade’nin (r.a) okla vurulan gözü, diğerinden daha dayanıklı ve daha güzeldi.
***
Çarpışmalar sırasında Hz.Peygamber (s.a.s) de yaralandı. Atılan taşlarla alnı ve alt dudağı yarıldı. Alt çenesindeki kesici dişi kırılmıştı. Aldığı kılıç darbeleriyle de sağ omuzu yaralandı ve başındaki miğferi parçalandı. Miğferin halkalarından ikisi şakaklarına saplandı.
Hz.Ebubekir (r.a) anlatıyor:
- Uhud günü, halk Resulullah (s.a.s)’ın yanından dağılıp uzaklaştığı zaman, ben onun yanına koşanlardan ilkiydim. Arkamdan birisinin de kuş gibi Resulullah (s.a.s)’ın yanına erişmek istediğini gördüm. O da Ubeyde bin Cerrah’tı. Resulullah (s.a.s)’ın miğferinin halkalarından ikisinin şakaklarına battığını görünce Ebu Ubeyde bana: “Allah aşkına Rasulullah (s.a.s) ile aramdan çekil de Resulullahın (s.a.s) yanağındaki halkayı ben çıkarayım!” dedi. Halkalardan birisini, ön dişleriyle çekip çıkarırken, bir dişi çıktı. Sonra Resulullah’ın (s.a.s) diğer yanağına baktı. Yine bana “Benimle Resulullah’ın (s.a.s) arasından sen çık!” dedi. Halkalardan ikincisini çekip çıkarırken de ikinci dişi çıktı. Bunun için iki dişi eksikti.
Hz.Peygamber (s.a.s), zırhı üzerinde olduğu halde Sad bin Muaz (r.a) ve Sad bin Ubade’nin (r.a) arasında, her ikisine de dayanarak, Uhud dağının yukarılarına doğru çıkarıldı. Yaralı ve güçten düşmüş durumda bulunduğu için, öğle namazını ancak oturarak kılabildi.
Bu arada Hz.Peygamberin (s.a.s) öldürüldüğü haberi yayılmıştı. Müslümanlar Hz.Peygamberi (s.a.s) sağ salim olarak görünce ferahladılar. Hz.Peygamber de (s.a.s) Müslümanların yeniden toparlandığını görünce rahatladı. O sırada müşrikler Uhud dağına tırmanmaya çalışıyorlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), müşriklerin dağdan indirilmelerini emretti. Müslümanlar taş ve ok atarak müşrikleri indirmeyi başardılar.
Bu sırada Müslümanları tatlı bir uyku sardı. Zübeyr bin Avvam (r.a) der ki:
- Uhud’da korkunun üzerimize en çok çöktüğü bir sırada, ben Rasulullah’ın (s.a.s) yanındaydım. Derken Allah (c.c), bize uyku verdi. Mü’minlerden bir kimse yoktu ki, çenesi, uyumaktan göğsüne düşmüş olmasın.
Ebulyeser (r.a) der ki:
- Müşriklerin aşağımızda bulundukları sırada, Rasulullah’ın (s.a.s) yanında kavmimden ondört kişi görmüştüm ki, hepimiz uyukluyorduk. Uykuya dalıp da başı, yayı ile tokuşmayan kimse yoktu.
Kur’an- Kerim de o günden şöyle bahseder:
Sonra (Uhud Gazvesi'nden kesin zafer elde edememekle gelen) bu kederinin arkasından Allah üzerinize öyle bir güven ve (bunun yol açtığı bir) uyku hâli getirdi ki, o hal içinizden bir kısmını sarıyordu. (Münâfık olan) diğer bir kısım da canlarının derdine düşmüş, Allah'a karşı, câhiliye devrindeki gibi haksız bir zanda/düşüncede bulunarak: "Bu işten bize ne?" diyordu. (Ey Rasûlüm!) "Bütün iş (yetki ve karar) Allah'ındır" de. Onlar, senin huzûrunda açığa vuramadıklarını, içlerinde gizliyorlar ve: "Bu işte bizim bir payımız olsa (sözümüz tutulsa veya Muhammed'in vaadi yerine gelse) idi, biz burada, öldürülmezdik" diyorlar. (Rasûlüm! Yine) de ki: "Evlerinizde olsaydınız bile, üzerlerine ölüm yazılmış olanlar, devril(ip öl)ecekleri yerlere mutlaka çıkıp gideceklerdi. Bu, Allah'ın gönlünüzdeki (ihlâs ve fitne gibi) şeyleri yoklaması ve kalplerinizdeki (vesveseleri) temizlemesi içindir. Allah, sînelerdekini hakkıyla bilicidir."
3/154
Savaşın Sona Ermesi
Müşrik ordularının başında bulunan Ebu Süfyan, artık Uhud’dan ayrılıp gitmek istiyordu. Atı üzerinde Müslümanların yakınına doğru geldi:
- Müslümanlar, aranızda Muhammed var mı?
diye üç kere seslendi. Hz.Peygamber (s.a.s) cevap verilmesini istemedi. Ebu Süfyan,
- Aranızda Ebu Kuhafe’nin oğlu (Ebubekir) var mı?
diye sordu. Hz.Peygamber (s.a.s) yine cevap verilmemesini istedi.
- Aranızda Hattab’ın oğlu var mı?
diye sordu. Yine Hz.Peygamber (s.a.s) cevap verilmemesini istedi. Bunun üzerine Ebu Süfyan, arkadaşlarına dönerek,
- Herhalde hepsi öldürülmüşler!
dedi. Bunun üzerine Hz.Ömer (r.a) dayanamayarak,
- Ey Allah’ın düşmanı! Vallahi sen yalan söylüyorsun! İsimlerini saydığın kişilerin hepsi de sağdırlar! Allah (c.c) seni zelil ve hakir bırakmak için onları sağ bıraktı! İşte Rasulullah, (s.a.s) işte Ebubekir (r.a), işte ben!
dedi. Ebu Süfyan, sesini olanca gücüyle yükselterek,
- Bizi zafere eriştirdin, Hübel! Bu Uhud günü, o Bedir gününün karşılığıdır! Yükselt dinini Hübel! Yükselt dinini Hübel!
diye bağırdı. Hz.Ömer, (r.a)
- Ya Resulallah! (s.a.s) Cevap vereyim mi?
- Cevap ver!
- Ne şekilde cevap verelim?
- “En yüksek ve yüce olan Allah’tır! (c.c)” diyin.
- Bir gün yenildik, bir gün yendik! Bir gün üzüldük, bir gün de güldük! Filana karşı, filanı; filana karşı da filanı öldürdük!
- Biz sizinle bir değiliz. Bizden öldürülenler Cennette, sizinkiler Cehennemdedir!
- Yanıma gel ey Ömer!
Hz.Peygamber (s.a.s),
- Git gör derdi nedir onun?
buyurdu. Hz.Ömer Ebu Süfyan’ın yanına indi:
- Ey Ömer! Allah aşkına doğru söyle! Muhammed’i öldürdük mü?
- Hayır vallahi, öldürmediniz. Şimdi O, söylediklerinizi dinliyor!
Ebu Süfyan ve arkadaşları ayrılacağı sırada,
- Gelecek yıl, Bedir’de sizinle çarpışmaya söz veriyoruz!
diye seslendiler. Hz. Ömer (r.a) durdu. Hz.Peygamberin (s.a.s) ne söyleyeceğini bekledi. Hz.Peygamber (s.a.s),
- Olur! “Orası, İnşallah bizim ve sizin buluşma yerimiz olsun” de!
buyurdu. Hz.Ömer (r.a) de,
- Olur!
diye cevap verdi. Ebu Süfyan ve arkadaşları, ordugahlarına döndüler ve Medine’ye doğru yola çıktılar.
Medine’ye Dönüş
Müslümanların bozulduğu ve Hz.Peygamberin (s.a.s) şehid edildiği haberi Medine’ye ulaşır ulaşmaz, On civarında kadın, yaralılara yardımcı olmak için Uhud’a kadar koşup gelmişlerdi. Hz.Peygamberin (s.a.s) kızı Hz.Fatıma (r.a) da onların arasındaydı. Hz.Peygamberi (s.a.s) kanlar içinde görünce göz yaşlarıyla boynuna sarıldı. Hz.Ali (r.a) kalkanıyla yaraların üzerine su döküyor, eşi Hz.Fatıma (r.a) ise akan kanı yıkıyordu. Uğraşmalarının sonunda kanamaları durdurdular.
Diğer hanımlar da savaş meydanındaki diğer yaralılara su veriyor ve yaralarını sarıyorlardı. Şehid olan Müslümanların sayısı 70 kişi civarındaydı. Çoğunluğunu Medineli Müslümanlar oluşturuyordu. Müşriklerden öldürülenlerin sayısı ise 22 kişiydi. Hz.Peygamber (s.a.s), şehidlerin çokluğu sebebiyle, her kabire ikişer, üçer kişi konulmasını emir buyurdu. Cenaze namazları Hz.Peygamber (s.a.s) tarafından onar kişilik gruplar halinde kılındı.
Şehidlerin gömülme işi bittikten sonra, Hz.Peygamber (s.a.s) atının getirilmesini istedi. Atına bindi. Yaralılar ve Uhud’a yardım için gelen kadınlar da yanlarında oldukları halde Medine’ye doğru yöneldiler. Hz.Peygamber (s.a.s), kapısının önüne kadar atının üzerinde geldi. Yardım edilmeden de atından inemedi. Sad bin Muaz (r.a) ve Sad bin Ubade’ye (r.a) dayanarak evine girdi. Kılıcını yıkaması için kızı Fatıma’ya (r.a) verdi ve
- Allah bize Fethi nasib edinceye kadar, müşrikler bir daha bizi bunun gibi bir musibete uğratamayacaklar.
buyurdu.
Bişr bin Akrabe (r.a) anlatıyor:
Babam Akrabe, Uhud günü şehid olunca, ağlayarak Hz.Peygambere (s.a.s) gittim:
- Ey sevgilicik! Sen ne diye ağlıyorsun? Sus, ağlama! Senin baban ben, annen de Aişe olursa, razı olmaz mısın?
buyurdu.
- Anam babam sana feda olsun ya Rasulallah! (s.a.s) Razı olurum!
dedim. Eliyle başımı okşadı. Başımda elinin değdiği yerin saçları siyah kaldı. Diğer yerlerin saçları ağardı.
Uhud’da uğranılan yenilgi üzerine inen ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
(Bedir Gazvesi'nde kâfirlerin başına musîbetin) iki katını getirdiğiniz halde (Uhud Gazvesi'nde) size bir (kat) musîbet gelince mi "(Peygamber bizimle beraber ve biz de müslüman olduğumuz halde) bu nereden geldi?" dediniz. De ki: "O (belâ), kendi tarafınızdan (ve Peygambere itaat etmeyişinizden)dir." Şüphe yok ki Allah her şeye kâdirdir.
3/165
(Bedir Gazvesi'nde müşrikler yetmiş ölü ve yetmiş esir vermişler, Uhud Gazvesi'nde ise müslümanlardan yetmiş şehid verilmiştir.)
Eğer siz (Uhud'da) yara aldı iseniz, (Bedir Gazvesi'nde düşmanınız olan) o kavim de benzeri bir yara almıştı. İşte biz, o günleri (bazen gâlibiyet ve bazen mağlûbiyet şeklinde) insanlar arasında döndürür dururuz. Bu da, Allah'ın gerçekten îman edenleri ortaya çıkarması ve sizden şâhitler edinmesi içindir. Allah, zâlimleri sevmez.
3/140
(Bir de) Allah'ın, mü'minleri (seçerek, günahlarından) temizlemesi ve kâfirleri mahvetmesi içindir.
3/141
Takip
Hz.Peygamber (s.a.s) ertesi gün sabah namazını kıldırdıktan sonra Bilal’e (r.a) bir duyuru yapmasını emretti. Bilal (r.a) de istenilen duyuruyu yaptı:
- Resulullah (s.a.s), düşmanınızı takip etmenizi size emrediyor! Dün Uhud’da bizimle çarpışmada bulunmayanlar gelmeyecek, ancak çarpışmada bulunanlar gelebilecekler!
Hz.Peygamber (s.a.s) bu tedbire, Kureyş müşriklerinin geri dönüp Medine’ye saldırmaları ihtimalini göz önüne alarak başvurmuştu. Yerine Medine’de İbn-i Ümmü Mektum’u (r.a) bırakarak yola çıktı. Uhud’da bulunan mücahidlerden 70 kadarı davetine hemen icabet ettiler. Çoğunluğu yaralı olmalarına rağmen yolda başkaları da onlara katıldılar. Yolda yanlarına Medine’deki münafıkların reisi, Abdullah bin Übey, gelerek “Ben de hayvanıma binip seninle birlikte takibe çıkayım mı?” diye sordu fakat “Hayır!” cevabını aldı.
Bu sırada müşrikler geri dönüp dönmeme konusunu aralarında konuşuyorlardı. Bir kısmı savaşı kazanmış durumdayken Medine’ye de girmeleri gerektiğini söylüyordu. Fakat içlerinden Saffan bin Ümeyye buna karşı çıkıyordu:
- Siz onları yendiniz. Artık Mekke’ye dönün. Üzerlerine gitmeyin. Bu taktirde zafer sizde kalacaktır. Bedir’de yenilerek Mekke’ye dönüp gittiğiniz zaman, onlar da sizi takip etmediler. Zafer onlarda kaldı. Şimdi Müslümanlar bize çok kızmış durumdalar. Savaştan önce ayrılıp Medine’ye dönenlerin de toplanıp gelmelerinden korkarım. Zafer bizde iken, Mekke’ye dönelim. Mekke’ye dönmezsek, zaferin bizde kalacağından emin değilim.
Gece olduğunda Medine’nin 12 km. kadar dışında konaklandı. Müşrikler de kendilerinden fazla uzak olmayan bir yerde konaklamışlardı. Hz.Peygamber (s.a.s), mücahidlerin mümkün olduğunca geniş bir alana yayılmasını ve herkesin kendisi için bir ateş yakması istendi. Yakılan ateşlerin sayısı beş yüzü buluyor ve ışıkları en uzak yerlerden görülebiliyordu. Çok sayıdaki ateş öbekleri uzaktan sanki büyük bir ordunun konakladığı izlenimini veriyordu. Durumu haber alan müşriklerin tüm hırs ve niyetleri kayboldu. Kalplerine korku düştü. Medine’ye dönme tartışmalarına son vererek acele bir şekilde Mekke’ye geri döndüler. Müslümanlar, üç gece aynı şekilde konakladıktan sonra Medine’ye döndüler.
23 Mart 2021 Salı
519-) TİMURTAŞ HOCA ZARARLI ALIŞKANLIKLAR
519-) TİMURTAŞ HOCA ZARARLI ALIŞKANLIKLAR
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ
مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
‘’Ey İnananlar! İçki, kumar, putlar ve fal okları şüphesiz şeytan işi pisliklerdir, bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.’’ (Maide, 5/90)
Allah Teâlâ, insanın sağlığına zarar veren her şeyi haram kılmış ve yasaklamıştır.
### İçki:
Aklın sıhhatli düşünme ve muhakeme yeteneğini gideren, sarhoşluk denilen hale sebep olan içeceklerdir.
İçki, fuhuş, bali, tiner, ve kumar bu kötü alışkanlıklardan sadece bir kaçıdır.
### İçkinin zararları ve haramlığı hakkında Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyrulmaktadır;
يَسْأَلُونَكَ عَنِ الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ قُلْ فِيهِمَا إِثْمٌ كَبِيرٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَإِثْمُهُمَا أَكْبَرُ مِن نَّفْعِهِمَا
“Ey Muhammed! Sana şarap ve kumardan soruyorlar. De ki: Bu ikisinde büyük bir günah, bir de insanlar için bazı menfaatler vardır. Fakat günahları menfaatlerinden daha büyüktür.” (Bakara, 2/219)
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ لا تَقْرَبُواْ الصَّلاَةَ وَأَنتُمْ سُكَارَى حَتَّىَ تَعْلَمُواْ مَا تَقُولُونَ
“Ey mü’minler! Sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (Nisa, 43) âyeti nazil olmuştur.”
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ إِنَّمَا الْخَمْرُ وَالْمَيْسِرُ وَالأَنصَابُ وَالأَزْلاَمُ رِجْسٌ
مِّنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ فَاجْتَنِبُوهُ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ
“Ey mü’minler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durunuz ki, kurtuluşa eresiniz.” (Maide, 5/90)
اِنَّمَا يُريدُ الشَّيْطَانُ اَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِى الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ وَيَصُدَّكُمْ عَنْ ذِكْرِ اللّهِ وَعَنِ الصَّلوةِ فَهَلْ اَنْتُمْ مُنْتَهُونَ
”Şeytan içkide ve kumarda ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?” (Maide, 5/91)
Şarap dışındaki sarhoşluk verici içkilerin de şarap hükmünde olduğu, yani onların da haram olduğunu
### Peygamberimiz bildirmiş ve haramlığı hakkında şöyle demiştir:
عن عائشة رَضِيَ اللّهُ عَنْها قالت: قالَ رسُولُ اللّهِ: كُلُّ شَرابٍ أسْكَرَ فَهُوَ حَرَامٌ. أخرجه الستة .
“Sarhoş edici her içki haramdır.” (Buhari, Eşribe, 235)
### Bir başka hadisinde de şöyle buyurmaktadır:
قَالَ مَا أَسْكَرَ كَثِيرُهُ فَقَلِيلُهُ حَرَامٌ
“Çoğu sarhoşluk veren her şeyin azı da haramdır.”
(Tirmizi, Eşribe, 3/1788 )
Toplumu ahlaki çöküntüye ve sosyal felaketlere sürükleyen, toplum içinde onulmaz yaralar açan,yuvaları param parça eden,toplum binasının temeline dinamit koyan içkinin zararlarını şöyle sıralayabiliriz:
İçki insanın bedenine zarar verir.Alkol insanın bünyesinde başta sinir sistemi olmak üzere bir çok tahribata sebep olmaktadır.
Bu problemler direkt ve en direkt olarak onlarca çeşittir.
**Burada kısaca ana başlıklarla verelim.**
**1.** Sindirim sistemindeki tahribatlar neticesinde siroz, mide ülseri, gastrit, pankreas, yemek borusu ve 12 parmak bağırsağı iltihabı başta olmak üzere bir çok mide rahatsızlığının sebebi olarak alkol kabul edilmiştir.
**2.** Kalbin can düşmanı alkoldür. Kalp yetmezliği, kalpte büyüme, kalp atışlarında düzensizlik ve hipertansiyonun en önemli sebeplerinden birisi alkoldür.
**3.** Kanda meydana getirdiği tahribatlar ise kansızlık, tüberküloz ve kansere çeşitli vesilelerle yardımcı etken olmaktadır.
**4.** Kaslarda erime ve zayıflama özellikle uzun süreli içki kullanımında insan bünyesinde içkiden oluşan başka bir zarardır.
**5.** Alkol beyinde bulunan santral sinir sisteminin baş düşmanıdır. özellikle el ve ayaklarda bulunan sinirler hasara uğradığında titreme olur buna vitamin eksikliği de eklendiğinde organik beyin rahatsızlıkları da olur.
**6.** Alkole bağlı olarak B 12 gibi bazı vitaminlerin eksikliği sonrasında ise; anemi, beriberi gibi hastalıklar oluşur.
**7-** Özellikle hamile kadınların alkol alması, büyük bir ihtimalle doğacak çocuğun sakat doğmasına neden olmanın yanında, böylesi çocuklar içki kullanmayan ailelerin çocuklarına oranla 2-3 kat daha fazla potansiyel suçlu olmaktadırlar.
**8.** Bunama ve şuur bozukluğunun en önemli etkenleri alkoldür.
**9.** Bunların haricinde alkol zehirlenmesi, uyku bozukluğu, vücutta oluşan aşırı stres, sıkıntı panik, huzursuzluk, depresif mizaç bozukluğu gibi şeyler alkolün kişi bünyesinde meydana getirdiği rahatsızlıklardır.
Yüce Mevla bu bedenimizi ve sıhhatimizi lutfundan bir emanet olarak vermiştir ama bu emaneti de korumamızı emrederek bedene ve sıhhate gelecek zararlardan da korunmamızı istemiştir. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulmaktadır:
وَلاتُلْقُوا بِاَيْديكُمْ اِلَى التَّهْلُكَةِ
“Kendi elinizle kendinizi tehlikeye atmayın” (Bakara, 2/195)
Sevgili Peygamberimiz de;
أَنَّ رَسُولَ للّهِ صَلَّي اللّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَضَى أنْ لا َضَرَرَ وَلا َضِرَارَ.
“Zarar vermek de zararı zararla karşılamak da yoktur.” (İbn Mace, Ahkam, 2331)
Hadisinde kişinin hem kendine hem de başkalarına zarar vermesini yasaklamaktadır.
Son dönemde yapılan bir araştırma Toplumun felaketine zemin hazırlayan içkinin, zararlarını göz önüne sermektedir.
**Söz konusu araştırma şöyledir.**
Ülkemizde meydana gelen taciz olaylarının %80’inin sebebi alkoldür.
Yaya ölümlerinin %35
Evdeki yaralanmaların %20
Boğulmaların%50
Cinayetlerin%70
Ana baba cinayetlerinin %20
İş yeri kazalarının%25
Yangın ve ölümcül yanıkların%50
Trafik kazalarının %61’inin ayrıca ülkemizdeki bütün kaza suçlarda alkolün kaynaklık ettikleri %35 dir. (Mehmet Kocatepe, Gençliğin Can Düşmanı, Ankara 2000)
**Uyuşturucu:**
Az önce de ifade ettiğimiz gibi Kur’an-ı Kerim’de haram olan bütün içkiler sayılmamış, kötü, pis ve insan sağlığına zararlı olan her şey yasaklanmıştır. Peygamberimiz hadislerinde bir nitelikten söz etmiş, bu nitelik de kendisinde “sarhoş etme ve uyuşturma” niteliğidir. Bu nitelik kendisinde bulunan her şey haramdır. Esrar, afyon, kokain, eroin ve morfin gibi maddelerde de bu nitelik bulunduğu için bunlar da yasak kapsamındadır. Hatta bunlar alkollü içkilerin etkisini fazlası ile taşımakta, zararları da etki ölçüsünde daha çok olmaktadır.Bu uyuşturucu maddelerin en önemli ve ortak özelliklerinden birisi, çok az miktarda alınmaları halinde bile kısa zamanda alışkanlık yapmalarıdır.
Bir defa olsun onu kullanmaya başlayanların bir daha ondan kurtulmaları çok zordur. Bunun örnekleri televizyon ekranlarına ve basına yansımakta, seyredenleri dehşete düşürmektedir.
Uyuşturucunun kötü bir sonucu da aile hayatını yıkması ve sosyal ilişkileri yok etmesidir. Uyuşturucu bağımlısı ailesine, çocuklarına akraba ve komşularına, toplumuna, hatta insanlığa karşı sorumluluk duygusunu kaybeder. Tek aradığı şey uyuşturucudur. Onu bulmak için feda etmeyeceği hiçbir şey olmaz. Çünkü onun için hayatta hiçbir şey değer taşımaz.
Ne acıdır ki uyuşturucu müptelası insan, uyuşturucu almak için para bulamadığında hırsızlık etmekten, adam öldürmekten ve maalesef namusunu satmaktan bile çekinmez.
İşte bunun içindir ki, insana büyük değer veren dinimiz uyuşturucunun her çeşidini yasaklamış, alım ve satımını caiz görmemiştir.
### İslam’ın bizler için yasak ve haram olarak kabul ettiği zararlı alışkanlıklarının sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
**Bilgisizlik:** Tehlikeden habersiz ve bu sebeple konuyu hafife almak.
**Özenti:** Özenti sergilemede en önemli payın medyaya ait olduğu rahatlıkla söylenebilir.
**Merak:** Denerim, bırakırım anlayışı. Fakat bir veya iki deneme genci belki de dönüşü olmayan yola sokmaya yeterli gelmektedir.
**Moda:** Çevreye uyma havası… Bozuk çevre ve hasta toplum. Bilindiği gibi hastalıklar da insandan insana kolaylıkla geçebilir.
Gençlerdeki manevi boşluk, inanç zaafı.
Bozuk aile ve hasta toplumdan kaynaklanan güvensizlik duygusu.
Gelecek karşısındaki kaygılar strese, sıkıntıya ve yalnızlığa itiyor.
Aile yapısındaki bozukluklar, geçimsizlikler. Ahlaki manevi zaaflar. Yine ailelerdeki ekonomik bozukluklar çoklukla normaliteyi bozar.
Bilhassa yokluktakini bunalıma ve intihara, varlıktakini şımarıklığa , taşkınlığa, tahribe yöneltir.
Eğitimdeki zafiyet , yetersizlik ve yanlışlıklar iten temeldeki sebeplerdir.
Rasulullah efendimiz müslümanların hem dinen kuvvetli olmalarını, hemde bedenen kuvvetli olmalarını isteyerek şöyle buyurmuştur:
اَلْمُؤْمِنُ الْقَوِىُّ خَيْرٌ وَاَحَبُّ الى اللّهِ مِنَ الْمُؤْمِنِ الضَّعِيفِ
“Kuvvetli mümin zayıf müminden hayırlı ve Allah katında daha sevimlidir.” ( Müslim , Kader, 8 )
### Önemli uyarı:
Yazılı ve görsel basında da gördüğümüz gibi zararlı alışkanlıkları kullanma yaşı her geçen gün gittikçe düşmektedir.
Türkiye Diyanet Vakfı 10 yıldır Suriye’de yaraları sarıyor
Yapılan araştırmalara göre zararlı alışkanlıkları kullanma yaşı ilkokul yaşlarındaki çocuklara kadar inmiş durumdadır.
Bunun sebebi yukarıda değindiğimiz nedenler olmakla beraber çocuklarımızın okul içindeki ve dışındaki arkadaşlarıdır. Onun için çocuklarımıza göz kulak olalım ve onları kötü çevre ve arkadaşlardan korumaya çalışalım.
### Kumar:
Söz konusu içki, kumar ve zararlı alışkanlıkları yasaklayan Maide 90. ayetinde men edilen hususlardan birisi de kumardır.
İnsanın maneviyatını kirleten ve ruhunu karartan kumar illeti İslam’ın yasakladığı ve şiddetle karşı durduğu haramların başında gelmektedir.
Her çeşidi İslam tarafından yasaklanan kumar illeti bir çok zarar ve nedenden dolayı yasaklanmıştır. Bu yolla kazanılan para da haram kılınmıştır.
### Bu yasaklamanın birkaç nedenini şöyle sıralayabiliriz.
Kumar, insanı meşru kazanç yollarından uzaklaştırır.
Oysa İslam temiz ve helâl olan rızkı yememizi emrediyor.
يَا أَيُّهَا النَّاسُ كُلُواْ مِمَّا فِي الأَرْضِ حَلاَلاً طَيِّباً وَلاَ تَتَّبِعُواْ خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُّبِينٌ
Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yeyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır. (Bakara, 2/168)
Bu helâl ve temiz rızkı elde etmenin, ticaret, ziraat ve sanat gibi çeşitli meşru yolları vardır. Bu yollardan birisiyle kendimizin, çoluk çocuğumuzun geçimini sağlamalıyız. Sonra da bize verdiği bu temiz ve helal rızıktan ötürü Allah’a şükretmeli, o kazancın bir kısmını da Allah için yoksullara vermeliyiz.
Bundan dolayı kendimizin ve ailemizin geçimini temin etmek için daima hela lokma peşinden koşmamız lazım. Kumar, faiz gibi haksız ve İslam tarafından yasaklanmış kazançlardan kaçınmamız gerekir.
İslam’a göre Kumar, meşru olmayan bir kazanç yoludur. Çünkü kumarda kişi kazanırsa başkasını, kaybederse kendisini zarara uğratır. Başkasının zararına sebep olan bir kazanç, helal kazanç değildir. Başkasına zarar vermeden kazanmak varken bu yolu seçmek elbette doğru olmaz.
Yine Kur’an-ı Kerim, içkide olduğu gibi kumarda da şeytanın aramıza düşmanlık sokacağı ve bizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoyacağını ifade etmektedir.
Mal canın yongasıdır. Parasını bir anda kaybeden kimse bunalıma girer. Oyun arkadaşlarıyla kavgaya tutuşur ve bu kavga çoğu zaman cinayetle sonuçlanır.
Ayrıca kumar oynayan kimse en değerli varlığı olan zamanını boşa geçirecek ve yükümlü olduğu ibadetlerini zamanında yapamayacaktır. Aynı zamanda Kumar, kişinin sağlığını da olumsuz şekilde etkiler.
Kendini kumara verip, çocuklarını haram lokma ile besleyen kişi aynı zamanda toplumun geleceği olan çocukları ile de ilgilenemez. Neticede sorunlu ve suçlu çocukları topluma sunmuş olmaktadır.
Bu davranışta hem toplum hem de ülke açısından tehlikeli bir davranıştır. Onun için kendimizi , ailemizi, ehlimizi Kur’an’ın ifade ettiği gibi :
يَا اَيُّهَا الَّذينَ امَنُوا قُوا اَنْفُسَكُمْ وَاَهْليكُمْ نَارًا وَقُودُهَا النَّاسُ وَالْحِجَارَةُ
“Yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyalım.” (Tahrim, 66/6)
### Sigara:
Bağımlılıkların en yaygını ve belki de üzerinde en çok konuşulanı sigara bağımlılığıdır. Batı’da yaklaşık on asırlık bir geçmişi bulunan tütün ve sigara XV. yüzyıldan itibaren yeni dünyadan İslâm dünyasına da sirayet etmiştir.
Sigara insan vücudunda bağımlılık meydana getirmekte, kurtulunması giderek güçleşen bir alışkanlık halini almaktadır. Ağız, boğaz ve üst solunum yollarında tahribata, mide ve kalp hastalıklarına, damarlarda, sinirlerde fonksiyonel bozukluklara yol açmakta olan sigaranın kanserle de yakın bağlantısı vardır.
Sigara içmenin meydana getirdiği ağız, beden ve çevre kirliliği, diğer şahıslara verdiği eziyet de çok ciddî boyuttadır. Öyleyse sigaranın bu kadar zararlı olmasından dolayı, acaba sigaranın İslâm dinindeki hükmü nedir?
Bu konuda son dönem İslâm bilginleri sigarının dînî hükmü konusunda üç gruba ayrılmışlardır.
**1-** Sigara hakkında dinde açık bir hüküm bulunmadığını, açık bir yasak gelmediğini ileri sürerek, sigarının mübah olduğunu söyleyenler.
**2-** Bir grup İslâm bilgini ise sigara içmeyi doğru bulmamakla birlikte mekruh olduğunu söyleyenler.
**3-** Diğer bir grup ise sigara içmeyi özellikle tiryakilik derecesinde sigara alışkanlığını; sağlık açısından zarara ve ekonomik yönden israfa yol açtığı, nafaka yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle haram diyenler.
Bu kötü alışkanlıklar insana dini yönden , sağlık yönünden , aile , toplum , ülke, hatta tüm insanlık açısından zararlı olduğu açıktır.
### Sonuç olarak :
İslam dini, bütün bu zararlı alışkanlıkları yasaklamıştır. İslam’ın yasakladığı bu illetlerin hiçbirini bir müslüman olarak yapma salahiyetimiz olmadığı gibi müslümanların bu günkü durumları ve geri kalmışlığı ortadayken hiçbir müslümanın içki, eroin, afyon… gibi zararlı alışkanlıklarla sıhhatini, bedenini, aklını bozmaya, kıymetli zamanını bunlarla uğraşarak boşa geçirmeye, ailesinin nafakasını bu illete sarf etmeye hakkı yoktur.
### Peygamberimizin sorumluluğumuzu hatırlatan şu ifadeleri ile noktalayalım:
عن ابن عمر رَضِىَ اللّهُ عَنْهُما قال: قالَ رسولُ اللّه: كُلُّكُمْ رَاعٍ وَكُلُّكُمْ مَسْئُولٌ عَنْ رَعِيَّتِهِ
“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz.” (Buhari, Cuma, 844)
وعن علي بن الحسين عن أبي هريرة رَضِيَ اللّهُ عَنه قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: مِنْ حُسْنِ ِاسْلامِ الْمَرْءِ تَرْكُهُ مَاَلايَعْنِيهِ.
Ali İbnu’l-Huseyn, Ebu Hureyre (r.a)’den naklediyor: “Resulullah (a.s) buyurdular ki:”Kişinin malayani şeyleri terki İslam’ının güzelliğinden ileri gelir.” [Tirmizî, Zühd 11, (2318, 2319); Muvatta, Hüsnü’l-Hulk 3, (2, 903).]
وعن النعمان بن بشير رَضِيَ اللّهُ عَنْهما قال: قَالَ رَسُولُ اللّهِ: إنَّ الحلالَ بَيِّنٌ وَإنَّ الْحَرامَ بَيِّنٌ، وَبيْنَهُمَا أُمُورٌ مُشْتَبِهَاتٌ لاَ يَعْلَمُهُنَّ كَثِيرٌ مِنَ النّاسِ، فَمَنِ اتّقى الشُّبُهَاتِ اسْتَبْرَأ لِدِينِهِ وَعِرْضِهِ، وَمَنْ وَقَعَ في الشُّبُهَاتِ وقَعَ في الْحَرَامِ، كَالرَّاعِي يَرْعَى حَوْلَ الْحِمَى، يُوشِكُ أنْ يَقَعَ فيهِ. أَلا وَإنَّ لِكُلِّ مَلِكٍ حِمَى، وإنَّ حِمَى اللّهِ مَحَارِمُهُ. أَلا وإنَّ في الْجَسَدِ مُضْغَةً إذَا صَلَحَتْ صَلحَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، وإذَا فَسَدَتْ فَسَدَ الْجَسَدُ كُلُّهُ، أَلا وهِيَ الْقَلْبُ.
Nu’man İbnu Beşir (r.anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (a.s) buyurdular ki:”Şurası muhakkak ki, haramlar apaçık bellidir, helaller de apaçık bellidir. Bu ikisi arasında (haram veya helal olduğu) şüpheli olanlar vardır. İnsanlardan çoğu bunları bilmez. Bu durumda, kim şüpheli şeylerden kaçınırsa, dinini de, ırzını da korumuş olur. Kim de şüpheli şeylere düşerse harama düşmüş olur, tıpkı koruluğun etrafında sürüsünü otlatan çoban gibi ki, her an koruluğa düşebilecek durumdadır. Haberiniz olsun, her melikin bir koruluğu vardır, Allah’ın koruluğu da haramlarıdır. Haberiniz olsun, cesette bir et parçası var ki, eğer o sağlıklı olursa cesedin tamamı sağlıklı olur, eğer o bozulursa, cesedin tamamı bozulur. Haberiniz olsun bu et parçası kalptir.” [Buharî, İman 39, Büyû 2; Müslim, Müsakat 107, (1599); Ebu Davud, Büyû 3, (3329, 3330); Tirmizî, Büyû 1, (1205); Nesâî, Büyû 2, (7, 241).]
وعن أنسٍ رَضِيَ اللّهُ عَنْه قال: ]قَالَ رَسُولُ اللّهِ: حُفَّتِ الْجَنَّةُ بِالْمَكَارِهِ وَحُفَّتِ النّارُ بِالشّهَواتِ[. أخرجه مسلم والترمذي.
2. (5125)- Hz. Enes (r.a) anlatıyor: “Resulullah (s.a.s) buyurdular ki:”Cennetin etrafı mekarihle (nefsin hoşlanmadığı şeylerle) sarılmıştır. Cehennemin etrafı da şehevî (nefsin arzuladığı, cazip) şeylerle sarılmıştır.”
517-) TİMURTAŞ HOCA ÜÇ AYLAR 2. VAAZ
517-) TİMURTAŞ HOCA ÜÇ AYLAR 2. VAAZ
İslâm dünyasında her yıl manevî bir iklimin hüküm sürdüğü ve ramazan bayramıyla sona eren üç aylar, müslümanlara dinî hissiyat ve ibadet yoğunluğu eşliğinde gündelik hayatlarını sorgulama, yenileme ve zenginleştirme fırsatı sunmaktadır. Üç ayların faziletine dair Hz. Peygamber’den nakledilen rivayetlerin yanı sıra dinî kültürde mübarek sayılıp kutlanan Regaib, Mi‘rac, Berat ve Kadir gecelerinin bu aylarda yer alması üç aylara ayrı bir önem verilmesine, ibadet, dua, zikir ve hayırlı işlerle daha fazla meşgul olunarak dinî duyarlılığın daha yoğun olarak yaşanmasına zemin hazırlamıştır. Ancak hadis âlimleri receb ve şâban aylarının fazileti hakkında kaynaklarda mevcut rivayetlerin çoğunun uydurma, önemli bir kısmının zayıf olduğunu ifade etmektedir. Resûl-i Ekrem’in receb ayı girdiğinde, “Allahım, receb ve şâbanı bize mübarek kıl ve bizi ramazana ulaştır!” şeklinde dua ettiği yolundaki rivayet (Taberânî, el-Muʿcemü’l-evsaṭ, IV, 189; Ebû Nuaym, VI, 269; ayrıca bk. Müsned, I, 259) zayıf kabul edilmektedir. Resûlullah’a isnat edilen, “Receb Allah’ın ayıdır, şâban benim ayımdır, ramazan ise ümmetimin ayıdır” rivayetinin ise aslı bulunamamıştır (Süyûtî, s. 114).
Üç aylarda yerine getirilmesi gelenek halini almış nâfile ibadetlerden biri oruçtur. Receb ve şâban aylarının tamamının oruçlu geçirilerek ramazanla birleştirilmesi “üç aylar orucu” şeklinde adlandırılır. Ramazan ayında kasten bozulan oruçtan dolayı yerine getirilmesi gereken iki aylık kefâret orucunun receb ve şâban aylarında tutularak böylece üç ayların oruçlu geçirildiği de görülmektedir. Üç aylar orucunun âdet haline gelmesinde, bu ayların faziletine dair Hz. Peygamber’den nakledilen rivayetlere dayanıp ramazan ayını dinî duyarlılık ve ibadet yoğunluğu içinde karşılama niyetinin etkili olduğunu söylemek mümkündür. Resûl-i Ekrem’in şâban ayında diğer aylara oranla daha fazla oruç tuttuğu, bazan da tamamını oruçlu geçirdiği hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buhârî, “Ṣavm”, 52; Müslim, “Ṣıyâm”, 175, 176). Ancak Resûlullah’ın receb ve şâban aylarını birleştirerek aralıksız oruç tuttuğuna, böylece üç ayları oruçlu geçirdiğine dair sahih kaynaklarda herhangi bir rivayet mevcut değildir. Belirli günler dışında her zaman nâfile oruç tutulması mümkündür; ancak fazileti hakkında hadis bulunan ya da belirli zamanlarda tutulması tavsiye edilen nâfile oruçlar arasında üç aylar orucu mevcut değildir.
Receb ayının fazileti ve bu ayda oruç tutulmasıyla ilgili rivayetlerin zayıf olması dolayısıyla bu orucun hükmü hakkında âlimler değişik görüşler ileri sürmüştür. Bazı âlimler receb ayında oruç tutmayı müstehap kabul ederken bazıları, receb ayına özel bir kutsiyet atfedilmesi ve halkın bunu zorunlu bir ibadet şeklinde algılaması endişesiyle bu ayda oruç tutmayı sakıncalı görmüştür. Bir kısım âlimler de özellikle receb ayının tamamını oruçlu geçirmeyi hoş karşılamamıştır. Şâban ayının büyük kısmını ya da tamamını oruçlu geçiren Hz. Peygamber ramazan dışındaki en faziletli orucun şâbanda tutulan oruç olduğunu ifade etmiştir (Tirmizî, “Zekât”, 28). Bundan dolayı şâban ayında oruç tutulması çoğunluk tarafından mendup sayılmakla birlikte Resûl-i Ekrem’in ramazan ayından başka hiçbir ayın bütününü oruçlu geçirmediğine dair hadislere (Buhârî, “Ṣavm”, 52; Müslim, “Ṣıyâm”, 175, 178) ve şâbanın on beşinden sonra orucun terkedilmesine yönelik rivayetlere dayanan bazı âlimler, orucu farz olan ramazan ayına şevkle girmeyi zorlaştıracağı düşüncesiyle bu ayın ikinci yarısında oruç tutmayı mekruh görmüştür.
Dinî gelenekte üç aylara önem verilmesinin sebeplerinden biri de bu aylarda bulunan kandil geceleridir. Receb ayının ilk cuma gecesi Regaib, aynı ayın yirmi yedinci gecesi Mi‘rac, şâban ayının on beşinci gecesi Berat ve ramazan ayının yirmi yedinci gecesi Kadir gecesidir. Regaib ile Berat’ın kutsallığı kesin olmadığı gibi bu gecelerde ifa edilecek ibadetler hakkında kaynaklarda sahih hadislere rastlanmamaktadır. Kandil gecelerinin en önemlisi Kadir gecesidir. Aynı adı taşıyan sûrede Kur’an’ın inmeye başladığı bu gecenin bin aydan daha hayırlı olduğu bildirilmektedir (el-Kadr 97/1-3). Kadir gecesinin ramazan ayının yirmi yedinci gecesine rastladığı görüşü âlimlerin çoğunluğu tarafından benimsenmiştir. Üç aylarda nâfile namaz kılınması, itikâfa girilmesi, bu aylarda yedi sene oruç tutulduktan sonra kurban kesilmesi gibi özel ibadet şekilleri kaynaklarda yer almamaktadır. Üç aylarda vefat eden kimsenin sorgusunun yapılmayacağı yolundaki inanışın da aslı yoktur.
516-) TİMURTAŞ HOCA ÜÇ AYLAR 3. VAAZ
516-) TİMURTAŞ HOCA ÜÇ AYLAR 3. VAAZ
Üç aylar, İslam âleminde maneviyat ve ibadetlere önem verilen, haramlardan uzak durulmaya çalışılan ve nafilelere yönelme noktasında diğer aylardan daha fazileti olan aylardır. Çünkü Rabb’ül – Âlemi’nin lütuf ve ihsanı, affı ve mağfireti bu aylar içerisinde fazlasıyla tecelli etmektedir. Bundan dolayı, bu ayları hakkıyla değerlendirmek, geceleri ihya ederek manevi azığı elde edebilmek tüm Müslümanlar için, bilhassa da İslam davetçileri için gereklidir.
Bu ayları ayrıcalıklı kılan bazı sebepler şunlardır:
Efendimizin (s.a.v) ümmetinin ömrü kısa olduğu için, Allah kullarını affetmeye vesileler murat etmiş, bu sebeple mübarek günler ve geceler yaratmıştır.
Resulullah (s.a.v)’dan bu ayların faziletine dair bazı rivayetler zikrolunmuştur.
Beş vakit namaz bu aylar içerisinde farz kılınmıştır.
Kur’an-ı Kerim bu aylarda nazil olmuştur.
Mübarek gün ve gecelerden dördü bu aylar içerisinde vuku bulmaktadır.
Receb ayının ilk cuma gecesi Regaip Kandili,
Receb ayının 27. gecesi Mirac Kandili, (Efendimizin Rabbiyle bizzat görüşmesi)
Şaban ayının 15. gecesi Beraat Kandili, (Günahlara kefaret, günahlardan Berat gecesi)
Ramazan ayının son on gününde bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi.
Receb Ayı: ‘’Receb’’ kelimesi, ta’zim manasına gelen (tercib) ile aynı kökten alınmadır. Tevbe edenlere rahmet edildiği ve amel edenlerin amellerinin kabulünden dolayı bu aya ‘esam’ da denir.
Receb ayı hem haram aylardan hem de üç aylardan olması hasebiyle iki kat faziletli bir aydır. Bu ayda savaşmak yasaklanmıştır. Receb ayının fazileti hususunda bazı rivayetler zikredilmiştir. Ancak bu rivayetlerin sıhhat derecesi zayıf olduğundan burada yer vermedik.
Şaban Ayı: Bu aya, çok hayrın olması hasebiyle hayır yolu anlamında Şaban denilmiştir.
Bu ayda yer alan Beraat Kandili hakkında Efendimiz Hz. Ayşe’ye: “Sen bu gecenin Şaban’ın on beşinci gecesi olduğunu bilmiyor musun? Allah (azze ve celle)’ın bu gecede Beni Kelb kabilesinin koyunlarının kılları adedince cehennemden azadları vardır. Bu azadlardan altı zümre istisna edilmiştir. Devamlı içki içenler, ana babasına asi olanlar, zina yapanlar, bir Müslüman bir şey satın alırken üzerine varıp fiyat artıranlar, suret yapanlar, koğuculuk edenler.”1 buyurmuştur.
Ramazan-ı Şerif: Üç ayların sonuncusu kendisinde bin aydan hayırlı olan Kadir Gecesi’nin ve manevi azık deposu olan itikâfın bulunduğu aydır. Ramazan orucu, Peygamber’in hicretinden bir buçuk sene sonra Şaban ayının onuncu günü farz kılınmıştır. Farziyeti kitap, sünnet ve icma ile sabittir. “Oruç sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de farz kılındı.”2
Bu ayet ramazan orucunun vucubiyetini ifade etmektedir. Fazileti hususunda birçok hadisler mevcuttur.
Ebu Hureyre’den rivayetle: Efendimiz şöyle buyurmuştur. “Kim faziletine inanarak ve karşılığını Allah’tan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa geçmiş günahları bağışlanır.”3
Ramazan-ı Şerif’in faziletleri diğer iki aydan daha fazladır. Bu ayda özürsüz oruç tutmamak büyük günahlardandır ve kazasını gerekli kılar. Diğer iki ayda oruç tutmak nafile, bu ayda tutmak ise farzdır. Hatta belirli bir özür sebebiyle (sefer, baygınlık, hastalık vs.) gibi hallerde tutulamayan oruçların kazası gerekir. Tutulmuş bir orucun kasten bozulması halinde (Receb ve Şaban) aylarında kazayı gerekli kılarken bu ayda hem kaza hem de kefareti gerekli kılar.
Üç Aylarda Yapılması Müstehap Olan İbadetler:
Oruç tutmak: Receb ayının perşembe, cuma ve cumartesi günlerinde tutulacak oruçlar,4 aynı şekilde Şaban ayında (Efendimizin sünneti üzere) tutulacak oruçlar da müstehaptır. Hz. Aişe validemizden şöyle rivayet edilmiştir:
“Rasullah’ın hiçbir ayda Şaban ayından daha çok oruç tuttuğunu görmedim. Bazen Şaban’ın tamamını oruçla geçirirdi.”5
Efendimizin Şaban ayında diğer aylardan daha çok oruç tutmasının hikmeti üzerine birçok âlimin görüşleri mevcuttur. En kuvvetli rivayete göre Efendimizin bu ayda daha fazla oruç tutmasının hikmeti şu hadiste belirtilmektedir.
Usame bin Zeyd, der ki:
“Ey Allah’ın Rasulü! Dedim, ben sizi hiçbir ayda Şaban’da tuttuğunuz kadar çok oruç tutar görmüyorum (bunun sebebi nedir?)
Efendimiz şöyle açıkladılar:
Bu, halkın Ramazanla Receb arasında gaflet ettiği bir aydır; hâlbuki bu ay amellerin Rabbul Alemine yükseltildiği bir aydır. Ben amellerimin oruçlu olduğum halde yükselmesini istiyorum.”6
Şaban ayının tamamını oruçlu geçirdiği zaman Ramazan ayına sıhhatle başlayamayacağından korkan kimse için Şaban’ın on beşinden sonra Ramazan orucunu karşılama maksadıyla oruç tutulması nehyedilmiştir.
Müslüman kimse bilmelidir ki; Efendimiz (s.a.v) hayatları boyunca hem Rabb’ine ibadet etmiş hem de O’nun yolunda mücadele vermiştir. “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle haşr olunursunuz” düsturu hayatımızı O’na vakfetmemiz gerektiğini beyan etmektedir. Bu mübarek gün ve geceler, Müslüman’ın gafletinin veya Allah yolunda hizmetteki hatalarının affı için vesileler olmalıdır. Allah (c.c.) ise ayetinde “De ki: Benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm hep âlemlerin Rabbi olan Allah içindir”7 buyurmaktadır.
Rabbimiz bu üç ayları hakkıyla ihya edebilmeyi nasip eylesin ve bu mübarek ayları İslam ümmetinin dirilişine, birlik ve beraberliğine, kardeşliğin pekiştirilmesine ve kendisine yakınlaşmamıza vesile kılsın.
515-) TİMURTAŞ HOCA ÜMMET OLMA BİLİNCİ
515-) TİMURTAŞ HOCA ÜMMET OLMA BİLİNCİ
Ümmet kavramı, İslâmî terminolojide sıkça kullanılmakta, çeşitli tartışmalara konu olmaktadır. Bu çalışmada, İslâm’ın ümmet kavramına hangi anlamları yüklediği ve ümmeti diğer sosyal gruplardan ayıran özelliklerin neler olduğu incelenmektedir. Kur’ân’ın, Müslümanların nasıl bir dayanışma, birlik ve beraberlik hâlinde olmalarını öngördüğü irdelenmektedir. Bu öngörünün fiiliyata nasıl yansıdığı yani tarihî süreç değerlendirilmektedir. Bu büyük birlikteliği zaafa uğratan etkenler ele alınmaktadır. Müslümanların temel problemlerinin kalıcı çözümünün, ümmet kardeşliğini ve dayanışmasını gerçekleştirmelerine bağlı olduğu savunulmaktadır.
Bilindiği gibi Kur’ân, Müslümanların toplu hareket etmelerini istemektedir. Kur’ân’ın ağırlıklı olarak kullandığı dil ve üslup bu yöndedir. Bunun en açık örneği, sürekli tekrarlanan Fâtiha sûresindeki “biz” vurgusunda görülmektedir. “Müminler ancak kardeştir.” âyetiyle, ayrım gözetmeksizin bütün müminleri manevi bir bağ ile birleştirmektedir.
Hz. Peygamber'in de ümmetinin yekvücut olmasını istediği ve sahabeyi bu doğrultuda yetiştirdiği bilinmektedir. Sahabe dönemi başta olmak üzere, geçmişte oluşturulan din kardeşliğine dayalı ümmet anlayışı sayesinde, İslâm toplumları dünya çapında izzetli bir konuma yükselmiştir. Ancak 19. yüzyıldan sonra ümmet çatısı altındaki bu birliktelik, kavmiyetçilik/ milliyetçilik akımlarıyla parçalanmış ve bundan sonra İslâm toplumu sömürülen ya da ezilen konuma gelmiştir. Bu dağılma sonrası her millet, aşiretçilik, cemaatçilik, grupçuluk anlayışı ile iyice parçalara bölünmüş ve sürekli bir çatışma girdabına girmiştir.
Kur’ân’da “ümmet” kelimesi, toplam elli yedi âyette, tekrarlarıyla beraber altmış dört defa yer almaktadır.[1] Sözlüklere göre ümmet; din, topluluk, millet, cemaat, peygamber gönderilen toplum, peygamberlerden birinin kavmi, belirli bir gaye etrafında toplanan cemaat, bir dinin mensupları, aynı zaman diliminde yaşayan topluluk, rehber, önder, yol, ana, nesil, canlı türlerinden bir grup gibi anlamlara gelmektedir.[2] Ümmete dair otuz kadar tanım yapıldığının belirtilmesi[3] , onun sahip olduğu anlam zenginliğini göstermektedir.
Ümmet kelimesi, Kur’ân’da farklı anlamlarda kullanılmaktadır.[4] Bunların ortak paydasının “topluluk” olduğu görülmektedir.[5] İnsanların inançları, eylemleri veya hedefleri açısından oluşturdukları topluluklara da ümmet adı verilmektedir.[6] Fakat İslâm’a göre insanları birleştiren ya da ayıran esas unsur akide/inanç olduğundan[7] , ortak bir inanca sahip insanların uyumlu bir şekilde bir araya gelmeleriyle oluşan topluluğa ümmet denilmektedir.[8] Yani aralarında dil, renk, meslek veya menfaat birliği olan insanlar birer topluluktur. Fakat Müslümanlar, sadece aynı dine ve peygambere inanmaları dolayısıyla ümmet olmaktadır.[9]
Anlaşılacağı üzere, ümmet kavramının oldukça yakın anlamlara sahip birçok tanımı bulunmaktadır. Genel olarak ümmet; hedef, zaman, mekân, bir şahıs, bir yol veya düşünce ortak paydasında buluşan insanların oluşturduğu topluluk olarak tarif edilmektedir. Bundan dolayı Hz. Muhammed (s.a.s.)’e iman edip, İslâm dinine mensup olanlara ümmet-i Muhammed ya da İslâm ümmeti denilmektedir.
1-Sosyal Kavram Olarak Ümmet
Toplumların oluşmasında dinin çok önemli bir yeri vardır. Zira sosyal ve siyasî nizamın tesisinde, kültür ve medeniyetin tekâmülünde en önemli etken dindir.[10]10 Nitekim Kur’ân’a göre, yeryüzünde halife olan insana[11] “emanet”[12] denilen, ahlâka dayalı bir sosyal düzen kurma görevi verilmiştir.[13] İlâhî dinler, Yahudiliğin “kutsal millet”, Hristiyanlığın “İsa’nın kilisesi” ve İslâm’ın “Ümmet-i Muhammed” diye adlandırdığı büyük toplulukları oluşturmayı hedefler.[14] Fakat İslâm dini, bütün insanlığı kendi idealleri altında birleştirmeye daha fazla yaklaşmış[15] ve İslâm toplumu (ümmet) fikrini pratik olarak diğer dinlerle mukayese edilemeyecek kadar daha fazla gerçekleştirmiştir.[16]
İslâm sadece dil ile ikrarı yeterli görmemektedir. Cihanşümul toplumun (ümmet) oluşturulmasını ve çeşitli zulüm ve haksızlıkların görüldüğü yeryüzünde topyekün mücadele ederek, ahlâktan sanata, bilimden iktisada kadar bütün alanlarda hak yolun kanıtı olunmasını istemektedir.[17] Kur’ân, bu topluluğu oluşturmak için bir yandan aile birimini güçlendirmekte, diğer taraftan kabileciliği/kavmiyetçiliği izale ederek, geniş çaplı bir birliktelik meydana getirmektedir. O’nun toplumsal birlikteliğe vurgu yapan âyetlerini hemen her sayfasında, özellikle medenî sûrelerde görmek mümkündür.[18] “Müminler sadece kardeştirler. O hâlde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki O’nun merhametine nail olasınız.”[19] âyetiyle bütün Müslümanların kardeş olduğunu; “Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi. O'nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz.”[20], “Müminlerin kalplerini birbirine ısındırıp bir araya getirdi. Şayet sen dünyada bulunan her şeyi sarf etseydin bile yine de onların kalplerini birleştiremezdin, fakat Allah onları birleştirdi.”[21] âyetleriyle, aralarında gönül birlikteliği olduğunu; “Allah, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar hâlinde, kendi yolunda savaşanları sever.”[22] âyetiyle, sarsılmaz bir yapı gibi kenetlendiklerini; “Kendilerinin ihtiyaçları olsa dahi onları kendilerine tercih ederler.”[23] âyetiyle, kardeşliğin en ileri derecesine sahip olduklarını ifade etmektedir.
Kur’ân, kavim, kabile, fırka, hizb, taife, mele, ashap gibi sosyal gruplardan da bahsetmektedir. Bu gruplar daha çok kan birliği, toprak birliği veya ortak maddi çıkarlar gibi unsurları esas almaktadır. Oysa ümmete aidiyet hissiyle bağlı olmak, onu sevmek ve dualarına konu etmek imanî bir yükümlülüktür.[24]
Ümmetin yukarıda adı geçen diğer sosyal gruplardan önemli bir farkı da onda sosyal sınıflar arasında ayrıcalığa yer olmamasıdır. Beyazlar ile siyahlar, zenginler ile fakirler ya da kadınlar ile erkekler arasında, ümmetin mensubu olma bakımından bir fark bulunmamaktadır. Hangi şekil, suret ya da konumda olursa olsun, herkes Allah’ın kuludur ve ümmetin bir ferdidir. Üstünlüğün ölçüsü sadece takvadır.[25] İslâm bu yaklaşımıyla aile, aşiret, kabile gibi küçük sosyal grupları değil, geniş kapsamlı bir ümmet olgusunu ortaya koyarak, yeni bir sosyal yapı gerçekleştirmektedir.[26] Ümmet adı verilen bu toplumun düşünce, karar, tavır ve gücünde genel bir birlik vardır. Çünkü o, renk veya ırk ayrımı yapmayan evrensel bir kardeşlik esasına dayanmaktadır.[27]
Görüldüğü gibi İslâm, insanlar arasındaki ilişkilerde renk veya kan bağlarını esas almamış, insanların birliğini tamamen manevi temele oturtmuştur.[28] Bu sayede toplumların özellikleri ve kabiliyetleri, ümmet potasında bir araya gelerek kaynaşmış ve büyük bir medeniyet kurulmuştur. Bu medeniyet, hiçbir zaman Arap/Türk/İran vs. medeniyeti olmamış, her zaman geniş anlamıyla İslâm medeniyeti olmuştur. İşte bu, tarih boyunca başka hiçbir birlikteliğin ve topluluğun ulaşamadığı bir noktadır.
2-Ümmet-i Muhammed’de Kardeşlik
Ümmet-i Muhammed, Allah’ın birliğine, sıfatlarına, adalet ve hikmetine, hiçbir şeye benzemediğine, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğine, risaletinin evrensel ve ebedi, getirdiklerinin hak, Kur’ân’ın İslâm’ın kaynağı, Kâbe’nin kıble olduğuna iman edenlerin tümüne verilen isimdir.[29] Bu topluluk, inançta, düşüncede, ibadette, idealde, gelenekte, ahlâkta, adap ve duyguda tek bir ümmettir.[30]
İlk Müslümanlar, Mekke’de bir cemaat oluşturmuştur. Fakat siyasî, sosyal ve kültürel bir toplum teşekkülü Medine’de gerçekleşmiştir.[31] İslâm toplumu yani ümmet olgusu da bu dönemde şekillenmiştir.[32] Medine döneminde, ümmet kavramıyla din kardeşliği üzerine kurulu böyle bir toplum anlayışının yerleştirilmesi, tarihin önemli dönüm noktalarındandır. Kur’ân, o zamana kadar sosyal ve siyasal oluşumlardaki kan bağına dayalı kabile ve şeref anlayışı yerine, ortak dinî inanca dayalı yeni bir toplum anlayışını getirmiş ve ümmet kavramıyla, İslâm toplumunu diğer bütün toplumlardan kesin olarak ayırmıştır.[33]
Kardeşlik, dayanışma ve yardımlaşma toplumu olması, ümmet-i Muhammed’i diğer topluluklardan ayıran en önemli özelliklerdendir.[34] İslâm’a göre aile, akraba, komşu ya da millet olsun, ümmeti birbirine bağlayan en üst kavram “din kardeşliği” kavramıdır.[35] “Çokluk içinde birlik”[36] şeklinde tanımlanabilecek bu toplumu oluşturan temel unsur, din kardeşliğidir. Kur’ân, bunu kısa ve net olarak şöyle ilan etmektedir: اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ Müminler ancak kardeştirler.”[37], “Kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.”[38], “Müminler ancak kardeştir.” hasr âyetindeki (اِنَّمَا/ancak) bu kardeşliğin sadece müminler arasında olduğunu, mümin ve kâfir arasında böyle bir şeyin olamayacağını ifade etmektedir.[39] Bu din kardeşliği, nesep kardeşliğinden daha sağlamdır. Çünkü nesep kardeşliği, din ayrılığından etkilenmekte fakat din kardeşliği nesep farklılığından etkilenmemektedir.[40]
İslâm toplumuna vurgu yapan bir başka âyette, “Hep birlikte Allah’ın ipine (hablullah) sımsıkı yapışın, parçalanmayın.”[41] buyrulmaktadır. Bu âyetteki “hablullah” ifadesi, “toplum” anlamına da gelmektedir.[42] İslâm dini, Müslümanları âdeta tek bir vücut gibi birbirlerine bağlamaktadır. Zaten Müslümanların duygu ve davranışlarının ortak olması, hak dinin en önemli esaslarındandır. Dinin dünyada en büyük feyzi de bu toplumun kurulmasındadır. Bundan dolayı “Toplumlarını yitiren veya perişan edenler, muhakkak perişan olurlar.”[43] denilmiştir.
Kur’ân’ın hemen her bölümünde toplu hareket etme düsturunu görmek mümkündür. Mesela, “Dini inkâr edenler birbirlerine sahip çıkarlar. Eğer siz birbirinize yardımcı olmazsanız, dünyada fitne kopar, büyük fesat ortaya çıkar.”[44], “Mümin erkekler ile mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır.”[45], “Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorludurlar.”[46], “Muhammed Allah’ın elçisidir. Beraberinde bulunanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler.”[47] buyrularak, her zaman dayanışma ve yardımlaşma hâlinde olmaları, birbirlerine kardeşlik şefkati ve merhameti ile davranmaları istenmektedir.
Hz. Peygamber de ümmeti şöyle tarif etmiştir: “Birbirini sevmede, birbirine merhamette, birbirine şefkatte, müminlerin bir beden gibi olduğunu görürsün. Bir uzvu rahatsızlandığında, diğer uzuvları ateşlenerek, uykusuz kalarak ona katılır.”[48] İslâm ümmetini bundan daha güzel tarif ve tasvir etmek mümkün değildir. Bir başka hadislerinde, “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (gerçek) iman etmiş olmazsınız.”[49] buyurarak, Müslümanların birbirlerini sevmelerinin imanın gereği olduğunu ifade etmiştir. Bu kardeşlik dolayısıyla, İslâm toplumunda asıl olan hakkın, adaletin, sevginin, barışın ve yardımlaşmanın hâkim olmasıdır.[50] İnançlarının ve gayelerinin bir olması, Müslümanlar arasında muhabbet, dostluk ve güçlü bir uyum meydana getirir. Böylece birbirlerine karşı merhametli, şefkatli, nazik ve dertleri paylaşan gönülden dostlar hâline gelirler.[51] Bu sayede toprakları, vatanları ne kadar ayrı, cinsleri, renkleri ve dilleri ne kadar farklı olursa olsun hepsi kardeş olduklarını hissederler. Eşi benzeri başka hiçbir toplumda görülmeyen bu kardeşlik hâli, ümmet-i Muhammed’i diğerlerinden ayıran temel özelliklerdendir.[52] Müslümanlar, işte bu duyguları dolayısıyla, “Ey Rabbimiz, beni, annemi, babamı ve bütün müminleri hesap gününde affeyle.”[53] diye dua ederler.
Hz. Peygamber, ümmetinde bu kardeşlik anlayışını yerleştirmeye çalışmıştır. Parmaklarını birbirine geçirerek, ümmetinin taşları birbirine iyice yapışmış bina gibi olduğunu söylemiştir.[54] İslâm ümmetinin birbirine haset edemeyeceğini, buğzedemeyeceğini, sırt çeviremeyeceğini, satışını bozamayacağını, zulmedemeyeceğini, ihanet edemeyeceğini, aldatamayacağını, yardım isteğini cevapsız bırakamayacağını, tahkir edemeyeceğini; Müslümanların kardeş olduklarını, kişinin kötü sayılması için kardeşini tahkir edip, horlamasının yeterli olduğunu vurgulamıştır.[55] Bir temsilinde de ümmeti, gözü ya da başı ağrıdığında, o ağrıyı her yerinde hisseden bir vücuda benzetmiştir.[56] Bu hadislerde, ümmetin fertlerinin emsalsiz bir dayanışma içinde, birbirlerine karşı şefkat ve merhamet duyguları ile dolu olmaları gerektiği açıkça ifade edilmiştir.
Bazı oryantalistlerin, Müslümanlar arasındaki bu kardeşlik bağlarına hayranlıklarını açıkça ifade ettikleri görülmektedir. M. Hodgson, Müslümanların tarihî misyonu olan cihanşümul bir topluluğa mensubiyet duygularının daima güçlü olduğunu, birbirine yardım etme zorunluluğunun imanın bariz göstergesi olarak kabul edildiğini belirtmektedir.[57] M. Watt, Müslümanların karizmatik bir toplum olarak tanımlanabilecek olan İslâm toplumuna derinden bağlı olduklarını, bu toplum anlayışıyla kimlik kazandıklarını, başarılarının da bu toplum şevkinden gelen enerji sayesinde olduğunu söylemektedir.[58] A. Toynbee ise Orta Çağ'daki Hristiyan atalarının farklı renklerdeki insanlar ile teması olmadığını fakat Müslümanların daha başından beri Afrika’daki zencileri ve Hindistan’daki esmer tenli insanları, beyazları ve siyahları, İslâm bayrağı altında topladıklarını ve birbirleriyle evlendirerek kaynaştıklarını;[59] Müslümanlar arasındaki ırkçılığın kaldırılışının, İslâm’ın kalıcı başarılarından olduğunu ve bu İslâmî özelliğin yaygınlaştırılması gerektiğini[60] ifade etmektedir. Buraya kadar anlaşılacağı üzere, ümmet kardeşliği bir Müslümanın diğer Müslümanları kendinden daha değerli görmesi ve onların faydasından kendisininmiş gibi memnuniyet, zararından da üzüntü duymasıdır.[61] İşte bu nedenle İslâm ümmeti, bir siyasî birlikteliğin ötesinde, çok daha köklü ve kalıcı bir toplumdur.[62] Cemil Meriç’in ifadesiyle, ırkları tek ırk, tek insan hâline getiren İslâm’dır. Bu biyolojik bir birlik değildir. Vahdetlerin en büyüğü ve en mukaddesidir. İster siyah, ister sarı bütün inananlar kardeştir. Onlar aynı şeyleri sever, aynı şeyler için yaşar ve ölürler. Bu, Türkleri, Arapları, Kürtleri, Arnavutları, Boşnakları, Afrikalıları düğüne koşar gibi gazaya yani irşada koşturan inançtır. Asırlarca beraber ağlayıp, beraber gülmeleri hep bu kardeşlik ve ümmet şuuru sayesindedir.[63]
3-Kardeşliğin Zirvesi: Îsâr
Ümmette kardeşlik ve dayanışmanın zirvesini îsâr anlayışı oluşturmaktadır. Sözlükte, “bir şeyi veya bir kimseyi diğerine üstün tutma, tercih etme” anlamına gelen îsâr, “bir kimsenin, kendisi ihtiyaç içinde bulunsa bile sahip olduğu imkânları başkalarının ihtiyacını karşılamak üzere kullanması, başkasının faydası için fedakârlıkta bulunması veya bir zarardan öncelikle onu koruması” demektir.[64] Kitâbü’t-tarifât müellifi Cürcânî, îsârın kardeşlikte en ileri derece olduğunu belirtmektedir.[65] Paylaşma ve yardımlaşmanın en ileri derecesi olan îsâr, yani başkalarının ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarına tercih etmek, ümmet-i Muhammed’in temayüz ettiği hususiyetlerdendir. Îsâr anlayışında kişi, kendi menfaatini terk etmekte, başkalarını tercih etmektedir. Kardeşine yardımcı olmak için meşakkatlere katlanmaktadır. Bu son derece üstün bir ahlâk örneğidir ve ideallerin en değerlilerindendir.[66]
Kur’ân, ümmetin bu vasfından övgüyle şöyle bahseder: “Hatta kendileri ihtiyaç duysalar bile kardeşlerine öncelik verir, onlara verilmesini tercih ederler.”[67], “Kendileri de ihtiyaç duydukları hâlde, yiyeceklerini sırf Allah’ın rızasına ermek için fakire, yetime ve esire ikram ederler. Ve derler ki: “Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz.”[68] Îsâr, din kardeşi için maldan veya candan vazgeçme gibi çeşitli şekillerde olabilir. İslâm tarihinde buna dair pek çok örnek vardır. Ensâr, Medine’ye hicret eden muhacirler ile yapılan muâhât (kardeşlik) anlaşması çerçevesinde, malının yarısını muhacirlere vermekte tereddüt etmemiştir.[69] Hz. Ömer’in anlattığına göre, sahabeden birine bir koyun kellesi hediye edilmiş, o da “Falanca benden daha açtır.” diyerek bir başka kişiye göndermiştir. Hediye, yedi kişiyi dolaştıktan sonra içlerinde en muhtaç olan ilk kişiye geri gelmiştir.[70] Yermük Savaşı'nda, şehit olmak üzere olan amcasının oğluna su vermeye çalışan Huzeyfe’ye amcaoğlu, suyu yanındaki diğer yaralıya vermesini söylemiş, fakat o kişi de suyu yanında bulunan bir başkasına vermesini istemiştir.[71] Bir gün Hz. Peygamber’e oldukça fakir ve aç bir adam gelir. Hz. Peygamber onu evine götürür fakat o sırada evde yiyecek bir şey yoktur. Bunun üzerine ashaba, “Bu adamı kim misafir edecek?” diye sorar. Ensâr’dan biri adamı götürür fakat evinde çocuklarına yetecek kadar yemek vardır. Hanımına “Çocukları oyala. Sofraya gelmek isterlerse onları uyut. Misafir içeri girince de lambayı söndür (karanlık olsun). Biz de sofrada yiyormuş gibi yapalım.” der. Sofraya otururlar ve sadece misafir karnını doyurur.[72] Evlerinde çok az yemek bulunduğu bir gün, Hz. Ali ve ailesi tam ailece sofraya oturmak üzere iken, kapılarına yemek isteyen bir dilenci gelir. Onlar da yemeklerini dilenciye verirler. Ertesi gün kapıya gelen bir yetime, üçüncü gün bir esire yemeklerini verirler.[73] Sahabeden beri, İslâm ümmeti arasında yerleşmiş olan îsâr anlayışının çarpıcı örnekleri tarih sayfalarında yerini almıştır. Müşterilerine, “Ben siftah yaptım, komşum henüz siftah yapmadı, ona gidin.” diyen esnaf örnekleri, bunlardan sadece biridir. Îsâr, sadece mal, mülk ile olmaz. Başkaları için canını feda etme anlayışı da îsârdır. Uhud Savaşı'nda bazı sahâbilerin, Hz. Peygamber’in hayatını korumak için ona siper olarak kendi hayatlarını ortaya koymaları[74] ve Hz. Ali’nin hicret için Mekke’den ayrılan Hz. Peygamberin yatağına yatması[75] buna örnek gösterilebilir. Çanakkale Savaşları'nda veya benzerlerinde gözlerini kırpmadan canlarını feda edenler de aynı kapsamda değerlendirilmelidir. Îsâr, kardeşliğin en ileri derecesidir. Her zaman ve herkeste görülmeyebilir. Fakat en azından Müslümanların, vücudun organlarının gıdalardan faydalanırken dengeli bir paylaşım göstermeleri gibi elindekileri ihtiyaç sahibi din kardeşleri ile paylaşmayı gerçekleştirmeleri gerekir.[76] Aksi hâlde vücudun dengesi ve sıhhatinin bozulacağı gibi toplumun da dengesinin ve huzurunun bozulacağı bilinmelidir. Çünkü her bakımdan sağlıklı toplumsal yapı böyle bir kardeşlik anlayışıyla gerçekleşebilir.
4-Kardeşliği Zaafa Uğratan Unsurlar:
Kavmiyetçilik ve Grupçuluk İslâm, ümmet modeli ile farklı kavimleri karıştırıp tek tip bir toplum ortaya çıkarmayı hedef almamaktadır. Müslümanların, fi kir ve kültür gibi farklılıklarına müsaade etmektedir. Fakat bu çeşitliliği sağlam ilkelerle kontrol altında tutmaktadır.[77] Ümmet anlayışı ile kişisel veya etnik kimliklerin/özelliklerin kaybolmadığı geniş bir toplum oluşturmaktadır.[78] “Ey İnsanlar! Sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sahip çıkmanız için milletlere, sülalelere ayırdık. Şunu unutmayın ki, Allah’ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvada en ileri olanınızdır.”[79] mealindeki âyette buna işaret edilmektedir. İnsanın karşısında çeşitli dinler bulunması, bunlar içinden hak olanı seçmesi bakımından bir imtihan vesilesi olduğu gibi, kavim, millet, aşiret, mezhep, fırka, cemaat gibi birbirinden ayrı sosyal gruplardan birine mensup olması da bir imtihan vesilesidir.[80] İslâm, Müslümanların farklı sosyokültürel renklere sahip olmasını bir zenginlik olarak görmektedir. Fakat bu renklerin uyum içinde, ahenkli bir bütün oluşturmasını istemektedir. Çatışma hâlinde olmalarını şiddetle reddetmektedir. İnsanların falan soya mensup olmakla, diğerlerine üstünlük iddiasını yasaklamaktadır. İşte bu açıdan İslâm’da kavmiyetçilik yasaktır.[81]
İslâm, tevhit dinidir ve tevhidi sadece akidede değil hayatın her alanına yansıyan bir sistem olarak vazetmektedir. Bu sebeple, Müslümanların bir ümmet olmalarını emretmektedir. Onları küfürden menettiği gibi tefrikadan da menetmektedir.[82]82 Çünkü ayrılığa ve tefrikaya düşmek, kamu maslahatını parçalamakta ve ümmetin yok olmasına sebep olmaktadır. Bu sebeple Kur’ân, “Asla dinlerini parça parça edip kendileri de bölük bölük olanlardan olmayın! Öyle ki, her fırka kendilerinde olan ile böbürlenmektedir.”[83] buyruğu ile uyarıda bulunmaktadır. Milliyet bağlarının değil de kardeşlik bağının öne çıkarılması, insanların daha kolay bir arada yaşayabilmelerini sağlar. Onun için ümmette, kavmiyetçiliğe/ asabiyete yer yoktur. Hz. Peygamber, kavmiyetçiliği şöyle reddeder: “Kim hevasına uyarak bâtıl yolda cenk eder, asabiyete/ kavmiyetçiliğe çağrıda bulunur veya kavmiyetçiliğin sevkiyle öfkeye kapılırsa, câhiliye üzere ölür.”[84], “Asabiyet/kavmiyet davasına kalkan, onu yaymaya çalışan, bu dava yolunda mücadele eden ve ölen bizden değildir.”[85] Hz. Peygamber, kavmiyetçilik yapılarak ensâr ve muhacirlerin birbirine karşı savaşa çağrıldığı bir olayda, “Nedir bu câhiliye davası! Onu bırakın, o kokuşmuştur.”[86] diyerek ümmetini uyarmıştır. Acemlerden olduğu için bir kişiyi tahkir eden Ebû Zerr’e “Sende câhiliye alametleri var.” demiştir.[87] Vedâ hutbesindeki, “Ey insanlar! Şunu biliniz ki, Rabbiniz birdir. Babanız birdir. Arap'ın başka ırka, başka ırkın Arap'a, beyazın siyaha, siyahın beyaza dindarlık ve ahlâk üstünlüğü dışında bir üstünlüğü yoktur.”[88] hadisiyle, ümmette şekilsel ayrımcılığa yer olmadığını vurgulamıştır. Hicretin ilk yıllarında Medine’de yaşanan şu olay, sadece İslâm ümmetinde görülen bu mükemmel kardeşliği parçalayacak en önemli şeyin kavmiyetçilik olduğunu göstermektedir: “Yaşlı ve azılı bir kâfi r olan Yahudi Şâs b. Kays, Hz. Peygamber’in hicreti sonrası Evs ve Hazreçlilerin bir araya geldiklerini, beraber oturduklarını, kardeşçe sohbet ettiklerini görünce, yanındaki Yahudi gencine, “Bunlar birleşirse Yahudilerin vay hâline! Git ve onlara “buas” günlerini (Evs ve Hazreç arasındaki savaşlardaki kahramanlıkları) hatırlat.” demiştir. Yahudi genci gider ve orada oturmakta olan Evs ve Hazreçlilere buas günlerini hatırlatarak, onları birbirine düşürür. Daha önce yaptıkları savaşlardaki kahramanlıkları sayarak, atışmaya başlarlar. İslâm kardeşliğini unutup, birbirine düşerler. Öyle ki, kabilelerini Medine meydanında vuruşmaya çağırırlar. Durumu haber alan Hz. Peygamber, hemen olaya müdahale etmiş ve “Bu câhiliye hâllerini terk edin.”[89] diyerek, kabilecilik ve kavmiyetçiliğin câhiliye döneminin yanlış düşüncelerinden olduğunu ve İslâm’da bunlara yer olmadığını belirtmiştir. Hz. Peygamber bu şekilde kavmiyet davası güdenleri şöyle uyarmıştır: “Allah, câhiliyenin kibir ve atalarla övünme duygusunu sizden uzaklaştırmıştır. İnsan ya takva sahibi bir mümindir yahut bedbaht bir günahkârdır. Sizler Âdem’in oğullarısınız. Âdem ise topraktandır. Bir kısım insanlar var ki, cehennem kömüründen başka bir şey olmayan adamlarla övünür. Bunlar ya bu övünmeden vazgeçer ya da Allah nezdinde, pisliği burunlarıyla yuvarlayan mayıs böceklerinden daha değersiz olurlar.”[90] İnsanların çeşitli kavimlere ve kültürlere mensup oldukları bir gerçektir. Kur’ân’ın, “Allah dileseydi sizi bir tek ümmet yapardı, fakat bu, verdikleriyle sizi denemesi içindir; o hâlde iyiliklere koşuşun, hepinizin dönüşü Allah’adır. O, ayrılığa düştüğünüz şeyleri size bildirir.”[91] mealindeki âyetinde ifade edildiği gibi Allah insanları farklı milletler hâlinde yaratmıştır. Her insan ait olduğu çevreyi sever. Fakat İslâm, kardeşliğini zaafa uğratacak bir ayrışmaya müsaade etmez. Dolayısıyla kavmiyetçiliğin reddedilmesi, kişinin mensup olduğu milleti sevmemesi demek değildir. Hadiste, “Kişi kavmini sever.”[92] ve “Sizin en hayırlınız aşiretini müdafaa edendir.”[93] buyrulmuştur. Buna göre soy, sop veya kavim sevgisi fıtrîdir. Yasaklanan ise üstünlük görme, başkalarını rencide eden övünmedir. Zaten İslâm hukukunda örfe geniş ölçüde yer verilmesi, İslâm’ın yerel değerlere verdiği önemi göstermektedir.[94] Ancak kavmî övünme dolayısıyla ümmette bölünmeler ortaya çıkar. Ümmet toplumunu oluşturan gruplar, milletler birbirinden uzaklaşır. Çünkü aşırı milliyetçilik duygusunun temel özelliği ayırt edici olmasıdır. Çünkü insanlar başka cinsten ve kültürden kimselerle karşılaştıkları ölçüde bu duygu söz konusudur.[95] Sonuçta bu süreç çatışmaya kadar gidebilir. Oysa Kur’ân, “Müminler kardeştir.” idealini gönüllere yerleştirdikten sonra, “O hâlde ihtilaf eden kardeşlerinizin arasını düzeltin.”[96] buyurarak, kardeşliğin fiiliyata geçirilmesini, gereğinin yerine getirilmesini istemektedir. Sonuç olarak ümmet, bir milletler cemiyetidir. Bu cemiyet, coğrafî sınırları ya da ırkları, bireylerin sosyal faaliyet alanlarını daraltmak için değil, tanışmalarında kolaylık olsun diye tanımaktadır.[97]
İslâm ümmeti, 19. asırdan itibaren Batı’da ortaya çıkan yeni gelişmeler karşısında her bakımdan zayıflamıştır. Bunun en önemli sebebi olan milliyetçilik akımları, ümmeti parçalayıp ulusları öne çıkarmıştır. Sonuçta, İslâm toplumunun siyasî, sosyal ve iktisadî yapısı altüst olmuştur. Yirminci yüzyıla gelindiğinde ise ortak bir geleneğe dayalı büyük toplum (ümmet) anlayışı önemli ölçüde kaybolmuştur.[98] Hâlbuki daha önceleri modern dönem Batı toplumlarında yaygınlaşan ırkçılığa, İslâm toplumlarında rastlamak mümkün değildi. Bu geleneksel yapının bozulması, ümmet kardeşliğinin zayıflamasına yol açmıştır.[99] Toynbee, ırkçılık ve alkolün çağın iki önemli tehlikesi olduğunu; İslâmî ruhun, yüce ahlâk ve toplumsal değerlerle bu iki hastalığı yok edecek kadar kuvvetli olduğunu söyler. Ona göre milliyetçilik, Müslümanların içine düştükleri bir oyundur. Bunun kaçınılmaz sonucu olarak Müslümanların büyük çoğunluğu, Batı dünyasının proleter kalabalığı içinde eriyecektir.[100] S. H. Nasr da mahalli milliyetçilik akımlarının güçlendirilmeye çalışıldığını, bunu yapanların başarılı olmaları hâlinde, sadece İslâm dünyasının birliğini engellemekle kalmayacaklarını; aynı zamanda bütün dünyayı çok daha kolay manipüle edebileceklerini, küçük, güçsüz devletlere dönüştüreceklerini söylemektedir.[101] Kavmiyetçiliğin yayılması için İslâm ümmeti içinde özel faaliyetler yürütülmüştür. Ziya Gökalp’e çalışmalarında yardımcı olan Tekin Alp (asıl adı Moise Kohen) ve benzerleri bu hususta önemli rol oynamıştır.[102] İslâm’ın ruhuna tamamen ters olan kavmiyetçiliği savunanlar, onun bütün milletleri kucaklayan beynelmilelciliğini bozmuştur.[103] Batılıların İslâm ülkelerini sömürge hâline getirmeleri de ancak bu şekilde onları bölüp parçalamaları ile mümkün olabilmiştir.[104] Oysa önceleri, Müslümanlar arasında ırkçılık nedir bilinmezdi. Dünya, dâru’l-İslâm ve dâru’l-harp olarak ikiye ayrılmış, bütün Müslüman coğrafyası İslâm ülkesi kabul edilmiştir.[105]
İslâm toplumlarında çok sayıda farklı cemaatin olduğu bilinmektedir. Kavmiyetçilikte görüldüğü gibi cemaatçilik ve grupçuluk da kardeşliği zaafa uğratan etkenlerdendir. Nitekim son yıllarda çeşitli cemaatlerin veya grupların birbiriyle mücadele etmeleri, kardeşlik bağlarının zayıflamasına neden olmaktadır. Ayrıca ümmeti, Avrupa’daki yüzyıl/mezhep savaşlarına benzer bir Sünnî-Şiî çatışmasına sürükleme çalışmalarına da şahit olunmaktadır. Bazı coğrafyalarda şiddetlenen, gittikçe artmasından her Müslümanın endişe etmesi gereken bu çatışmalar, İslâm ümmetini yüzyıl sürecek bir ateşin içine atabilir. Afganistan, Irak ve Suriye’de Müslüman kardeşlerini gözünü kırpmadan öldüren ve İslâm adına hareket ettiği iddiasında olan bazı örgütler, cemaatçiliğin ve grupçuluğun acı tezahürleri olarak ortaya çıkmaktadır. Hangi cemaatten veya gruptan olursa olsun tevhide inanan, kıblesi bir olan Müslümanların, başka cemaatlere mensup olan kardeşlerini “öteki” olarak görmesi mümkün değildir. Kavmiyetçilik ve cemaatçilik gibi ferdiyetçilik de ümmeti zaafa uğratan bir anlayıştır. Ne yazık ki Müslümanlar, modern çağın yeni gelişmeleriyle ümmet anlayışından uzaklaşıp, toplumu atomize bireylerden oluşan bir yapı olarak görmeye başlamıştır.[106] Bu bireycilik/ferdiyetçilik modeli, Müslümanların başına gelen hemen bütün belaların sebebidir.[107] Oysa ümmet, ferdiyetçiliğin zıttıdır. Ferdiyetçilikte, birey her şeyin merkezi ve ölçüsüdür. Ümmette ise “ben” yoktur, “biz” vardır. Bir Müslüman, diğer bütün Müslümanlardan sorumlu olduğu bilincini taşımaktadır.[108] Bireycilik, tüketimci-kapitalist anlayışla, sadece kendini ve çıkarlarını düşünmeye dayandığı için ümmet anlayışına tamamen aykırıdır. İnsanların bir ve beraber olmalarını engellemektedir.
Bu problemlerin çözümü için birçok öneri sunulabilir. Bunların birincisi, Kur’ân’ın insanlığa sunduğu en önemli ilkelerden biri olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münkerin uygulanmasıdır. “Siz en hayırlı ümmetsiniz, iyilikleri emreder, kötülüklerden menedersiniz.”[109] âyetinde ifade edildiği üzere, bu prensip ümmet-i Muhammed’in önemli vasıfl arından biri olmalıdır. Müslümanların, kurumsal ve bireysel olarak bu ilke doğrultusunda, her türlü imkânı kullanarak yanlışa düşen kardeşlerini uyarmaları, onlara engel olmaya çalışmaları gerekir. Bu kardeşliğin parçalanmasına tepki verilmemesi, “aynı gemide hep beraber batmak.”[110] anlamına gelir. Hakkı tavsiyenin ve emr-i bi’l-marufun terkedilmesi, İslâm toplumunun tamamını felakete sürükler.
İkinci olarak, hak, adalet ve ihsan toplumu olan ümmet-i Muhammed’in fertleri arasında, aşiret, grup, cemaat ve kavmiyet taassubunun olamayacağı vurgulanmalıdır. Taassubun her çeşidi gibi grup taassubunun da hem İslâm toplumuna hem de bütün insanlığa zarar verdiği bilinmektedir. Kavmiyetçilik, aşiretçilik, cemaatçilik taassubu ile her bakımdan mücadele etmek hayatî bir öneme sahiptir. Taassup yanında, gururlanma ve kendi tarafından olanı kayırma gibi ahlâkî zafiyetler de bu problemlerin sebeplerindendir. Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilmiş bir peygamberin ümmetinde, hak, adalet ve kardeşliğin esas olması gerekirken, böylesi ahlâkî zafi yetlere düşülmesinin hem dünyevî hem de uhrevî neticeleri vardır.
Fakat Müslümanların ulus devletlere ayrılıp, ümmetin dağılması, hukukî düzene yansısa da ruhlara tamamen nüfuz edememiştir. Ümmetin en kuvvetli temeli olan yardımlaşma ve dayanışma örnekleri, diğer toplumlarda görülmemiş şekilde asırlardır devam etmektedir.[111] İslâm ümmeti, bütün olumsuzluklara rağmen diğer din topluluklarına göre çok daha fazla dine sahip çıkmasıyla dikkat çekmekte, evrensel bir dayanışma duygusuyla hareket etmekte, ortak bir kültürel miras duygusunu koruyup sürdürmektedir.[112] Müslümanların, bütün bu problemleri aşmalarının ve daha önce görülen şanlı günlerine dönmelerinin yolu, ümmet kardeşliğini her bakımdan tesis etmelerinden yani birlik-beraberliği her alanda sağlamalarından geçmektedir. Dolayısıyla onların, farklılıklarını değil ortak noktalarını öne çıkarmaları, ümmet çatısı altında birleşmeleri gerekmektedir.
Sonuç
Kur’ân ve Sünnet bütün Müslümanların din kardeşliği bağı ile birbirine bağlı olduğunu ilan etmektedir. Bu sebeple dünyanın her neresinde yaşıyor olursa olsun, Müslümanların tamamına ümmet-i Muhammed adı verilmektedir. Farklı coğrafyalarda yaşasalar da onlar tek bir vücut gibidir. Birinin sevinci veya acısı, diğerlerinin de sevinci veya acısı olmalıdır. Bu birliği, aynı dine mensup olma şuurundan kaynaklanan kardeşlik anlayışı oluşturmaktadır. Bu ümmet kardeşliğinde, cihanşümul bir birliktelik vardır. Yani ümmet, coğrafî sınırlar, ırk, veya nesep bağları ile sınırlanmayan büyük bir toplumdur.
Ümmeti zaafa düşürecek en önemli etkenler, kavmiyetçilik, cemaatçilik, aşiretçilik ve grupçuluktur. Çünkü bunlar ümmetin sen ben kavgasına düşüp dağılmasına sebep olmaktadır. O hâlde, Müslümanlar arasında Kur’ân’ın işaret ettiği kardeşliğin gereği olarak, kendini üstün görmeye dayalı çatışmalara yer yoktur. Çünkü üstünlüğün ölçüsü sadece takvadır. Farklı grup ya da cemaatler ancak hayırda yarışabilir. Kur’ân’ın sunduğu en önemli prensiplerden biri olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker gereği, bu kardeşliğe zarar veren parçalanma ve bölünme karşısında, Müslümanların birbirlerini uyarmaları gerekmektedir. Aşiret, grup, cemaat ve kavmiyet taassubu ile mücadele edilmelidir. Kavmiyet, aşiret gururu ve kayırmacılığı gibi ahlâkî zafiyetlere de dikkat edilmelidir. Zira iman/İslâm kardeşliği, çatışma değil, barış ve huzur içinde bir arada yaşama iradesi gösterenler arasında yeşerir.
Her ne kadar modern dönemde, kardeşlik bağları zayıfl amış ve donuklaşmışsa da ümmet, hâlâ birbiriyle kaynaşan, dayanışma içinde olan ve birbirini seven bir topluluktur. Bütün olumsuzluklara rağmen din kardeşliği bağı, ümmeti canlı tutmaya devam etmektedir. Bu kardeşlik anlayışı ve bilinci, geçmişte olduğu gibi gelecekte de Müslümanların temel vasıflarından olmaya devam edecektir. Ümmet kardeşliğinin temel şartı, ümmetin dine sarılmasıdır. Müslümanlar, bu sayede birleşecek, kardeşleşecek ve kuvvetlenecektir.
Son asırlarda paramparça olan ve ihtilafların pençesinden bir türlü kurtulamayan Müslüman milletlerin, aralarındaki tefrikaları giderip, kardeşlik bağlarını sağlamlaştırmaları ve birbirleriyle kaynaşıp, birlik ve dayanışma hâlinde olmaları elzemdir. İslâm milletleri, enerjilerini boşa harcatan, onları yıpratan kavmiyetçilik, cemaatçilik ve grupçuluk gibi sen ben çekişmelerini bırakarak, problemlerine kalıcı çözümler sağlayacak olan güç birliğini gerçekleştirmelidir. Kardeşliğin gereği olan birlik ve dayanışma sayesinde dağınık olan pek çok unsurun birleşmesinden doğacak büyük güç, temel problemlerin çözümünde önemli rol oynayacaktır. Müslümanların dünya ölçeğinde başarılı olmaları, kardeşlik temeline dayalı bu birlikteliği geliştirmelerine bağlıdır.
514-) TİMURTAŞ HOCA EN HAYIRLI ÜMMET
514-) TİMURTAŞ HOCA EN HAYIRLI ÜMMET
كُنتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ تَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَتَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ وَتُؤْمِنُونَ بِاللّهِ
“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeğe çalışır ve Allah'a inanırsınız…”[1]
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ أُمَّةً وَسَطًا لِّتَكُونُواْ شُهَدَاء عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا
“Ve işte böylece sizi vasat (seçkin) bir ümmet kıldık ki, siz bütün insanlar üzerine adalet örneği ve hakkın şahitleri olasınız, Rasul de sizin üzerinize şahit olsun…”[2]
Yüce Rabbimiz biz inananları ve İslam’a teslim olanları en hayırlı ümmet olarak, vasat, seçkin yani olması gereken en ideal konumda vasfettiği halde, bizler ümmet olarak bu gün bu vasıflardan ne kadar uzaklaştığımızı görmekteyiz.
Son yüz yıldır İslam Ümmeti, maruz kaldığı sarsıcı olaylar karşısında ümmet bilincinden uzaklaşmış ve diğer ümmetlerin egemenliği ve etkisi altına girerek paramparça olmuştur. Vahşi hayvanların bir yiyeceğe saldırdığı gibi kâfirler, İslam ümmetine saldırmaya devam etmektedir. İslam Ümmeti’nin parçalanmışlığı ve ümmet bilincinden uzaklaşmasının, Osmanlının parçalanması sonucu olduğu gerçeğini göz ardı ederek bir ümmet bilincinden ya da ümmetin birliğinden bahsedilemez.
Aralarına çizilen suni sınırlar içinde hapsedilmiş, başlarına atanmış uşak yöneticiler aracılığı ile her türlü zulme maruz bırakılan İslam Ümmeti’nin, son yüzyılda yaşadıkları herkesçe malumdur. Özellikle son on beş yılda İslam beldeleri olan Afganistan’da, Irak’ta, Pakistan’da, Filistin’de, Çeçenistan’da, Bosna’da, Doğu Türkistan’da ve hali hazırda Suriye Irak ve Mısır’da yaşananları görmeyen ve bilmeyen yoktur. Yaşanan bunca katliamlara karşın İslam Ümmeti’ne mensup insanların büyük bir kısmı, ümmet bilincinden uzaklaştırıldığı için sessiz kalmıştır.
Bütün bu yaşanan zulümlerin asıl sebebini bilmeden ve bu zulümlerin kendisi ile biteceği, yerine adaletin tesis edileceği çözümleri ve projeleri ortaya koymadıkça hep bir yerlerde Müslümanlar ölecek ve bizde aynı şeyleri tekrar edip duracağız.
Bu bağlamda, Rabbimiz bizi tek ümmet kılmışken, ümmetimizi üstün ve güzel özellikleri ile vasıflarken, ne oldu da bizler Rabbimizin nitelendirdiği özelliklerden yoksun kaldık? Ümmet olmak ne demek, ümmet bilincine sahip olmak ve tekrar vasat ümmet olmak nasıl mümkün olur? sorularına, ilahi vahye bakarak cevap aramaya çalışalım. Geldiğimiz son süreç itibari ile “ümmet” kavramını bir kez daha irdelemek ve İslam kardeşliğini somutlaştıran ümmet bilincinin nasıl sağlanacağını hatırlamak lazım.
İslam, insanların İslam’a göre konumlarını belirlediği gibi, Müslümanların da konumlarını belli kavramlarla ifade etmiştir. Hayatımızın her alanına dair tanımlama ve çözüm getiren İslam, toplumsal yaşantımızı tanımlamada, toplu olarak Müslümanların durumunu belirleyen bir takım sıfatlar ile “Ümmet” kavramını kullanmıştır.
“Ümmet” kavramını gramer yönü ile ya da Kur’an’da geçtiği bütün ayetlerdeki anlamları ile detaylı bir şekilde ele alacak değilim. Fakat bizde bir fikir oluşturması için genel hatları ile “ümmet” kavramını ele almanın yeterli olacağı kanaatindeyim.
“Ümmet” kelimesi, Arapçada “Ümm” kökünden gelir. Ümm; “anne, nine” anlamına gelir. Ümmül kitap denildiğinde kitabın anası kastedilir. Çoğulu “ümem”dir. “İmam” kelimesinin kökü de aynıdır. Önde giden, liderdir. Ümmetin lideri imamdır halifedir. Diğer bir ifade ile imam; birleştiren ve bütünleştirendir.
Istılah olarak “ümmet”: Aynı dine ya da yaşam tarzına/ideolojiye veya ilkeler bütününe inanan ve bu din/ilkeler etrafında birleşen insanlardır.
“Ümmet” kavramı Kur’an-ı Kerim’de 51 yerde tekil, 13 yerde çoğul olmak üzere toplam 64 yerde geçer. Anılışı itibari ile “ümmet” kelimesi oruç, hac, namaz gibi farzların anılışından daha fazladır.
“Ümmet” kavramı, Kur’an’da birkaç farklı anlamda kullanılmasına rağmen, daha çok bütünlük, birliktelik, herhangi bir özelliği nedeni ile bir araya gelmiş topluluk manasında kullanılmıştır.
Âli İmran Suresinde:
وَلْتَكُن مِّنكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنكَرِ
“İçinizden hayra çağıran, marufu emreden, münkerden nehy eden, bir ümmet (topluluk) bulunsun…”[3] buyrulmaktadır.
Bu ayetten neler anlamalıyız?
1. Ümmet içinde bir ümmet olsun.
2. Ümmet içinde bir maya topluluk bulunsun.
3. Ümmet içinde bir rafine cemaat korunsun.
4. Ümmet içinde hayra anahtar, şerre kilit olan, özel vazifeli bir grup kurulsun.
5. Ümmet içinde marufu emreden, münkeri/kötülüğü izale eden ve bunun nasıl olduğunu gösteren bir çekirdek kadro oluşsun.
Ümmet-i Muhammed’den Olmanın Sorumlulukları nelerdir?
1. Ümmet-i Muhammed’in İslam’ı anlama, yaşama ve temsil etme sorumluluğu vardır.
2. Ümmet-i Muhammed’in, maddi ve manevi şahsiyetine zarar vermeme sorumluluğu vardır.
3. Ümmet-i Muhammed’in, Sünnet-i Muhammed ile ayakta durabileceğini unutmama sorumluluğu vardır.
4. Ümmet-i Muhammed’in, Ümmet-i İcabet’e; İslam’ın mesajlarını ulaştırma sorumluluğu vardır.
5. Ümmet-i Muhammed’in bir ve bütün olarak ümmetin maslahatını her şeyin önüne alma sorumluluğu vardır.
Bir sonraki ayette bildirildiği üzere
وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ تَفَرَّقُوا وَاخْتَلَفُوا مِنْ بَعْدِ مَا جَآءَ هُمُ الْبَيِّنَاتُ وَاُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ عَظِيمٌ
“Kendilerine apaçık deliller geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte bunlar için büyük bir azap vardır.”[4]
Dikkat edilirse, ayrılığa düşenler, yani Yahudi ve Hıristiyanlar gibi olmayın, onların yaptıklarını yapmayın, onlara benzemeyin, deniliyor. Ayrılıkçılar da sadece onlara benzemekle yetinmiyorlar, aynı zamanda onların işbirlikçileri olarak her arzularını yerine getirmek için çırpınıyorlar.
Ümmet’in zıttı, Hizip’tir.
Ne fark var ümmet ile hizip arasında?
1. Ümmet dili birleştirir, hizip dili parçalar.
2. Ümmet dili büyütür, hizip dili küçültür.
3. Ümmet dili kuvvetlendirir, hizip dili zayıflatır.
4. Ümmet dili yarıştırır, hizip dili rekabetlendirir.
5. Ümmet dili ufukları alîleştirir, hizip dili hayalleri daraltır
Halbuki biz Müslümanlar ümmet şuuruyla hareket ettiğimiz dönemlerde, Allah (c.c.) bizi yeryüzünde adaleti tesis eden, halkını asırlar boyu güven ve huzur içinde idare eden büyük devletleri kurmakla şereflendirdi. Bütün insanlık bugün hala, bizim tarihteki o âdil yönetimimiz ve medeniyetimizden bahsetmektedir.
Muhterem Kardeşlerim
Müslümanları kardeş yapan pek çok faktör vardır. Birbirlerine destek olmaları¸ sıkıntılı anlarında yardıma koşmaları¸ İslâm’ın yücelmesi için Allah yolunda fedakârlıklar göstermeleri onları bir arada tutan ve kaynaştıran unsurlardan sadece bir kaçıdır. Esasında Müslümanları birbirine kenetleyen ne kadar faktör varsa¸ bunları bir şemsiye altında birleştiren ana unsur ‘Ümmet Bilinci’dir.
Müminler ümmet oldukları için bir aradadırlar. Cami ve mescidlerde bir safta omuz omuza vermeleri¸ tüm dünyadaki Müslümanların namaz kılarken tek bir Kâbe’ye yönelmeleri, zekâtlarını ihtiyaç sahibi müminlere takdim etmeleri¸ Hac için Kâbe’nin etrafında tavafa koşmaları, Arafat ve Müzdelife’de aynı saatlerde vakfe yapmaları, yılın aynı günlerinde oruç tutmaları, tüm dünyada aynı ezanı okumaları, aynı amentüye inanmaları hep bir ‘Ümmet’ oldukları içindir.
Başka bir ifadeyle¸ tüm bunlar¸ İslâm bir arada yaşanması gereken din olduğundandır. Nitekim dünyanın herhangi bir bölgesinde inleyen müminlerin derdine derman olmak için seferber olmaları¸ onlar için gözyaşı dökmeleri ve her bir müminin derdini kendi dertleri edinmeleri onlardaki ümmet bilincindendir. Çünkü Allah (c.c.)
اِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ اِخْوَةٌ
Onları kardeş kılmıştır[5]. Kardeşliğin gereği ise diğer mümin kardeşine sahip çıkmaktır. Bundan dolayı Müslümanlıktaki kaynaşma ve birlik başka hiçbir dinde ve inanışta yoktur¸ olamaz. Olamadığı için de¸ İslâmî hassasiyetlerden habersiz olanlar¸ ümmetin ne olduğunu bilemeyenler¸ bir ülkedeki Müslümanların dünyanın diğer tarafında zorda kalmış müminler için endişelenmelerini ve yüreklerinin sızlanmasını anlayamazlar. ‘Kendi yurdundaki insanlar dururken başkaları için ne diye seferber oluyorlar’ derler. Yardım kampanyalarını¸ çırpınışları gereksiz görürler. Çünkü onlar için destek olunması gerekenler¸ devlet sınırları içerisinde yaşayanlar ve soydaşlarla sınırlıdır. Hz Muhammed (s.a.v)’in şöyle buyurduğundan habersizdirler:
مَثَلُ الْمُؤْمِنِينَ فيِ تَوَادِّهِمْ وَتَرَاحُمِهِمْ وَتَعَاطُفِهِمْ مَثَلُ الْجَسَدِ: إِذاَ اشْتَكَى مِنْهُ عُضْوٌ تَداَعَى لَهُ ساَئِرُ الْجَسَدِ بِالسَّهَرِ وَالْحُمَّى
“Müminler, birbirlerini sevme, birbirlerine merhamet etme ve birbirlerine şefkat gösterme konusunda bir vücut gibidirler. Vücudun bir organı rahatsız olsa, diğer organlar uykusuzluk ve hararette ona ortak olurlar.”[6]
Kudüs, bizim topraklarımız içinde iken, orada tüm inanç mensupları barış ve huzur içinde yüzyıllar boyu yaşamışlar, kimse, kimsenin kanını dökmemiş, malını gasp etmemiş ve namusuna dokunmamıştır. Ne zamanki; Osmanlı, dünya siyaset sahnesinden çekildi ve o topraklar zalimlerin eline geçti, işte o zamandan beri sadece Filistin değil, bütün dünya yaşanmaz hale geldi.
Ümmet bilinci, tüm inananları kardeş yaptığı gibi, bütün insanlığın da adalet, barış ve insan haklarına saygılı bir düzende yaşamasının teminatıdır.
Ümmet şuurundan yoksun kavimlerin, itaat ve sadakat bilincini de yitirdiklerini Kur’an-ı Kerim’de geçen Talut-Calut kıssasında bütün açıklığıyla görmekteyiz.
Bu bilinçten yoksun olan toplumlar, düşmanlarına karşı zayıf ve savunmasız kalarak mağlup olmaktadır. Ama ümmet şuuruyla hareket eden Müslümanlar, sayıları az olsa bile Allah Teâlâ’nın izni ile galip gelmektedirler.
Buna göre bir toplumda birlik ve beraberliği sağlamanın yolu, önce zihinlerde, kanaat ve duygularda, sonra davranış ve hareketlerde birliği temin etmektedir. Eski deyimle
Birincisine ‘Tevhidu’l-Kulûb’ (kalplerin birleştirilmesi) yahut ‘Tevhidi efkar’ (fikirlerin birleştirilmesi),
İkincisine de ‘Tevhid-i Ef’al’ (davranış ve hareketlerin birleştirilmesi) adı verilir.
İnsanların ortak noktalarda birleşmesini temin edecek esaslar İslâm’a göre Allah (c.c.) ve Rasûlü (s.a.v.)’nün emir ve yasaklarıdır. Ancak onlar sayesinde davranış ve hareketlerde birlik ve beraberlik sağlanır, tefrikaya düşülmez. Düşünce, duygu ve kanaatte, inançta vahdeti sağlayan müminlerin gerçekten Allah’a inanmış olmaları ve bu hal üzere Rablerine kavuşabilmeleri için
وَاعْتَصِمُوا بِحَبْلِ اللهِ جَمِيعاً وَلاَ تَفَرَّقُوا
“Toptan Allah’ın ipine sımsıkı sarılınız, tefrikaya düşmeyiniz!”[7] Buyrulmuştur.
Birçok hadiste vahdetin (yani birliğin) sağlanmasında Peygamber Efendimizin tavsiyelerini görmekteyiz:
“Size cemaatle (vahdet üzere) olmanızı tavsiye eder, ayrılıp dağılmaktan (tefrikaya düşmekten) şiddetle sakınmanızı isterim. Zira Şeytan yalnız başına yaşayan insana yakın, birlik olan iki kişiye uzaktır. Kim cennetin tam ortasında yaşamak isterse toplu halde ve vahdet içinde olmaya gayret etsin.” [8]
“Müslüman topluluğundan bir karışta olsa ayrılan kimse, boynundaki İslâm bağını çözmüş demektir.” [9]
“Müminler birbirini sevmede ve korumada ve birbirine acımada bir vücudun azaları gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olsa diğer organları da bu yüzden ateşlenir, uykusuz kalır.” [10]
Müslümanlar arasında birlik ve beraberlik sağlandıktan sonra bunu dağıtacak pek çok şer unsur elbette devreye girecektir. Çünkü düşmanlar Müslümanların bu başarısını istemeyecektir. Bu unsurları devre dışı bırakmanın yolunu yukarıdaki ayet ifade etmektedir. Allah (c.c.)’ın emirlerine uyulmayan ve bu sebeple tefrikanın hâkim olduğu, birbirine düşman, birbirinden şikâyetçi insanlardan oluşan cemiyetlerde huzur ve sükûn olmaz; eziyet, sıkıntı, kriz ve belirsizlik baş gösterir. Ayet-i Kerime bunu açık ve kesin olarak ortaya koymaktadır:
وَاَطِيعُوا اللهَ وَرَسُولَهُ وَلاَ تَنَازَعُوا فَتَفْشَلُوا وَتَذْهَبَ رِيحُكُمْ وَاصْبِرُوا اِنَّ اللهَ مَعَ الصَّابِرِينَ
“Allah’a ve Rasûle itaat ediniz, birbirinizle çekişmeyiniz, yoksa dağılırsınız, böylece gücünüz, kuvvetiniz kaybolur…..!” [11]
Ayrıca unutmamak gerekir ki¸ İslâm ahlakının Kur’an ve sünnetle birlikte Müslümanların önüne koyduğu bütün güzellikler hep ümmeti inşa etme amacına matuftur. İslâm hukukunun öngördüğü bütün cezalar da bu ümmetin vahdetine ve güzelliğine halel getirebilecek her bir adıma engel olma amacına dönüktür. Çünkü İslâm kendisine inananları öncelikle ümmet yapmayı hedefler. Bütün emir ve yasakları Müslümanları ümmet yapmak içindir.
İslâm’ın her şeyin önünde tuttuğu ancak yaşadığımız dönemde kaybolmaya yüz tutmuş olan ‘Ümmet Bilinci’nin zayi olma nedenleri hususunda söylenecek şeyler elbette pek çoktur. Lakin manevî boyutun zayıflamasının¸ inananların olabildiğine dünyevîleşmeye başlamasının ve ahlakî sefahatin artmasının şüphesiz bunda pek çok etkisi vardır. Velhasıl pek çok etkenin tesiriyle ümmet bilincimizi yavaş yavaş kaybediyoruz. Değerlerimiz zayıflıyor ve pek çok vasfımız sadece sözde kalıyor. Buna paralel olarak ibadet şuurumuz da kayboluyor. Hatta ibadetlerimiz sıradanlaşıyor¸ lezzet alamaz oluyoruz. Görünürde bir dindarlık sergiliyoruz ama bu dindarlık içi doldurulamamış bir Müslümanlık olarak kalıyor. Bunun olumsuz sonuçlarını elbette hep birlikte yaşıyoruz. En basitinden¸ biz gerçek anlamda ümmet olabilseydik¸ İslâm dünyası bugünkü zilleti yaşıyor olabilir miydi acaba? İslâm coğrafyasının üzerine musallat olmuş zalim idareciler kendi halklarına bunca eziyetleri çektirebilir miydi? Müslümanlar kendi küçük hesaplarını bir tarafa bırakıp İslâm’la dertlenebilseydi¸ dünyanın her yanına dağılmış olan Müslümanların gücü böyle mi olurdu?
Ayrıca her birimiz ümmet bilincinin bir tarafını törpülemekle meşgulken kardeşlikten söz etmek ne derece mümkün olabilir ki? Her türlü tefrika ile savrulduğumuz şu günlerde bir kısmımız asabiyet ile kendisini diğer Müslüman kardeşlerinden farklılaştırmanın peşinde. Suriye’de Irak’ta Müslümanların birbirlerini kelimenin tam anlamıyla ‘telef’ etmelerine bir bakınız. Bir Müslüman diğer Müslümanları hem de caminin içinde bombayla imha edebilecek kadar canileşebilmekte. Veya ülkemize çevirin bakışlarınızı. Tertemiz masum yürekler kurulan tuzaklarla veya mermilerle toprağa yıkılabiliyor. Bağlarından kopan ve kendisini geçmişine götüren değerleri zayıflayan veya hiç kalmayan bir kuşaktan ümmeti koruma bilinci elbette beklenemez.
Muhterem Kardeşlerim Ümmet Olarak Neleri Kaybettik?
1-Gücümüzü, Şahitliğimizi, Örnekliğimizi Kaybettik
Büyüklerden birine demişler ki; “Efendim dua edin de Ümmeti Muhammed kurtulsun.” O da demiş ki; “Siz bana Ümmeti Muhammed’i gösterin ki ben de onların kurtulduğunu söyleyeyim.” Tabi bu biraz abartılı gibi görünebilir ama ne yazık ki biz Kur’anı Kerim’de o vasf edilen “İnsanlığın hayrına çıkartılmış, görevlendirilmiş en hayırlı ümmetsiniz” vasfını kaybetmiş gözüküyoruz.
Bu ümmet, baştan en hayırlı ümmetti. Dünyayı değiştirdi. Ama bu vasıflar bugün kayboldu. Emrederken emir alır konumuna düştük…
Bu ümmete Allah Teâla’nın yüklediği “İyiliği emretmek, kötülükten vazgeçirtmek.” gibi bir görevi var. Ancak biz ümmet olarak düzeltmeye çalıştığımız hataları kendimiz yapmaya başladık. “Yapmayın” dediğimiz şeyleri biz yapar olduk. “Yapın” dediğimiz şeyleri de biz yapmaz olduk.
Allah Teâla yine Ayeti Kerime’de;
وَكَذَلِكَ جَعَلْنَاكُمْ اُمَّةً وَسَطًا لِتَكُونُوا شُهَدَآءَ عَلَى النَّاسِ وَيَكُونَ الرَّسُولُ عَلَيْكُمْ شَهِيدًا
“Biz sizi öyle dengeli, ölçülü bir ümmet yaptık ki insanlığa önder, imam olasınız, Resulullah da size önder, imam olsun diye.”[12]
Yani Hz. Peygamberin rehberliği söz konusu. Sonra onun rehberliğinde bizim bütün insanlığa rehberliğimiz söz konusu.
Velhasıl bu anlamda rehberliğimizi kaybettik…
Sonra şahitlik vasfımızı kaybettik. Bir hadisi şerifte Efendimiz Medine-i Münevvere’de bulunurken bir cenaze geçmiş. “Vecebet” buyurmuş. Arkadan bir cenaze daha geçmiş onun için de “Vecebet” buyurmuş. Demişler ki; “Ya Rasulallah anlamadık her iki cenaze için de ‘vacip oldu’ buyurdunuz. Ne vacip oldu?” diye sormuşlar.
بِجَنَازَةٍ فَأثْنَوْا عَلَيْهَا خَيْراً. فقَالَ: وَجَبَتْ. ثُمَّ مُرَّ بِأُخْرَى، فَأثْنَوْا عَلَيْهَا شَرّاً. فقَالَ: وَجَبَتْ. فقَالَ عُمَرُ رَضِيَ اللّهُ عَنْه: مَا وَجَبَتْ يَا رَسُولَ اللّهِ؟ قَالَ: هذَا أثْنَيْتُمْ عَلَيْهِ خَيْراً فَوَجَبَتْ لَهُ الْجَنَّةُ، وهذَا أثْنَيْتُمْ عَلَيْهِ شَرّاً فَوَجَبَتْ لَهُ النَّارُ. أنْتُمْ شُهَدَاءُ اللّهِ في اَرْضِ
“Önden geçen için bu nasıl bir zattır diye sordum, ‘iyidir’ dediniz. Ben de “Vecebet” yani cennet vacip oldu dedim. Sonra diğeri geçti, bunu nasıl bilirsiniz diye sordum. İyi bilmeyiz dediniz, ben yine “Vecebet” dedim. Ona da cehennem vacip oldu.” Hadisi şerifin şurası önemli; “Siz yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz. Gökte de melekler Allah’ın şahitleridir.”[13]
Fıkıhta şahit olabilmek için belli vasıflara haiz olmak gerekiyor. Herkesin şahitliği kabul edilmez. Bu ümmetin şahitlik vasfı ciddi yara aldı. Bu vasfın yeniden kazanılması lâzım…
2-Ümmet olarak kaliteyi kaybettik.
Hz. Peygamber (s.a.v.) çölün ortasındaki cahil bedevilerden örnek, medeni bir ümmet oluşturdu. Bu örnek ümmet, Kur’an mektebinde, Hz. Peygamberin önderliğinde oluştu. Bu mektep sayesinde kalite kazandı.
Ebu Davud’ta geçen bir hadisi şerifte Efendimiz;
“Bir zaman gelecek aç insanların sofraya üşüştüğü gibi diğer ümmetler sizi yağmalamak için sizin üzerinize üşüşecekler.” buyurdular. O zaman soruyorlar. “Ya Resullah o zaman biz az mı olacağız?” diye. “Hayır az olmayacaksınız, aksine çok olacaksınız. Fakat siz sel sularının sürüklediği çer çöp gibi kalitesiz olacaksınız.” buyurmuşlar. Yani Allah, düşmanların gözünden sizin heybetinizi alacak. Düşmanlarınız sizi ciddiye almayacak.”
Bir zamanlar çok güçlüydük de neden şimdi zaafa uğradık?
Problem islamî değerlerde olsaydı o zaman da zaaf içinde olurduk. Bedevilerden dünyaya yön verecek medeni bir toplum oluştuysa, bu da İslam ve Kur’an sayesinde olduysa bu her zaman olabilir demektir.
Bir başka husus ümmeti ümmet yapan ana değerler yitirilince mezhep, ırk, cemaat, grup çıkarları ön plana geçti.
Ayette buyuruluyor;
فَتَقَطَّعُوا اَمْرَهُمْ بَيْنَهُمْ زُبُرًا كُلُّ حِزْبٍ بِمَا لَدَيْهِمْ فَرِحُونَ
“Onlar, dînlerinde fırkalara ayrıldılar ve grup grup oldular. Bütün gruplar, kendilerinde olanla ferahlanırlar.”[14]
Ümmet bir inanç bloku demek. Yani aynı Allah’a, aynı Peygambere, aynı kıbleye yönelik insanların oluşturduğu bir birliktir değil mi? Ne yazık ki biz bu ana kavramları kaybettik. Ya mezhep ya ırk ön plana çıktı. Veya grup ön plana çıktı. Ümmet bütün müminleri kapsayan bir şemsiyedir değil mi? Biz ümmet bilincini ön planda tutacağımıza grup kimliğimizi, cemaat kimliğimizi ön plana çıkardık. Maalesef o büyük şemsiyenin altından çıktık. Onun için parça parça olduk. Namazda aynı kıbleye doğru yöneliyoruz ama bir ümmet olmanın ana hedefinden, gayesinden fersah fersah uzaklaştık. Neticede kendi zaaflarımızı yaşıyoruz.
Dolayısıyla bu ana değerlerden uzaklaşmamız sebebiyle zaaflar oluştu. Kendi zaaflarımız, dış zaaflarımız bir araya geldi. Kalite problemi ortaya çıktı. Kalitemizi kaybedince dünyamız bozuldu. Nüfusumuz çok oldu ama nüfuzumuz azaldı. Dünyada neredeyse 1 milyar 600 milyon Müslüman nüfus var ama hadisi şerifde vasıflandırıldığı gibi sel sularının sürüklediği çer çöp gibi. Dünyaya şekil verecek, önder olacak, emredecek pozisyon kaybedildi. Batı karşısındaki kompleksin meydana getirdiği zaaflar oldu. Kendinden kaçma, değerlerini küçümseme oldu.
3-Ulema ve Önderleri Kaybettik
İslam’ı bütün zamanlara göre yaşamayı tanzim etmekle mükellef ulemayı ve önder kadroyu kaybettik. Bütün zamanların, bütün insanların, bütün mekânların, bütün şartların dini İslam’ı zaman, mekân, konu olarak daraltmanın bedelini ödüyoruz. Kurtuluşumuz da uzun vade de olsa bu açılım ile mümkün olacaktır.
4-Namaz ve Kur’an Duyarlılığını Kaybettik
Ümmet olarak çok şey kaybettik. Ümmetin bugünkü ahvali bu kayıplardan kaynaklanıyor. Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz iki farklı nesli tasvir ederek adeta bugüne bir mesaj veriyor:
Meryem sûresinin 58. âyetinde birçok peygamberin isimleri zikredilerek onların secdelerinden, dualarından, ibadetlerinden bahsediliyor:
اِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ اَيَاتُ الرَّحْمَنِ خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا
“Onlara Rahman’ın âyetleri okunduğunda onlar gözyaşları içinde secdeye kapanırlar.”
Bu âyeti kerimede onların vahye ve namaza karşı olan duyarlılıklarının, gözyaşlarıyla süslenmiş, taçlandırılmış secdelerinin onları temsil edecek bir biçimde tasvir edilmesi çok dikkat çekicidir. Ama hemen ardından 59. âyeti kerime’de sanki bizi, sanki şu anki ümmetin içinde bulundukları hali tasvir edercesine;
فَخَلَفَ مِنْ بَعْدِهِمْ خَلْفٌ اَضَاعُوا الصَّلَوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ يَلْقَوْنَ غَيًّا
“Onlardan sonra, namazı zayi eden, kaybeden, şehvet ve dünyevî tutkularının peşine düşen bir nesil geldi. Onlar bu tutumlarından ötürü büyük bir azaba çarptırılacaklardır.” buyuruluyor.
“Namazı kaybettiler, namaz bilincini kaybettiler. Bazı meallerde “terk ettiler” şeklinde tercüme edilmiştir. Zayi etmeyi, namazı terk etmek olarak anlayan âlimlerimiz olmuştur. Savsakladılar, yani içini boşalttılar, önemsemediler, namaz duyarlılıklarını yitirdiler.
Peki namaz duyarlılığını yitirince ne oldu? Âyeti Kerimede gerçekten muhteşem bir tanımlama yapılıyor. Bu tanımlama ümmeti Muhammed’in içinde bulunduğu hali resmetmesi bakımından çok önemlidir. Namaz duyarlılığı dolayısıyla namazda okuduğunuz vahye, Kur’an-ı Kerim’e karşı duyarlılığınız kaybolunca ne oluyor? Âyette bu da açıklanıyor;
اَضَاعُوا الصَّلَوةَ وَاتَّبَعُوا الشَّهَوَاتِ فَسَوْفَ
“Tutku ve şehvetlerinize, dünya lezzetlerine dalarsınız, onlara tabi olursunuz.”
Şehvet kelimesinin karşılığı Türkçemizde cinsel arzu ve istek olarak bilinir. Ancak şehvet, dünya zevklerine karşı, insanı cezb eden hazlara karşı ciddi bir tutkuyu, eğilim gösterme ve bunların peşinden koşturmayı da ifade eder.
Peki bunun sonucu ne olur? Âyeti Kerime’de bunu yapanlar
يَلْقَوْنَ غَيًّا
“Gayyaya yuvarlanacaklar” buyuruluyor. Yani namazı terk etmenin, namaz bilincini yitirmenin, haramların, zevki sefanın peşinden koşturmanın bir sonucu, bir cezası var. Yani cehennemde ebedi azaba, bu dünyada da sıkıntıdan sıkıntıya, bunalımdan bunalıma yuvarlanmak söz konusu.
Bu konuyu tasvir eden bir hadisi şerifle konuyu toparlamaya çalışalım. Efendimiz (a.s.) buyuruyor ki;
“Ümmetim üzerine iki şeyden korkuyorum. Onlar maddi imkanları bol olan, yerlere göç ederler de namaz kılmayı ve Kur’an okumayı terk ederler.”
Âyeti kerime’nin tefsiri gibi anlaşılabilecek bir hadisi şeriftir bu.
Maalesef noktada Türkiye’den bir rakam verecek olursak, yapılan araştırmalara göre insanımızın yüzde 70’i beş vakit namaz kılmıyor. Cuma namazını kılanlar yüzde 60-65 civarında. Bir mümin günde beş vakit, sürekli ve kesintisiz olarak Allah Teâla ile olan namaz bağını koparırsa, zayi edip, kaybederse bütün felaketlerin bunun arkasından gelmesinin önünü açmış olur. Beş vakit namaz bizi kesintisiz olarak Rabbimize bağlayan bir ibadettir. Bu bağı kaybeden Rabbiyle bağını yitiriyor, Kur’an-ı Kerim ile bağını yitiriyor, İslam’la bağlantılarını yitiriyor, duyarlılığı kayboluyor ve her türlü tehlikeye açık hale geliyor. Maalesef biz başta namazı, namaz duyarlılığını kaybettik. Kur’an duyarlılığını kaybettik. Rabbimiz ile olan ilişkilerimizi gevşettik. Dinimizin ilkeleriyle olan ilişkilerimizi gevşettik. Hayatımızda İslam’ın ilkelerini kaybettik. Bizi haramlar, nefsani arzular kuşattı. Ümmeti Muhammed olarak bu hallerdeyiz. Rabbimiz bize bu durumdan en kısa zamanda kurtulmayı nasip eylesin. Bunun çözümü konusunda buyuruluyor ki;
اِلاَّ مَنْ تَابَ وَاَمَنَ وَعَمِلَ صَالِحًا فَاُولَئِكَ يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ وَلاَ يُظْلَمُونَ شَيْئًا
“Eğer tövbe ve iman eder salih amel işlemeye devam ederseniz Allah size cennet vaat ediyor.”[15]
Demek ki bizim tövbe edip imanımızı güçlendirip bir diğer adı iman olan namaza tekrar başlayıp imanımızı beş vakit güçlendirip tali amellerimize devam edersek Allah Teala bize yeniden nusret edecek, bizim birliğimizi dirliğimizi, kardeşliğimizi yeniden tesis edecek, Ümmeti Muhammed’e yeniden zaferler ihsan edecektir.
Yüreğinde hâlâ ümmet endişesi olan insana düşen nedir¸ derseniz. Kardeşlik duygularımızı canlı tutan ve birbirimize bağlanmamızı sağlayan ümmet bilincinin korunmasını ve yüceltilmesini sağlamak için elimizden gelen gayreti göstermek durumundayız. Çünkü bu dinin endişesini bizler taşıyoruz. Bu nedenle büyük bir aile olarak kabul edebileceğimiz İslâm ümmetinin bir ferdi olarak öncelikle kendi davranışlarımıza dikkat etmek ve diğer aile bireylerine kötü örnek olmaktan kaçınmak¸ onlar için fedakârlık yapmak durumundayız. Kendi ailemizi korumak için neler yapıyorsak ümmet içinde aynısını yapmak zorundayız. Zira kulluk sadece beş vakit namaz¸ oruç ve hac gibi ibadetlerden ibaret değildir. Samimiyetle ve sabırla bu yolda çabalarsak ülkemizde ve dünyada bir şeylerin düzelmeye başladığını göreceğiz.
İşte bunun içindir ki, Ümmet olmanın gereklerini yerine getirmek, İslâm Birliğinin temel esaslarındandır. Birbirinin din kardeşi olan Müslümanlar, tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde dünya hayatını sürdürürken karşılaştıkları zorluklar ve düşmanları ile yaptıkları savaş ve mücadelelerin üstesinden gelebilmek için yardımlaşmaları, dayanışma içinde olmaları, güçlü olanın zayıfa, zengin olanın fakire, desteği olanın olmayana yardımcı olması şarttır. Bu yardımlaşma ve destek, Müslümanlar için isteğe bağlı bir davranış da değildir. Bu yardımlaşma ve destek, Allah (c.c.) ve Rasûlü’nün Müslümanlara emri ve tavsiyeleridir. Dolayısıyla imanının bir gereğidir.
Enbiya süresinin 92. ayetinde şöyle buyurmaktadır:
إِنَّ هَذِهِ أُمَّتُكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً وَأَنَا رَبُّكُمْ فَاعْبُدُونِ
“Doğrusu bu sizin Ümmet’iniz (Tevhid dini olan Müslümanlık), bir tek ümmettir. (Bir tek din olarak sizin dininizdir.) Ben de sizin Rabbinizim. O hâlde bana kulluk edin.”
Ne mutlu ‘Ümmet Bilinci’ne sahip olan ve bunun gereğini yapan Müslümanlara!
Kaydol:
Yorumlar (Atom)