pub-6450042492155979 google.com, pub-6450042492155979, DIRECT, f08c47fec0942fa0 TİMURTAŞ HOCA VAAZLARI: Mart 2021

25 Mart 2021 Perşembe

527-) TİMURTAŞ HOCA KAFİRLERİ DOST EDİNMEYİN


527-) TİMURTAŞ HOCA KAFİRLERİ DOST EDİNMEYİN
Konumuz ile ilgili olarak Kur’an-i Kerimdeki şu ayet-i kerimelere birlikte göz atalım.
“Ey İman edenler! Mü’minleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Bunu yaparak Allah’a, aleyhinize apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?. ” [1]
“ Dinlerine uymadıkça Yahudiler de Hıristiyanlar da asla senden razı olmayacaklardır. De ki: Doğru yol, ancak Allah’ın yoludur “. [2]
“ Ayetlerimizi yalanlayanların ve ahiret gününe inanmayanların arzularına uyma. Onlar, Rablerine eş tutuyorlar”. [3]
“…Deki, Benim işim bana, sizin işiniz de size aittir. Siz, benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptıklarınızdan uzağım”. [4]
“ Resulüm de ki: Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam, Siz de benim taptığıma tapmıyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de banadır”.[5]
“Sana emir olunanı açıkça söyle ve ortak koşan (müşrikler)den yüz çevir”.[6]
“…Kafir olanlar da birbirlerinin dostlarıdırlar..”[7]
“Mü’min erkeklerle mümin kadınlar da birbirlerinin dostlarıdırlar. Onlar iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar, namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler. Allah ve Resulüne itaat ederler. İşte onlara, Allah rahmet edecektir..”. [8]
"...Sizden kim onları dost edinirse, oda onlardandır..." [9]
Konu ile ilgili ayet-i kerimeler elbette bu kadar değildir. Şimdi de Hadislere yer verelim.
Abdullah b. Ömer'den (r.a.) rivayet edildiğine göre Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:
"Kim kendini bir kavme benzetirse, o da onlardandır."[10]
"Kim Müşriklere ait bir toprakta bulunur (bina yapar), onların nevruzlarına (yılbaşılarına) katılır, onların bayramlarını (festival ve galalarını) kutlar ve ölünceye kadar onlarla birlikte bulunursa, Kıyamet Gününde onlarla birlikte haşrolunur." [11]
Hz. Aişe'den (r.a.) rivayet edildiğine göre, Rasulullah (s.a.v.), namaz kılarken elleri böğürlerine koymayı mekruh sayarak:
"Yahudilere benzemeyin." buyurmuştur." [12]
Ömer b. Hattab (r.a.) şöyle dedi:
"Acemlerin rumuzlu sözlerini öğrenmeyin. Bayramlarında müşriklerle birlikte kiliselerine girmeyin. Çünkü Allah'ın gazabı onların üzerine iner." [13]
Abdullah b. Amr dedi ki:
"Kim Acemlerin ülkesinde kalır da, onların yeni yıllarını ve mihricanlarını (bayram, festival ve galalarını) kutlayarak (bu şekilde) onlara benzer ve bu hal üzereyken ölürse, Kıyamet Gününde onlarla birlikte haşrolunur."
Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir:
"Cahiliye ehli (hacda) güneş doğuncaya dek toplanma yerinden gitmezlerdi. Rasulullah (s.a.v.) ise güneşin doğmasından önce oradan ayrılır ve şöyle derdi:
"Bizim yolumuz müşriklerin yolundan ayrıdır." [14]
Abdullah b. Amr diyor ki:
"Rasulullah (s.a.v.) benim üzerimde boyanmış iki elbise gördü ve şöyle buyurdu:
"Doğrusu bunlar kâfirlerin giysilerindendir. Onları giyme." [15]
Rasulullah (s.a.v.), kâfirlere ait kıyafetlerin giyilmesini yasaklamıştır.
Hz. Ömer de (r.a.) Utbe b. Ferkad'a gönderdiği mektupta:
"Müşriklere ait giysileri giymekten seni menediyorum." [16] Diye yazmıştır.
Kays b. Ebu Hazım'dan rivayete göre:
"Ebu Bekir, Ahmus'tan Zeynep adındaki bir kadının yanına gitti. Kadının konuşmadığını görünce:
"Bu kadın niye konuşmuyor?" diye sordu. Dediler ki:
"Bu kadın konuşmadan haccetmek istiyor."
Ebu Bekir (r.a.), kendisine:
"Konuş! Çünkü böyle bir davranış helal değildir. Bu, cahiliye döneminin âdetidir." dedi. Kadın Ebu Bekir'e (r.a.):
"Sen kimsin?" diye sordu. Ebu Bekir de (r.a.):
"Muhacirlerden biriyim" dedi. Kadın:
"Hangi muhacirlerden?" diye sordu. O da:
"Kureyş'ten" dedi. Kadın:
"Hangi Kureyş'ten?" diye sorunca, Ebu Bekir (r.a.):
"Amma da çok sordun ha!" dedi ve:
"Ben, Ebu Bekir'im" diye ekledi. Kadın:
"Allah'ın cahiliye sisteminden sonra bize gönderdiği bu salih din üzerinde kalmamız neye bağlıdır?" dedi. Ebu Bekir (ra.):
"Sizin kalıcılığınız, sizi idare eden imamlarınız (liderleriniz ve devlet adamlarınız) doğru yolda oldukları sürecedir." dedi. Kadın:
"İmamlar da kimdir?" dedi. Ebu Bekir (r.a.):
"Sizin kavminizin liderleri ve önde gelenleri yok mu, onlar sizlere emir verince, onlara itaat ediyorsunuz değil mi?" dedi. Kadın:
"Evet, öyledir." dedi. Ebu Bekir (r.a.):
"İşte halkı idare eden bu kimseler." cevabını verdi." [17]
Hz. Ömer (ra), Kudüs’ün fethi için çalışırken, Amr b. As’a soruyor: "Nerede namaz kılmamı istersin?" O da:
"Bana sorarsan, kayanın ardında namaz kıl. Çünkü Kudüs tümüyle senin gözlerinin önünde olacaktır." dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a.):
"Olmaz, ben namazımı ancak Rasulullah'ın (s.a.v.) kıldığı yerde kılarım." dedi. Hemen kıbleye yöneldi ve Ka"be'ye doğru namazını kıldı. Sonra geldi ve ridasını yere yayarak üzerindeki çerçöpü silkeleyip süpürdü. Halk da aynısını yaptı." [18]
İbni Abbas'a: "Bir adama şırınga ile ilaç vereyim mi?" denilince, O:
"Hayır, avret yerini açma, müşriklerin yolunu da izleme." dedi.
Buradaki "Müşriklerin yolunu izleme" ifadesi geneldir.
Hz.Enes'in (r.a.) yanına iki (boynuzu) kâkülü olan bir genç girdi. Hz. Enes kendisine:
"Bu iki saçtan boynuzu (kahkülü) ya kes ya da kısalt, çünkü bu Yahudilerin âdetidir." dedi. [19]
Huşeym diyor ki: Ebu Bişr, Ebu Umeyr b. Enes'ten, o da Ensar'dan bir halasından rivayet etmiştir: Namaz vakitlerini Müslümanlara nasıl duyurulması konusunda henüz karar verilmemişti.
"Rasulullah (s.a.v.), Müslümanları namaza nasıl davet edeceği konusuna çok önem gösterdi. (Ashabıyla istişarede bulundu). Kendisine, “Yahudilerin yaptığı gibi boru çalınmasını” teklif ettiler. Bu, Peygamber (sav) Efendimizin hoşuna gitmedi ve:
"O, boru çalmak Yahudilere aittir" buyurdu. Bunun üzerine, “Hıristiyanlara ait çanı hatırlattılar”. Peygamberimiz: "O da Hıristiyanlara aittir" diyerek hoş karşılamadığını belirtti." [20] Daha sonra da Müslümanlara has ezan okunmasına karar verildi.
"Dinlerini parça parça edip, gruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur." [21]
"Onlar birbirlerindendir..."[22]
Rasulullah (s.a.v.) de Ali'ye (r.a.) şöyle buyurmuştur:
"Sen bendensin, ben de sendenim." [23]
"Sizin dostunuz (veliniz) ancak Allah, Resulü ve iman edenlerdir. Onlar ki namazı kılar, zekâtı verir ve rükû ederler. Kim Allah'ı, Resulü’nü ve iman edenleri dost edinirse (bilsin ki) üstün gelecek olanlar şüphesiz Allah'ın tarafını tutanlardır." [24]
Ebu Musa (r.a.) diyor ki: "Hz.Ömer'e (r.a.):
"Benim Hıristiyan bir kâtibim var" dedim. O da bana dedi ki:
"Ne yaptın? Allah cezanı versin! Sen Allah'ın (c.c.): "Ey iman edenler! Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeyin..." [25] Buyurduğunu işitmedin mi? Tevhid ehlinden birini kâtip edinemez miydin?"
Ben de: "Ey mü'minlerin emiri! Onun yazı işlerinde çalışması benim içindir, dini de kendisine aittir." dedim.
Hz. Ömer (r.a.): "Mademki Allah onları aşağılamış, sen onlara saygınlık kazandırma, Allah onları zelil kılmışken, sen kendilerini aziz kılma. Allah'ın uzaklaştırdıklarını sen yaklaştırma!" dedi."[26]
"Yahudi ve Hıristiyanlar boyanmazlar (sakallarına kına yakmazlar). Siz onlara muhalefet edin." [27]
"Sonra seni din konusunda bir şeriat sahibi kıldık. Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma. Çünkü onlar Allah'a karşı sana hiç bir fayda veremezler. Doğrusu zalimler birbirlerinin dostlarıdır. Allah da takva sahiplerinin dostudur." [28]
Büyük âlim el-Fudayl b. lyaz (r.a.) şunları söylemiş:
"Yolcuları az da olsa, sen Hak yoldan ayrılma. Rağbet edeni çok da olsa kötü yollara sapma."
Ömer b. el-Hattâb şunları söyler:
"Dinleriyle ilgili konularda Allah düşmanlarından uzak durun. Zira Allah'ın gazabı onların üzerine iner."
"Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeye özenmeyiniz."[29]
Amr b. Şuaybin babasından, onun da dedesinden yaptığı rivayete göre Resulullah (s.a.) efendimiz.
"Bizden başkasına benzemeye çalışan, bizden değildir" [30]
Buhari ve Müslimin İbn Ömer'den ortaklaşa naklettikleri bir hadiste ise Peygamber (s.a.) şunları buyurur:
"Müşriklere muhalefet ediniz. Bıyıkları kazıyınız, sakalları koyuveriniz."[31]
Ahmet Gümüşhanevî hz.leri bu konuda şöyle diyor: “Kâfirler arasında yerleşip bina yapan, onların bayramlarına iştirak eden ve onlara benzeyen kişi bu hal üzere öldüğünde kıyamet günü onlarla beraber haşr olunur.” [32]
Dikkat edilirse kâfirlere benzemek, küfre giden bir yoldur. Kâfirlere benzemek, İslam dininden vazgeçip, batıl ve muharref dinlere intikal etmenin alametidir.
Sevgili Peygamberimiz (sav) Efendimiz zamanımızın bazı insanlarını şöyle haber veriyor:
“Sizler, kendinizden önce geçen milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına, tıpa tıp muhakkak uyacaksınız. O dereceye kadar ki, şayet onlar daracık bir keler deliğine girmiş olsalar, siz de muhakkak onlara uyarak oraya gireceksiniz, onlara tabi olacaksınız”. Ebu Sait (ra) diyor ki, Biz: “Ya Resulellah! Bu ümmetler Yahudiler ve Hıristiyanlar mıdır? Diye sorduk. Peygamber (sav) Efendimiz: “Onlardan başka kim olacak…!” buyurdu. [33]
Yüce Allah (cc) bizleri Hakka tabi olan, İslam’ın yolundan yürüyen kullarından eylesin.
Müslüman olmayan milletlerin ve özellikle Hıristiyanların kutsal saydıkları dini gün ve gecelere, yılbaşı kutlamalarına özenmeyen ilgi duymayan ve kutlamalara katılmayan şuurlu Müslümanlardan olmayı Mevla’m cümlemize nasip eylesin.

24 Mart 2021 Çarşamba

526-) TİMURTAŞ HOCA KURANI ANLAMAK VE YAŞAMAK



526-) TİMURTAŞ HOCA KURANI ANLAMAK VE YAŞAMAK
KURANI KERİMİ ANLAMAK VE YAŞAMAK
Kuran’ın Fazileti:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَاءتْكُمْ مَوْعِظَةٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَشِفَاءٌ لِمَا فِي الصُّدُورِ وَهُدًى وَرَحْمَةٌ لِلْمُؤْمِنِينَ
"Ey insanlar! İşte size, Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdeki dertlere bir şifa, müminlere doğru yolu gösteren bir hidayet ve rahmet geldi."[1]
إِنَّ هَـذَا الْقُرْآنَ يِهْدِي لِلَّتِي هِيَ أَقْوَمُ وَيُبَشِّرُ الْمُؤْمِنِينَ الَّذِينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ أَنَّ لَهُمْ أَجْرًا كَبِيرًا
Şüphesiz ki bu Kur'an en doğru yola iletir; iyi davranışlarda bulunan müminlere, kendileri için büyük bir mükâfat olduğunu müjdeler.[2]
Rasulullah’ın Kur’an Tarifi:
Rasulullah buyurdu ki:
Kuran öyle bir kitaptır ki: "O'nda, sizden önceki (milletlerin ahvaliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar) gelecek fitneler ve kıyamet ahvali ile ilgili haberler.. ayrıca sizin aranızda, (iman-küfür, taat-isyan, haram-helâl vs. nevinden) cereyan edecek ahvâlle alâkalı da hükümler vardır. O, hak ile batılı ayırteden tek ölçüdür ve O'nda her şey ciddidir. Kim bir zalimden korkarak ondan kopar ve onunla amel etmezse, işte o zaman Allah da onu helâk eder. Kim O'nun dışında bir hidayet ararsa, Allah o kimseyi saptırır.
Zira o, Allah'ın en sağlam ipi (hablu'l-metin)dir. O, hikmet edalı hatırlatan bir beyan ve Hakk'a ulaştıran bir yoldur. O, kendisine uyanları (değişik arzulara takılıp) kaymaktan, kendisini (kıraat eden) dilleri de iltibastan korur. Âlimler hiçbir zaman ona doyamaz.. Onu çokça tekrar okuyana o, usanç vermez ve tadını eksiltmez. Onun insanlarda hayret uyaran yanlarının sonu gelmez.
Öyle bir kitaptır ki, cinler onu işittikleri zaman, şöyle demekten kendilerini alamamışlardır: "Biz, doğru yolu gösteren harika ve hiç duyulmadık bir Kur’ân dinledik. Biz onun (Allah kelamı olduğuna) inandık." (Cin, 72/1) O'nun üslubuyla konuşan, doğruyu konuşmuş olur. O'nunla amel eden, mutlaka mükâfat görür. Kim onunla hüküm verirse, adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru yola çağrılmış olur."[3]
Kuran’dan Yüz Çevirenler:
وَمَنْ أَعْرَضَ عَنْ ذِكْرِي فَإِنَّ لَهُ مَعِيشَةً ضَنْكًا وَنَحْشُرُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ أَعْمَى
"Ama kim Benim zikrimden yüz çevirirse, Kitabımı dinlemez ve Beni anmaktan gaflet ederse, ona dar bir geçim vardır ve Biz onu kıyâmet günü kör olarak diriltir, duruşmaya getiririz.
قَالَ رَبِّ لِمَ حَشَرْتَنِي أَعْمَى وَقَدْ كُنْتُ بَصِيرًا
'Ya Rabbi', der, 'ben gözleri gören biri olduğum halde neden beni kör olarak haşrettin?'
قَالَ كَذَلِكَ أَتَتْكَ آيَاتُنَا فَنَسِيتَهَا وَكَذَلِكَ الْيَوْمَ تُنْسَى
Buyurur ki: 'Bu böyledir. Nasıl âyetlerimiz sana geldiğinde sen onları unuttuysan, bu gün de sen öyle unutulur, bir kenara atılırsın.
وَكَذَلِكَ نَجْزِي مَنْ أَسْرَفَ وَلَمْ يُؤْمِنْ بِآيَاتِ رَبِّهِ وَلَعَذَابُ الْآخِرَةِ أَشَدُّ وَأَبْقَى
İşte inkârda ve günahta hadlerini aşanları ve Rablerinin âyetlerine inanmayanları böyle cezalandırırız. Ahiret azabı ise, elbette daha şiddetli ve daha devamlı olacaktır."[4]
وَيَوْمَ يَعَضُّ الظَّالِمُ عَلَى يَدَيْهِ يَقُولُ يَا لَيْتَنِي اتَّخَذْتُ مَعَ الرَّسُولِ سَبِيلًا
O gün, zalim kimse (pişmanlıktan) ellerini ısırıp şöyle der: Keşke o peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
يَا وَيْلَتَى لَيْتَنِي لَمْ أَتَّخِذْ فُلَانًا خَلِيلًا
Yazık bana! Keşke falancayı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!
لَقَدْ أَضَلَّنِي عَنِ الذِّكْرِ بَعْدَ إِذْ جَاءَنِي وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِلْإِنْسَانِ خَذُولًا
Çünkü zikir (Kur'an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı. Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.
Rivayete göre Ukbe bin Ebi Muayt, verdiği bir ziyafete Rasulullah’ı da davet etmişti. Hz. Peygamber, şehadet getirmedikçe yemeğinden yemeyeceğini söyleyince kelime-i Şehadeti söylemiş; fakat müşriklerin ileri gelenlerinden Ubey b. Halef’in gönlünü hoş etmek için bilahare sözünden dönmüş ve gidip Hz. Peygamber’e hakaretlerde bulunmuştu.
وَقَالَ الرَّسُولُ يَا رَبِّ إِنَّ قَوْمِي اتَّخَذُوا هَذَا الْقُرْآنَ مَهْجُورًا
Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terk ettiler.[5]
Âyette "mehcûr" ifadesiyle ilgili şu anlamlar muhtemeldir: Mehcur, terk edip uzak durmak, onunla amel etmemektir. Zira bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur:
مَنْ تَعَلَّمَ الْقُرْآنَ وَعَلَّقَ مُصْحَفَهُ لَمْ يَتَعَاهَدْ وَلَمْ يَنْظُرْ فِيهِ جَاءَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ مُتَعَلِّقًا بِهِ يَقُولُ يَا رَبَّ الْعَالَمِينَ إِنَّ عَبْدَكَ هَذَا اتَّخَذَنِي مَهْجُورًا فَاقْضِ بَيْنِي وَبَيْنَهُ
"Kim Kur'ân'ı öğrenir ve kendisine ilgi duymaksızın ve içindekileri tefekkür etmeksizin onu bir mushaf olarak başucuna asarsa, kıyâmet günü o Kur'ân onun yakasına yapışır ve: 'Ey Âlemlerin Rabbi, bu kulun beni mehcûr (terkedilmiş-unutulmuş) kıldı. Benimle onun arasında bugün hükmü sen ver' der."[6]
Kur’an’a Göre Yaşamak:
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
إِنَّ اللهَ يَرْفعُ بِهَذَا الْكِتَابِ أَقْوَامًا وَيَضَعُ بِهِ آخَرِينَ.
“Allah Teâlâ şu Kur'ân-ı Kerîm ile âmil olan kavimleri yükseltir. Onun yolundan (usulünden) gitmeyenleri de alçaltır.”[7]
Rasulullah buyurdu ki:
مَنْ قَرَأَ الْقُرْآنَ وَاسْتَظْهَرَهُ، فَأَحَلَّ حَلَالَهُ، وَحَرَّمَ حَرَامَهُ أَدْخَلَهُ اللَّهُ بِهِ الْجَنَّةَ وَشَفَّعَهُ فِي عَشَرَةٍ مِنْ أَهْلِ بَيْتِهِ كُلُّهُمْ قَدْ وَجَبَتْ لَهُ النَّارُ
“Kim Kur’an’ı okur ve onu güzelce ezberler, helâlini helâl, haramını haram kabul ederse, Allah bu sayede o kimseyi cennetine sokar. O kişi de kendi ailesinden hepsi cehennemi hak etmiş on kişiye şefaat eder”[8]
Rasûlullah buyurdu ki:
يَخْرُجُ فِيكُمْ قَوْمٌ تَحْقِرُونَ صَلاَتَكُمْ مَعَ صَلاَتِهِمْ ، وَصِيَامَكُمْ مَعَ صِيَامِهِمْ ، وَعَمَلَكُمْ مَعَ عَمَلِهِمْ ،
«Aranızdan öyle bir grup çıkacak ki onların namazları yanında siz kendi kıldığınız namazları, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, amelleri yanında da kendi amellerinizi azımsayacaksınız.
وَيَقْرَءُونَ الْقُرْآنَ لَا يُجَاوِزُ حَنَاجِرَهُمْ ، يَمْرُقُونَ مِنَ الدِّينِ كَمَا يَمْرُقُ السَّهْمُ مِنَ الرَّمِيَّةِ ،
Onlar Kur'an okuyacaklar fakat kalpten okumadıkları için boğazlarından aşağı geçmeyecek; okun yaydan çıktığı gibi onlar da dinden çıkacaklar…[9
Kuran’ı Anlamadan Okumak:
إِنَّا أَنْزَلْنَاهُ قُرْآنًا عَرَبِيًّا لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ
Anlayasınız diye biz onu Arapça bir Kur'an olarak indirdik.[10]
وَلَقَدْ ضَرَبْنَا لِلنَّاسِ فِيهَذَا الْقُرْآنِ مِن كُلِّ مَثَلٍ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
“And olsun ki Biz, öğüt alsınlar diye, bu Kur’ân’da insanlara her türlü misâli verdik.”[11]
وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْآنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ
“And olsun Biz, Kur’ân’ı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. (Ondan) öğüt alan yok mu?”[12]
أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ الْقُرْآنَ أَمْ عَلَى قُلُوبٍ أَقْفَالُهَا
“Onlar Kur’ân’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalbleri kilitli mi?”[13]
Ebû Ümâme anlatıyor: Birisi Peygamber Efendimize geldi ve:
“–Yâ Rasûlallâh! Falan oğullarının hisselerini alıp sattım, şöyle şöyle kâr elde ettim.” dedi. Allâh Rasûlü:
“–Sana bundan daha kârlı bir şeyi haber vereyim mi?” dedi. Adam:
“–Öyle bir şey var mı?” diye sordu.
Rasûl-i Ekrem:
“–Kur’ân’dan on âyet öğrenen, senden daha kazançlıdır!” buyurdu.
Bunun üzerine adam gitti ve hemen on âyet öğrenip geldi ve bunu Rasûlullâh’a bildirdi.[14]
Rivâyete göre Ebû Hamza, Abdullâh bin Abbâs’a:
“–Ben Kur’ân’ı çok hızlı okuyorum. Kur’ân’ı üç günde hatmediyorum.” dedi.
İbn-i Abbas ise ona şu mânidar karşılığı verdi:
“–Bakara Sûresi’ni düşünerek, tertîl ile bir gecede okumam, bana senin okuduğun şekilde okumamdan daha hayırlı görünüyor.”[15]
Süleyman Dârânî de, Kur’ân-ı Kerîm okuma hakkındaki görüşlerini şöyle ifâde eder:
“Ben bir âyet okurum, dört-beş gece onu düşünürüm, onu iyice anlamadan başka bir âyete geçemem.”[16]
Iyâs bin Muâviye, Kur’ân-ı Kerîm’i tefekkürsüz okuyanlar için şu teşbîhte bulunur:
“Kur’ân’ı okuyup da onun mânâlarını, inceliklerini bilmeyen ve düşünmeyen kimse, karanlık bir gecede hükümdardan kendisine bir mektup gelen, fakat mektupta ne yazdığını okuyup öğrenemediği için kendisini korku saran kimse gibidir. Kur’ân’ın mânâ ve inceliklerine intikâl eden kimse de, lamba getirip ortalığı aydınlatarak mektubun içindekileri okuyan kimse gibidir.”[17]
Hazret-i Ömer: “Bakara Sûresi’ni on iki senede tamamladım ve şükrâne olarak bir deve kurbân ettim.” buyurmuştur.
Hz. Ömer, bir bakıma bu sûrenin ancak on iki senede tatbikâtına muvaffak olabildiğini ifâde etmektedir.
Nitekim Ebû Ömer, Kur’ân hâfızını şöyle târif etmektedir:
“Kur’ân hâfızları Kur’ân’ın hükümlerini, helâl ve haramını bilen ve içindekilerle istikâmetlenendir.”[18]
Bu okuyuşa benzer bir misâl de şöyledir: Ebû Bekir Verrâk isimli bir zâtın küçük bir oğlu vardı. Kur'ân-ı Kerîm öğrenmek için bir hocadan ders okumaktaydı. Birgün mektebden benzi sararmış bir şekilde titreyerek erkenden eve geldi. Ebû Bekir Verrâk, buna şaşırarak oğluna sordu:
"-Hayırdır evlâdım, mektebden niçin erken geldin?“
Oğlu, o küçücük yüreğine yerleşmiş bulunan Allâh korkusu neticesinde sonbahar yaprağına dönen bir çehre ile:
"-Ey babacığım! Bugün hocamız bana Kur'ân'dan bir âyet öğretti. Onun mânâsını idrâk edince, korkumdan bu hâle geldim!.." dedi.
Bu sefer babası:
"Evlâdım, o hangi âyet-i kerîmedir?" dedi.
Küçük çocuk okumaya başladı:
فَكَيْفَ تَتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُمْ يَوْمًا يَجْعَلُ الْوِلْدَانَ شِيبًا
"Eğer inkâr ettiğiniz takdîrde, çocukları ak saçlı ihtiyarlara döndürecek günden nasıl korunabileceksiniz?" (el-Müzzemmil, 17)
Daha sonra küçük yavru, bu âyetin dehşet ve heybetinden hasta oldu. Ölüm döşeğine yattı. Çok geçmeden de rûhunu teslîm etti.
Babası Ebû Bekir Verrâk, bu hâdise üzerine çok duygulandı. Öyle ki, sık sık oğlunun kabrine gider ve ağlayarak kendi kendine şöyle derdi:
"-Ey Ebû Bekir! Senin oğlun Kur'ân'dan işittiği bir âyet ile Allâh korkusundan rûhunu teslîm etti. Sen ise, bunca zamandır Kur'ân-ı Kerîm okursun, hâlâ hukûk-i ilâhiyyeden bir çocuk kadar da korkmazsın!..”
Kuran’ı Nasıl Okumalıyız?:
Hafız Münâvî, büyük bir hadis alimi, fakih ve sûfîdir. Miladi 1545 ile 1622 yıllarında Mısır’da yaşamıştır.
Bu büyük alimin talebelerinden biriyle aralarında geçen bir hatırayı aktarır kaynaklarımız. Hafız Münâvî’nin genç bir talebesi varmış. Kur’an’ı hıfz etmek için sabahlara kadar yatmaz, çalışır ve en az gecede bir hatim edermiş.
Sabah olunca rengi solmuş, benzi sararmış bir halde hocasının karşısına gelir, zorlanarak dersini arz etmeye çalışırmış.
Hocası talebesindeki bu hali görünce meraklanmış ve arkadaşlarından bu talebesinin halini sormuş. Arkadaşları bu talebenin sabahlara kadar Kur’an hıfzı ile meşgul olduğunu ve her gece bir hatim indirdiğini söylemişler.
Hafız Münâvî bu talebesini uyarma ihtiyacı duymuş, onu karşısına oturtarak demiş ki:
“Evladım! Kur’an indiği gibi okunmalıdır. Maharet çok okumak değil, asıl maharet okunan o ayetler üzerinde tefekkür etmektir. Bundan sonra geceleri Kur’an okurken sanki ben karşındaymışım ve bana okuyormuş gibi oku.”
Hocasının bu tavsiyelerini dinleyen talebe o gece sanki rahlesinin önünde hocası varmış gibi, Kur’an’ını okumuş.
Sabah olunca hocasının önüne dersini arz etmeye gelince, hocası sormuş:
“Evladım! Bu gece ne kadar Kur’an okudun.”
Talebe hocasına demiş ki: “Hocam! Ancak Kur’an’ın yarısını okuyabildim. Çünkü sizi önümde hayal edince yanlış yapmamak için daha dikkatli ve yavaşça okudum.”
Hocası bu başlangıca sevinmiş ve talebesine demiş ki: “ Bu gece ise sanki rahlenin önünde Efendimiz (s.a.v.) varmış gibi Kur’an’ını oku. Sanki dersini O’na arz ediyormuş gibi oku.”
Talebe hocasının dediği gibi, o gece Efendimiz’in ruhaniyeti ile beraber olmaya çalışmış ve sanki dersini O’na okuyormuş gibi büyük bir hassasiyet ile okumaya çalışmış ve sabah olunca yeniden hocasının karşısına geçmiş.
Hocası sormuş; “Ne yaptın bu gece?” Talebe demiş ki;
“Ancak Bakara Sûresini okuyabildim” Hoca yine sevinmiş, “tamam bu iş kemale erecek diye içinden geçirmiş” ve;
“Bu gece de sanki karşında Vahiy meleği Cibril varmış gibi oku” demiş.Talebe o gecede sanki Cebrail’e okuyormuş gibi Kur’an’ını okumaya çalışmış. Sabah olunca hocası yine sormuş; “Ne yaptın bu gece?”
Talebe demiş ki; “Hocam! Sadece Fatiha Sûresini okuyabildim.”
Hoca talebesindeki bu olumlu gelişmeden dolayı daha da sevinmiş ve en son merhalede talebesine;
“Bu gece sanki karşında alemlerin Rabbi olan ALLAH varmış gibi oku. Sanki O’nunla konuşuyormuş gibi, dersini O’na arz et” demiş.
Talebe hocasının istediği gibi o gece öyle yapmış. Sabah olunca yeniden hocasının karşısına geçmiş, hocası ne yaptığını sormuş; talebe demiş ki;“VALLAHi! Hocam, Fatiha’dan başladım; İyyake na’büdü’ ya geldim, ama bir türlü bu ayeti tamamlayamadım. Bu ayeti her dilime aldığımda, karşımda duran Rabbime karşı tam anlamıyla kulluğumu yerine getirememe utancı ile, kendi kendime;
“Sen gerçekten her halin ile ALLAH’a kulluk yapıp, başka hiçbir şeye yönelmiyor musun?” diye sorguladım.
Bu sorgulamayı o kadar çok yapmışım ki, birde baktım sabah olmuş ve ben hala “İyyake na’büdü” ayetini geçememişim.”
Talebenin bu samimi sözleri hocayı da, orada bulunan diğer talebeleri de, gözyaşlarına boğmuş ve hoca talebesinin sahabe şuurunda bir Kur’an anlayışına vardığından dolayı sevinmiş ve bu talebesini kutlayarak, ona hayır dualarında bulunmuş.
Sahabeden yıllar sonra gelip, ama onların Kur’an anlayışını yeniden yakalamanın mümkün olduğunu bize göstermesi bakımından bu menkıbe güzel bir örnektir.
Demek ki; o ideal anlayışı yakalamanın yollarından biri Kur’an’ı ALLAH ile konuşuyormuş gibi okumaktır.
Kur’an-ı Sanki Bize İniyormuş Gibi Okumak:
Pakistan’ın Mehmet Akif’i olarak bilinen büyük İslam şairi Muhammed İKBAL, Kuran-ı Kerim okumasına ait bir hikâyeyi kendi kaleminden şöyle nakletmektedir:
“Her sabah namazdan sonra Kuran-ı Kerim okumayı adet edinmiştim. Rahmetli babam beni gördükçe “Ne yapıyorsun?” diye sorardı ben de ‘Kuran-ı Kerim okuyorum’ derdim.
Babam aynı suali tam üç sene tekrarladı. Artık bir gün “Babacığım! Her gün bana aynı suali soruyor benden de aynı cevabı alıyorsunuz. Acaba bu suali tekrarlama maksadınız nedir?” deyince şöyle söyledi:
“Evladım demek istiyordum ki Kuran-ı Kerim’i Cenabı Kibriya’dan sanki sana iniyormuş gibi okumalısın!”
“Artık o günden sonra Kuran-ı Kerim'i yepyeni bir zevk ilahi bir neşeyle okumaya başladım. İşte o tarihten itibaren bütün yazdıklarım o güneşten bir zerre, denizden bir katredir…”
Reşid Rıza, tıpkı hocası Abduh gibi, “Kur’an hayatı doğru yaşamanın kılavuzudur” önermesinde ifadesini bulan düşünceyi her fırsatta tekrar eder. Bu çerçevede Kur’an’ın hidayet misyonunun on temel maksadın tahakkukuna matuf olduğunu söyler ve bu maksatları şöyle sıralar:
(ı) Dinin tevhid, ölümden sonra diriliş, hesap ve amel-i salihten oluşan rükunlarını beyan etmek;
(ıı) Nübüvvet risalet ve rasullerin görevlerini beyan etmek;
(ııı) İslam’ın selim fıtrat, akıl, fikir, ilim, hikmet, fıkh, burhan, hüccet, vicdan, özgürlük ve bağımsızlık dini olduğunu beyan etmek;
(ıv) Beşerî, ictimai ve siyasi ıslahı beyan etmek,
(v) Emir ve yasaklarla ilgili olarak İslam’ın genel özelliklerini beyan etmek;
(vı) İslam’da devlet ve siyasetin temel esaslarını beyan etmek,
(vıı) Ekonomik ıslahı beyan etmek;
(vııı) Savaş nizamını ıslah etmek, savaşın felsefesini çürütmek;
(ıx) Kadına beşerî, dinî ve medenî haklarının tümünü vermek;
(x) Köleyi özgürleştirme hususunda İslâmî çözüm yolunu göstermek

525-) TİMURTAŞ HOCA SÜNNETİN ÖNEMİ


525-) TİMURTAŞ HOCA SÜNNETİN ÖNEMİ

İnsanlık var olalı gelmiş geçmiş tüm zamanlarda, sözün sultanı tartışmasız Resulullah (sav) dır. Sözün sultanı konuştuğunda başkalarına susup dinlemek düşer. Gönüller minberinin biricik hatibi, beyan mihrabının eşsiz imamı odur.
İslam’ın iki temel esası vardır; Kur'an ve sünnet. Evet İslam’ın temel taşlarında birisi Resulullah (sav) ın sünnetidir. Tek ayaklı bir insan koltuk değneğiyle topallayarak ta olsa yürüyebilir ama sünnet olmadan İslam’ın sağlıklı anlaşılıp yaşanması mümkün değildir.

Sünnet olmadan:

* Namazın şart ve erkânını; rükusunu, sücudunu, kıyamını, teşehhüdünü kısacası namazın nasıl eda edildiğini nerden bilecektik.
* Orucun mahiyetini; ve Örneğin; ayette geçen siyah iplikten beyaz ipliğin ayrılmasından maksadın; günün beyazlığı ve gecenin karanlığı olduğunu, nasıl bilecektik.
* Zekat hangi mallardan, ne kadar ve ne zamanlarda verilir? Bunu kimden öğrenecektik.
* Hac ayda bir mi, yılda bir mi ve nasıl eda edilir?
* Veya hırsızın hangi elini, nereden, hangi tür hırsızlıklarda ve ne kadar mal çalmada kesilir?
* Zinanın cezası, hangi şartlarda, nasıl bir değnekle, nerelere ve nasıl uygulanır.?
* Kısaca Kur'an-ı Kerim’in; Mutlakını mukayyed, mücmelini tafsil etme, müşkilini izah, umumunu hususileştirme ve mübhemini beyan etme gibi, işlemler Sünneti seniyyesiz nasıl olabilir...

Yani sünnet olamasa; yaşamakla mükellef olduğumuz emirleri yaşamak ve sakınmamız gereken yasaklardan sakınmak neredeyse imkansız olur. Zira İslam bir kuşa dönmüş olur.

SÜNNETİN İSLÂM'DAKİ YERİ

Sünnet; Kur'an'ın yaşanmış bir tefsiri, İslâm'ın ise amelî ve örnek bir tatbikidir. Öyle ki Nebi, tefsir olunmuş bir Kur'an ve yaşayan bir İslâm idi. Nitekim mü'minlerin annesi Aişe (r.a.) annemiz; fıkhı, basireti ve Resûlullah ile yaşamasıyla bu mânâyı anlamış ve Resûlullah'ın ahlâkından sorulduğunda net ve beliğ bir ifade ile "O'nun ahlâkı Kur'an'dı" diye cevap vermiştir.

Öyleyse kim ki, özellikleriyle, rükünleriyle İslâm'ın amelî şeklini öğrenmek isterse, onu tafsil edilmiş ve yaşanmış olarak, kavlî, amelî ve takriri sünnetten öğrenmelidir.

Bu konuda bazı ayet ve hadisler:

"Peygamber'e itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. Kim yüz çevirirse bilsin ki, Biz seni onlara bekçi göndermedik." (Nisa: 4/80)

"Peygamber'in emrine aykırı hareket edenler, başlarına bir belânın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar." (Nur: 24/63)

"Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye zikri indirdik, belki düşünürler." (Nahl: 16/44)

"And olsun ki, Allah, inananlara, âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Kitab ve hikmeti (sünneti) öğreten, kendilerinden bir peygamberi göndermekle iyilikte bulunmuştur. Halbuki onlar, önceleri apaçık sapıklıkta idiler." (Âl-i İmrân: 3/164)

"Allah ve Rasulü, bir şey hakkında hüküm verdiği zaman herhangi bir mümin erkeğin ve mümin bir kadının kendi işlerinde başka hükmü seçme hakları yoktur. Kim Allah'a ve Rasulü’ne isyan ederse, şüphesiz ki o açıkça sapmıştır" (Ahzab, 36)

* "Peygamber size ne verdiyse onu alın. Size neyi de yasakladıysa ondan da kaçının. Allah'tan korkun. Şüphesiz ki, Allah azabı pek şiddetli olandır." (Haşr, 7)
* "Rabbine yemin olsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem, seçip sonra da verdiğin hükme içlerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar." (Nisa, 65)
* "Sizlere iki şey bıraktım. Bu ikisine sarıldığınız müddetçe asla sapmazsınız. Bunlar Allah'ın Kitabı ve Peygamberinin sünnetidir." (Muvatta, Kader bab: 3.)
* "Allah, bizden bir hadis duyup da onu tebliğ edinceye kadar muhafaza eden kişinin yüzünü ak eylesin. Nice kendisinden daha fakih (âlim) olanlara fıkhı (ilmi) taşıyanlar vardır. Nice fıkhı taşıyıp nakleden vardır ki, kendisi fakih değildir.” (Ebû Dâvûd, İlim hn. 3660; Tirmizî, ilim hn. 2656-2657; İbni Mace, Mukaddime hn. 230, 232, 236; Ahmed c. I Sh. 437)

Sünneti kimden nasıl öğreneceğiz?

Su pınardan çıktığında tertemiz ve berraktır, kaynağından uzaklaştıkça içerisine değişik maddeler karışarak bulandırır. Biz bu asrın insanları islamın pınarı olan vahyin kaynağına 1400 küsür yıl uzaktayız. Dolayısıyla bizim, ilk asrın İslam alimleri gibi sünnet ilmini diğer İslam ilimleriyle beraber alıp değerlendirmeye yeterli kapasitemiz olmadığı gibi buna imkanımız da yok.

Bilindiği üzere harf devrimiyle ülkemizde milyonlar bir gecede ümmi olarak sabahladı. İlmi boşluğu önemli ölçüde dolduran âlimler ise ya sürgün, ya tevkif, ya idam veya tehcir edildi. Ondan sonra çok ciddi ilmi boşluk meydana geldi. Derken, ilim dâvet ve tebliğ açısından memletimiz alabildiğine çoraklaştı. Bu minval üzere seksen küsür yıldır kaç kuşak değişti...

İmam-ı Siyutî’nin “Adabul müfti vel müstefti” eseri vb eserlerde selef ulemasının bu günkü naylon müctehidlerine garip gelecek nice davranışları vardır; bir şehirde fetva vermeye ehil 20-30 alimden çoğunluğu, fetva soranları daha ehliyetli bir kaç kişiye yönlendirmişlerdir. Bu onların ehliyetsiz olmalarından değil elbette.

Daha ehliyetli olana saygı, haddini bilme, bilmeyenlere bildirme ve özellikle de fetva vermenin ağır mes’ûliyetinden kaçınmalarındandır. Yoksa hemen kolları sıvayıp birazda ben meşhur olayım dürtüsüyle fetvanın üzerine atlamıyorlardı. Nicelerine nice makamlar tekilif edilmesine rağmen bundan kaçınmışlardır. Nicelerine zamanlarının sultaları tarafından ceza’i müeyyidelerin uygulandığını birliyoruz. Bunun için hayatlarından olanlar var.

Biraz arapçaya vakıf olan kardeşlerim, Allah (cc) ın seçip vahiy dili kıldığı bu dilin incelik ve esrarını bilirler. Kaldı ki arapçayı hiç bilmeyen; bazı kimselerin; “ben Kur'an ve sünnete uyarım insanlara uymam” hezeyanları ne kadar çirkin... haydi uy bakalım nasıl uyacaksın? Bu gurur ve kibirle şeytanın atına bilenler; ümmete bu 1400 yıllık mirası bırakan binlerce müctehid imamdan daha iyi bildikerini ima etmektedirler kendilerince. İyi niyetli ama acemi gençleri de bu fikre bulaştıranlar olnalırn vebaline de ortaktırlar..

İctihad kapısının kapalılığı gibi bir iddiamız yok, mezhep taassubumuz da yok delilini araraştırarak, değişik konularda değişik müctehidlere de uyabiliriz. Ama nefsimizin arzularına uyarak değil delillere uyarak. Bir de aynı konuda telfike düşmeden. Hele ictihad ciddi bir iş olup belli şartları gerektirir.

"Allah Teâlâ ilmi, insanların hafızalarından silip unutturmakla değil de, âlimlerin vefatıyla yeryüzünden alır. Derken âlim kalmayınca, insanlar bir kısım cahilleri kendilerine lider edinirler. Onlara sorulur; onlar da bilmedikleri halde fetva verirler. böylece hem sapar, hem de insanları saptırırlar." (Buhari, Müslim, ebu Davud, Tirmizi, Riyazus salihin H no= 1395)

Halbuki onların, ilmi dehalarının yanı sıra, takva, vera ve zühdleri de bu işe kafiydi. Onların geceleri bizim gündüzlerimizden daha aydınlık idi. Ortam ve şartları buna çok daha müsait idi... her şeyden önce onlar vahyin hakimiyeti altında yaşıyorlardı;

Bizim yaşadığımız bu çirkef asır gibi gözleri haramı görmüyor, kulakları haramı işitmiyor, dilleri haram konuşmuyor, burunları haram kokular almıyor, midelerine haram gıda girmiyor, kalpleri bizimki gibi haram düşüncelerle basa basa doldurulmuyordu... ya biz???...

“Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.” canını yitiren, 50-60 yıllık dünyasını, dinini yitiren ise ebedi hayatını kaybeder. Ebedi saadeti yitirmekle kalmaz, bir de cehenneme müstahak olur.

Davetçiler açısından sünnetin önemi:

Başarılı bir davetçi için sünnet kitaplarında engin bir servet vardır. O, azığını bundan edinir, bilgi dağarcığını ondan doldurur, davet ve tebliğ için esas mahsulünü, Kur'anî bilgisiyle birlikte sünnetten devşirir.

Şüphe yok ki, masum olan Resulullah (sav) ın tertemiz kalbi ve hikmet pınarı olan nur dudaklarından çıkan sözler, sıradan bir beşerin sözlerinden elbette farklıdır.

Sünnet; bir davetçinin okuyacağı hutbesinde, yapacağı vaazında, vereceği dersinde Kur'an'dan sonra sarılacağı kurumayan bir kaynak, tükenmeyen bir hazinedir.

Onda, katılaşmış kalpleri yumuşatacak, kuru gayretleri yönlendirecek, gafilleri uyaracak aydınlatıcı yaklaşımlar, te'sirli deliller, engin hikmetler, özlü sözler, etkileyici vaazlar, ibret verici meseller, eğitici kıssalar, çeşitli emir ve nehiyler, müjdeleme ve korkutma, terğib ve terhib vardır. Ve o, insanın iç unsurlarının hepsine, aklına ve kalbine hitap ederken Kur'an çizgisinde seyreder. Zira Kur'an’ın ifadesiyle; “O (sav) kendi heva ve hevesinden konuşmaz, onun konuşmaları kesinlikle vahiydir.” Ve yine o, uyanık bir zekâya, temiz bir kalbe ve kuvvetli bir vücuda sahip olgun bir Müslüman şahsiyetin oluşturulmasına çalışır.

Onun yetiştirdiği en bariz davetçi örnekleri, Ashab-ı kiramdır (Rıdvanullahi aleyhim) 1400 küsür yıldır biz hala onların bıraktıkları mirası yiyiyoruz. Tüm dünyaya yayılan ve yayılmaya da devam eden bu kutlu dava Kur'an ve Sünnet boyasına boyanan ve sünnetin canlı hali olan Resulullah (sav) ın sahabelerinin (ra) gayretleriyle olmuştur.

Müsteşrikler vs odakların sünnete gölge düşürme çabaları:

Bilindiği üzere kaynağı ilahi vahiy olan İslam’ın karşısında, geçmişteki muharref inançların veya çağdaş fikir, izim ve sistemlerin söyleyecek sözleri olamaz. Bu sebeple de ta devri saadetten beri, önce misyonerlik, oryantalizm vb nice müesseseler kurarak bunlara akıl almaz kaynaklar sağlayarak ve her türlü sinsi hile ve desiseye başvurarak İslam’la mücadeleye kalkışmışlardır.

Tabi evvel emirde Kur'an’a ilişmek mümkün olmadığından, saldırı oklarını en çok Sünnete yöneltmişlerdir. Ancak her türlü kalleşliğe başvurmalarına rağmen arpa boyu dahi yol alamamışlar ve hep hüsrana uğramışlardır.

Bu sebeple de bizim mahalleye yönelerek; İslâm'ın çerçevesi dışına çıkan kadîyanilik, bahâilik, dürzilik, nusayrilik, rafizilik ve benzeri fırkalar yoluyla önce hadislere şüphe sokarak işe başlamışlar, daha sonra ise Kur'an’a göz dikmişlerdir. “Kur'an ın çağımıza uygun yorumlanması” “dinde reform” “Kur'an islamı” “Anadolu İslamı” vb cilalı sözler bu sinsi planların dışa vurumudur… Ama onlar da biliyorlar ki, “güneşi balçıkla sıvamak mümkün değildir.”

Sonuç olarak, Kur'an ve Sünnet ayrılmaz bir bütündür. Bu gerçekten gözlerini yumanlar sadece kendilerine gece yapmış ve kendi dünyalarını ve ahiretlerini karartmış olurlar…

524-) TİMURTAŞ HOCA FİRAVUNLARI


524-) TİMURTAŞ HOCA FİRAVUNLARI
وَلاَ تَحْسَبَنَّ اللّهَ غَافِلاً عَمَّا يَعْمَلُ الظَّالِمُونَ إِنَّمَا يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ
Sakın, Allah’ı zalimlerin yaptıklarından habersiz sanma! Allah, onları ancak gözlerin dehşetle bakakalacağı bir güne erteliyor. (İbrahim, 14/42)
Yüce Yaratan zalimleri dünyada zelil etti, ediyor ve edecekte. Ahirette ceza, cehennem ve ateş onlar için. Geçmiş zalimlerden ibret alınmayacak mı? Firavuna ne oldu? Hani nemrut, hani Karun, hani ebu cehil, ebu leheb, adlarını ağızlarına alan veya onlara rahmet okuyanlar var mı? Çağdaş firavunlara, nemrutlara, karunlara kim rahmet okuyacak?
Zalimler Asla Felah Bulmaz

وَمَنْ أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللّهِ كَذِبًا أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ إِنَّهُ لاَ يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ
“Kim Allah’a karşı yalan uydurandan, ya da O’nun âyetlerini yalanlayandan daha zalimdir? Şüphesiz ki, zalimler kurtuluşa eremez.” (En’am, 6/21)

Ya 20. Yüzyılda zalimce davranışlarla insanların başına bela açanlar. Akif Çanakkale Şehitlerinde o günün zalimlerini şöyle dile getiriyor.

Ah o yirminci asır yok mu, o mahluk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkiyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrarı! hayasızcasına,
Maske yırtılmasa hali bize affetti o yüz...
Medeniyet denilen kahbe, hakikat yüzsüz.
Sonra mel'undaki tahribe müvekkel esbab,
Öyle müthiş ki: Eder her biri bir mülkü harab.

Ya günümüz. Ya 21. Yüzyıl. Sözüm ona medeniyet çağı diyorlar bu yüzyıla. Aman Ya Rabbi! Ne medeniyet, tek dişi kalmış canavarlar, mazlumların üstüne saldırıyor. Arif Nihat Asya’nın diliyle sesleniyoruz.

Yeryüzünde riya, inkar, hıyanet
Altın devrini yaşıyor...
Diller, sayfalar, satırlar
(Ebu Leheb öldü) diyorlar:
Ebu Leheb ölmedi, ya Muhammed;
Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor!


Bugünün zalimleri dünden farksız mı? İçlerinde bulunan düşmanlığı kan olup kusanlar dünden daha mı masum? Asla! Zalim aynı zalim. Zulüm aynı zulüm. Suriye'de, Mısır'da, Myanmar'da zalim aynı zalim. Zulüm aynı zulüm.


Zalimin dini yoktur. Zalimin milleti yoktur. Zalimin rengi yoktur.


Zalimler tek bir güruhtur. Cehennemin cürufu. Mazlumunda kim olduğuna, nereli olduğuna bakılmaz. Dindarlığına, dinsizliğine bakılmaz. “Mazlum bizden olunca üzülürüz, bir başka milletten, bir başka dinden, renkten olursa biz karışmayız” cümlesini Müslüman olarak bizler asla söyleyemeyiz. Şu cümle bizim şiarımızdır.


Afrika'da öldürülse bir yerli
canı bende çıkıyor



ölü başka yerde
şivan benim hanede

Ey Müslüman!

Bugün tarafımızı belli etme vaktimizdir. Kimi elle düzeltir, kimi dille düzeltir, kimi de kalbiyle buğzeder. Bugün, İbrahim (a.s.)’ın içine atılmak istenen ateşe su götüren karınca yerinde olma vaktidir. Bizim suyumuzun bu ateşi söndürüp söndüremeyeceğini bilemiyoruz. Ancak bugün tarafımızı belli etme vaktidir. Ateşi yakanların tarafında mı, ateşi söndürmek için su taşıyanların tarafında mı olacağız? Ey kardeşim kararını ver ve verdiğin kararın gereğini yerine getir.


Uhud harbini düşün. Her devirde bir çetinlik, bir uhud olabilir. İnananların dünyalık elde etmeleri isteklerinden dolayı bozguna uğratılanlar gerisin geri dönmüş ve Müslümanlar iki arada kalmış olabilir. Dün yaşandığı gibi, bugünde Müslümanlar dünyanın tam ortasında herkesin gözü önünde gözü dönmüş canilerce kuşatılmış olabilir. Ancak bugün Hz. Muhammed (s.a.s)’in etrafında yeniden kenetlenme günüdür. Al-i İmran Süresi 140, 141, 142. Ayetleri iyice anlama ve hayata aktarma günüdür.


إِن يَمْسَسْكُمْ قَرْحٌ فَقَدْ مَسَّ الْقَوْمَ قَرْحٌ مِّثْلُهُ وَتِلْكَ الأيَّامُ نُدَاوِلُهَا بَيْنَ النَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَتَّخِذَ مِنكُمْ شُهَدَاء وَاللّهُ لاَ يُحِبُّ الظَّالِمِين


وَلِيُمَحِّصَ اللّهُ الَّذِينَ آمَنُواْ وَيَمْحَقَ الْكَافِرِينَ


أَمْ حَسِبْتُمْ أَن تَدْخُلُواْ الْجَنَّةَ وَلَمَّا يَعْلَمِ اللّهُ الَّذِينَ جَاهَدُواْ مِنكُمْ وَيَعْلَمَ الصَّابِرِينَ


“Eğer siz (Uhud’da) bir yara aldıysanız, şüphesiz o topluluk da (Müşrikler de Bedir’de) benzeri bir yara almıştı. İşte (iyi veya kötü) günleri insanlar arasında (böyle) döndürür dururuz. (Bazen bir topluma iyi ya da kötü günler gösteririz, bazen öbürüne.) Allah, sizden iman edenleri ayırt etmek, sizden şahitler edinmek için böyle yapar. Allah, zalimleri sevmez. Bir de Allah, iman edenleri arındırmak ve küfre sapanları mahvetmek için böyle yapar. Yoksa siz; Allah, içinizden cihad edenleri (sınayıp) ayırt etmeden ve yine sabredenleri (sınayıp) ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” (Al-i İmran, 3/140-142)





Sen sana düşeni yap Ey Kardeşim. Allah zalimi elbette perişan edecektir.


وَمَا ظَلَمْنَاهُمْ وَلَكِن ظَلَمُواْ أَنفُسَهُمْ فَمَا أَغْنَتْ عَنْهُمْ آلِهَتُهُمُ الَّتِي يَدْعُونَ مِن دُونِ اللّهِ مِن شَيْءٍ لِّمَّا جَاء أَمْرُ رَبِّكَ وَمَا زَادُوهُمْ غَيْرَ تَتْبِيبوَكَذَلِكَ أَخْذُ رَبِّكَ إِذَا أَخَذَ الْقُرَى وَهِيَ ظَالِمَةٌ إِنَّ أَخْذَهُ أَلِيمٌ شَدِيدٌ


“Biz onlara zulmetmedik. Fakat onlar kendilerine zulmettiler. Rabbinin azap emri gelince, Allah’ı bırakıp da taptıkları ilâhları kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. İlâhları onların sadece ziyanlarını artırdı. Zulme sapmış memleketlerin halkını yakaladığında, Rabbinin yakalaması işte böyledir! Şüphesiz O’nun yakalaması can yakıcı ve şiddetlidir.” (Hud, 11/101-102)


Bize düşen maddi ve manevi desteği mazluma aktarmakladır. Bize düşen zalimin yanında yer almamamızdır. Bize düşen her anımızda Müslüman kardeşlerimiz için duada, niyazda, yardımda bulunmamızdır.


المُسْلِمُ أَخُو المُسْلِمِ ، لا يظْلِمُه ، ولا يُسْلِمهُ ، منْ كَانَ فِي حَاجَةِ أَخِيهِ كَانَ اللَّهُ فِي حاجتِهِ ، ومَنْ فَرَّج عنْ مُسْلِمٍ كُرْبةً فَرَّجَ اللَّهُ عنْهُ بِهَا كُرْبَةً مِنْ كُرَبِ يوْمَ الْقِيامَةِ ، ومَنْ ستر مُسْلِماً سَتَرهُ اللَّهُ يَوْم الْقِيَامَةِ


“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, haksızlık yapmaz, onu düşmana teslim etmez. Müslüman kardeşinin ihtiyacını gideren kimsenin Allah da ihtiyacını giderir. Kim bir Müslüman’dan bir sıkıntıyı giderirse, Allah Teâlâ o kimsenin kıyamet günündeki sıkıntılarından birini giderir. Kim bir Müslüman’ın ayıp ve kusurunu örterse, Allah Teâlâ da o kimsenin ayıp ve kusurunu örter.” (Buhari, Mezalim 3)


Ey Müslüman! Sakın kardeşinin başına gelen musibete memnun olma


Felaketlere sevinilmez. “İyi oluyor bunlara” denmez. “Hak etmişti bunlar” söylenemez. Müslüman -kim olursa olsun- kötülüklere mutlu olan bir insan değildir.


لا تُظْهِرِ الشَّمَاتَة لأخيك فَيرْحمْهُ اللَّهُ وَيبتَلِيكَ


“Kardeşinin uğradığı felâketi sevinçle karşılama! Allah onu rahmetiyle o felâketten kurtarır da seni derde uğratır.” (Tirmizi, Kıyamet 54)


Ey Dünya Halkları!


مَنْ لا يرْحَم النَّاس لا يرْحمْهُ اللَّه


“İnsanlara merhamet etmeyene Allah’ta merhamet etmez” (Buhari, Edeb 18)


مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ مَن قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ أَوْ فَسَادٍ فِي الأَرْضِ فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا وَلَقَدْ جَاء تْهُمْ رُسُلُنَا بِالبَيِّنَاتِ ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِّنْهُم بَعْدَ ذَلِكَ فِي الأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ


“Bundan dolayı İsrailoğullarına (Kitap’ta) şunu yazdık: “Kim, bir insanı, bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa, sanki bütün insanları yaşatmıştır. Andolsun ki, onlara resûllerimiz apaçık deliller (mucize ve âyetler) getirdiler. Ama onlardan birçoğu bundan sonra da (hâlâ) yeryüzünde aşırı gitmektedir.” (Maide, 5/32)


Merhametsizce öldürülen insan değil mi? Mısır'da, Suriye'de öldürülen insan değil mi?Dünyanın neresinde olursa olsun, hangi millete, hangi dine mensup olursa olsun. Rengi ne olursa olsun. İnsana yapılan zulüm, insanlığa yapılmıştır. İnsanlık öldü mü geriye ne kalır? İnsanlıktan uzaklaşılırsa hayvanlar daha şerefli hale gelir.


أَمْ تَحْسَبُ أَنَّ أَكْثَرَهُمْ يَسْمَعُونَ أَوْ يَعْقِلُونَ إِنْ هُمْ إِلَّا كَالْأَنْعَامِ بَلْ هُمْ أَضَلُّ سَبِيلًا


“Yoksa sen onların çoğunun (söz) dinleyeceklerini yahut akıllarını kullanacaklarını mı sanıyorsun? Onlar hayvanlar gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar.” (Furkan, 25/44)


İnsanlıktan uzaklaşılırsa dünya yaşanmaz hale gelir. İnsanlık giderse geriye hayvanlık kalır. Tüm dünya halkları! Gün sadece Müslümanları değil, gün insanlığı vahşetten kurtarma vaktidir. Bugün Mısır'a, Suriye'ye yardım etmekle insanlığı kurtaracağız.


Bu kadar zulme yerler ve gökler dayanmaz


Zulmün ortadan kaldırılması için çaba gösterilmez ise, mazlumların yanında olunmaz ise zulüm arşa çıkar. Arşa ulaşan zulüm destekçilerine bela olarak yağar. Yer kaynar, gök yağar.


Muaz (r.a.) Yemen’e vali olarak atandığında Hz. Peygamber (s.a.s)’in kendisine hatırlattığı şu cümleyi tüm dünyaya yeniden hatırlatıyoruz.


واتَّقِ دعْوةَ الْمَظْلُومِ فَإِنَّهُ لَيْس بينها وبيْنَ اللَّه حِجَابٌ


“…Mazlumun bedduasını almaktan da son derece çekin, çünkü onun bedduası ile Allah arasında bir perde yoktur.” (Buhari, Zekat 41)


Yarın yerler kaynarsa, yerler birbirine girerse, gökler yağar seller meydana gelirse, krizler olur, ekonomik, sosyal vb. krizler olursa, küresel köyde küresel krizler meydana gelirse kimse suçu başkasına atmasın. Ey Dünya Halkı! Bil ki; Tüm kötülükler insanların kendi elleriyle yaptıklarından dolayıdır.


مَّا أَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّهِ وَمَا أَصَابَكَ مِن سَيِّئَةٍ فَمِن نَّفْسِكَ وَأَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاً وَكَفَى بِاللّهِ شَهِيدًا


“Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.” (Nisa, 4/79)


Bugün zalimleri ve zalimlere destek verenleri Kur’an diliyle uyarıyoruz.


وَأَنذِرْهُمْ يَوْمَ الْآزِفَةِ إِذِ الْقُلُوبُ لَدَى الْحَنَاجِرِ كَاظِمِينَ مَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ حَمِيمٍ وَلَا شَفِيعٍ يُطَاعُ


“Yaklaşmakta olan gün konusunda onları uyar. O gün yürekler gam ve tasa ile dolu, (sanki) gırtlaklara dayanmıştır. Zalimlerin ne sıcak bir dostu, ne de sözü dinlenir bir şefaatçisi vardır.” (Mü’min, 40/18)


Âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimizin (s.a.s) şu hadis-i şerifini yeniden hatırlayalım. “Allah’a yemin ederim ki; ya iyiliği emreder, kötülükten nehyeder, zalimin elini tutup zulmüne mani olur, onu hakka döndürür ve hak üzerinde tutarsınız; ya da Allah Teâlâ kalplerinizi birbirine benzetir. Sonra da İsrailoğullarına lanet ettiği gibi size de lânet eder.” (Ebu Dâvud, Melâhim 17)


Sözümüzü Mehmet Akif Ersoy (cennet mekân) sözleriyle sonlandırıyorum.


Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı, hatta boğarım! ...
-Boğamazsın ki!
-Hiç olmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git! , diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!

Rabbim Mısır'daki, Suriye'deki, Myanmar'daki tüm dünyadaki cümle Müslüman kardeşlerimin yar ve yardımcısı olsun. Rabbim Müslümanlar arasına birlik nasip etsin. Mazlum kardeşlerimiz için Rabbimize niyazda bulunuyoruz: “Ey Rabbimiz! Biz hata ettik, Sen etme. Biz birbirimize düştük, Sen kalplerimizi birleştir. Zalimlerden yana değiliz. Zalimin zulmünü bitir. Zalimlere destek verenlerin güçlerini kes. Mazlumdan yanayız. Mazlumlara rahmet et. Kardeşlerimize yardım et. Ne olur Ey Rabbimiz! Sevdiklerin hürmetine dualarımızı kabul eyle. Âmin!”


523-) TİMURTAŞ HOCA TEBBET SURESİ TEFSİRİ

523-) TİMURTAŞ HOCA TEBBET SURESİ TEFSİRİ
Tebbet Suresi
Ebû Leheb

Niçin Kur’an Ebu Leheb’le Bu Kadar İlgilenmiştir?

Kuranın indiği zamanda yaşayan hangi insanı aklımıza getirirsek getirelim hiç birinin adını veya künyesini bulamayız. Bazen ayette anlatılan kişi veya kişiler hakkında ihtilafa düşüldüğü bile olur. Pek çok İslam düşmanı olmasına rağmen, neden sadece Ebû Leheb’in adı geçmektedir?

Kur’an-ı Kerimde, Peygamberlerin dışında tek adı geçen sahabi Zeyd b. Harise r.a.dir.

AHZAB 37 – Hem hatırla o vakti ki, o kendisine Allah’ın nimet verdiği ve senin de ikramda bulunduğun kimseye: “Hanımını kendine sıkı tut ve Allah’tan kork” diyordun da nefsinde Allah’ın açacağı şeyi gizliyordun. İnsanlardan çekiniyordun. Halbuki Allah kendisini saymana daha lâyıktı. Sonra Zeyd o kadından ilişiğini kestiği zaman, biz onu sana eş yaptık ki, oğulluklarının ilişkilerini kestikleri hanımlarını nikâhlamada müminlere bir darlık olmasın. Allah’ın emri de yerine getirilmiştir.

Kur’anın 111. suresi olan Tebbet Suresinin ilk ayetinde, bir de, Ebu Leheb adı geçmektedir. Ebu Leheb lakabıyla anılan kimsenin asıl ve gerçek adı Abdüluzza’dır. Ebu Leheb onun lakabıdır.

Hz. Peygamber s.a.’in karşısında, Ebu Cehil gibi, Velid b. Mugire gibi mücadele ettiği kimselere Kur’anda işaret yok değildir. Ancak Ebu Lehebin Peygamberliğe karşı,yeğeni Peygamber s.a.e karşı mücadelesi, ötekilerin mücadelesine göre katmerli,ağır, şiddetli, manevi tazyikine dayanılması güç bir mücadeledir. Bu sebeple Ebu Leheb Kur’anda zikredilmiştir. Her zaman ve her yerde, kıyamete kadar Ebu Leheb ve karısı gibi İslam düşmanları eksik olmayacağı için, Allah onların güçlerinin ve imkanlarının yok olması için beddua niteliğinde bu ayeti ve bu sureyi indirmiştir.

Gerçek adı Abdüluzza b. Abdulmuttalib’dir.Abdu’l Uzza,“Uzza’nın kulu” manasına gelmektedir. Abdülmuttalib, ona güzelliğinden dolayı parladığı ve öfkelendiğinde yanakları kızardığı için ona Ebû Leheb künyesini takmıştır.[1]Oğlu Utbe’den dolayı Ebû Utbe lakabı da vardı.

Abduluzza, Abdülmuttalib’in, Lübna bint Hacir adlı eşinden dünyaya gelmiştir ve annesinin tek çocuğudur.[2] Doğum tarihi, çocukluğu ve gençliğiyle ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır. Onun hakkında sahip olduğumuz bilgiler Hz. Peygamberimizle olan münasebetleri ve İslam’a karşı aldığı tavırlarla alakalıdır.[3]

Şaşı gözlü, yumru yüzlü ve şişman bir adamdı. Ebû Leheb,ticaretle uğraştığından maddî durumu iyi ve Mekke’nin zenginlerinden olan biriydi. Şam bölgesine ticarî seferler yapardı. Topluma yön veren Mele’ gurubunun içindeydi ve itibar sahibiydi.

Harb b.Ümeyye’nin kızı, Ebû Süfyân’ın kız kardeşi ve esas adı Avra olan Ümmü Cemil ile evlenmiştir. Ebu Leheb’in bu evliliğinden Utbe, Uteybe, Muattib adlı erkek çocukları; Durre, Halide ve Azze adında da kız çocukları olmuştur. Üç kızı da Mekke’nin fethinde Müslüman olmuştur. Dolayısıyla sahabîdirler.[4]

Karısı Benî Ümeyye’ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Resûlü’ne düşmanlık âdeta ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri’ne karşı yapılan edepsizce muamelelerin pek çoğuna iştirak eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Resûlü’nün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu ve bütün bunlardan derin bir zevk alıyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihan Serveri’ne olan gayzı onu öyle tahrik ediyordu ki, bu mağrur kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve cariyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Gerdanlığın her çeşidini dahi boynuna takmaya tenezzül etmezken gel gör ki şimdi boynunda ip vardı ve sırtında da odun. Dünyada yaptığı bu işlerin cezasını da aynı cinsten çekecekti, zira Kur’ân böyle söylüyordu.

Ebû Leheb inat bir insandı. Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez.” derdi. Ve bunda da haklıydı. Ancak o, bu inadını Allah Resûlü’ne karşı kullandı, O’na düşmanlıkta harcadı. Hanımıyla beraber omuz omuza verdi ve Kâbe’deki putları ta’ziz ettiler. Lât dediler, Menat dediler de eğilip bir kere olsun yanı başlarında büyüyen, peygamberimiz gibi bütün cihanları ifade edecek bir fihrist insanı anlamak için gayret göstermediler. Âlemlere Rahmet olan bu mümtaz şahsiyetten istifade lüzumunu duymadılar.

Oğulları Utbe ve Muattib Mekke’nin fethinden sonra Hz. Peygamber’in davetine icabet ederek Müslüman olmuşlar, Huneyn Seferine de katılmışlardır. Hatta bu seferde, Hz Peygamber’in yanında sebatla kalan Müslümanlardan olmuşlardır.[5]Uteybe ise müşrik olarak ölmüştür.

Abdülmuttalib’in oniki oğlundan birisi olan Ebû Leheb’e, Resûlullah efendimizin dünyâya geldiğini, cariyesi Süveybe; “Kardeşin Abdullah’ın oğlu oldu” diyerek müjdeledi. Bu habere sevinen Ebûl Leheb; “O’na süt vermek şartıyla seni âzâd ettim” dedi. Böylece Resûlullah’ın ilk süt annesi Süveybe oldu. Bunun için Ebû Leheb’in azabı her mevlid gecesinde biraz hafiflemektedir. Mevlid gecesine sevinen, o geceye kıymet veren mü’minlere pek çok sevâb verileceği buradan anlaşılır.

Bi’setin 4. yılında, Hicr sûresinin 94; “(Ey Habîbim!) Sana emrolunan şeyi (emir ve yasakları) açıkla, hak ile bâtılın arasını ayır. Müşriklerden yüz çevir (onların sözlerine iltifat etme)” meâlindeki âyet-i kerîmesi nazil olunca,

Peygamber efendimiz; “Ey Kureyş kabîleleri!” hitâbıyla konuşmaya başladı. Herkes dikkatle dinliyordu. “Benimle sizin hâliniz, düşmanı görünce, ailesine haber vermek üzere koşan ve düşmanın kendisinden önce ailesine ulaşıp zarar vermesinden korkarak, ya sabâhah (düşman tarafından kuşatıldık, sarıldık. Sabah vakti gelip çattı. Hemen çarpışmaya hazırlanın) diye haykıran bir kimsenin hâline benzer.

Ey Kureyş topluluğu! Ben size, şu dağın ardında bir düşman ordusu var, üzerinize hücûm etmek üzeredir desem bana inanır mısınız?” buyurdu. “Evet inanırız. Çünkü senden şimdiye kadar doğruluktan başka şeye şâhid olmadık. Senin yalan söylediğini hiç görmedik” dediler. Bunun üzerine Peygamber efendimiz, bütün Kureyş kabîlelerinin ismini sayarak; “Ben, size geleceği muhakkak olan şiddetli azabın bildiricisiyim. Allahü teâlâ bana en yakın akrabalarımı âhıret azabı ile korkutmamı emretti. Sizi, Lâ ilâhe illallahü vahdehû la şerîkeleh (Allah birdir. O’ndan başka ilâh yoktur) diyerek îmân etmeye davet ediyorum. Ben de O’nun kulu ve Resûlüyüm. Eğer buna îmân ederseniz, Cennet’e gideceksiniz. Siz; “Lâ ilâhe illallah” demedikçe, ben size ne dünyâda bir fayda, ne de âhırette bir nasîb sağlayabilirim” buyurdu.

Dinleyenler arasında bulu’nan Ebû Leheb; “Tebben leke (yazıklar olsun, bizi bunun için mi topladın)” diyerek yerden aldığı taşı sevgili Peygamberimize fırlattı. Çevresindekilere de; “Eğer Muhammed’in dediği doğruysa, ben mal ve evlâdımı feda edip, O’nun dediği azâbdan kurtulurum” dedi.

Diğerlerinden böyle bir muhalefet gelmedi. Aralarında konuşarak dağıldılar. Bu durum karşısında Peygamberimizin gönlü incindi. Allahü teâlâ, Resûlünün gönlüne gelen kederi gidermek ve O’nu teselli etmek için;

111-TEBBET

1 – Ebu Leheb’in elleri kurusun (yok olsun o), zaten yok oldu ya.

2 – Ne malı ne de kazandığı onu kurtaramadı.

3 – (O), alevli bir ateşe girecektir.

4 – Karısı da odun hamalı olarak (onunla beraber girecektir).

5 – Boynunda da hurma lifinden bir ip olacaktır. meâlindeki Tebbet sûresini inzâl buyurdu.



Bunun üzerine Ebû Leheb küstahça bir konuşma yaparak onu, kendilerini atalarının dininden döndürmeye çalışmakla ve insanları büyülemekle suçladı.

Ebû Leheb hariç, bütün akrabalar Efendimize karşı yumuşak davrandılar. O ise şu sözlerle karşılık verdi:Bu, vallahi bir şerdir, kötülüktür. Başkaları, onun elini tutup bundan alıkoymadan önce, siz, onun ellerini tutup bundan alıkoyunuz! Eğer, siz, bugün ona boyun eğecek olursanız zillete, hakarete uğrarsınız. Onu, korumağa kalkışacak olursanız, öldürülürsünüz.

Ebû Leheb Kureyş’in en zengin ve itibarlı insanlarından biriydi. Şayet İslam yayılırsa Mekkeliler buna tepki gösterir, tüm Araplar Muhammed’e ve O’nu himaye eden Haşimoğullarına savaş açarlardı. Bu durumda Haşimoğullarının hiç şansı yoktu. Öyleyse onun yeri sülalesinin yanı değil, İslam düşmanlarının saflarıydı. O cahiliye geleneklerini dahi hiçe saymış, Kureyş içindeki konumunu kaybetmemek için geleneklerinden ve ailesinden vazgeçmişti.

Hz. Peygamber’le amcası kapı komşusuydu.Rasûlullah’ınMekke’deki evi Ebû Leheb ile Ukbe b. Ebî Muayt’ın evinin arasında bulunuyordu.

Peygamberimiz’in (s.a.s.) Kötü Komşusu

Peygamberimiz’in (s.a.s.) evi Ebû Leheb ile Ukbe b. EbiMuayt’ın evi arasındaydı. Eziyet vermek için hayvan işkembesini getirip Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne atarlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) bu iki komşusunun yaptıklarına üzülür ve şöyle derdi: “Ey Abdi Menaf oğulları! Bu ne biçim komşuluk?!”

Aynı şekilde bir gün Ebu Leheb getirdiği pisliği Peygamberimizin (s.a.s.) kapısının önüne dökmek isterken,Hz. Hamza gördü ve pisliği onun elinden alıp başına döktü. O da Hz. Hamza’dan korkusuna bir daha bunu yapamadı.

Ebû Leheb, yaptığı bu kötülükle de kalmaz, kendi evinden ve komşusu Adiyy b. Hamrau’s-Sakafi’ninevinden, Peygamberimize (s.a.s.) taş atar dururdu. Karısı Ümmü Cemil de ondan geri kalır gibi değildi.Ümmü Cemil her gece pıtrakları, dikenleri, dikenli ağaç dallarını toplayıp büyük demet yapar geceleyin ayağına batsın ve yaralar açsın diye Peygamberimizin (s.a.s.) geçeceği yollara atardı.

Peygamber efendimizin kızlarından hazret-i Ümmü Gülsüm, Ebû Leheb’in oğlu Uteybe, hazret-i Rukayye ise öteki oğlu Utbe ile nişanlı olup, henüz evlenmemişlerdi. Tebbet sûresi nazil olunca, kendisinin ve karısı Ümmü Cemil’in Cehennem’e gideceği bildirilen Ebû Leheb, oğulları Utbe ve Uteybe’ye; “O’nun kızlarını alıp, yükünü hafifletmeyiniz. Kızlarını boşayın ki, zahmete düşsün. Size Kureyşten istediğiniz kızı alalım” diye teklif etti. Onlar da; “Peki boşadık” dediler.

Ebû Leheb’in oğullarından Uteybe daha sonra Peygamber efendimizin huzuruna gelip; “Ey Muhammed! Ben, seni ve dînini tanımıyorum. Kızını da boşadım. Artık ne sen beni sev, ne de ben seni! Ne sen bana gel, ne de ben sana gelirim” diyerek hakaret dolu sözler sarf etti. Peygamberimize saldırıp, yakasına yapıştı ve gömleğini yırttı. Bunun üzerine Peygamberimiz; “Yâ Rabbî! Buna canavarlarından birini musallat et”diye bedduâda bulundu. Uteybe babasına gidip, olanları anlatınca, Ebû Leheb; “Muhammed’in oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum” dedi. Bir müddet sonra Uteybe Şam’a ticâret için gitti. Kafile Zerkâ denilen yerde yatmak üzere konaklamıştı. Bir aslan çevrede dolaşmaya başladı. Bunu gören Uteybe; “Eyvah! Yemîn ederim ki, Muhammed’in (aleyhisselâm) bedduâsı kabul oldu. Bu aslan beni yiyecek! Kendisi Mekke’de olsa da benim kâtilimdir” dedi. Aslan biraz sonra kayboldu. Uteybe’yi yüksekçe bir yere yatırdılar. Gece aslan tekrar geldi. Kâfiledekileri birer birer koklayarak Uteybe’nin yanına vardı. Üzerine sıçrayıp karnını yardı. Fecî bir şekilde parçalayarak öldürdü.

Uteybe can verirken; “Ben size, Muhammed, insanların en doğru sözlüsüdür dememiş miydim?” diyordu. Bir aslan tarafından oğlunun parçalandığını duyan Ebû Leheb de; “Ben size Muhammed’in oğlum hakkındaki duâsından korkuyorum dememiş miydim?” diyerek ağladı.

Ebu Leheb ve karısı yalan ve olumsuzluklar içeren düşüncelerle toplumu ifsad eden basın yayın gibi çalışmıştır. Doğru olmasa bile söylediği sözler olumsuz manada İslam’a ve Hz. Peygamber karşı şartlanmalara sebep olmuştur. Rebia b. Abbâdü’d-Dilî şöyle bir olay aktarır:

“Peygamber’i (s.a.s.) Zülmecaz panayırında görmüştüm. “Ey insanlar! ‘Lâ ilahe illallah” deyiniz de, kurtulunuz!” buyuruyor; kendisi hangi caddeye girse halk da oraya gidiyor, onun başına toplanıyor,birbiri üzerine yığılıyorlardı. Orada, ne kimsenin bir şey söylediğini, ne de onun sustuğunu gördüm. O, hep: “Ey insanlar! “Lâ ilahe illallah deyiniz de, kurtulunuz!” buyurup duruyordu.

Akik (şaşı) gözlü, yumru yüzlü, iki bölük halinde örgülü saçlı bir adam da, o nereye giderse arkasından gidiyor: “Ey insanlar! Bu, sizi aldatıp da baba ve atalarınızın dininden vazgeçirmesin! Bu, dinden çıkmış bir yalancıdır!”diyordu.

“Kimdir bu zât?” diye sordum.

“Muhammed b. Abdullah’tır. Kendisi, peygamber olduğunu söylüyor” dediler.

“Ya onun arkasında giden, onu yalanlayan, şu akik (şaşı) gözlü adam da kimdir?” diye sordum.

“O da, onun amcası Ebû Leheb’dir!” dediler.”



Boykot Yılları ve Ebû Leheb

Peygamberimiz davasından dönmeyince müşrikler Müslümanlara ve Haşimoğullarına boykot yapma kararı aldılar. Haşimoğullarında çoğu kişi Müslüman olmamıştı. Ama kabile taassubundan dolayı herkes kabilesinden olan insanı desteklerdi. Arabistan’da eski dönemlerde bir kişiyi korumak kabileye aitti. Kabileden başka güvence yoktu. Bu yüzden Peygamberimize karşı çıktıklarında peygamberimizi Haşimoğulları koruma altına aldı. Ama Ebu Talib ölünce Peygamberimiz(s.a.v.) himayesiz kalıp ve Taif’e gidecekti. Peygamberimiz(s.a.v.) de Haşimoğullarından olunca, Haşimoğulları Peygamberimizi(s.a.v.) himaye edip koruma kararı aldılar. Boykota onlar da dahildi. Boykotta şunlar vardı:

-Kimse Müslüman ve Haşemoğlularına kız verip almayacak,

-Kimse Haşimoğullarına yardım etmeyecek.

-Kimse onlarla alışveriş yapmayacaktı.



Ebu Leheb Haşimoğullarından olmasına rağmen müşriklerin safına geçmişti. Bu da yetmiyormuş gibi Mekke’ye gelen ticaret kervanlarından Müslümanlar yiyecek bir şey almasın diye tüccarlara “Müslümanlar ve Haşimoğulları bir şey alacağında onlara yüksek fiyat söyleyin ve hiç bir şey alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım” dedi. Böylece Müslümanlar hiçbir şey alamayarak evlerine bomboş dönüyorlardı. Çocukları aç yatıp aç kalkar olmuşlardı. Müslümanlara yardım yapanı da kınıyorlar cezalandırıyorlardı. Öyle ki Müslümanlar ve Haşimoğulları artık açlıklarından “ağaç yaprağı” ve “ot” yiyorlardı. Bu boykot “3 sene” sürdü. Ebu Leheb tüm varlığını tüm gücünü Müslümanlara düşmanlık için harcamaktan çekinmiyordu. Tıpkı günümüz Ebu Lehebleri gibi. Ebu Leheb Peygamberimizin amcasıdır. Allah(cc) bizi uyarıyor. ”İmansızlık yapan, insanları cehenneme atma şebekesi, devleti, vakfı, derneği, eğitim kurumları kuran amcanız bile olsa onunla mücadele edeceksiniz.” Evet günümüz Ebu Lehebleri de insanları cehenneme atma şebekesi kurmuşlar.

Bir gün İbn Gaytala adında bir müşrik, Hz Peygamber’e hakaret ederken, Ebû Leheb çıkageldi. Onu bir güzel azarladı. Bunun üzerine İbn Gaytala Haris b. Kays; “Ey Kureyş topluluğu! Ebû Utbe dininden döndü.” diye bağırmaya başladı.Kureyş müşrikleri işin aslını öğrenmek için Ebû Leheb’e gelince, Ebû Leheb onlara: “Ben Abdülmuttalib’in dininden ayrılmış değilim. Fakat istediğine devam etmesi için yeğenimi tecavüzlerden koruyorum.” dedi.

Müşrikler Ebû Leheb’i, yeğenine gidip ona Abdülmuttalib’in nerede olduğunu sorması konusunda kışkırttılar. Hz Peygamber kendisine bu soruyu soran amcasına, “ Abdülmuttalib de, onun gibi ölenler de cehenneme girmiştir.” deyince, Ebû Leheb bu cevaba öfkelenerek, “Artık ölünceye kadar sana düşmanlık edeceğim! Sen Abdülmuttalib’in cehennemde olduğunu nasıl söylersin!’ diyerek emanı kaldırdı. [10]

Bedir Savaşı – Salih bir rüya
Henüz müslüman olmamış olan ve Peygamber efendimizin halası olan Atîke, Bedr muhârebesinden kısa bir müddet önce bir rüya gördü ve ondan korktu. Kardeşi Abbâs’ı çağırtarak; “Kardeşim! Vallahi geceleyin gördüğüm rüya beni çok sarstı. Kavmimin başına bir musibet ve belâ gelmesinden korkuyorum. Sana anlatacağım bu rüyayı gizli tut, kimseye söyleme” dedi ve rüyasını anlattı:

“Gördüm ki, deveye binip gelmiş bir adam, Ebtah denilen yerde durduktan sonra yüksek sesle;

“Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz”

diyerek üç kerre bağırdı. Onu gören halk başına toplandılar. Sonra, o adam, Mescid-i Haram’a girdi.

Halk da kendisini tâkib ediyordu. Halk etrafını sarmış olduğu hâlde devesi, Kabe’nin arkasında durunca, o, yine aynı şekilde yüksek sesle;

“Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!”diyerek üç kerre bağırdı.

Sonra devesi Ebû Kubeys dağının başında durdu. Orada da aynı şekilde yüksek sesle; “Ey vefasız cemâat! Üç güne kadar muhârebe mahalline, vurulup düşeceğiniz yerlere yetişiniz!” diyerek üç kerre bağırdı. Sonra da bir kaya alıp yuvarladı. Kaya, yukarıdan aşağıya doğru yuvarlanarak, dağın dibinde parçalandı. Mekke evlerinden o parçaların girip isabet etmediği bir ev kalmadı” dedi.

Peygamber efendimizin amcası Abbâs; “Vallahi bu çok mühim bir rüyadır. Sen onu gizli tut, hiç kimseye anlatma” dedi. Abbâs da rüyayı arkadaşı Velîd bin Utbe’ye anlattı. Bu rüya kısa zamanda duyulup Kureyş’in toplantılarında konuşulmağa başlandı.

Bu sırada; “Müslümanlar, Şam’a ticâret için giden Kureyş kafilesine saldırdı” şeklinde bir haber Mekke’de duyuldu. Halk acele hazırlandı. Sefere bütün Kureyş erkekleri katıldı. İhtiyar ve hasta olup, sefere çıkamayanlar da yerlerine adam gönderdiler.
Kureyş eşrafından olup da Ebû Leheb’den başka hiç kimse geri kalmadı. O da kız kardeşi Atîke’nin rüyasının te’sirinde kalıp korktuğu için, hastalığını bahane ederek, iflâs etmiş tüccarlardan Âsi bin Hişâm’ı dört bin dirhem alacağına karşılık kiralayarak bedel gönderdi.

Ebû Leheb’in müslüman olmasından korkan Ebû Cehl, yanına vararak; “Kalk Utbe’nin babası! Vallahi biz senin ve atalarının dînine yapılana kızmaktan başka bir maksadla yola çıkıyor değiliz” dedi. Hiç bir cevap vermeyen Ebû Leheb, hastalığını bahane ederek sefere katılmadı. Müşriklerin Bedr’de hezimete uğrayıp, perişan bir vaziyette harb meydanından kaçmaları, Mekke’de büyük bir şaşkınlık meydana getirdi. Hiç beklemedikleri, hattâ hiç akıllarından geçmeyen bir netice ortaya çıkmıştı.

Haberi ilk getirenin sözlerine, Ebû Leheb ve diğer müşrikler inanmadılar. Harp meydanından kaçan Ebû Süfyân, Mekke’ye geldiğinde, onu hemen yanlarına çağırdılar.

Ebû Leheb ona; “Ey kardeşimin oğlu! Anlat bakalım, nasıl oldu?” diye sordu. Ebû Süfyân, orada bir yere oturdu. Bir çok kimse de ayakta dinliyorlardı.

Ebû Süfyân şöyle anlattı: “Hiç sorma, müslümanlarla karşılaşınca, sanki elimiz kolumuz bağlı idi. İstedikleri gibi hareket ettiler. Bir kısmımızı öldürdüler, bir kısmımızı esir ettiler. Yemin ederim ki, ben, bizimkilerden kimseyi kınayıp, ayıplamıyorum. Çünkü, o sırada yer ile gök arasında kır atlar üzerinde beyazlara bürünmüş kimselerle karşılaştık. Onlara ne bir şey dayanabilir, ne de bir kimse karşı durabilirdi.”

İslâm’ın ilk zamanlarında müslüman olmasına rağmen, müşriklerin şerrinden çekindiği için, müslümanlığını açığa vurmayan Abbâs’ın (r.anh) kölesi Ebû Râfi’ (r.anh) orada idi. Sessizce onları dinlemekte iken, sevincinden her şeyi unuttu ve; “Vallahi onlar meleklerdir” deyiverdi.

Ebû Leheb, ona şiddetli bir tokat vurdu ve kaldırıp yere çarptı. Bir hayli de dövdü. Bunun üzerine orada bulunan hazret-i Abbâs’ın hanımı Ümmü Fadl (r.anhâ) dayanamadı. Çünkü kendisi de önceden müslüman olmuştu.

Ümmü Fadl, odadaki direklerden birini alıp; “Kimsesi yok diye onu güçsüz gördün değil mi?” diyerek, şiddetle Ebû Leheb’e vurdu. Ebû Leheb’in başı yarıldı. Kanlar akarak zelîl, hakîr ve horlanmış bir vaziyette dönüp gitti.

Ebû Leheb bir gün ölüm döşeğinde olan Ebû Uhayha adındaki bir müşriki ziyaret etmişti. Yanına vardığında Ebû Uhayha ağlamaktaydı.Onu ağlarken görünce: “Niçin ağlıyorsun ey Ebû Uhayha? Öleceğin için mi ağlıyorsun? Fakat ondan kurtuluş yoktur.”dedi.

Ebû Uhayha: “Hayır. Benim asıl korkum, artık benden sonra Uzza’ya tapılmayacak olmasıdır” dedi. Ebû Leheb ona cevaben: “Vallahi sen yaşadığınca, ona seninle tapılmadı, senden sonra da ölümün sebebiyle, ona tapılmaktan vazgeçilmez.” dedi.

Ebû Uhayha, Ebû Leheb’in Uzza putuna tapmaktaki iştiyak ve heyecanından çok memnun oldu. Bunun üzerine: “Şimdi anladım ki, benden sonra birisi bulunacak.”dedi.[6] Bu anekdot puta tapıcılığın EbûLeheb’de karakter haline geldiğini göstermektedir.

Ebû Leheb’in Karakteri

Ebu Leheb’in ihtirasları ve menfaatlerini koruma kaygısı zamanla din düşmanlığına dönüşmüştür. O zayıfları acımasızca ezmiş ve zalimleşmiştir. Ebû Leheb kendisini büyüklük kompleksinden kurtaramamış, cahiliye devri geleneklerine sıkı sıkıya bağlı asabiyet ruhu taşıyan ve menfi sıfatları kendinde toplamış bir kişiliktir. Onun sahip olduğu karakter özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:

1- O iradesini hep kötüye ve kötülük yapmaya kullandı. Allah Rasûlü’nün geçeceği yollara sırf O(s.a.s) zahmet çeksin, eziyet görsün diye dikenler serpti ve Kâbe’ye giden yollarda ateşler yaktı. Yani Ebû Leheb kötülükten haz alan bir adamdı.

2- Ebû Leheb inat bir insandı.Ebû Cehil onun hakkında “Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez.” derdi.

3- Kendisinin ayrıcalıklı olduğunu düşünür insanların ve hatta Allah’ın ona bu şekilde davranmasını isterdi. Ebû Talib’in vefatının ardından kız kardeşlerinin baskısıyla Peygamberimizi korumaya niyetlenen EbûLeheb,Rasûlullah’a: “Eğer dinini kabul edersem benim için ne var?” diye sorduğunda Peygamberimiz: “Diğer iman edenlere ne varsa senin için de o var.” buyurmuştu.

Ebû Leheb: “Benim için bir ayrıcalık yok mu?” dediğinde Efendimiz: “Başka ne istiyorsun?” diye sormuştu. EbûLeheb şöyle karşılık vermişti: “Beni başkaları ile eşit kılan dine yazıklar olsun!”[7]

4- Başkalarının acılarından zevk alırdı.Ebû Leheb’in kötülüğü o kadar ileriydi ki, Rasulullah’ın oğlu Kasım’dan sonra Abdullah da vefat ettiğinde, yeğenini teselli edeceği yerde bayram yapmıştı. Koşarak Kureyş reislerinin yanına gitmiş ve onlara Hz. Muhammed’in (s.a) köksüz kaldığını müjdelemişti.

5- Düşmanlıkta sınır tanımıyordu. Boykot 3 sene devam etti. Bu sırada Benî Haşim ve Benî Muttalib aç kalmışlardı. Yiyecek almak için Mekke’ye gelen ticarî kafilelere yaklaştıklarında Ebû Leheb kafiledekilere şöyle derdi: “Bunlardan çok yüksek fiyat talep edin ki o malı alamasınlar. Zararınızı ben karşılarım.”Bu nedenle tüccarlar çok yüksek fiyat istiyorlardı. Ebû Talib mahallesinde mahsur kalanlar ihtiyaçlarını alamıyorlar ve aç kalan çoluk çocuklarına elleri boş dönüyorlardı. Daha sonra Ebû Leheb o tüccarlardan, normal piyasa fiyatı ile bütün mallarını satın alıyordu.

6- Şeref, onur ve haysiyet yoksunuydu.Hep kendini düşünen bir karaktere sahipti. Başkalarına yardım elini uzatmazdı. Hattâ kendi aile fertleri arasından kendisine gelip yardım isteyen muhtaçlara bile yardım etmezdi.

Ebû Lehebler

İnsanın kendisinde mevcut olan aslî iman gücünün farkında olması önemlidir.Bununla birlikte muhataplarının durumundan bîhaber olmayarak bir güven duygusu kazanması da İslâm’a hizmet açısından önemli bir merhaledir.Dün olduğu gibi bugün de benzeri görülebilecek bu ismi daha yakından tanımak ve onlara karşı hazırlıklı olmak gerekir.Ebû Leheb gerçekte yaşamış biri olmakla beraber o, bir tipolojidir. Bu tip dün olduğu gibi bugün de yarın da görülebilir.Peygamber asrında olduğu gibi her çağda da bulunabilir. Ebû Leheb ismini duyduğumuzda tarihte yaşamış, ölmüş gitmiş ve çürümüş bir tip gelmemeli. Her an etrafımızda olabilecek, yaşaması muhtemel, zararı, şerri, küfrü bize dokunabilecek bir tip gelmeli.

Merhum Arif Nihat Asya’nın şu dizeleri hep aklımızda olmalı:

Yeryüzünde riya, inkâr, hıyanet

Altın devrini yaşıyor…

Diller, sayfalar, satırlar

(Ebû Leheb öldü) diyorlar:

Ebû Leheb ölmedi, ya Muhammed;

Ebû Cehil, kıtalar dolaşıyor!

Ölümü

Bedir mağlubiyetinin gam ve kederinden ağır hasta oldu. Bir hafta sonra da Rasûlullah ve Müslümanlara yaptığı şiddetli düşmanlığın hesabını vermek üzere ölüp gitti. Oğulları ölüsünü, iki veya üç gün beklettiler. Evinde cesedi kokmaya başladı. Hastalığının bulaşmasından korktukları için kimse yanına yaklaşmak istemiyordu.

Kureyşli birisi oğullarına, yazıklar olsun size, babanız evinde koktuğu halde, onun yanına uğramaktan utanıyor musunuz?” diye sordu. Onlar, “Biz, onun hastalığından korkuyoruz” deyince adam, “Haydi gelin ben size yardım edeyim.” dedi birlikte gittiler. Fakat yanına yaklaşılacak gibi değildi. Onu ne yıkadılar ve ne de el sürdüler. Uzaktan üzerine su serptiler. Sonra sürükleyerek götürüp Mekke’nin yukarı taraflarında bir yere gömdüler. Üzerini taşla kapattılar.[13]

522-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZ TOPLUM



522-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZ TOPLUM
TEMİZLİK ve ÖNEMİ
Temizliğin Önemi

Yeryüzündeki düzensizliklerin bir sebebi de insanoğludur. Bu düzensizliklerin bir tanesi de çevre kirliliğidir.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُم بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ

“İnsanların elleriyle işledikleri yüzünden karada denizde fesat meydana geldi”[1]

إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Allah tevbekar olanları, titizlikle temizliğe riayet edenleri sever”[2]

******

وَإِذْ بَوَّأْنَا لإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لاَ تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ

Bir zamanlar İbrahim'e Beytullah'ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): Bana hiçbir şeyi eş tutma; tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evimi temiz tut.[3]

Rasulullah buyurdular ki:

اَلطُّهُورُ شَطْرُ الْإِيمَانِ

Temizlik, imanın yarısıdır.[4]

******

Rasulullah buyurdular ki:

إِنَّ اللَّهَ طَيِّبٌ يُحِبُّ الطَّيِّبَ، نَظِيفٌ يُحِبُّ النَّظَافَةَ، كَرِيمٌ يُحِبُّ الْكَرَمَ، جَوَادٌ يُحِبُّ الْجُودَ، فَنَظِّفُوا - أُرَاهُ قَالَ - أَفْنِيَتَكُمْ وَلَا تَشَبَّهُوا بِالْيَهُودِ

“Allah güzeldir, güzel olan şeyleri sever; temizdir, temiz olan şeyleri sever; ikram sahibidir; ikram edenleri sever; cömerttir, cömert olanları sever. Siz de evleriniz gibi -zannedersem avlularınızı dedi- temiz tutunuz. Yahudîlere benzemeyiniz.”[5]

******

Muhammed İkbal şöyle demiştir:

İslam aslında temizlik dinidir. Müslümanların çevresinde bir pislik görülüyorsa bu pislik Müslümanlıktan değil, Müslüman’dan geliyordur.


Temizlik, İbadetin Şartıdır:

Müslümanlıkta temizlik hem gaye, hem de vasıtadır. Namazdan maksat ruh temizliğidir. Ama namazdan öncede çevre temizliği, beden temizliği, üst baş temizliği şarttır.

Hadis ve Fıkıh kitaplarımız “Kitabü’t-Tahare” temizlik bölümüyle başlamaktadır.

Namazdan önce abdest alınması gerektiği Kur’an’da şöyle bildirilmektedir.



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ إِلَى الصَّلَاةِ فاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ وَامْسَحُوا بِرُؤُوسِكُمْ وَأَرْجُلَكُمْ إِلَى الْكَعْبَينِ وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا

“Ey iman edenler! Namaza kalkacağınız zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi ve -başlarınıza mesh edip- her iki topuğa kadar da ayaklarınızı yıkayın. Eğer cünüp iseniz iyice yıkanarak temizlenin.

وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى أَوْ عَلَى سَفَرٍ أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً فَتَيَمَّمُوا صَعِيدًا طَيِّبًا

Hasta olursanız veya seferde bulunursanız veya biriniz abdest bozmaktan (def-i hacetten) gelir veya kadınlara dokunur (cinsel ilişkide bulunur) da su bulamazsanız, o zaman temiz bir toprağa yönelin.

فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ مِنْهُ مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ وَلَـكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ

Onunla yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin (Teyemmüm edin). Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez. Fakat o sizi tertemiz yapmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz”[6]
Rasulullah buyurdular ki:

لَا يَقْبَلُ اللهُ صَلَاةً بِغَيْرِ طُهُورٍ وَلَا صَدَقَةً مِنْ غُلُولٍ.

"Allah temizlik olmayan namazı kabul etmez, hıyanetle kazanılan paradan verilen sadakayı da kabul etmez."[7]


Çevre Temizliği:

Rasulullah buyurdular ki:

اِتَّقُوا اللَّعَّانَيْنِ

“Çok lanet ettiren iki şeyden sakının.”

قَالُوا: وَمَا اللَّعَّانَانِ يَا رَسُولَ اللهِ؟

Kendisine: - Bu çok lanet ettiren iki şey nedir, ey Allah'ın Rasûlü? diye sordular, Peygamberimiz şöyle buyurdu:

الَّذِي يَتَخَلَّى فِي طَرِيقِ النَّاسِ، أَوْ فِي ظِلِّهِمْ

“İnsanların yoluna ve gölgesine (gölgelendikleri yere) büyük abdest yaparak kirletenlerdir.”[8]
Rasulullah buyurdular ki:

يُمِيطُ الْأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ صَدَقَةٌ

“İnsanlara eziyet verici şeyi yoldan kaldırmak sadakadır.”[9]

******

İslam’ın ilk dönemlerinde Araplar çevre temizliğine riayet etmezler, yerlere tükürür, hatta camilerde bile ibadet esnasında bu gibi hareketlerde bulunurlardı. Peygamberimiz bu kötü adetten son derece tiksinirdi. Bir defa Peygamberimiz yerin böyle kirletildiğini görmüş, son derece hiddetlenmiş yüzü kızarmıştı. Bunun farkına varan bir kadın, hemen ortalığı temizlemişti.

Bunun üzerine Peygamberimiz: “Ne iyi oldu” buyurdu.

Peygamberimizin mescidi muntazam silinir, süpürülürdü. Ebû Hureyre anlatıyor:

Ümmi Mihcen adında bir kadın Peygamberimizin mescidini süpürürdü. Vefat etti (fakat öldüğünü Peygamberimize bildirmediler.) Peygamberimiz kadını göremeyince:

“Kadın ne oldu?” diye sordu.

Öldü, dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:

“Bana ölümünü haber vermeli değil miydiniz?” buyurdu. Sonra da kabrinin başına varıp ona dua etti.[10]
Elbisenin Temizliği:
Rasulullah bir heyet gönderirken onlara şu tavsiyede bulundular:

إِنَّكُمْ قَادِمُونَ عَلَى إِخْوَانِكُمْ، فَأَصْلِحُوا رِحَالَكُمْ، وَأَصْلِحُوا لِبَاسَكُمْ، حَتَّى تَكُونُوا كَأَنَّكُمْ شَامَةٌ فِي النَّاسِ، فَإِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْفُحْشَ، وَلَا التَّفَحُّشَ

Sizler kardeş­lerinizin yanına varıyorsunuz. (Onların yanına vardığınız zaman) binek hayvanlarınızı güzelleştirin ve güzel elbiseler giyininiz. Öyle ki halk içinde (vücuttaki) "ben" gibi olunuz. Çünkü Allah çirkinliği ve isteyerek çirkinleşmeyi sevmez.[11]
Ebû-Ahvas anlatıyor: “Ben perişan bir kıyafetle Peygamberimizin huzuruna geldim. Peygamberimiz beni o halde görünce:

“Malın yok mu?” diye sordu. Ben:

“Var” dedim, Peygamberimiz;

“ Neyin var?”, dedi. Ben:

Devem var, koyunum var, atım var, hizmetçim var, dedim. Bunun üzerine Peygamberimiz şöyle dedi:

فَإِذَا آتَاكَ اللَّهُ مَالًا فَلْيُرَ أَثَرُ نِعْمَةِ اللَّهِ عَلَيْكَ، وَكَرَامَتِهِ

“Mademki Allah sana varlık verdi, Allah’ın bu nimet ve ikramı üzerinde görünsün.”[12]

Rasulullah saçları darmadağınık bir adam gördü. Yanındakilere şöyle diyerek memnuniyetsizliğini dile getirdi:

أَمَا كَانَ يَجِدُ هَذَا مَا يُسَكِّنُ بِهِ شَعْرَهُ،

"Bu adam saçlarını düzeltip tertibe sokacak bir şeyi bulamadı mı?"

Derken, o sırada bir diğer adam gördü, bunun da üstü başı kirliydi. Bunun hakkında da:

أَمَا كَانَ هَذَا يَجِدُ مَاءً يَغْسِلُ بِهِ ثَوْبَهُ

"Şu adam elbisesini yıkayacak bir su bulamıyor mu?" diye söylendi."[13]


Vücut Temizliği:

Rasulullah buyurdular ki:

بَرَكَةُ الطَّعَامِ اَلْوُضُوءُ قَبْلَهُ وَالْوُضُوءُ بَعْدَهُ

"Yemeğin bereketi yemekten önce ve sonraki yıkamalardadır."[14]

******

Hz. Aişe anlatıyor: Peygamberimizin zamanında Medine'nin çevresinde bulunan insanlar Cuma namazına gelirlerdi. Sırtındaki yün elbiseleri toz toprak içinde olurdu ve bedenlerinden ter kokusu çıkardı. Bir defa Peygamberimiz benim yanımda iken bunlardan bazıları huzuruna geldi. Peygamberimiz onların bu durumundan rahatsız oldu ve şöyle buyurdu:

لَوْ أَنَّكُمْ تَطَهَّرْتُمْ لِيَوْمِكُمْ هَذَا

Bari bugün (için olsun) yıkansanız (da öyle Cumaya gelseniz).[15]



İbn Abbas anlatıyor: Peygamberimiz iki kabrin yanından geçiyordu, şöyle buyurdu:

إِنَّهُمَا لَيُعَذَّبَانِ، وَمَا يُعَذَّبَانِ فِي كَبِيرٍ، أَمَّا أَحَدُهُمَا فَكَانَ لَا يَسْتَتِرُ مِنَ الْبَوْلِ، وَأَمَّا الْآخَرُ فَكَانَ يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ

“Bunlar azap görüyorlar. Hem de azap görmeleri büyük bir şey için değildir. Biri idrardan sakınmaz, iyice temizlenmezdi. Diğeri de koğuculuk eder gezerdi."[16]



Peygamberimiz buyuruyor:

الْفِطْرَةُ خَمْسٌ - أَوْ خَمْسٌ مِنَ الْفِطْرَةِ - الْخِتَانُ، وَالْاِسْتِحْدَادُ، وَتَقْلِيمُ الْأَظْفَارِ، وَنَتْفُ الْإِبِطِ، وَقَصُّ الشَّارِبِ

“Fıtrat beştir (insanın yaratılışı gereği beş âdete riayet etmesi gerekir): “Sünnet olmak, etek traşı olmak, koltuk altlarını temizlemek, tırnakları kesmek ve bıyıkları kısaltmak.”[17]



Enes b. Malik anlatıyor:

وُقِّتَ لَنَا فِي قَصِّ الشَّارِبِ، وَتَقْلِيمِ الْأَظْفَارِ، وَنَتْفِ الْإِبِطِ، وَحَلْقِ الْعَانَةِ، أَنْ لَا نَتْرُكَ أَكْثَرَ مِنْ أَرْبَعِينَ لَيْلَةً

“Bıyık kısaltmak, tırnak kesmek, koltuk altlarını yolmak ve kasıkları traş etmek hususunda bunları kırk geceden fazla bırakmamamız, bize süre olarak tayin edildi.”[18]


Ağız Temizliği:

Rasulullah buyurdular ki:

لَوْلَا أَنْ أَشُقَّ عَلَى أُمَّتِي لَأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلَاةٍ

Ümmetime meşakkat olmayacağını bilseydim her abdest alış sırasında misvak kullanmayı emrederdim.[19]

******

Rasulullah buyurdular ki:

اَلسِّوَاكُ مَطْهَرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ

"Misvak ağızı temizler, Rabbi hoşnut eder"[20]

Peygamberimiz diş temizliğine de çok önem verirdi. Hz. Aişe'ye, Peygamberimiz evine girdiği vakit ilk ne yapardı? diye sorulunca Hz. Aişe; “Misvaklanırdı” cevabını vermiştir.[21]

******

Peygamberimiz dişlerini temizlemeyenleri gördüğünde de; “Size ne oluyor da dişleriniz sararmış olduğu halde yanıma geliyorsunuz? Misvak kullanınız” diyerek uyarırdı.


Diş Çürüğünün Genel Vücut Yapısıyla İlişkisi:



Diş çürüğü ve dişeti hastalıklarının sadece ağzı değil, bütün vücudu etkiler. Ağızdaki rahatsızlıklardan biri de ağız kokusudur. Sebepleri, dişeti hastalıkları, diş çürüğü, solunum ve sindirim sistemi hastalıkları, sinüzit vb. hastalıklardır. Ağız kokusu, insanın sosyal olmasını engeller, insan ilişkilerini yürütememesine ve insan çevresinden uzak durmaya iter.

Diş çürüğü ve dişeti hastalıkları, bölgesel ve bedensel hastalıklara neden olur. Ağızdaki çürük, kan yoluyla bütün vücuda (kalp, böbrekler, eklemler, sindirim sistemi vs.) yayılabilir ve hastalıklara yol açabilir. Bunların tedavisi de hem maddi hem de manevi yönden kayıplara yol açar. Bu yüzden, hiç bir zaman ağız ve diş sağlığının aksatılmaması, her zaman iyi bakım yapılması gereklidir.



521-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZLİK VE ÇEVRECİLİK


520-) TİMURTAŞ HOCA TEMİZLİK VE ÇEVRECİLİK

MADDİ MANEVİ TEMİZLİK VE ÇEVRE TEMİZLİĞİ BİLİNCİ

Temizlik kişinin maddi ve manevi kirlerden arınması, iç ve dış dünyasının temiz olması demektir. Dinimiz genel olarak temizliği emretmekle birlikte bazı ibadetlerin de şartı kılmış, aynı zamanda temizlik sağlıklı yaşamın da bir gereğidir. Allahın rızasını kazanmaya vesiledir. Kur’an-ı Kerim’de konumuzla ilgili olarak

إِنَّ اللّهَ يُحِبُّ التَّوَّابِينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّرِينَ

“Şüphesiz Allah tevbe edenleri ve temizlenenleri sever” (Bakara, 2/222) buyurulmuş; Hadisi Şerifte de temizliğin imanın yarısı (Müslim, Tahâret 1) olduğu ifade edilerek İslam dininin temizliğe verdiği önem belirtilmiştir. Temizlik maddi ve manevi temizlik şeklinde iki kısımda ele alınabilir.

İlk inen surelerden olan Müddesir suresinde elbiseni, temizle-temiz tut” emrinin verilmesi İslam’ın daha işin başında maddî ve manevî anlamda temizliğe verdiği önemi ifade ediyor.



MADDÎ TEMİZLİK

Maddî temizlik; eşyanın, mekânın, giysilerin, bedenin, ev, işyerinin, mabet ve yaşadığımız çevrenin temizliğidir.

Maddi temizliğin en önemli unsurlarından biri beden temizliğidir. Sağlıklı yaşayabilmemiz ve toplumda saygın bir insan olarak yerimizi alabilmemiz için beden temizliğine özen göstermemiz gerekmektedir. Müslümanın gerektiği zaman günlük ve haftalık beden temizliği yapması gerekir. Yüce Rabbimiz ve sevgili Peygamberimiz bu temizliğe çok önem vermiştir.

ف۪يهِ رِجَالٌ يُحِبُّونَ اَنْ يَتَطَهَّرُواۜ وَاللّٰهُ يُحِبُّ الْمُطَّهِّر۪ينَ

“Orada (Kuba’da) temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da tertemiz onları sever.” (Tevbe, 9/108). Bu ayet inince Peygamberimiz,

يَا مَعْشَرَ الْأَنْصَارِ! أَنَّ اللَّه قَدْ أَثْنَى عَلَيْكُمْ فِيْ الطُهُورِ فَمَا طُهُورُكُمْ؟ قَالُوا نَتَوَضَّأُ لِلصَّلَاةِ وَنَغْتَسٍلُ مِنْ الْجَنَابَةِ وَنَسْتَنْجِي بِالَمْاءِ

“Ey Ensar topluluğu! Allah sizi temizlik konusunda övüyor. Övgüye layık olan bu temizliğiniz nedir diye sordu. Onlar da “Biz namaz için abdest alırız, cünüplükten guslederiz, su ile istinca ederiz yani büyük ve küçük abdesti bozduğumuzda o mahalli güzelce temizleriz” (İbni Mace, Taharet, 28). cevabını vermişlerdir

إِذَا أَرَادَ أَحَدُكُمْ أَنْ يَأْتِيَ الْجُمُعَةَ فَلْيَغْتَسِلْ

Peygamberimiz (a.s.), “Sizden biriniz Cuma namazına geldiğiniz zaman, yıkansın, boy abdesti alsın. (Müslim, Cuma, 2.)

غُسْلُ يَوْمِ الْجُمًعَةِ عَلَى كُلِّ مُحْتَلِمٍ وَسِوَاكٌ. وَيَمَسّ مِنَ الطِّيبِ مَا قَدَرَ عَلَيْهِ

“Cuma günü, boy abdesti almak, dişleri fırçalayıp temizlemek ve güzel koku sürünmek ergenlik çağına gelmiş her kişiye gereklidir.” (Müslim, Cuma, 7.)

حَقٌّ لِلّٰهِ عَلَى كُلِّ مُسْلِمٍ أَنْ يَغْتَسِلَ فِي كُلِّ سَبْعَةِ أَيَّامٍ يَغْسِلُ رَأْسَهُ وَجَسَدَهُ

“Her Müslümana en az haftada bir gusul abdesti almak, başı ve vucudu yıkamak Allah’ın hakkıdır.” (Müslim, Cuma, 9.)

Bu itibarla her gün kirlenen uzuvlarımızı temizlemek dinî görevmizdir. Aynı zamanda kirlenen elbiselirimiz ve çamaşırlarımızı da muhakkak temizlemeliyiz.

Her insan kendi temizliğinden kendisi sorumludur. Ancak çocuklarımızın da temiz olmasından ve temizlik alışkanlığı kazanmalarından başta anne baba olmak zere bütün toplum sorumludur.

Cilt, ağız ve diş temizliği

Cildimizin temizlenmesi önemli bir görevdir. Pek çok bulaşabilecek hastalıkları cilt temizliği ile önleyebiliriz. Günde beş vakit kılınan namaz için alınan abdestler el, yüz, ayak ve cildin temizliğinde önemli bir görevi yerine getirmektedir.

Temizliği gerektiren bir husus da vücuttta kötü kokuların giderilmesidir. Özellikle camiye gelirken diğer insanlara eza verecek şeklde kötü kokuyla dışarıya çıkmak hem yasaklanmış hem de kul hakkını ihlal eden bir husustur. Efendimiz bu konuda biz müminleri şöyle uyarmaktadır:

"Kim sarmısak veya soğan yemişse, bizden ve mescidimizden ayrılsın! (Buhari Ezan, 160)

Bir adam saçı sakalı dağınık bir vaziyette Hz. Peygamber’in yanına gelir, Hz. Peygamber eliyle, adama işaret ederek sanki saç bakımını yapmasını emreder. Adam saçını sakalını düzelterek geri gelir ve Peygamber (asm);

“Şu hâl, sizden birinizin şeytan gibi saçı dağınık bir vaziyette gelmesinden daha hayırlı değil mi?” (Muvatta, Şaar, 7) buyurur.

Ağız ve diş temizliği de dinimiz ve sağlığımız açısından çok önemlidir.

تَسُوكُوا فَإِنَّ السِّوَاكَ مُطَهِّرَةٌ لِلْفَمِ مَرْضَاةٌ لِلرَّبِّ

“Dişlerinizi fırçalayın. Çünkü dişleri fırçalamak, ağzı temizler, Rabbi razı eder.” (Nesâî, Taharet7)

لَوْلاَ أَنْ أَشُقُّ عَلَى أُمَّتِي لأَمَرْتُهُمْ بِالسِّوَاكِ عِنْدَ كُلِّ صَلاَةٍ

“Ümmetime zor gelmeyecek olsaydı her namaz öncesinde dişlerin fırçalanması ve temizlenmesini emrederdim” (Tirmizi, Taharet, 23.) buyrumuştur.

Dişleri düzenli olarak fırçalar ve bakımına özen gösterirsek, islami ve insani davranmış olur aynı zamnada sünnete ittiba ederiz.



Avret mahallinin temizliği

Küçük ve büyük abdest bozduktan sonra bu mahaller güzelce temizlenmeli ve kurulanmalıdır. Aksi takdirde hem sağlık sorunları ortaya çıkar hem de namazın geçerliliğine engel olur. Çünkü namazın geçerli olabilmesi necasetten taharet şarttır. İdrarın da elbise ve vucuda bulaştırılmamasına özen gösterilmelidir. Peygamberimiz

أَكْثَرُ عَذَابِ الْقَبْرِ مِنَ الْبَوْلِ

“Kabir azabının çoğu idrar yüzünden” İbni Mace, Taharet, 26.) olduğunu bildirmiştir. Bir gün iki kabir görmüş ve şöyle buyurmuştur.

إِنَّهُمَا يُعَذَّبَانِ وَمَا يُعَذَّبَانِ في كَبِيرٍ أَمَّا هَذَا فَكَانَ لاَ يَسْتَتِرُ مِنْ بَوْلِهِ وَأَمَّا هَذَا فَكَانَ يَمْشِي بِالنَّمِيمَةِ

“Bu iki kabirde yatan insanlar azap görmektedir ve azap görmeleri de çok büyük günah sebebiyle değildir. Bunlardan biri, üzerine idrar sıçramasından korunmazdı, diğeri de koğuculuk, gıybet yapardı.” (Tirmizi, Taharet, 51.)



El, ayak ve tırnak temizliği

Günlük yaşamda en fazla kirlenen organların başında ellerimiz gelmektedir. Kirli yüzeylere sürülen ve dokunan eller yıkanmazsa birer mikrop barınağı haline gelir. Bu nedenle ellerin, içi, dışı ve parmak araları düzenli olarak sabun ile yıkanmalı, durulanmalı, başkası tarafından kullanılmamış havlu, kâğıt havlu ya da kâğıt mendille kurulanmalıdır.

Ellerimizi özellikle yemeklerden önce ve sonra, yemek hazırlamadan önce ve sonra, diş, ağız, yüz, göz temizliği yapmadan önce, tuvalet gereksiniminin giderilmesinden önce ve sonra, kirli ve tozlu bir işi tamamladıktan sonra, dışarıdan eve ve işe geldikten sonra, hasta olan bir yakınımızı ziyaretten sonra yıkamaya özen gösterilmelidir. Efendimiz bir hadiste

Evinin hayrını, bereketini çoğaltmak isteyen, yemekten önce ve sonra, elini ve ağzını yıkasın (Ebu Dâvud, Et'ime, 12.) buyurmuştur.

El ve ayak tırnakları periyodik olarak kesilmelidir. Bu konuda da

Tırnaklarınızı kesip gömün! Ağzınızdaki yemek kırıntılarını temizleyin ve misvak kullanın! Yanıma, dişleri sarı, ağzı kokar vaziyette gelmeyin! Hadisi bizi yönlendirmktedir.

Genel olarak beden uzuvlarımızın temizliği ile ilgili olarak peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

مِنَ الْفِطْرَةِ الْمَضْمَضَةُ وَالْاِسْتِنْشَاقُ وَالسِّوَاكُ وَقَصُّ الشَّارِبِ وَتَقْلِيمُ الْأَظَافِرِ وَنَتْفُ الْإِبْطِ وَالْاِسْتِحْدَادِ وَغَسْلُ الْبَرَاجِمِ وَالْاِنْتِضَاحُ وَالْإِخْتِتَانُ

“Mazmaza ve istinşak yani ağzı ve burnu bol su ile yıkamak, dişleri temizlemek, bıyıkları kısaltmak, tırnakları kesmek, koltuk altlarını temizlemek (ve etek tıraşı olmak), saç tıraşı olmak, parmak aralarını yıkamlak, kirlenen giysileri yıkamak ve çocukları sünnet ettirmek fıtratın geriğidir.” (İbni Mace, Taharet, 8.)
GİYSİLERİN TEMİZLİĞİ

Güzel ve temiz elbise kişiye toplumda saygınlık kazandırır. Müslümanın elbisesi eski olabilir ama kirli olamaz, olmamalıdır. Müslüman yakası, paçası, kolu vesair yerleri kirlenmış elbise giyip toplum içine çıkamaz. Bu, yüce dinimizin bizden istediği bir görevdir. Bu görevin terk edilmesi bir kusurdur, kendimize, Rabbimize ve topluma karşı saygısızlıktır. Efendimizin bu konudaki bir hadisi şöyledir:

Elbiselerinizi yıkayın, fazla kıllarınızı temizleyin, dişlerinizi misvaklayın, temiz, güzel giyinin! Nezafet sahibi olun! (İbni Asakir, Tarih)



EV, MABET, HASTANE VE OKUL GİBİ ORTAK KULLANILAN MEKÂNLARIN TEMİZLİĞİ

Müslüman bedenini, uzuvlarını ve giysilerini temiz tuttuğu gibi ev ve iş yerini, mabet, hastane ve okul gibi ortak kullanılan yerleri de temiz tutar ve temizler. Yüce Allah mabetlerin temizlenmesi ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur:

وَعَهِدْنَآ اِلٰىٓ اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ اَنْ طَهِّرَا بَيْتِيَ لِلطَّآئِف۪ينَ وَالْعَاكِف۪ينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُود

“İbrahim ve İsmail’e şöyle emretmiştik: “Tavaf edenler, kendini ibadete verenler, rukû ve secde edenler için evimi (Kâbe’yi) tertemiz tutun.” (Bakara, 2/125.)

Özellikle camilere kirli çorap ve çıplak ayaklarla gedilmemelidir. Çünkü kirli çoraplar ve çıplak ayaklarla halılar kirletilir veya bazı hastalalıkların bulaşmasına sebeb olur.



MANEVİ TEMİZLİK

Manevî temizlik kişinin kalbini kötü duygu ve düşüncelerden, bedenindeki organlarını günahlardan arındırmasıdır. Kalp (gönül) temizliği diğer temizliklerden önce gelir.

Peygamberimiz (SAV): “Şüphesiz ki Allah, sizin bedenlerinize ve suretlerinize bakmaz. Fakat kalplerinize bakar.” (Müslim, Birr, 33) buyurdu ve parmakları ile göğsüne işaret etti.

İşte imanın mahalli nazargahi ilahi kalptir. Bu kadar önemli olan kalbin kötü duygu ve düşüncelerden temiz tutulması gerekir. Kalbin temiz olması, insan vücudunda bulunan bütün organları olumlu şekilde etkiler. Çünkü insan bedeninde bulunan bütün organlar kalbe bağlıdır, onun emrindedir. Peygamberimiz (SAV) bu hususu şöyle ifade buyuruyor:

“İyi biliniz ki, insan vücudunda bir çiğnem et parçası vardır. Bu et parçası iyi olursa bütün vücut iyi olur, bozuk olursa bütün vücut bozulur. Bu et parçası kalptir.”(Buhari, İman 39)

İslâm’ın beş esasından biri olan zekât da bir çeşit manevî temizliktir. Zekât, Kur’an-ı Kerim’in ifadesi ile servetin içinde yoksulun hakkıdır ve aynı zamanda servet için bir kir ve lekedir. Diğer taraftan servet sahibinin gönlü de cimrilik gibi hasis huyla kirlidir. Maldaki bu lekeyi, gönüldeki bu kiri yalnız zekât temizleyebilir. Nitekim Kur’an-ı Kerim şöyle buyurur:

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِم بِهَا وَصَلِّ عَلَيْهِمْ إِنَّ صَلاَتَكَ سَكَنٌ لَّهُمْ وَاللّهُ سَمِيعٌ عَلِيمٌ:

“Servet sahiplerinin mallarından zekât al. Zekât onların mallarını temizler ve vicdanlarını arıtır.” (Tevbe,103)

Kalbi temiz olan kimsenin elinden ve dilinden insanlar rahatsız olmazlar, olmamalıdırlar. Diliyle elleri ve gözleri ile başkalarını inciten, zarar veren bir kimsenin, “kalbim temizdir.” demesi bir anlam taşımaz ve gerçeği yansıtmaz.

Kulun işlediği günah kalbinin kirlenmesine ve kararmasına sebeptir. Nitekim Peygamberimiz (SAV): “Kul bir günah işlediği vakit kalbinde siyah bir nokta, bir leke yapar. Eğer tövbe edip vazgeçer, mağfiret dilerse kalbi temizlenir ve parlar. Döner tekrar yaparsa o leke artar, nihayet kalbini ele geçirir. İşte Kur’an’da Allah’ın zikrettiği: “Hayır hayır, onların kazandığı günahlar kalplerinin üzerine pas olmuştur.” ayetindeki ran budur.” (İbn Mace Zühd 19) buyurmuştur.

Kalbi bu günah kirinden ancak tövbe temizler. İşlenen günaha pişmanlık duyarak tövbe eden ve Allah’tan bağış dileyen kimsenin kararan kalbi tekrar aydınlığa kavuşur. Kıyamet gününde insana fayda verecek olan böyle günahlardan arınmış bir kalp ile Allah’ın huzuruna gelmek. Nitekim Allah’ın dostu olma şerefi ile şereflenmiş bir Peygamber olan İbrahim (AS)’ın duasını Kur’an-ı Kerim şöyle anlatıyor:

وَلَا تُخْزِنِي يَوْمَ يُبْعَثُونَ: يَوْمَ لَا يَنفَعُ مَالٌ وَلَا بَنُو :إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ:

“İbrahim (AS): ‘(Allah’ım) İnsanların dirilip huzuruna gelecekleri gün beni utandırma. O gün ne mal fayda verir ne de evlat. Ancak Allah’a temiz bir kalp ile gelenler (o günde fayda bulur).” (Şuara 87,89)



ÇEVRE TEMİZLİĞİ BİLİNCİ

Çevre temizliği; cadde, sokak ve parkların, orman ve piknik alanlarının, deniz, göl, baraj ve ırmakların temizliği, her türlü pislik, atık ve çöplerden korunması, hava kirliliğinin önlenmesidir. Çevre Allah’ın bize bir lütfu, ihsanı ve emanetidir. Çevreyi kirletmek nimete nankörlük ve emanete kötülük etmektir. Çevreyi maalesef en çok biz insanlar kirletiyoruz; piknik alanlarını atıklar, cadde, sokak ve parklar sigara izmariti, çekirdek kabuğu, atık kâğıt ve çöplerle, deniz, göl ve ırmaklar atık ve kirli sularla, bacalardan ve motorlu taşıtların egzozlarından çıkan duman ve gazlarla havayı biz kirletiyoruz.

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ

"İnsanların kendi işledikleri (hatalar ve kötülükler) sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıkmıştır." Ayeti kerimesiyle bu konuya atıf yapılmaktadır. (Rum, 30/41.)

Dinimiz, çevrenin temiz tutulmasını, insanlara zarar verecek şekilde bırakılmamasını ve kirletilmemesini istemektedir. Bu konuda şu hadisi şerife kulak verelim.

اَلْإِيمَانٌ بِضْعٌ وَسِتُّونَ شُعْبَةٌ فَأَفْضَلُهَا قَوْلُ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللّٰهُ وَأَدْنَاهَا إِمَاطَةُ الْأَذَى عَنِ الطَّرِيقِ

“İman altmış küsur bölümdür. Bunların en fazıletlisi ‘lâ ilahe illallah’ (Allahtan başka ilah yoktur) demektir. En alt mertebesi ise yollardan insanlara eziyet veren şeyleri kaldırmaktır.” (Müslim, iman, 58.)

Yine Peygamberimiz bir gün ashabına her sağlıklı gün için her uzuv için sadaka verilmesi gerektiğini belirtir. Ebu Zer, her gün için sadaka verecek imkânlarının olmadığını söyler. Bunun üzerine Peygamberimiz (a.s.) Ebu Zere’e

وَ تَعْزِلُ الشَّوْكَةَ عَنْ طَرِيقِ النَّاسِ وَ الْعَظْمَ وَالْحَجَرَ

“İnsanların yolundan diken, taş ve kemik (gibi zarar veren şeyleri) kaldırman sadakadır” buyurur. (Ahmed, V. 168–169, 154.)

Peygamberimiz (a.s.) çevre ve onun korunması ile yakından ilgilenmiş, bu kunuda ashabını çevrenin temiz tutulması ve korunmasına teşvik etmiştir.

عُرِضَتْ عَلَىَّ أَعْمَالُ أُمَّتِى حَسَنُهَا وَسَيِّئُهَا فَوَجَدْتُ فِى مَحَاسِنِ أَعْمَالِهَا الأَذَى يُمَاطُ عَنِ الطَّرِيقِ وَوَجَدْتُ فِى مَسَاوِى أَعْمَالِهَا النُّخَاعَةَ تَكُونُ فِى الْمَسْجِدِ لاَ تُدْفَنُ.

“Ümmetimin iyi ve kötü bü­tün amelleri bana arz edilip gösterildi. İyi amelleri a­ra­sında, yoldan atılmış olan “eza”yı gördüm. Kötü amelleri arasında ise yere gömülmemiş tükürük de var­­dı” (Müslim, Mesâcid, 57, I, 390; Müslim, Zekât, 56, I, 699) anlamınadaki hadisinde Peygamberimiz, çevre temizliği ya da çevrenin kirletilmesi konusunda en ufak bir ayrıntının bile iyilik ya da kötülük olarak hesap gününde karşımıza çıkacağına vurgu yapmıştır.

Bu şuurla sokakta ufak bir çöp atığı gördüğü zaman üzülen, gücü nispetinde onları temizlemeye çalışan, insanlara eziyet verici şeyleri gidermeye çalışan insanlar, inananlar İslam’a uygun ve imanın gereği bir davranış ortaya koymuş olur.

Denizler ve göller akarsular nehirler yeşil alanlar da özenle korumamız gereken tabiat güzellikleridir.

Peygamberimiz (a.s.)

لاَ يُبَولَنَّ أَحَدُكُمْ في الْمَاءِ الدَّائِمِ

“Bizzat suya idrar yapmayın.” (Tirmizi, Taharet, 51.)

اِتَّقُوا اللَّعَّانَيْنِ قَالُوا وَمَا اللَّعَّانَانِ يَا رَسُولَ اللّٰهِ قَالَ الَّذ۪ى يَتَخَلَّى فِى طَرِيقِ النَّاسِ أَوْ فِى ظِلِّهِمْ

“Lânet edilen iki şeyden sakının!" buyurdular. Ashap, “Lanet edilen iki şey ne­­dir?” diye sordular. Hz. Peygamber de, “İnsan­la­rın yo­­lu ve gölgelendikleri yeri helâ olarak kul­lan­mak­tır” (Müslim, Tahare, 68, I, 226.) anlamındaki hadis-i şeriflerinde çevre temizliğinin gerekliliğine işaret etmektedir.

Günümüzde, insanların dinlenme ve piknik yeri olarak kullandıkları yeşil alan, ormanlık, ağaçlık veya park yerlerine, yiyecek ve piknik atıklarını bıraktıklarını ve bazı yerleri de tuvalet gibi kullanarak kirlettiklerini görünce; Hz. Peygamber’in asırlar önce yaptığı bu uyarının ne kadar önemli olduğunu görmekteyiz.

Yüce Allah, varlıkalrı biz insanmarın hizmetine vermiştir. Öyle ise bize hizmet eden caddelerin, sokakların, parkların, ormanların, akarsuların, göllerin, denizlerin, doğal çevrenin temiz tutulması ve korunması temel görevmizidir. Saydığımız bu varlıklar olmadan insanın hayatını sürdürmesi mümkün değildir. Bu itibarla bizim için birer nimet olan bu varlıkalrın kıymetini bilmeli ve onları temiz tutmalı ve korumlayız.

Yeryüzü ve çevre insanlar için bir adeta yttığı kullandığı dinlendiği bir hanedir. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre, kendi evini koruduğu gibi, yani çevreyi de kirletmemesi ve koruması gerekir.

Peygamber Efendimiz doğal hayatın korunmasını, bu çerçevede kuşların yuvalarının bozulmamasını, yumurta veya yavrularının alınmamasını istemiştir. Anneleri gördüğü halde, yuvalarından kuş yavrularını alarak yanına gelen bir kişiye;

ضَعْهُنَّ عَنْكَ فَوَضَعَتْهُنَّ، وَأَبَتْ أُمُّهُنَّ إِلاَّ لُزُومَهُنَّ

“Onları aldığın yere götürerek annelerinin bıraktığı şekilde (yuvalarına) koy” (Ebu Davud, Cenaiz, 1, III, 469.) buyurmuştur. Çünkü yavruları yuvasından alırken anneleri bunu görüyor ve yuvanın üzerinde dönüyordu. Hz. Peygamberin bu emri üzerine yavruları alan kişi, onları geri götürüp yuvalarına koymuştur.

Dünya hayatının vazgeçilmez nimetlerinden biri de ağaç ve yeşilliktir. Ağaç, kapımıza eşik, soframıza kaşık, bebeğimize beşiktir. Ciğerlerimize oksijen taşıyan, erozyonu önleyerek sel sularıyla sürüklenen topraklarımızı koruyan, kökünden, yaprağından, kerestesinden, çiçeğinden, meyvesinden gölgesinden, kokusundan, güzelliğinden yararlandığımız ilahi bir lütuftur.

Peygamberimiz hicretten sonra Medine ve çevresini ağaçlandırmaya ve yeşillendirmeye çalışmış, Medine ve Mekke çevresini haram bölge ilen ederek korumaya almıştır.

اَلْمَدِينَةُ حَرَمٌ ، مِنْ كَذَا إِلَى كَذَا، لاَ يُقْطَعُ شَجَرُهَا، وَلاَ يُحْدَثُ فِيهَا حَدَثٌ، مَنْ أَحْدَثَ حَدَثًا فَعَلَيْهِ لَعْنَةُ اللّٰهِ وَالْمَلاَئِكَةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ

“Medine, haremdir. Bu sahanın ağacı kesilmez, burada bidat çıkarılmaz. Kim bu Medine haremi içinde bida’t ortaya koyarsa, Allahın meleklerin ve bütün insanların laneti o kimse üzerine olsun.” (Buhârî, Fedâilu’l- Medine, 1, II, 220.)

لاَ يُعْضَدُ عِضَاهُهَا، وَلاَ يُنَفَّرُ صَيْدُهَا، وَلاَ تَحِلُّ لُقَطَتُهَا إِلاَّ لِمُنْشِدٍ، وَلاَ يُخْتَلَى خَلاَهَا

“(Mekke’nin) di­ken­­­li ağacı kesilmez, av hayvanı ürkütülmez, yitik ilan ediciden başkası tarafından alınıp kaldırılamaz, ye­­­şil otu koparılamaz.” (Buhârî, Lukata, 7, II, 94.)

Haram bölgelerinde, bir bit­ki­yi yolmak, bir karıncayı öldürmek dinen yasaktır. Ya­­pılan her bir yasak için ceza olarak verilecek belirli sa­dakalar vardır. Burada, dini bir anlayışla doğanın korunması sağlanmaktadırhemde bu şuur ibadet anlamındadır.

Peygamberimiz Medine yakınlarında “Zureybu’t-Tavil” denilen mevkiye “Kim bura­dan bir ağaç kesecek olursa, onun yerine bir ağaç diksin” (Belazuri, Futûhu’l-Buldan, I, 17.) talimatını verdi. Bunun üzerine herkes buraya ağaç dikti. Kısa süre sonunda brası el-Ga­be diye şöhret bulan bir ormanlık oldu.

Görülüyor ki Peygamberimiz, yeşil alanları korumayı, ağaç dikimini yaygınlaştırmayı İslâmi ve insanî bir görev olarak göstermiş ve bu konuyla ilgili olarak:

إِنْ قَامَتِ السَّاعَةُ وَبِيَدِ أَحَدِكُمْ فَسِيلَةٌ فَإِنِ اسْتَطَاعَ أَنْ لاَ يَقُومَ حَتَّى يَغْرِسَهَا فَلْيَفْعَلْ

“Kıyamet kopmaya baş­ladığında, birinizin elinde bir ağaç fidanı bu­lunsa, kıyamet kopmadan onu dikmeye gücü ye­terse, hemen diksin” (Ahmed, III, 191, 184.)

مَا مِنْ مُسْلِمٍ يَغْرِسُ غَرْسًا، أَوْ يَزْرَعُ زَرْعًا، فَيَأْكُلُ مِنْهُ طَيْرٌ أَوْ إِنْسَانٌ أَوْ بَهِيمَةٌ، إِلاَّ كَانَ لَهُ بِهِ صَدَقَةٌ

“Bir Müslüman bir ağaç diker veya bir bitki ekerse, ondan kuş, insan ve­ya hayvan yerse, bu onun için sadaka olur” (Müslim, Musakat, 2, II, 1188.) sözleriyle de peygamberimzi oürmanların, yeşil alanların ve çevrenin korunmasını teşvik etmiştir.

Sonuç olarak dinimiz temizliğe büyük önem vermiştir. Dinin direği olan namazın geçerli olabilmesi için de temizliğin ve abdestin şart koşulması, cünüp olan kimsenin boy abdesti alınmasının farz olması, asgari haftada bir defa yıkanmanın, giysilerin ve mabetlerin temizlenmesinin emredilmesi temizliğe verilen önemin göstegesidir.

اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ التَّوَّاب۪ينَ وَيُحِبُّ الْمُتَطَهِّر۪ينَ

“Şüphesiz Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever” anlamınadki ayet temizliğe önem verenlerin değerini ifade etmektedir. (Bakara, 2/222.)